42.
“O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar
isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler.”
Yaşadıkları bu dünya
hayatında Allah’ı örtmüş, Allah’ın âyet-lerini örtmüş, Allah’ın gönderdiği
hayat programını ve bu hayat programının yeryüzünde pratiği olan Allah’ın
elçilerini gündemlerinden düşürerek, yok farz ederek bir hayat yaşamış olan,
peygamberlere isyan içinde bir hayat yaşamış olan, peygamberleri ve onların
getirdikleri hidâyeti diskalifiye ederek bir hayat yaşamış olan kâfirler isteyecekler
ki keşke yerle bir olsak, keşke toprak olsak, yok olup gitsek. Keşke şu anda
yok olup gitsek de sözümüz, ismimiz, esamemiz okunmasa diyecekler. Toprakla
özdeş olmayı, toprak olup gitmeyi isteyecekler.
Nebe’
sûresinde de böyle bir ifade vardı: Kâfir insan hesabın, kitabın korkunçluğunu görünce,
amellerinin, hayatlarının, hayat programlarının kitaba uygunsuzluğunu görünce
diyecekler ki, bugün ne cennet, ne de cehennem görmeden hayvanlar gibi keşke
toprak olsaydım. Çünkü o gün hayvanlar da dirilecek ve onların hesabı, kitabı
kolay bitecek. Çünkü onlara: Sizi insanlar için yaratmıştım diyecek Allah,
onlar da toprak olacaklar. Onların böyle kolay bir hesapla işlerinin bittiğini
gören kâfir de böyle diyecek. Keşke bizler de hayvan olsaydık da hesabımız
böyle kolayca görülseydi, diyecekler.
İşte böyle bir
durumda, böyle bir ortamda insanların hali nice olur diyor Rabbimiz.Yaşadıkları
bir dünya hayatını Allah için değil de toplum için, insanlar için yaşamış olanlar,
yaşadıkları hayatta Allah’ı hesaba katmadan yaşamış olanlar, Allah’ın
kitabından ve Allah’ın elçilerinin örnekliklerinden habersizce bir hayat
yaşamış olanlar, pey-gamberlere isyan içinde bir hayat yaşamış olanlar,
mallarını Allah için değil de toplum için, toplumun değer yargıları istikâmetinde
harcamış olanlar o gün eyvah diyecekler, ama geçmiş olsun. O gün nasıl yanıldıklarını,
nasıl hata ettiklerini anlayacaklar ama anlamaz komaz olsunlar. Çünkü ne
kıymeti olacak da bu anlamalarının? Zorunlu olarak anlayacakları ve karşı gelemeyecekleri
bir ortamdan önce burada anlayacaklardı bunu. Burada anlayacaklardı da ona
göre bir hayat yaşayacaklardı.
Bakın Rahmeti bol
olan Rabbimiz merhameti gereği yarın olacakları bugünden bize haber veriyor.
Yarın iş işten geçtikten sonra eyvah demeyelim diye o günün görüntülerini
bugünden bizim gözlerimizin önüne seriyor. Artık bize düşen bugünden Allah’ın
razı olacağı bir hayatı yaşayarak yarın perişan bir duruma düşmemektir. Onlar
Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemezler. Hiçbir söz, hiçbir tavır, hiçbir a-mel,
hiçbir isyan unutulmayacak, zayi olmayacaktır. Şahitlerin huzurunda her şey
açığa çıkarılacak, her şey ortaya dökülecektir. Hiçbir kimse yaptığı bir şeyi
ben bunu yapmadım diyemeyecek, yaptıklarından kaçıp kurtulamayacaktır. Çünkü
melekler şahit, peygamberler şa-hit, azalarımız şahit, arz şahittir tüm
yaptıklarımıza.
43.
“Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olan
müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolcu iseniz yahut
biriniz ayak yolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve bu durumda
su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize
sürün. Allah affeder ve bağışlar.”
Ey mü’minler,
sarhoşken namaza yaklaşmayın. Tâ ki ne dedi-ğinizi bilene kadar. İnsanlara
sarhoşluk veren içki belli merhaleler sonucunda haram kılınmıştır. Bu konuda
ilk gelen âyet-i kerîme şudur:
"Hurma
bahçelerinin ve üzüm bağlarının meyvele-rinden hem bir sarhoşluk verici şey
çıkarırsınız hem de güzel bir rızık."
(Nahl:
67)
Âyeti
gelmiş. Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz içkinin haram olduğunu bildirmemekle
beraber diğer rızıklar için kullandığı güzel ifadesini kullanmamıştır. Bu
kadarcık bir işareti kavrayan sahâbenin bir kısmı içkiyi terk ettiler ama yine
içmeye devam edenler de vardı. Sonra ikinci merhalede Hz. Muaz ve
beraberlerindeki bir kısım sahâbeyle gelmişler Allah’ın Resûlüne ve: "Ey
Allah’ın Resûlü! Bize içkiyle alâkalı bir şeyler söyle! Biz bunlardan çok
rahatsız oluyoruz! İçki aklı giderdiği için çok çirkin şeyler oluyor! Bu konuda
bize bir şeyler demeye-cek misin? Bir fetva vermeyecek misin?" deyince
Bakara sûresindeki âyet-i kerîme nâzil oldu. Peygamberim sen deki onlara içki
ve kumarda hem büyük günah vardır hem de insanlara birtakım faydalar vardır. Bu
âyet-i kerimede de içkinin yasaklığı belli olmakla birlikte caiz olma ihtimali
de yok değildi. Bu kadarcık bir açıklamayla da olsa sahâbeden pek çoğu da
içkiyi terk etti. Ama kesin yasak olmadığı için içenler de vardı.
Sonra
sahâbe arasında cereyan eden bir namaz olayında sahâbeden birisi içkili olması
sebebiyle Kâfirûn sûresini yanlış okuması sonucunda hemen akabinde Nisâ sûresindeki
bu âyet geliyordu. Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın!
Ta ki ne dediğinizi bilinceye kadar. Buradaki emrin biraz daha sertleşmesinden
sonra sahâbe arasında içkiyi terk edenlerin sayısı artarken, iç-meye devam
edenlerin sayısı da yok denecek kadar azaldı. Bir ara iç-ki yüzünden pek çok
densizliklerin yaşandığından rahatsız olan Sad Bin Ebi Vakkas Rasulullah’a
gelerek şikâyette bulunmuş ve Allah’ın Resûlü de:
"Allah’ım!
Şarap hakkında bize yeterli beyanda bulun!"
Diyerek
dua etti ve hemen arkasından Mâide sûresindeki:
"Ey
iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) fal ve şans okları birer
şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz...."
(Mâide: 90,91)
Âyeti
inmiş ve böylece kesin olarak şarabın haramlığı ortaya konmuştur. Rabbimiz
buyuruyor ki sarhoşken, ne dediğinizi bilmez bir vaziyette namaza yaklaşmayın.
Aynen sarhoşluk gibi uykusu gelen kimseyi de Allah’ın Resûlü namazdan
menetmiştir. Bakın Rasulullah Efendimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Sizden birinizin
namaz kılarken uykusu geldiği za-man namazı bıraksın ve ne dediğini bilene
kadar uyusun. Çünkü böyle bir durumda kişi istiğfar edeceğim derken kendi
kendisine hakaret edebilir.”
İçkili olan, ya da
namazda uyuklayan kişi ne dediğini bilmez bir vaziyette Allah’a teslimiyet
bildirirken belki isyan içine düşebilir. Sarhoşken Allah’ı övecekken belki de
Allah’ın gazabını celp edecek sözler söyleyebilir. İşte insan eğer namazda ne
dediğini, ne okuduğu-nu bilemeyecek kadar sarhoşsa namaza yaklaşmayacak. Namaz kılamayacak kadar aklı olmayan kişi
namaza duramaz. Böyle bir adamın namaz kılması caiz olmadığı gibi ona bir şey
de anlatılamaz. Tıpkı uyuyan bir kimseye bir şeyler anlatmaya benzer buna
anlatmak. Zira sarhoştur o.
Tabi
herkes içki sarhoşu değildir. Hattâ hayatta insanı sarhoş eden öyle şeyler
vardır ki içkiden daha beterdir. Çünkü içkinin tesiri geçince insan ayıkır ama
onların tesiri ölünceye kadar geçmez. Meselâ adam mal sarhoşudur, makam sarhoşudur,
kadın sarhoşudur, ben bilirim sarhoşudur ki ölünceye kadar bu sarhoşluklarının
tesiri geçmez. İşte görüyoruz, kimi insanlar dünyalık elde edeceğiz diye namazda
ne dediklerinin, ne okuduklarının farkında değiller. Okudukları sûrelerin ne
anlama geldiğini? O sûrelerle Allah’a nasıl bir taahhütte bulunduklarını?
Allah’tan hayatlarını düzenlemek üzere ne tür mesajlar aldıklarını
bilmemektedirler. Yâni namazda ne dediklerini, ne okuduklarını bilmeden,
kalplerinde, kafalarında, akıllarında, dünyalarında Allah huzurunda olmanın
şuurundan uzak altın, gümüş, para, pul, çek, senet düşünceleri olduğu halde
sarhoşça bir namaz kılmaktadırlar.
Ekonomik
sarhoşluklar, siyasal sarhoşluklar, ailevi sarhoşluklar içinde kılınan bir
namaz da herhalde bu yasağın kapsamı içine girecektir. Bu sarhoşluklardan
kurtulup okuduğumuz sûrelerin ne anlama geldiğini, o anda Allah’la nasıl bir
diyalog halinde olduğumuzu anlayacak bir noktaya gelmek zorundayız. Dünyada bu
kadar şeylere zaman bulabilen bir Müslüman okuduğu sûreleri tanıyacak kadar
bir zamanı kalmamışsa sarhoş değil de nedir bu adam? Elbette dünyaya verdiği
değeri dinine vermeyen bir Müslüman dünyada sarhoşluğun daniskasını yaşıyor
demektir.
Namaza
başlarken “Allahu Ekber”derken, “Elhamdü lillahi Rabbil âlemin” derken,
“Sübhanallah” derken, “İy-yake nabudu ve iyyake nesteiynu” derken
bunların ne anlama geldiği bilmeden bir namaz kılıyorsa bir Müslüman, onun
kıldığı namaz sarhoşun kıldığı namazdan farksızdır. Allah için bu konuda
kendimizi bir daha gözden geçirelim. Allah için birkaç hafta, birkaç ay tüm
işlerimizi bırakalım, tüm meşgalelerimizi terk edelim ve namazları-mızda
Allah’ı hamd etme, Allah’ı tesbih etme, Allah’ı yüceltme, Allah’ı zikretme,
Allah’tan mesaj alma, Allah’a tekmil verme sözlerimizin ne anlama geldiğini
öğrenelim. Bu din işi yahu. Dünya işine benzemez. Tüm dünyayı kaybetseniz bile
ne önemi var? Dünyanın da âhiretin de en büyük değer ölçüsü olan namazı düzgün
kılarak ebedî hayatımızı kurtarmaya çalışalım. Düzgün bir namaz kılarak dünya
hayatımızı da düzene koyalım. Namaza özdeş bir hayat, hayata özdeş bir namaz
kılalım inşallah.
Ben
böyle deyince kimi müslümanları şöyle serzenişlerde bulunduklarına şahit
oluyoruz. Ne yani şimdi işimizi, aşımızı bırakalım mı? Dükkanlarımızı mı
kapatalım? Böyle diyenlere diyorum ki: vallahi siz bu kitabı kapatıp bir hayat
yaşarken dükkanı kapatmışsınız, açmışsınız ne fark eder? Allah için bir
düşünün; on yıl öncesine oranla bugünkü mal varlığınız ne kadar arttı? Bir de
Kur’an sünnet bilginize bakın. Bu on yıl içinde ne kadar artmış? Allah’tan
korkun.
Arkadaşlar,
bir de âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki sarhoş olan birisinin irtidatı da
geçersizdir. Çünkü az evvel ifade ettiğim gibi sahâbeden bir zatın sarhoş iken
kıldırdığı namazda Kâfirun sûresinde ki “La a’büdu ma ta’büdun” ”Ey
kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam” âyetindeki “La” yı nafiyeyi
hazfederek okuduğu halde, yâni “Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza taparım”
şeklinde okuduğu halde sahâbeden hiç kimse onun küfrüne hükmetmemiştir. Ve işte
bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz da: “Ey İman edenler! Sarhoş olduğunuz halde
namaza yaklaşmayın” buyurarak onların mü’min olduklarını tescil buyurmuştur.
Ve
cünüp iken de yolculukta olmanız hariç gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın.
Evet demek ki bir Müslüman cünüp iken de, abdestsiz iken de namaza yaklaşmayacak.
Abdestsiz iken abdest alıncaya, cünüp iken de gusledip cünüplükten temizleninceye
kadar namaza yaklaşmayacak. Ancak yolculuk müstesnadır. Yolculukta olanlar yıkanma
imkânlarının kısıtlı olması sebebiyle teyemmüm ile namazlarını kılabileceklerdir.
Eğer
hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz ayak yolundan (Hacet yerinden)
gelmişseniz, yahut kadınlara dokunmuş, helâl yoldan kadınlarıyla beraber olmuş
da gusledeceği yahut abdest alacağı bir dönemde su bulamamışsanız, bu durumda
temiz bir toprakla teyemmüm edin. Hafifçe yüzlerinize ve ellerinize sürün.
Muhakkak ki Allah sizin için çok afuv ve Ğafûr olandır. Sizin için çok affedici
ve ğufran sahibidir. Görüyor musunuz Rabbiniz ne kadar affedici, ne kadar ve
kusurlarınızı, eksiklerini görmezden gelicidir.
Evet
kadınlara dokunmuşsanız. Buradaki dokunma anlamına gelen “Lemese” kelimesinin
anlamı konusunda ihtilaf edilmiştir. Hz. Ali, Abdullah İbni Abbas, Ebu Mûsâ El
Eş’ari, Übey Bin Ka’b gibi kimi selefimiz bunun kadınlarla cinsel ilişki
anlamına geldiğini ki Ebu Ha-nife bunu tercih etmiştir. İbni Mes’ud, Hz. Ömer,
ve İbni Ömer gibi ki-mi sahâbe de kadına elle dokunmak mânâsına anlamışlardır
ki İmam Şâfiî de bu anlayışı tercih etmiştir. Bu konuda bir üçüncü görüşü de
İmam Mâlik Efendimiz tercih etmiştir ki o da kadınlara cinsel haz veren bir
dokunuşla dokunmadır şeklindedir. Ama hiçbir cinsel arzu hissetmeksizin
gerçekleşen dokunmalar bunun dışındadır der İmam Mâlik.
Hastasınız,
yahut seferdesiniz ve su bulamadınız. Bu hadîsenin ilk başlangıcı da Hz. Ayşe
annemiz sebebiyledir. Ayşe annemizin bir seferde gerdanlığı kayboldu da onu arama
sebebiyle Müslümanlar namazlarını geciktirdiler, sonra su da bulamadılar,
Mevlâ’mız teyemmümü meşru kılıverdi. Rabbimiz kullarına böylece bir lütufta
bulunuverdi. İşte Ayşe annemiz sebebiyle o günkü Müslümanlara gelen bu lütuf
böylece kıyamete kadar tüm Müslümanlara bir lütuf olarak devam ediverdi. Mâide
sûresinin 6. âyetinde de aynı husus anlatılır. Teyemmüm bir şeye niyet etmek,
kast etmek anlamına gelir. Bilirsiniz niyetle eller iki kere toprağa vurulur,
yüz ve eller dirseklere kadar sürülüp meshedilir.
Şâfiîler
bu âyetin mânâsını şöyle anlamışlar: Namaz kılınan yerlere yâni mescitlere
cünüp haldeyken yaklaşmayınız. Ancak oradan geçmek hali müstesnadır şeklinde anlamışlardır.
Yâni bir iş için, bir zaruret için oradan geçmeniz müstesna o haldeyken mescitlere
girmeyin şeklinde anlamışlardır.
44.
“Kendilerine Kitaptan bir pay verilenlerin sapıklığı satın aldıklarını ve
sizin yolu sapıtmanızı istediklerini görmüyor musun?”
Görmedin mi? Şu
kitaptan kendilerine nasip verilenlere bir baksana peygamberim. Bunlar ehl-i
kitabın bilginleridir. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş, kitap bilgisine
sahip oldukları halde, kitaptan haberdar kılındıkları halde, kitabı
yüklendikleri halde ona tahammül edememiş, kitabı kaybetmiş, kitapla amelden
uzaklaşmış, kitaptan habersiz bir hayat yaşayanlar kast edilmektedir.
Evet,
bir baksana ey peygamberim. Adamların kitapları var. Ellerinde Tevratları,
İncilleri var. Ellerinde hayatlarını düzenleyebilecekleri Kur’an’ları var. Ama
adamlar satmışlar kitaplarını, satmışlar imanlarını, satmışlar kitap
bilgilerini, satmışlar peygamber bilgilerini, satmışlar hidâyetlerini,
satmışlar hakkı, satmışlar cenneti. Dünya menfaati sebebiyle hakkı, hidâyeti
satmışlar da sapıklığı, dalâleti satın almışlar. Kendileri saptıkları gibi aynı
zamanda sizin de sapmanızı istemektedirler. Adamlar Îsâ (a.s)’ı tanımışlar,
İncil’i tanımışlar, Allah-ın elçisine, Allah’ın kitabına inanmışlar, kitap ve
peygamber bilgisine ulaşmışlar, Tevrat’ı tanımışlar, Mûsâ (a.s)’ı tanımışlar, iman
etmişler ama dünya menfaati sebebiyle Allah’ı, kitabı, peygamberi satmışlar
da sapıklığa talip olmuşlar. Cenneti satmışlar da cehenneme talip olmuşlar.
Evet,
gerek ben Tevrat’ın mü’miniyim, ben İncil’in mü’miniyim, ben Kur’an’ın
mü’miniyim, ben kitap ehliyim, benim kitabım var, ben Allah’ın peygamberine
inandım, Mûsâ (a.s) benim peygamberimdir, Îsâ (a.s) benim peygamberimdir,
Muhammed (a.s) benim peygamberimdir diyen, bu kitaplara, bu peygamberlere inandığını
iddia ettikleri halde, bu kitapları ve bu peygamberleri tanıyıp iman ettikleri
halde dünya menfaatleri sebebiyle sapan ve kendileri saptığı gibi başkalarını
da saptırmaya çalışan insanlar anlatılıyor burada. Din bilenler anlatılıyor.
Din bilgisine, kitap ve peygamber bilgisine sahip oldukları halde yamukluk yapanlar
ve insanları da yamultanlar anlatılıyor. Bunların Allah’ın lânetine maruz
kalmış kimseler olduğu ortaya konduktan sonra bakın Rabbimiz buyurur ki:
45.
“Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah size dost olarak da yeter, yardımcı
olarak da yeter.”
Allah
düşmanlarınızı en iyi bilendir. Allah kendileri sapmış ve sizi de saptırmak
isteyen bu tür sapıkları çok iyi bilmektedir ve bu bilgisini size açarak sizi
de bilgilendirmektedir. Öyleyse ey Müslümanlar bu tipleri çok iyi tanıyın. Sizi
İslâm’dan, kitaptan ve Resulden uzaklaş-tırmak isteyen, sizi vahiyden koparıp
kendi sapıklıklarına çekmek isteyen bu insanları Allah en iyi biliyor ve
sûreleriyle, âyetleriyle size de böylece tanıtıyor. Eğer sizler sürekli
Rabbinizin kitabına, Rabbinizin âyetlerine kulak verir, O’nun kitabı ve
peygamberinin uyarılarıyla hareket ederseniz asla sapıtmaz, yanlışa
düşmezsiniz.
Ama unutmayın ki
kendinizi Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine teslim edip bir hayat
yaşayacak yerde kitaptan sünnetten uzaklaşıp bu tip insanlara kulak verecek
olursanız, dünya menfaatleri sebebiyle dinlerini satma özelliğine sahip olan
din adamlarına teslim olacak olursanız o zaman bilesiniz ki sapmak zorunda
kalacaksınız.
Öyleyse bizler
sapmamak için, sapıtmamak için, aklımızı, fikri-mizi, duyularımızı başkalarına
teslim etmek yerine sadece Allah’a ve Resûlüne teslim etmek zorundayız. Kitap
ve sünnete teslim olmak zorundayız. Kitap ve sünnetle birlikte olduğumuz
sürece Allah bize bu tür düşmanlarımızı da tanıtacak ve bizler de Rabbimizin
yardımıyla bu tür sapıklardan korunma imkânı bulmuş olacağız inşallah.
Gerek
yahudi ve hıristiyan âlimlerinden, gerekse Kur’an’a inandıklarını, Kur’an
bilgisine sahip olduklarını iddia eden bu tip insan-ların velâyetinden
uzaklaşıp sadece Rabbimizin velâyetini kabul etmek zorundayız. Çünkü dost ve
yardımcı olarak, velî olarak Allah bize yeter. Eğer şu anda dünya üzerinde
egemen güçler olan, hâkim güçler olan bu sapıkları bırakır da sadece Allah’ı velî
kabul edersek, onların bizim adımıza aldığı kararları reddederek sadece
Rabbimizin bizim adımıza aldığı kararlarını uygulayarak, sadece Rabbimize güvenir
dayanırsak Rabbimiz bize yardım edecek, bizi koruyacaktır.
Evet şu anda
yeryüzünde egemen gibi görünen, güçlü gibi görünen İslâm düşmanı yahudi ve
hıristiyanları, kâfirleri ve müşrikleri dinlemez, onlar onaylı bir hayata değil
de Allah onaylı bir hayata razı olursak, Allah bize yardım edecek ve bizi
koruyacaktır. Büyün mesele velimiz olan Allah’ın bizim hayatımızı düzenlemek
üzere bize gönderdiği kitabından ve o kitabın pratik uygulaması olan peygamberinin
sünnetinden, hayatından, uygulamalarından haberdar olmaktır. Eğer gece gündüz
bu kitabı ve bu peygamberinin hadislerini elimizden bı-rakmaz, her an en doğru
bilgilere ulaşmamızı sürdürür, Rabbimizin rahmeti gereği bize açtığı bu
bilgilerle beraber olursak, kesinlikle bilelim ki tüm yeryüzü kâfirleri bizi
saptırmak için bir araya gelseler bile bize hiçbir şey yapamayacaklardır.
Ama velîmiz olan ve
bizim adımıza aldığı kararlarla bizi dünya-da da, ukba’da da huzur ve saâdete
ulaştıracak olan Rabbimizin velâyetinden çıkar da bu kâfir dünyanın velâyeti
altında bir hayattan yana olursak kesinlikle bilelim ki dünyada onlar gibi
rezil bir hayatın sahibi olurken âhirette de onların gittiği yere gitmek
zorunda kalacağız. Çünkü bu kâfirlerin yeryüzünde bir tek dertleri var, o da ne
yapıp yapıp müslümanları saptırmak, müslümanları kâfirleştrmek ve onları da
kendi cehennemlerine götürmektir. Kitabımızın hemen hemen her sûresinde ısrarla
Rabbimizin bizi uyardığı en önemli konulardan birisi işte budur. Öyleyse buna
çok dikkat edeceğiz. Bu sapıkları asla dost bilmeyeceğiz. Hiçbir konuda onları
dinlemeyecğiz. Çünkü bizim velîmiz Allah’tır ve o ne güzel bir vekil, ne güzel
dost ve ne güzel bir yardımcıdır.
46.
“Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirip: “İşittik ve karşı geldik, kulak
vermeyerek dinle” ve dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak: “Bizi de
dinle" diyenler vardır. Şâyet: "İşittik ve itaat ettik, dinle ve
bizi gözet” demiş olsalardı, onlar için daha iyi daha doğru olurdu. İşte Allah
inkârları yüzünden onlara lânet etmiştir. Onların ancak pek azı inanır.”
Bu Allah düşmanı
yahudilerden bir grup Allah’ın kelâmını tahrif ediyorlar, kitabın âyetlerini
değiştiriyorlar, kelâmı vaz olundukları mânâlarının dışına çıkarıyorlar, Allah’ın
muradını farklı yorumlayarak değiştiriyorlar. Allah’ın demediğine dedi,
dediklerine de demedi diyerek âyetleri alt üst ediyorlar, tahrifat yapıyorlar,
hafriyat yapıyorlar, gizliyorlar, üstünü örtüyorlar. Kelâmı yerinden oynatıyorlar,
sağa sola çekip sündürüyorlar, haramını helâl, helâlini haram yapıyorlar.
Kitaplarındaki gelecek ahir zaman peygamberinin sıfatlarıyla alâkalı, son kitap
Kur’an’la alâkalı haberleri gizleyip değiştiriyorlar. Yahudiler bunu kendi
kitapları olan Tevrat’a yaptıkları gibi, aynısını İncil’e de yaptılar ve şu
anda aynısını Allah’ın son kitabı Kur’an’a da yapmaya çalışıyor-lar.
Allah yasası gereği
Kur’an’ın âyetlerine dokunamıyorlar, değiştiremiyorlar ama yorumunu değiştirmeye
çalışıyorlar. İçimizdeki çö-mezleri vasıtasıyla olmadık yorumlar getirmeye ve
Müslümanların zihinlerini idlâl etmeye çalışıyorlar. Müslümanların kitaba
karşı, sünne-te karşı bakışlarını bozmaya çalışıyorlar. Kitap şöyle olmalıdır,
sünnet böyle olmalıdır, din şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabın
fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberin dindeki yeri şudur, sünnet dinde şu anlama
gelmelidir diyerek yorumlarda bulunuyorlar. Kitap bir tarafta onların yorumları
bir tarafta insanların karşısına çıkmaya çalışıyorlar. Allah bir tarafta, din
bir tarafta onların yorumları bir tarafta. İnşallah kitaplarına ve
peygamberlerine sahip çıkan bu ümmet bu sapıkların yorumlarına itibar etmeyecektir.
Dün
peygamber (as), bugün de bizler onları imana çağırdığımızda derler ki “Semi’na
ve asayna.” İşittik ve isyan ettik derler.
Tevrat’ı
ve İncili okuduktan sonra, kendilerine Tevrat’ın ve İncilin bilgisi
verildikten sonra aynı kaynaktan ve kitaplarının ve peygamberlerinin her bir
dönemde kendisine iman konusunda kendilerinden ahit aldıkları, avuçlarının içi
gibi bildikleri, kendi öz evlâtlarından daha yakın tanıdıkları son elçinin
dâvetini duydukları zaman da işittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik,
işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik diyecekleri yerde diyorlar ki:
Dinle
sözü dinlenilmeyesi. Dinle sözü dinlenmez olası. Dinle sözü dinlenilmez adam.
İşit bizim sözlerimizi, işitmemesi, duymaması için hakkında bedduada bulunduğumuz
kişi. İşit sözü dinlenmez olası. Duy dâveti kabul edilmez olası, dâveti
insanlar tarafından hüsnü kabul görmeyesi, dâveti icabet görmeyesi.
Alçaklar peygamberle
alay edebilmek için, peygambere hakaret edebilmek için birkaç mânâya gelen
ifadeler kullanıyorlar. Ey Muhammed sen o kadar saygın bir kimsesin ki, senin
bulunduğun mecliste senin sözünün üzerine kimse söz söyleyemez.
Veya hoşuna
gitmeyecek söz duyasın gibi anlamlara geldiği gibi, sen söz söylemeye değmez
birisin, sözü dinlenilmeyecek, dâveti kale alınmayacak birisin, veya Allah senin
belânı versin gibi anlamlara da gelebilen bir ifade kullanıyorlar, peygamber
(a.s)’a bedduada bulunuyorlardı.
Bize
çoban ol, bize çobanlık et diyorlar. Dillerini de eğip büküyorlar. Ve de dine
tan ederek, dini kötüleyerek, Allah’ın dinine saldırarak, dillerini eğip
bükerek, dillerini haktan bâtıla çevirerek zâhiren tazim ifade eden, saygı
ifade eden ama aslında peygamber (a.s)’a hakaret kastıyla söylüyorlardı
bunları.
Arkadaşlar,
bu "RAİNA" kelimesi yahudilerin kendi aralarında bir tür sövme
anlamına kullandıkları bir kelimeydi. Ey bizim çoban! Ey bizim çobanımız!
Güdücümüz anlamına kullanıyorlardı bunu. Ra’y, raiy, hayvanlarla ilgili bir
sözdür. Yahudiler peygambere bu kelimeyi kullanırlarken şöyle demeye
getiriyorlardı: Ey çoban, ey bizim çobanı-mız, sen çoban bizlerse sürüleriz,
biz senin ne dediğini, bizi neye çağırdığını anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Biz
senin bizi kendisine imana çağırdığın mesajını anlayamıyoruz, senin okuduğun
kitabı anlamak-tan uzağız demeye getiriyorlardı. Sen çoban bizlerse sürüleriz
demeye getiriyorlardı.
Tıpkı şu anda onların
ağzını kullanan, peygamber karşısında, peygamberin dâveti karşısında,
peygamberin sünneti karşısında, pey-gamberin getirdiği kitap karşısında biz kim
bunları anlamak kim? Bunları bizler anlayamayız. Bunları ancak âlimler ve büyük
zatlar anlar diyerek sürüler kesilmeye çalışan kimi zavallı Müslümanlar gibi.
Onların bu kitap karşısında, peygamber karşısında takındıkları bozuk tavırları-nı
gündeme getirerek Rabbimiz Bakara sûresinde Müslümanlara buyurdu ki: Ey
Müslümanlar! Sizler bu yahudiler gibi, bu Allah düşmanları gibi Peygamber karşısında
sürüler kesilmeyin! Peygamberi çoban, kendinizi sürü makamında görmeyin!
Sizler peygamberi dinleyin! Peygamberin okuduğu kitabı ve onun dâvetini
dinleyin, söze iyice kulak verin! Onun ne dediğini? Neye çağırdığını anlayacaksınız.
Ve onların kullandıkları bu başka mânâlara çekilebilecek kelimeleri
kullanmayın! buyuruyordu.
Veya
“raina ey Muhammed” Yâni sen bize riâyet et, sözümüze kulak ver ki biz de sana
riâyet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim şeklinde pazarlıklı bir ifade
anlamına geliyormuş. Yâni böyle Peygam-berin konumunu rencide edici,
anlaşmalı, pazarlıklı, eşit bir riâyet talep ediyorlar. Halbuki Rasulullah’ın
ümmeti arasındaki ilişkisi, öğret-men öğrenci, usta çırak ilişkisine asla benzemez.
Ehl-i
kitabın sapıtanları Kur’an’la, Kur’an gerçeğiyle, peygam-ber gerçeğiyle karşı
karşıya geldikleri zaman bunların devri geçti ar-tık, bunların modası geçti,
artık bunlara itibar edilmez diyorlar. Bizim ehl-i kitap, bizden olan ehl-i
kitap da aynı şeyleri söylüyorlar bugün. Kur’an’a ve peygambere inandığını
iddia eden bizim kitap ehlinden ki-mileri de Allah’ı peygamberden, peygamberi
Allah’tan, kitabı sünnet-ten, sünneti kitaptan ayırmaya çalışıyorlar. Kur’anla
peygamberin arasını açmamaya çalışıyorlar. Bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’dan
başka kaynağa ihtiyacımız yoktur ve zaten peygamberden bize hiçbir şey ulaşmamıştır.
Ulaşmış olsa bile senin sözün dinlenmez diyorlar. Peygamberin sözü dinlenmez
diyorlar.
Yâni peygamberin
sözü, peygamberin uygulaması sadece kendisini, kendi dönemini, kendi
dönemindekileri bağlar, bizi bağlamaz diyorlar. Peygamberin din konusunda söz
söylemeye hakkı yoktur, o sadece bize kitabı ulaştırmıştır o kadar diyorlar.
Tıpkı ehl-i kitabın kâfirleri gibi davranıyorlar. “Semi’na ve asayna” İşittik
ve isyan ettik diyorlar. Sözü dinlenmezin sözlerini işittik ama isyan ettik diyorlar.
Çünkü peygamberin sözü itaat edilecek bir söz değildir diyorlar. İtaat
edilecek, gereği yerine getirilecek söz sadece Allah sözüdür, sadece Kur’andır
diyorlar. Halbuki:
Eğer
gerçekten böyle diyeceklerine, böyle yapacaklarına “Se-mi’na ve eta’na” İşittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik,
işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik deselerdi, Rasulullah’ı hayatların-da
diskalifiye etmek, onun örnekliliğini reddetmek, onu sözü dinlen-mez kabul
etmek yerine onun örnekliliğinde bir hayata talip olsalardı onlar için daha
hayırlı olacaktı.
Ey
Allah’ın Resûlü bizi dinle, bizi gözet, bize mühlet tanı, biz anlayıncaya,
kavrayıncaya ve istenilene ulaşıncaya kadar bize yardımcı olup yol göster
deselerdi, kendileri hakkında daha hayırlı olacaktı.
Evet şu anda da
peygamberle, peygamber gerçeğiyle, peygamber sünnetiyle, peygamber
uygulamalarıyla karşı karşıya gelen bir Müslüman bunu demek zorundadır. Peygamberin
getirdiği kitapla, peygamberin anlayıp pratikte uyguladığı o kitabın pratiği
olan sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayan kişinin hayatı hakkında hayırlı
olan budur. Ben bu kitabın mü’miniyim, ben bu peygamberin müminiyim diyen bir
Müslümana, ben kitap ehliyim, benim kitabım ve peygamberim vardır diyen bir
Müslümana yakışan da budur.
Bir Müslümana yakışan
“La
İlâhe illallah Muhamme-dün Rasulullah”sözüne, ahd-ü peymanına yakışır
bir şekilde Allah’tan başka İlâh olmadığı gerçeğine ve bu gerçeği pratikte en güzel
bir biçimde uygulayıp gösteren Muhammed (a.s) örnekliliğinde bir hayata sahip
çıkmaktır.
Değilse ben Mûsâ
(a.s)’a inanıyorum, ben Îsâ (a.s)’ı kabul ediyorum, ben Muhammed (a.s)’ı
peygamber ve örnek kabul ediyorum deyip de, ne Mûsâ (a.s) nın , ne Îsâ (a.s)
nın ne de Muhammed (a.s) in örnekliğinde
bir hayatı yaşamayanlar adları ne olursa olsun, kendi-lerini neye nisbet
ederlerse etsinler, ister kendilerine yahudi, hıristiyan desinler, isterse
Müslüman olduklarını iddia etsinler kesinlikle onların cennete girmeleri
mümkün olmayacaktır. Ben yahudi’yim dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler,
ben hıristiyanım dedikleri hal-de Müslümanca hareket etmeyenler, ben
Müslümanım dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, Muhammed (a.s) in
gösterdiği hayatı yaşamayanlara Allah lânet etmektedir.
Küfürlerinden
ötürü, Allah’ın âyetlerini örtmelerinden, örtbas etmelerinden ötürü, Allah’ın
istediklerini gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşamalarından ötürü Allah
onlara lânet etmiştir. Zaten çok az iman ederler, ya da çok azı iman etmiştir.
47.
“Ey Kitap verilenler! Yüzleri silip arkaya çevirerek enseler gibi dümdüz
yapmadan, yahut cumartesi güncüleri lânetlediğimiz gibi lânetlemeden önce,
elinizdeki Kitabı tasdik ederek indirdiğimiz Kur’an'a inanın; Allah'ın emri
daima yapıla gelmiştir.”
Ey
kitap ehli! Ey kitaba iman iddiasında olanlar! Ey bizim de kitabımız var, biz
de kitaplıyız diyenler! Ey biz kitapsız değiliz diyenler! Ey biz hayatımızı
kitap kaynaklı düzenliyoruz diye hava atanlar! Ey kitabımız Tevrat, kitabımız
İncil, kitabımız Kuran’dır diyenler! Ey yahudiler, ey hıristiyanlar ve ey
Müslümanlar iman edin kitaba! İman edin indirdiğimize.
Rabbimiz
herkesi kitaba imana, kitap kaynaklı bir hayat yaşamaya çağırıyor. Kitabım var
dedikleri halde, biz de, ben de kitap ehliyim dedikleri halde, biz kitapsız
değiliz dedikleri halde gece gündüz kitabın okuyucusu, kitabın anlayıcısı,
kitabın amel edicisi olmaları gerekirken, kitapla hayatlarını düzenlemeleri,
kitap kaynaklı bir hayat ya-şamaları gerekirken ve kitabın en büyük yorumcusu
olan Hz. Muham-med (a.s) in gösterdiği şekilde bir hayat yaşamaları gerekirken,
kitabı da peygamberin sünnetini de bir kenara bırakıp o kitabın yorumlayıcılarının
oluşturdukları kitaplara yönelerek, o kitabın önüne başka şeyleri geçirerek, o
kitabı az bakılır bir konuma indirgeyerek kendilerince bir dünya yaşayanlara sesleniyor
Rabbimiz. Gerek yahudi, gerek hı-ristiyan ve gerekse Müslümanlardan
kitaplarıyla ve peygamberleriyle diyalogu kesenlere sesleniyor Rabbimiz. İman
edin bu kitaba. Taabi olun bu kitaba. Hayatınızı sorun bu kitaba. Kitap
kaynaklı yaşayın. Kitap tarif etsin siz yapın. Takip edin kitabı. Elinizden
düşürmeyin onu. Öyle bir kitap ki:
Yanınızdakini
tasdikçi olarak indirdiğimiz bu kitaba inanın! Sizler sizden başkalarının
yanında olmayan bir bilgiye sahipken, kitap bilgisine, peygamber bilgisine sahipken
sakın bu kitaba inanmazlık yapmayın! Elinizdeki Tevrat’ı ve İncil’i doğrulayan,
tasdik eden bu kitaba iman edin. Ya da Tevrat ve İncil’e inandığını iddia
eden, Mûsâ (a.s)’a ve Îsâ (a.s)’a iman ettiğini iddia eden sizler, onları
gönderen aynı kaynaktan gelen ve üstelik de onları reddetmeyen bu mesajın
yeryüzündeki insanların hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu bile
bile, bu bilgiye sahipken bu kitaba iman etmemek size yakışmaz.
Evet Rabbimiz
yahudilere sesleniyor. Halbuki bu kitap kendi yanlarındakini kabul ediyor ve
reddetmiyordu. İşte Rabbimiz bundan dolayı elinizdekini tasdik edici ve ondaki
bozulmuşları düzeltici, eksikleri tamamlayıcı ve kıyamete kadar değişmeyecek
bir özelliğe sahip kılınmış olan Kur’an-ı Kerîmi kabul edin! Ona inanın! diyordu.
Hemen ona iman edin, o kitabın istediği Müslüman’ca bir hayata yönelin. Hayatınızı
o kitaba sorarak yaşayın. Yaptıklarınızı kitap kaynaklı yapın. Kitabı hayat
programı yapın. Hayatınızı kitapla özdeşleştirin. Kitaptan habersiz bir hayat
yaşamaktan vazgeçin. Kendi kendinize hayat programı yapmaktan vazgeçin.
Yüzleri
dümdüz edeceğimiz bir gün gelmeden önce. Birtakım yüzleri silip, dümdüz edip
enseler haline getirmeden önce. Yüzleri yüz kılığından, o yüzlerin sahiplerini
insanlıktan çıkarmadan önce, veya Yâsîn 66. âyetinde ifade edildiği gibi
gözlerini silme görmez hale getirmeden önce. Yüzdeki göz, kaş, burun, ağız
gibi organlarınızı, çizgi-lerinizi silmeden, yüzlerinizi enselerinize
çevirmeden önce.
Veya yüzlerinizdeki
kullanmadığınız o organlarınızı geri alıp hakkı göremez, hakkı duyamaz, hakkı
söyleyemez ve hidâyete yöne-lemez bir duruma getirmeden önce. Ve de cumartesi
ashabını, cumartesi yasağını ihlâl edip de lânetlediklerimiz gibi sizleri de
lânetlemeden önce gelin bu kitaba iman edin. İnsanlıktan çıkıp hayvanlık derekesine
düşürülmeden önce gelin bu kitabın hayatınızdaki kıymetini bilip hayatınızı
onun istediği gibi düzenleyin.
Gelin bu kitabın
önüne başka şeyleri geçirmeyin. Gelin bu kitabı arkaya almayın. Kim tarafından
yazılmış olursa olsun hiçbir kitap bu kitabın yerini tutamaz. Hiçbir kitap bu
kitabın önüne geçirilemez. Hiçbir kitap bu kitaba tercih edilemez. Ve Muhammed
(a.s) da Allah’ın onayladığı, Allah’ın tescil buyurduğu yasal örnektir. Hiçbir
insan, hiçbir lider, hiçbir önder, hiçbir reis, hiçbir şeyh, hiçbir büyük,
hiçbir hoca, hacı bu peygamberin önüne geçirilip yasal örnek kabul edilemez. En
güzel yaşantı, en güzel hayat, en güzel örnek Rasulullah Efendimizin hayatıdır.
Ama siz bilirsiniz.
İsterseniz Allah’ın dediğinin dışında bir hayat yaşayın. Ama unutmayın ki
Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir. Öyle yaparsanız insanlıktan çıkarılacak,
maymunlaşacak, Allah dışın-da her şeyden etkilenen, her sese kulak veren, her
rüzgardan etkile-nen, her bâtılın peşine düşen, her çobanın kavalına yönelen
hayvan-lar gibi bir hayata razı olmak zorunda kalacaksınız. Zaten bugüne kadar
tarih boyunca Allah’ın emri hep olagelmiştir. Kimse Allah’ın emri-nin önüne
geçemez. Tarih boyunca Allah’ın kendilerine hayatlarını düzenlemeleri için
kitap gönderdiği kimseler her ne zamanki bu kitabı terk etmişler, her ne
zamanki peygamberlerinden habersiz bir hayat yaşamaya yönelmişlerse Allah
onları bu tehditleriyle yakalamış ve yeryüzünün en zelil varlıklar haline
getirmiştir.
Ama
her ne zaman da, ne durumda, hangi konumda olurlarsa olsunlar Rablerine
dönmüşlerse Rablerini affedici bulmuşlar, bulacaklardır.
48.
“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışla-maz, bundan başkasını dilediğine
bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur.”
Allah
sadece şirki bağışlamaz. Sadece müşriki affetmez, ama onun dışında tüm
günahları kullarından dilediği için bağışlar. Kim Allah’a şirk koşmuşsa o da
Allah’a iftira ederek büyük bir günah işlemiş olur.
Rabbimiz
tüm günahları affedeceğini müjdeliyor ama bir şartla. Şirk olmayacak. Kişi
Allah’ın huzuruna şirk koşmadan, Allah’a ortak koşmadan, Allah’ın yetkilerini
başkalarına vermeden, Allah’a yetki sınırlaması getirmeden gelmiş olacak.
Değilse şirki asla affetmem di-yor Rabbimiz. Şirkin dışında hangi tür günah
olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun affederim diyor Allah.
Zaten
kul günaha girerken Allah’ın kulu olarak yapmıştır bu günahları. Allah’ı,
Allah olarak, Rab olarak, Rahmân ve Rahîm olarak bildiği ve kabul ettiği
müddetçe kulun işleyeceği günahların büyüklü-ğü, Allah’ın büyüklüğü yanında ne
olabilir ki? Allah’ı böylesine tüm gü-nahları affedebilecek bir Rab olarak
kabul eden bir kişinin günahları Allah’ın büyüklüğü yanında ne kadar olabilir
de? Ama kişi şirk koşar, böyle kendisini anlattığı biçimde Allah’ı kabul
etmez, kendi sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olarak Allah’a
inanmaz ve şirke düşünce, her konuda, hayatın her alanında söz sahibi ve egemen
olarak yalnız Allah’ı değil de başka Rableri, başka ilâhları, başka efendileri
de kabul edince, işte o zaman iş değişmiştir.
Çünkü bu durumda onun
günahlarını affedebilecek büyüklük-te, otoritede, hâkimiyette bir tek Allah’ı
yoktur artık. Onun inandığı Allah bölünmüş, parçalanmış, gücünü kaybetmiş,
yerdeki otoritesini yitirmiş bir Allah’ı vardır onun. Hayatında tek başına
egemen olmayan, hayatın bazı alanlarında yetkilerini, gücünü, kuvvetini
başkalarına devretmiş bir Allah. Böyle bir Allah nasıl affedebilir onu? Zira
müşrik hep böyle bir Allah inancı içindedir. Onun inandığı Allah kanun yapmasını
bilmez, kanunu insanlar yapmalıdır. Onun inandığı Allah hukuktan anlamaz, bu
konuda onun bu eksikliğini giderecek, ona yardım edecek yerde bir kısım hukuk
tanrıları olmalıdır. Eğitim konusun-da bilgisi ve gücü yoktur o Allah’ın, ona
bu konuda yardımcılar gere-kir, eğitim uzmanlarına ihtiyacı vardır. onun
inandığı Allah onun hayatının pek çok bölümüne karışmaz.
Meselâ düğününe,
derneğine, kazanmasına, harcamasına, kılık kıyafetine, yemesine, içmesine,
karışmaz o Allah. Tüm bu konular-da sadece Allah yetkili değildir. Allah’tan
başka dinlemesi gereken varlıklar vardır. Nefsini, çevresini, toplumu,
âdetleri, modayı, yönetmelikleri, yasaları, tâğutları da dinlemelidir bu
konuda. Ne okuyacağı-na, ne yiyeceğine, nerede kazanıp nerede harcayacağına,
çocuklarını nasıl eğiteceğine karışmaz o Allah. Bunlara kendisi karar vermelidir.
Veya Allah ve Resûlüne değil de başkalarına sormalıdır. İşte böyle müşrikçe
Allah’a inanan, inandığı Allah’ın yeryüzünde bir çok konuda ortakları
bulunabileceğini düşünen kişinin inandığı bu Allah güçsüz, kuvvetsiz, yetkileri
parçalanmış olduğu için böyle bir Allah nasıl o kadar günahı affedebilir? Nasıl
güç yetirebilir buna?
Meselâ
rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip de ikinci üçüncü derecedeki
Rezzâklarının korkusundan ötürü bir kısım görevlerini yapmaktan çekinen
kişinin inandığı Allah nasıl affedebilecek de günahları? Veya ilimde Allah’a
tam olarak güvenmeyip yerde onun eksikliğini tamamlamak üzere birtakım gayb
biliciler aramaya kalkışan bir adamın inandığı böyle aciz ve bilgisiz bir Allah
nasıl affedebilir onu? Rubûbiyette Allah’a güvenmeyip yerde Allah’ın bu
eksiğini tamamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım program
yapıcılar arayan ve bunların, bu yapay tanrıların ve tanrıçaların kanunlarını
da kanun bilen bir insanın inandığı bu Allah ne yapabilir de? Şifa konusunda
Allah’a güvenmeyip, Allah’ı tek Şafi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar
arayan kişinin inandığı bu Allah’ın ne gücü olabilir de?
Öldürmede diriltmede,
ruh vermede Allah’a güvenmeyen biri-nin Allah’ı ne becerebilir de? Veya Allah’ı
Azîz bilmeyip, izzeti sadece Allah’ta değil de başkalarında, malda, mülkte,
makamda mansıpta arayan birinin inandığı bu Allah elbette kendisini
affedebilecek bir Allah değildir. Mağfirette afta tevbede Allah’ı ikinci plana
atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin ya Allah’ı elbette onu affede-meyecektir.
Veya kendi kendisini kontrol etmede murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak
bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen ve onların koltuğunun altına girmeye,
onlara sığınmaya çalışan birisinin Allah’ı elbette onu koruyamayacak ve
kurtaramayacaktır. Ama şirk koşmadan Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanan
mü’minlerin günahlarını affedecektir O Allah.
Buradan
anlıyoruz ki büyük günah işlemiş olanlar Allah’a şirk koşmadıkları sürece, yâni
bu günahlarını şirke dönüştürmedikleri sürece dilerse Allah onu affeder,
dilerse de cezalandırır. Bu Onun dilemesine kalmıştır. Ama yanlış anlamayalım
bu şirkin dışındaki büyük günahların işlenebileceğine bir ruhsat değildir. Bu
ifade şirkin ne büyük bir günah olduğunu vurgulamak içindir.
Evet Allah şirkin
dışındaki günahları affediyor, şirki de affediyor. Kitabımızın başka bir
ayetinin beyanına göre kâfir tevbe edip Müslümanlığa yöneldiği zaman tıpkı anasından
doğmuş gibi tertemiz günahlarından arınmış olur. Müşrik de şirkinden vazgeçer
ve İslâm’a yönelirse onun da önceki hayatı affedilecektir.
Küfrün de, şirkin de
affı bunları bırakıp tevhide yönelmektir. Müslüman olan bir kimsenin işlediği
günahlar da tevbe ederek, yönünü değiştirerek Allah’a yönelmekle affolunur.
Allah büyük merhamet sahibidir. Müslümanlar da affediyor, kâfiri ve müşriki de
affediyor Rabbimiz. Şu anda yeryüzünde hiç kimsenin, hiçbir kulun önü kapalı
değildir. Herkes için yollar açıktır. Herkes istediği takdirde Müslüman-ca bir
hayata ve Allah’ın affına ulaşabilir.
Ama
kim de Rabbimizin bu rahmetini, bu affını istismar ederek, görmezden ve
duymazdan gelerek Allah’a şirk koşmaya devam edecek olursa, yalnız Allah’a
kulluk etmeyerek başkalarına da kulluğa yönelecek olursa, sadece Allah’ı dinlemeyerek
başkalarını da dinlemeden yana, başkalarının yasalarını da uygulamadan yana
bir tavır sergileyecek olursa, Allah’la birlikte Allah’la çatışan modayı da,
âdetleri de, toplumu da, çevreyi de, yönetmelikleri de, amiri, müdürü de
dinleyip, onları da razı etmeye çalışacak olursa, 24 saatlik bir gece ve gündüz
hayatının bir bölümünü Allah’a verip, öteki bölümlerini Allah-tan başkalarına
verecek olursa, Allah’ın hakkına tecavüz edecek olur-sa gerçekten o Allah’a en
büyük bir iftirada bulunmuş demektir Allah korusun.
49.
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır
ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz.”
Peygamberim!
Şu kendilerini tezkiye edip temize çıkaranları görmedin mi? Hem Allah’a iftira
edip, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayıp, Allah’ın kitabından peygamberinin
örnekliğinden habersiz bir hayat yaşayıp hem de kendilerini biz şu anda
Allah’ın istediği hayatı yaşıyoruz, bizler Allah’ın sevgili kullarıyız, bizler
cennetin ta ortasına lâyık kimseleriz diyerek tezkiye edenleri görmedin mi?
Biz
kitap ehliyiz, bizim kitabımız var, bizim Tevrat’ımız, bizim İncilimiz, bizim
Kur’an’ımız var diyerek kendilerini temize çıkardıkları halde, biz kitapsız
değiliz dedikleri halde kitaplarıyla uzaktan ve yakından hiçbir ilgileri
olmayan insanları görmedin mi?
Aman
kendimizi temize çıkarmadan yana, tezkiye etmeden yana, durumumuzdan mutmain
olmadan yana olmayalım. Kendimize güvenmeden yana olmayalım. Ben şu yaptığım
konuşmalarımla, sizler haftada bir kere gelip beni dinlemelerinizle veya
infaklarınızla, ikramlarınızla, berikiler cemaatlarıyla, ötekiler hocalarıyla,
hacılarıyla kesin cennete gideceğimizi iddia ederek kendi kendimizi tezkiyeden
yana olmayalım.
İşte bilelim ki bizim
bu mutmain halimiz değişimin önündeki en büyük engeldir. Bizim değişimimizin
önündeki en büyük engel budur. Yahudi’nin değişiminin önündeki en büyük engel
buydu çünkü. Onlar bu inançlarından dolayı değişmeye gerek görmediler.
Mutmaindiler çünkü bu konuda. O halleriyle cennete girecek olan bu insanlar, İslâm’ı
kabule gerek görmediler.
İşte bakın bu mutmain
ve değişime gerek duymayan, değişi-me razı olmayan, statik ve durağan
hayatlarını, geleneklerini devam ettirmeden yana olan bu insanları reddediyor
Allah. Öyleyse şunu kesinlikle kabul etmek zorundayız ki hiçbirimiz kendi durumumuzdan
mutmain olmamalıyız. Hiçbirimiz kendi kendimizi tezkiyeden yana olmamalıyız.
Hiç birimiz statükodan yana olmamalıyız. Çünkü bu değişimin önüne dikilmiş en
büyük engeldir. Ben iyiyim! Biz iyiyiz! Putu bilelim ki değişmenin önüne
dikilmiş en büyük engeldir. Çünkü bugün hiçbirimizin, hiçbir grubun, hiçbir
ailenin, hiçbir cemaatın elinde cennetlik olduklarına dair bir senet bir
garanti yoktur. İşte âyetler bunu anlatıyor. Hiçbir kimsenin ölünceye kadar da
nasıl bir çizgi takip edeceğine dair elinde bir garanti olmadığına göre
öyleyse kendimizi garanti cennetlik görmeyelim, halimize mutmain olmayarak
sürekli Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti ışığında hayatımızı sağlamaya alalım
inşallah.
Hiçbir
zaman unutmayalım ki tezkiye Allah’a aittir. Allah’a karşı kendi kendimizi
tezkiye etmeye cüret etmediğimiz gibi başkalarını da tezkiye etmeye hakkımızın
olmadığını bilelim. Buhârî ve Müslim’in bu konuda Rasulullah Efendimizden
rivâyet ettikleri hadisler çoktur. Bir hadislerinde Allah’ın Resûlü:
“Bir kimseyi tezkiye
edip cennetlik olduğunu söyleyen kişinin yüzüne toprak atın.”
Buyurur. Yine bir defasında bir kişinin bir
kişiyi övüp tezkiye ettiğini gördü de Allah’ın Resûlü ona şöyle buyurdu:
“Yazık sana! Bu yaptığınla
kardeşinin boynunu kopardın.”
Buyurdu ve sözlerine
şunları ekledi:
“Herhangi biriniz birini övecekse bari böyle
olduğunu zannediyorum desin ve Allah’a karşı hiç kimseyi tezkiye etmesin.”
Buyurdu.
Tezkiye
Allah’a aittir. Allah dilediğini temizler, temize çıkarır. Hiç kimse ben
Müslümanım, ben cennetliğim diyerek kendi kendini temize çıkarma hakkına sahip
değildir. Hiçbir yahudi ben Mûsâ (a.s) nın yolundayım diyerek, hiçbir
hıristiyan ben Îsâ (a.s)’ın izindeyim diyerek, hiçbir Müslüman da ben Hz.
Muhammed (a.s) in yolunu takip ediyorum
diyerek kendisini tezkiye etmeye yetkili değildir. Bu yetki sa-dece Allah’a
aittir. Allah kimin için temizdir demişse o temizdir, kimin için murdardır
demişse o murdardır. Allah’ın kitabında temiz dedikleri Allah’a Allah’ın
istediği biçimde ve peygamber örnekliliğinde iman etmiş Müslümanlardır. Değilse
Allah’ın kıstaslarına uymadan bir kişi ben Müslümanım demekle kendisini demize
çıkarma hakkına sahip değildir. Kur’an’ın öngördüğü, Rasulullah Efendimizin
örneklediği şekilde yaşayanlar ancak temizdirler. Allah’ın istemediği bir
hayatı yaşayanlara Allah necis demişse, pis demişse onlar istedikleri kadar
kendilerini tezkiye etmeye çalışsınlar onlar pistirler.
Allah
dilediği kimseyi temizler ve Allah hiç kimseye hurma çekirdeğindeki iplik
kadar zulmetmez, haksızlığa uğratmaz. Zerre kadar işlediği bir amelini bile
zayi edip karşılıksız bırakmaz.
50.
“Allah'a nasıl yalan yere iftira ettiklerine bir bak. Bu, apaçık bir günah
olarak yeter.”
Baksana
Allah’a nasıl da yalan iftirada bulunuyorlar. Allah’a nasıl da yol göstermeye,
akıl vermeye çalışıyorlar. Allah konusun da böyle düşünmeleri, kendilerini
Allah karşısında temize çıkarıp, bizler Allah’ın sevgili kullarıyız, Allah
kesinlikle bizim hayatımızdan razıdır ve kesinlikle bizleri cehennemine
atmayacaktır şeklindeki iftiraları apaçık bir günah olarak onlara yetmektedir.
51.
“Kendilerine kitap verilmiş olanların, puta ve şeytana kanıp, inkâr edenlere:
"Bunlar, inananlardan da-ha doğru yoldadırlar" dediklerini görmedin
mi?”
Şu
kendilerine kitap verilenlere bir baksana peygamberim, onlar cibt ve tâğuta
iman ediyorlar. Arkadaşlar cibt konusunda sihirdir, Allah sisteminin dışındaki
sistemlerdir, Allah yasalarının dışında yasa-lardır, putlardır, şeytandır,
Allah yerine ikâme edilip kendisine itaat edilen Ka’b Bin Eşreftir deniyor.
Tâğut da Allah
yasalarını beğenmeyerek, Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında
bulunan ve Allah kullarını Allah’a kulluktan koparıp zorla kendisine kulluğa,
kendi yasalarına itaate çağıran azgın kimselerdir, insanlar üzerinde egemenlik
iddiasında bulunan tanrı taslaklarıdır deniyor.
Yâni bu adamlar hem
Allah’a inandıklarını söylüyorlar, hem Allah bize kitap gönderdi, bizim
kitabımız var diyorlar, bizim peygamberimiz var diyorlar, biz Mûsâ’nın, Îsâ’nın
aleyhimesselâm yolundayız di-yorlar, biz Muhammed (a.s) in izindeyiz diyorlar
hem de utanmadan cibt ve tâğuta iman ediyorlar. Allah’tan başka kendilerinin
egemen olduklarını, ilâh olduklarını, tanrı olduklarını iddia eden, hâkimiyet
bizdedir diyen bir kısım tanrı taslaklarına da iman ediyorlar. Onların da egemenliklerini
kabul edip, hayatlarına karışma yetkisi veriyorlar. Ve bir de üstelik:
Kâfirlere,
inkâr edenlere bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar diyorlar.
Kâfirleri, müşrikleri Müslümanlara tercih edip üstün tutuyorlar. Âyetin nüzûl
sebebiyle alâkalı tefsir kitaplarında şöyle bir rivâyet var: Bir ara yahudi
âlimlerinden İslâm düşmanı zalim Ka’b Bin Eşref müşriklere geliyor ve
peygambere karşı tavır almış bulunan müşrikler bu kâfire soruyorlar. Ey Ka’b!
Bu Muhammed ve beraberindeki ona inanmış Müslümanlarla aramız şöyledir. Sizler
kitap ehli kim-selersiniz. Din konusunda, Allah konusunda, peygamber konusunda
bilgi sahibi bizim üstatlarımızsınız. Bize söyler misin biz mi hayırlıyız,
yoksa bu Müslümanlar mı? Biz mi doğru yoldayız, yoksa Müslümanlar mı? Alçak
diyor ki hayır, siz onlardan daha hayırlı ve daha doğrusunuz.
Görüyor musunuz? Güya
Allah’a inandığını, Tevrat’a inandığını, Mûsâ (a.s) in yolunda olduğunu iddia eden adam kâfirleri
Müslümanlardan hayırlı ve üstün kabul ediyor. Alçak herif kendi inanç sistemini
reddediyor, kendi bindiği dalı kesiyor. Sebep ne? Sebep, bu son elçi kendi ırklarından,
kendi familyalarından çıkmadı. Bu peygamber İsrail oğullarından değil de
ümmîlerden çıktı diye.
Yâni
öyle bir insan tiplemesi çıkıyor ki karşımıza, benim kitabım var diyor. Benim
Tevrat’ım, benim İncil’im, benim Kur’an’ım var diyor, benim peygamberim var
diyor, ama öyle bir düşüncenin sahibi oluyor, öyle bir hayat yaşıyor ki
yaşadığı hayat mahza kâfirlere, müşriklere endeksli. Kâfir ve müşrik dünyadan
kaynaklanan bir inancın, bir yaşantının içinde. Allah’a inanıyorum dediği halde
kendisine kendisi gibi iman eden mü’minler daha yakın olması gerekirken yaşadığı
pislik içindeki hayatından dolayı, kâfir ve müşrik dünyadan devşireceği
menfaatlerinden dolayı Müslümanları kötü kâfirleri daha hayırlı gö-rüyor.
Gerçekten şu anda
bunun örneklerini çok görüyoruz. Müslümanlara olmadık iftiralarda bulunan,
olmadık isimler takarak, onları terörist, kan dökücü ilân eden yahudi ve
hıristiyan dünyanın, kâfir ve müşrik dünyanın güdümünde hareket eden, güya adı
Müslüman olan kimi zavallıların Müslümanları haksız, karşılarındaki kâfirleri
haklı gör-düklerini, kâfirlerin daha doğru yolda olduklarını söyleyebiliyorlar,
yazıp çizebiliyorlar. Kâfirler daha doğru yoldadırlar ve zaten dünyada
onlarsız bir hayat yaşamak mümkün değildir diyebiliyorlar zavallılığın
zirvesinde olanlar.
Hayır
hayır, kim ne derse desin, doğru yolda olanlar, hakta o-lanlar Müslümanlardır.
Her ne kadar güçsüz olmaları sebebiyle, zayıf oldukları için seslerini
duyuramasalar da. Allah yeryüzünde Müslü-manları seviyor, Müslümanlardan
razıdır ve kâfirlere, müşriklere de, adı ne olursa olsun, ister yahudi, ister
hıristiyan kâfirlere de lânet ediyor Rabbimiz.
52.
“İşte Allah'ın lânetledikleri onlardır. Allah'ın lânetlediği kişiye asla
yardımcı bulamayacaksın.”
Allah kâfirlere lânet
ediyor. İşte bunlar Allah’ın rahmetinden kovduğu, uzaklaştırdığı kimselerdir.
Allah kime lânet edip de merha-metinden mahrum etmişse artık ona kim yardımcı
olabilir? Kim onu Allah’ın gazabından, azabından kurtarabilir?
Rabbimiz
Nisâ sûresinin bu âyetlerinde bizi bir grubun karşısında durdurdu, bize bir
grup tanıttı ve ısrarla bizim onlara bakmamı-zı, onlar üzerinde düşünmemizi,
onları yakından tanımamızı istedi. Bunlar kendilerine kitap verildiği halde,
Allah bilgisine ulaştırıldıkları halde Allah’a iman etmeleri gerekirken,
Rablerinin istediği bir hayatı yaşamaları gerekirken, Allah’ı bırakıp da Allah
berisinde birtakım cibt ve tâğutlara iman eden, bunları dinlemeye, bunlara
ibâdet etmeye yö-nelen ve kâfirleri Müslümanlara tercih eden, menfaatleri
sebebiyle kâfirleri Müslümanlardan daha Medenî, daha doğru yolda göre gören in-sanlardır.
Gerek yahudilerden, gerek hıristiyanlardan gerekse Müslü-manlardan olan ehl-i
kitap insanlardır bunlar. İşte Rabbimiz onlar için yine şöyle buyuruyor:
53.
“Yoksa onların hükümranlıktan bir payları mı var? O zaman insanlara bir
çekirdek parçası bile vermezler.”
Yoksa
onların mülkten bir nasipleri mi var? Mülkten bir payları mı var? Yâni Allah
onlara İlâhi otoritesinden, mülkünden bir yetki mi vermiş? Yoksa Allah
egemenliğinin, rubûbiyet ve ulûhiyetinin bir kısmını onlara mı devretmiş ki,
kimin doğru yolda, kimin eğri yolda olduğunu kararlaştırmaya kalkışıyorlar?
Nereden almışlar bu yetkiyi? Hangi yetkiyle tezkiye ediyorlar kâfirleri? Hangi
yetkiyle yargılıyorlar mü’minleri? Eğer onlara bu konuda bir yetki verilmiş
olsaydı cimriliklerinden başkalarına zerre kadar bir pay vermezlerdi. Eğer bu
ehl-i kitabın elinde herhangi bir yetki olsaydı, insanlara zırnık bile
koklatmazlardı.
Çünkü bunlar
cimridirler, Allah’ın kendilerine lütfettiği nîmetlerine karşı çok nankör
davranıyorlar. Allah kendilerine iman ve kitap nîmeti verdiği halde menfaatleri
sebebiyle Müslümanlardan kaçıp kâfir ve müşrik dünya ile birlikte hareket
etmeye çalışıyorlar. Ellerindeki kitaplarını tasdik ederek gelen Kur’an’a ve
son elçiye inanmıyorlar. Bu son elçiye verilen nîmetleri çekemiyorlar. Halbuki
Allah kendilerine de aynı nîmetleri vermişti. İbrahim (a.s) in oğlu Yâkub
(a.s)’a kendilerini nisbet eden bu insanlara peygamberleri vasıtasıyla sayısız
nîmetler lütfedilmişti. Mısır’da çok mutlu bir hayat yaşamışlardı. Sonra kendi
amelleri sebebiyle özgürlüklerini yitirip köleleştirildikleri bir dönemde Mûsâ
(a.s) ve Harun (a.s) rehberliğinde kölelikten kurtarılmışlardı. Allah onları
çölün ortasında akla hayale gelmedik nîmetlerle doyurmuş-tu. Sonra Dâvûd (a.s)
ve Süleyman (a.s) döneminde gerçekten dünyanın en büyük nîmetlerine nail
olmuşlardı. Ama eğer bu İsrâil oğulları yine Müslümanca bir hayata devam etmiş
olsalardı, Allah’ın kendilerine gönderdiği Îsâ (a.s), Zekeriyya ve Yahya
(a.s) döneminde de Müslümanlıklarını devam
ettirebilselerdi ve son elçi geldiği zaman da ona iman etmiş olsalardı, Muhammed
(a.s) in de mü’mini olarak Kur’-an’ın pratikte uygulayıcıları olsalardı elbette
eski konumlarını yeniden kazanacaklar ve Müslümanların içinde dünyanın en
üstün insanları olma şerefini kazanacaklardı. Ama ne yazık ki bu adamlar bunca
nîmete sahipken, atalarının yolunu terk etmişler, Peygamberlerinin getirdiği
kitaplarının sistematik hayat tarzını reddetmişler, kendi kendilerine yahudilik
diye bir yol ihdas etmişler, hıristiyanlık diye bir yol çıkarmışlar ve böylece
yeryüzünde küfrün iki kanadını oluşturarak ataları İbrahim (a.s) in torunu
olarak kendilerine gönderilen Muhammed (a.s)’a ve ona iman eden İsmail
oğullarına hasetlerinden düşman olarak kâfir ve müşrik dünyayla birlikte
hareket etmeye başlamışlar.
54.
“Yoksa Allah’ın bol nîmetlerinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar? Oysa
İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik. Onlara büyük hükümranlık bahşettik.”
Yoksa
onlar Allah’ın lütfundan verdiği şeyler konusunda in-sanları kıskanıyorlar mı?
Allah’ın Muhammed (a.s)’a peygamberlik vermesini, Müslümanlara bu sayede
nimetlerini ulaştırmasını kıskanıyorlar mı? Allah’ın Müslümanları izzet ve
şerefe ulaştırmasını kıska-nıyorlar mı? Yoksa onlara mı soracaktı Allah nîmetini
kime vereceği-ni? Onların keyiflerine mi kalmıştı bu iş? Kendi sapıklıkları sebebiyle
peygamberlik ellerinden alındı da İsmail oğullarına verildi diye kıskançlıklarından
onu reddetmeye mi kalkışıyorlar? Bu yüzden mi Müslümanlara düşman kesilerek kâfirlerle,
müşriklerle beraber hareket et-meye çalışıyorlar bu adamlar?
Halbuki
İbrahim’in soyundan olan atalarınıza biz peygamberlik verdik, onlara kitaplar
indirdik, onlardan Dâvûd ve Süleyman (a.s) la-ra peygamberlikle birlikte büyük
bir mülk ve saltanat verdik. O halde niye önceki peygamberleri kabul
ediyorsunuz da son elçiyi reddediyorsunuz? Neden Allah’ın nîmetini lütfettiği
diğer elçileri değil de sadece Muhammed (a.s)’ı kıskanıyorsunuz? Ey Allah’ın
tarih içinde ken-dilerine sayısız nîmetler lütfettiği ehl-i kitap! Sizler şunu
çok iyi bilmek zorundasınız ki Allah biz İbrahim (a.s) in ailesine çok büyük
nîmetler verdik derken hem az evvel de ifade ettiğim gibi, önceki dönemlerde
İbrahim ailesinden İshak ve Yâkub’un oğulları olan İsrail oğullarına verdiği
nîmetlerini gündeme getiriyor, hem de İbrahim (a.s) in İsmail isimli oğlunun
torunlarından olan son elçiye, Muhammed (a.s)’a verilen kitap ve peygamberlik
nîmetleri gündeme getiriliyor. Unutmayın ki bizim peygamberlerimiz dediğiniz
İshak (a.s) Yâkub (a.s) ne kadar İbrahim (a.s)’a yakınsa İsmail (a.s) da o
kadar yakındır. İshak (a.s) ve Yâkub (a.s) ne kadar İbrahim (a.s) in yolundaysa
İsmail (a.s) da o kadar Onun yolundadır. Mûsâ, Harun, Dâvûd, Yahya, Zekeriyya
ve Îsâ (a.s) lar ne kadar İbrahim (a.s) in yolundalarsa Muhammed (a.s) da o
kadar İbrahim (a.s) in yolundadır. Bu son elçiye iman etmedikleri sürece bu
İsrâil oğullarının, bu yahudi ve hıristiyanların önceki peygamberlere iman
ediyoruz demelerinin hiçbir mânâsı kalmayacaktır. Çünkü önceki her bir peygamber
kendi döneminde onlardan son elçiye iman etmeleri konusunda ahit almıştır. Bu
ahitlerini yerine getirmeyenler asla mü’min değillerdir. Ama gelin görün ki:
55,56.
“Onlardan ona inananlar ve yüz çevirenler vardı. Çılgın bir alev olarak
cehennem yeter. Doğrusu, âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız; derilerinin
her yanışında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz.
Allah Güçlüdür, Hakîmdir.”
O
yahudi ve hıristiyanlardan kimileri o kitaba ve peygambere iman ederlerken kimileri
de hasetlerinden ötürü sırt çevirmektedir. Çok azı iman etmiş, pek çoğu da
fâsıklar olmuşlardır. İşte bu ifade İsrâil oğullarının kıskançlık dolu
konuşmalarına ve tavırlarına bir cevaptır. Küfür ve inatlarına karşılık,
kıskançlık ve yoldan çıkışlarına karşılık cehennem çılgın bir ateş olarak
onlara yeter.
Âyetlerimizi
örtenleri, örtbas edenleri, âyetlerimizi gündemle-rinden düşürenleri,
âyetlerimizi yok farz edenleri, âyetlerimizden ha-bersiz bir hayat yaşayanları
işaret levhalârımızı kamufle ederek yol-larına devam edenleri, uyarılarımıza
aldırış etmeden burunları doğru-suna gidenleri ateşe sokacağız, ateşe
yaslayacağız, cehenneme sallayıvereceğiz diyor Rabbimiz. Aman Allah’ım! Bizi
böyle bir ateşle, bizi böyle bir cehennemle karşı karşıya bırakma! Bizi böyle
bedbahtlar-dan kılma ya Rabbi! Kimmiş bunlar? Kimmiş bu cehennemin ashabı?
Allah kendilerine hayatlarını düzenlesinler diye bir kitap gönderdiği halde,
Allah kendilerine yeryüzünde rahmet kapıları açtığı halde, Allah’ın âyetlerini
örtüp örtbas edenler, hayatlarını Allah’ın âyetleriyle düzenlemeye
yanaşmayanlar, sanki böyle bir kitap gelmemiş gibi hareket edenler, hayat
programlarını Allah’ın kitabına sormadan yaşa-yanlar, kitapsız bir hayattan
yana olanlar, kitaplarıyla ilgilerini kesen-ler.
Öyleyse
anlıyoruz ki bir dönemler İbrahim (a.s) ile beraber olmak, bir dönemler İshak
(a.s) ile, Yâkub (a.s) ile, Dâvûd (a.s), Süley-man (a.s), Mûsâ ve Îsâ (a.s)
larla beraber olmak, bir dönemler Muhammed (a.s)’la beraber olmak, eğer bu
beraberlik son döneme kadar, ölüme kadar gitmemişse hiçbir değer ifade
etmeyecektir. Önceki toplumlar için ilk peygamberden son peygambere kadar iman
edilmedikçe bu iman kabul edilmeyeceği gibi bizim için de ölünceye kadar devam
etmedikçe iman kabul edilmeyecektir. Allah bizden ölünceye kadar bir iman ve
teslimiyet istiyor. Kıyamet kopuncaya kadar bütün peygamberlerin yolunu takip
etmemizi istiyor. Hiçbir zaman bu yoldan ayrılma hakkına sahip değiliz. Evet
özgürlüğümüz var, dilediğimiz za-man bu yolu terk edip başka yollara
gidebiliriz diyorlarsa bu ehl-i kitap o zaman cehennem onların gideceği yerdir.
Hem öyle bir cehennem ki:
Onların
derileri yanıp döküldükçe, derileri yanıp, kül olup duy-guları kayboldukça,
derilerinin ucundaki azabı, acıyı hissetme merke-zi olan sinirleri özelliğini
kaybettikçe, hissetmeleri kayboldukça azabı tatmaları için onları başka
derilerle değiştireceğiz. Onların derilerini değiştirecek, tekrar onlara hayat
verecek, yeni bir direnç ve güç vereceğiz ki azabı tekrar tekrar tatsınlar.
Allah korusun dünyadaki ateşlere benzemeyen, dayanılması mümkün olmayan bir
ateş. Ve üstelik Rasulullah Efendimizin hadislerinden de öğreniyoruz ki cehennemde-kilerin
vücutları her bir bölgeden azabı tatsınlar diye çok büyük ve dayanıklı
yaratılacaktır. Dişlerinin dağ büyüklüğünde, ciltlerinin farklı uzunlukta
yaratılacağını haber veriyor Allah’ın Resûlü. Ve her bir saatte derilerinin yüz
kere, yüz yirmi kere değiştirileceğine dair rivayetler vardır.
Muhakkak
ki Allah Azîz ve Hakîmdir. Yapacağı azap konusun-da kimse onun önüne geçemez,
kimse onun azabına engel olamaz ve Allah Hakîmdir, hâkimiyet sahibidir, hikmet
sahibidir, kime ne yapacağını bilen hikmet sahibidir. Yaptığını yerli yerince
ve adâletle yapandır.
57.
“İnanıp yararlı iş işleyenleri, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden
ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları
en koyu gölgeliklere yerleştireceğiz.”
Ama
beri tarafta iman eden, Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden ve imanla
birlikte salih ameller işleyen kimseleri de zeminle-rinden ırmaklar akan,
içinde ebedî kalacakları cennetlere ithal buyura-caktır Allah. İman eden ve
salih ameller işleyenler. İman etmişler ve imanlarını hayatlarına geçirmişler,
hayatlarını iman kaynaklı yaşa-mışlar. Fıtratlarını bozmamışlardır. Allah’ın
yarattığı ahsen-i takvim oluş özelliklerini hayatlarının sonuna kadar muhafaza
etmişler ve bu fıtratlarına uygun ameller işlemişler.
Salih amel, fıtrata
uygun amel demektir. Salih amel, Allah’ın razı olduğu, sevdiği ve emrettiği
ameldir. Salih amel, Rasulullah e-fendimizin hayatında, sünnette yeri olan ve
mahza Allah için yapılmış amel demektir. Salih amel, salih bir imandan
kaynaklanan ameldir.
Evet inanan ve
inancını yaşayan, inanan ve imanını hayatında görüntüleyen, inanan ve inancını
pratize eden, hayatını iman kaynaklı yaşayan, hayatlarıyla imanları özdeş olan
kimseler, içinde ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennettedirler.
Orada
onlar için tertemiz eşler vardır. Bu eşlerin temizliği hem madde olarak kan,
idrar, koku, hayız, nifas, dışkı vs gibi maddî pisliklerden arındırılmış,
maddî pislikleri olmayacak şeklinde tertemiz. Hem de mânâ olarak yalan, dolan,
cinsinden aldatma cinsinden, ahlâksızlık geçimsizlik cinsinden de bir
kötülüğü, bir pisliği, necisliği, necesliği, bir küfrü, nifakı, inkârı
olmayacak tertemiz eşler verilecektir onlara.
Ve
onlar ne soğuk ne sıcak tam kararında gölgelerin içindedirler. Evet çok rahat,
onların üzerine bir cennet gölgesi, ama tam istenen bir gölge var. İstenilen
biçimde sarkmış, ihtiyaca cevap verecek özellikte uzatılmış bir gölge. Uzakta
değil, yaklaştırılmış, dünüv kazandırılmış, böyle insanla sanki içice olmuş,
insanın içine nüfuz etmiş bir gölge vardır onlar için. Dünyada bile gölgenin
rahatını biliyoruz.
Hani
Rasulullah bir gün: “İstifade ettiğiniz tüm nîmetler-den hesaba çekileceksiniz!”
buyurunca, sahâbeden biri, üzerinde sadece göbeğine kadar avret yerlerini
örten bir peştamaldan başka malının olmadığını, ondan da hesaba çekilip
çekilmeyeceğini sormuştu da, Allah’ın Resûlü: Evet, sen de hesaba çekileceksin,
çünkü gölge ve soğuk su buyurmuştu. Gölge büyük bir nîmettir gerçekten.
Yaz gününü düşünelim.
Sıcak iklimleri düşünelim. Mekke, Medine'yi düşünelim, gölgenin ne anlama geldiğini
o zaman anlayacağız. Cehennem ortamını yanında cennet ortamıdır âdeta gölge.
Evet orada onlar için gölgeler vardır. Cehenneme yaslananlardan farklı bir hayat
var onlar için. Rabbim bizi onlardan eylesin inşallah. Bu hafta da burada
kalalım ve gelecek hafta inşallah kaldığımız yerden devam edelim. Velhamdü
lillahi Rab bil Âlemin.
58.
“Hiç şüphesiz Allah size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar
arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel
öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür.”
Nisâ sûresinin bu bölümünde Rabbimiz
emanetten ve emanetin tevdî edileceği kimselerden söz edecek. Kur’an’ı hiç
tanımayan insanlara anlattığımız bölüm ile, onu biraz tanıyan insanlara anlattığımız
bölüm elbette farklı olacaktır. Kaldı ki aynı bölümü kadına anlatırken ayrı,
erkeğe anlatırken ayrı, ihtiyara ayrı, gence ayrı, hastaya ayrı anlatıyoruz.
Neden? Eh adamın hayatı değişik de ondan. Meselâ diyelim ki, şu anda okuduğumuz
bölümlerde içkiyle ilgili bir âyet gelse, aman ha gardaşlar, sakın içki
içmeyin! diye bir saat anlatacak değilim elbet-te içinizde içki içen birileri
yoksa. Ama adam meyhaneden gelmiş kokusu ağzındaysa henüz ve ben onu yakalamışsam,
bir ayık zamanını ele geçirmişsem iyi kötü sağdan soldan vurmaya çalışırım,
dengede dursun diye. Çünkü sallanıyordur zaten o.
Ona öyle yaparım, ama sizin de başka
sarhoşluklarınız varsa ki; insanların çeşitli sarhoşlukları vardır. Meselâ
kimisi mal sarhoşudur, aman malsız olmaz diyordur. Kimisi makam sarhoşudur,
illa da koltuk lâzım diyordur. Kimisi kadın sarhoşudur, kadın peşindedir. Kiminde
yükseklik hastalığı vardır, adam azıcık cüzdanının üzerinde yükselmeye başladı
mı sendelemeye başlayıverir. Cüzdanı önce ince-ciktir, sonra azıcık yükselmeye
başlar, o kadarcık yükseklik bile adamı sendeletiverir. Adam biraz daha
yükseldi mi, meselâ koltuk kadar filan yükseldi mi daha fazla havalara girip
yalpalamaya başlayıverecektir Allah korusun. Ve aleyküm esselâm, buyur, şuraya
gel gardaş. Hayır hiçbir şey olmaz. Keseriz bir daha başlarız, bu çok normal
bir şeydir.
Bakın bir defasında Rasulullah
Efendimiz hutbede konuşma yapıyor ve tüm sahâbe dinliyor. Bu arada adamın biri
geliyor: Ya Ra-sulallah bana dini anlatsana! Ben faydalanmak, öğrenmek istiyorum!
diyor. Onun bu samimi talebini alan Allah’ın Resûlü iniyor minberden, kesiyor
hutbesini, sahâbe bekliyor, olsun, ilgileniyor o adamla, sonra çıkıyor ve
hutbesine devam ediyor. Ne güzel değil mi? Ama bizde böyle rahat din yaşama pek
gelişmemiş. Birisi çıkacak, konuşmaya başlayacak, tamam herkes sütliman onu
dinleyecek. Ağzını açmak yok, edepsizlik yapma! deniyor.
Edepsizlik türünde bir hareketi birisi konuşmazken de
yapmayalım. Veya şöyle söyleyelim: Benim yanımdayken, siz kendi kendinize
nasıl oturuyor idiyseniz öylece oturun. Ama efendim ben kendi kendimeyken şöyle
şöyle yapıyordum. Eğer o, kendi kendinize iken de edepsizlikse orada da yapma!
Kendi kendineyken de yapma, benim yanımda da yapma! Yok kendineyken normalse
benim yanımdayken de normaldir. Yâni evde kendi kendinize nasıl oturuyorsanız
burada da öylece oturun! Yâni yaptığınız şey Allah’ın izin verdiği bir hareketse
her zaman rahat olun! Benim yanımda da kendi kendinizeyken de rahat olun
inşallah diyerek bu hafta okuyacağımız bölümün ilk âyetini okumaya başlayalım.
Muhakkak ki Allah
emânetleri ehline vermenizi, emânetleri ehline tevdi etmenizi, emânetleri
ehlinde tutmanızı, emânetleri ehline vermenizi, emâneti ehline, sahibine
göndermenizi, emâneti yerine ulaştırmanızı, ehline gönderme yapmanızı emreder size.
Emânet bir tesbih mi almıştın
arkadaşından? Yerine, ehline, sahibine gönder onu. Para mı almıştın bir
arkadaşından emânet? Yerine ulaştır, ehline, sahibine tevdi et onu. Kız mı
almıştın Allah’tan e-mânet? Kız mı almıştın bir Müslümandan nikâhla? Evlenmek
üzere emânet bir kadın mı almıştın Allah’tan ve kardeşinden emânet olarak? Sahibine
gönder onu. Sahibinin istediği yerde tut o emâneti. Sahibinin istediği gibi
davran o emânete. Satma onu! Ya da harcama onu! Kadınını yanında emânet bil ve
onunla ilişkin konusunu emânetin sahibine sor. Ya Rabbi! Bu hanımım senin
bende emânetindir. Emânetin sahibi olarak bu kadınıma nasıl davranmamı
istersin? Onu nasıl giydirmemi, onunla nasıl bir ilişki içinde olmamı
istersin? diyerek emânetin sahibine sormak zorundasın.
Onu Allah’la peygamberle tanıştırarak, kitapla sünnetle
tanıştırarak yerine, cennete göndermek zorundasın. Çünkü hanımın sana
emânettir. Nerede olmalıydı o? Nerede tutmalıydın onu? Eh koluna takacaksın,
çarşı pazar gezip, âleme teşhir edeceksin! ise öyle yap! Yok eğer eve hapsedeceksin,
hiç günyüzü göstermeyeceksin ise öyle yap. Ama Allah öyle değil de şöyle yap!
demişse o zaman Allah’ın dediği gibi yapmaya çalışacaksın.
Allah sana emânet olarak para mı verdi? Onu nereden kaza-nacağını,
nerelerde harcayacağını emânetin sahibine sormak zorun-dasın. Allah sana
emânet olarak çocuklar mı verdi? Onlara vereceğin isimden tut da, onlara
ulaştıracağın günlük eğitime varıncaya kadar emânetin sahibine sormak
zorundasın. Yanında Allah’ın sana verdiği boş zaman mı var emânet olarak? Onu
emânetin sahibinin istediği yerde kullanmak, emâneti sahibine vermek
zorundasın. Veya emânet olarak senin yanında göz, kulak, el, ayak, kafa, kalp
mi vardı? Onları yerinde kullan. Onları emânetin sahibinin razı olduğu yerlerde
kullanarak emânetin sahibine teslim et.
Emâneti
emânet bilmemizi, emâneti sahibine vermemizi, emâneti emânetin sahibinin
istediği gibi kullanmamızı istiyor Rabbimiz. Emânetle ilişkilerimizi emânetin
sahibinin istediği şekilde ayarlamamızı istiyor. Allah emânet olarak bize ne
vermişse. Akıl mı verdi Allah emânet olarak? Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi?
Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba, arsa mı verdi? Evlât mı verdi?
Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap, peygamber mi gönderdi? İrade mi
verdi emânet olarak? Bunların tümünü emânetin sahibinin razı olduğu yerlerde
kullanarak emânetlerimizi yerine getirmemiz isteniyor. Öyleyse burada anlatılan
emâneti iki türlü anlıyoruz:
a-
Bu emânet Ahzâb sûresindeki emânettir.
“Doğrusu
Biz, emâneti (sorumluluğu) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu
yüklenmekten çekin-mişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok
cahil olan insan onu yüklenmiştir.”
(Ahzâb 72)
Emânet işte bu âyette anlatılan
emânettir. Yâni âyetin ifade ettiğine göre emânet tekâlif-i İlâhiyedir.
Dindir, imandır, hidâyettir, Kur’-andır, sünnettir, candır, bedendir, iradedir.
Allah’ın bize emânet ettiği şeylerdir. Meâric sûresinin ifadesine göre
namazcılar bu emânetlere riâyet ederler. Bu emânetlere sahip çıkarlar. Bu
emânetlerle ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Bu emânetlere
asla hıyanette bu-lunmazlar. Bunları zayi etmezler.
Meselâ Allah bu mânâda Kur’an’ı bize
emânet göndermiş. Kimileri bu emâneti Allah bana bunu güzel yazsın diye
gönderdi zannet-miş ve nefis yazılarla, sülüs yazılarla onu ortaya koymaya
çalışmış. Kimileri Allah onu bana bassın diye gönderdi zannedip basmaya,
kimileri Allah onu bana satsın diye gönderdi zannedip satmaya çalışmış.
Kimileri çok güzel okuyup insanları onunla mest etsin diye gönderdi zannedip
emâneti ifa icralarına başlamış. Kimileri onu bana para kazanmam için gönderdi
zannedip onunla bol para kazanma yolunu tutmuş, kimileri harcasın diye göndermiş
Allah onu bana demiş, onu günbegün harcama yolunu tutmuş. Halbuki Allah emâneti
nerede tutmamızı istemişse onu orada tutmamızı emreder.
Bakara emânet size, Âl-i İmrân emânet, Nisâ, Mâide,
Zuhruf, Câsiye Hadîd emânet size. Allah için meselâ Câsiye’yi nerede kullan-dınız
bugüne kadar? Biliyor musunuz bu sûreyi? Var mı sizin kitapta böyle bir sûre?
Zümer’i nerede harcadınız? Yâsîni nereye yerleştirdi-niz? Eh yerinde duruyor
işte, emânet sandığına yerleştirdik, elli yıldır bekliyor mu? Eyvah! Eyvah
emâneti sahibine vermemişiz! Emâneti ehline teslim etmemişiz.
Meselâ ağız emâneti vermiş Allah. Ne
için vermiş? Peynirin küflüsünü, turşunun modelini tespit için veya onunla
peynir ekmek yesin diye, laf edelim, çay içmede kullanalım diye mi? Yoksa
onunla âyet anlatalım, çoluk çocuğumuzun âyet hadis ihtiyacında kullanalım diye
mi? Bunları nerelerde kullandığımızı bir düşünelim yâni. Halbuki İnsana verilen
bu azalar, bu irade, bu güç, bu bilgi, bu akıl bu enerji mahza emânettir.
Allah’ın emânetidir bunlar. İnsan Allah tarafından kendisine emâneten verilen
bu gücü, bu enerjiyi, bu aklı dondurmak, dumura uğratmak, kullanmamak hakkına
sahip değildir. Bunları hayata hiçbir şey kazandırmayacak ve hayatı bir adım
daha ileri götürmeyecek boş şeylerde kullanamaz.
b-
Bir de emânet, insanların kendi aralarında birbirlerine emânet ettiği, emânet
verdiği şeylerdir. Hattâ bu mânâda kâfirin emânetidir de. İşte buna karşı da
riâyetkar davranmamız, nezih davranmamız isteniyor. Emânet sahiplerine karşı
sahtekârlık yapmamamız, hıyanet-te bulunmamamız isteniyor.
Evet emânetlere dikkat edelim inşallah.
Bakın A’râf sûresinde Rabbimiz buyurur ki:
(A’râf 10)
Ne kadar da az şükrediyorsunuz? Bütün
bunları, Allah’ın size verdiği bütün bu emânetleri ne kadar da az kullukta
kullanıyorsunuz? Ne kadar da az yerinde kullanıyorsunuz? diyor Allah. Bugün
meselâ sabahtan akşama kadar ağzınızı nerelerde kullandınız? bir düşünün.
Ağzınızı hep paradan puldan, işten aştan söz etmede mi kullandınız? Yoksa
Allah’ın vahyinin sözcülüğünde mi kullandınız? Kimilerimiz san-ki üzerinde
böyle bir ağız nîmeti yok da, tatmış gibi efendim ben nasıl becereyim vahiy
anlatmayı? diyor.
Bakın Rasulullah Efendimiz bana dedi ki: Size de dedi mi?
Bil-mem. Çünkü ben gidip sorduğum için bana dedi, siz de gidip sorduy-sanız
size de demiştir. Ama ömrünüzde bir defa gitmemişseniz deme-miştir tabii. Kim
Kur’an okurken, Kur’an anlatırken zorlanırsa ona iki sevap vardır diyor
peygamberim. Yâni şimdi sen benim kadar rahat okuyamıyor musun? Veya
çocuklarına onu anlatırken benim kadar ra-hat anlatamıyor musun? Al sana iki
sevap. Ne kadar güzel değil mi? Birisi okumanın, anlatmanın sevabı, ötekisi de
zorlanmanın sevabı. Öyleyse ne duruyoruz? Niye bu emâneti sahibine iade etmeye
koşmuyoruz? Neden bu ağızlarımızı vahyin sözcülüğünde kullanarak e-mânetin sahibine
teslim etmiyoruz?
İnşallah Allah’ın size verdiği birkaç
emânetten daha söz edelim, ondan sonra âyetin devamına geçelim. Vakit emâneti
ve mal, can emâneti, ömür emâneti, eylem emâneti. Acaba onları ne ettiniz? Nerelerde
tuttunuz? Allah, verdiği tüm emânetler konusunda basîret versin bize, yolunda
kullanma imkânı lütfetsin inşallah.
Demek
ki aile emânettir, din emânettir, hayat emânettir, mal mülk emânettir, Kur’an
sünnet emânettir ve bunlar ehline verilecek. Emâneti yerinde kullanmak
zorundayız.
Bir de insanlar
arasında görev verme konusunda ehil insanların seçilmesi gerekmektedir. Ehil
olmayan kimselere görev verilmemelidir.
Riyazus
Salihîn’de Abdullah ibni Abbas’tan şu rivayet vardır:
“Kim ki ümmet içinde o işe
kendisinden daha ehil kimseler varken bir kişiye bir görev verirse, Allah’a,
Resûlüne ve mü’minlere ihanet etmiştir.”
“Kim
ki bir adama görev verirse, yetkili bir adamdan söz ediliyor. Bir adama
toplumsal bir görev veriyor. Üstelik o grup içinde Allah’ın daha çok razı
olacağı bir kimse vardır. Veya başkaları vardır. Ama buna rağmen o idareci ondan
daha alt kademede, Allah’ın rızasına daha az yakın olan birisini
görevlendiriyorsa, tayin ediyor, istihdam ediyorsa, işte o zaman o adam, o
toplumun sorumlusu, o grubun reisi Allah’a da, Resûlüne de, mü’minlere de
hıyanet etmiştir haberi ola.
Bir
grupsunuz. Çocuklarınızla birlikte bir aile grubusunuz. Bir mahallede
yaşıyorsunuz, mahalledekiler içinde siz sözü dinlenen reis durumundasınız. Bir
cami cemaatisiniz. Bir arkadaş grubusunuz. Onların içinde siz söz sahibi
durumundasınız. Veya bir yerlerde siz söz sahibisiniz. O grubun içinden
birisini bir göreve atadınız. Onu bir yerlerde istihdam ettiniz. Şu iş senin
işin, haydi bakalım grup adına sen bu konumdasın dediniz. Kendi bireysel
yaşantısıyla ilgili değil, o grup adına görevlendirdiniz. Ama o grup içinde
sizin görevlendirdiğiniz o kişiden daha ehil, Allah adına daha lâyık, Allah’ı
daha çok razı ede-cek, Allah’ın daha çok razı olduğu birileri var. Buna rağmen siz onlar-dan daha alt kademede birilerine görev verdiniz. Emretme
görevi, hükmetme görevi, yönetme, yönlendirme görevi, eğitme görevi, na-maz
kıldırma görevi, zekât toplama görevi gibi bir görev verdiniz. Dik-kat edin,
işte o zaman siz Allah’a, Resûlüne ve müslümanlara hıyanet ettiniz. İstemiyorsanız
böyle bir duruma düşmeyi, o zaman lâyık olanlara verin o görevi.
Tabi
bundan kurtuluşun belki de aklıma gelen en güzel çaresi istişare edin. Bir kere
toplumu tanıyın. Tanımıyorsanız zaten o durumda olmayın. Tanıyorsanız buna rağmen
istişare edin, istişareden sonra aldığınız karar en azından yanlışınıza bir
mazeret olacaktır. Ama geri dönüşü olan bir yanlış olacak ve siz
pişmanlığınızı, tevbenizi ortaya koyacaksınız.
Bir de insanlar arasında hükmettiğiniz
zaman adâletle hükmetmenizi emreder Allah. Yâni insanlara bir şeyler dediğinizde,
yap! Ya da yapma! Dediğinizde, git! gitme! Dediğinizde, otur! Kalk! gel! Gelme!
Al! Alma! Ver! Verme! Oku! Okuma! Yaz! Yazma! Dediğinizde. Şunu yeme! Bunu
içme! Şunu giy! Bunu giyme! dediğinizde adâletle hükmedin, yâni zulüm olmasın
hükmünüz. Yâni insanlardan istedikleriniz Allah ve Resûlünün istediklerine
uygun olsun demektir bunun mânâsı. Demek ki çevremizden bir şeyler dediğinizde,
o konuda sizin deliliniz olsun diyor Rabbimiz. Konya’nın mümtaz hocalarından
birisi Mekke’de Kâbe’nin avlusunda otururken, ayaklarını Kâbe’ye doğru
uzatarak yatan bir çocuk gördü de: Evlâdım, edeptir, öyle yapma! Ayaklarını
toparla! filan deyince o çocuk dedi ki: Med delil? Delilin ne bu konuda? Var mı
kitaptan ya da sünnetten bunu meneden bir delil? Varsa söyle hemen vazgeçeyim
bundan, deyiverince hoca efendi başını yere eğmek zorunda kaldı. Bunu her
zaman soralım kendimize. Ne yapmıştın? sor kendine: Med delil? Sabah ne zaman
kalkmıştın niye? Med delil? Kim dedi de öyle yaptın? Hangi tür giyinmiştin neden?
Kimlere uğradın bugün, neden? Komşularınla üç aydır ilgin yok, neden? Bugüne
kadar İbrahim (a.s)’ı tanımamış mıydın, neden? Nedeni sürekli sorun kendinize
yâni.
Eğer tüm bu yaptıklarınıza delil olarak kafanızda hiç bir
âyet ve hadis canlanmıyorsa, o zaman acaba bütün bunları emreden Rabbim kim de
yaptım? Kimin kuluyum şimdi ben? Kimi memnun etmek için yaptım bütün bunları
ben? diye bir düşünün. Yoksa Zerdüşt buyurdu da öyle mi yaptık? Allah dediyse
evet, Peygamber dediyse evet, ama ya hocalar dedi, hacılar dedi, filanlar dedi,
falanlar dedi diyeyse Allah korusun da hani hocanın kulu değildin sen! İşte
babam rahmetlik böyle yapardı. Meselâ sabahleyin lavabonun karşısına geç,
rahmetlik babam ellerini şöyle yıkardı, ayaklarını da yıkardı galiba
hatırlıyorum da, ama arada bir de başını ıslatır mıydı? Yoksa kaşır mıydı
başını? Filan dersen senin yaptığın abdest filan değildir yâni. Ama istersen
rahmetlik babandan öğren, istersen ahretlik anandan öğren ama abdesti
Peygambere ulaştıracak biçimde öğrenirsen böyle iyi olacaktır işte. Evet:
İnsanlar
arasında hükmettiğinizde adâletle hükmediyorsanız, insanlar arasında hükmünüzü
gündeme getirdiğiniz zaman âdil davranabiliyorsanız o zaman bu emâneti ehline
vermiş olacaksınız. Eğer kendi menfaatimizi, ailemizin menfaatini, anamızın
babamızın menfaatini, toplumumuzun menfaatini, Müslümanların menfaatlerini
bile ön plana çıkarıp adâletten ayrılıyorsak emâneti yerine getirmemiş olacağız.
Kimin menfaati olursa olsun, hangi tür menfaat olursa olsun hakkı menfaatin
üstünde tutarak davranırsak, hükmümüzü buna göre verirsek o zaman emâneti
yerine getirmiş olacağız.
-İleride gelecek-
eğer hak, bir yahudi’ninse, onun olacaktır. Hak bir hıristiyanınsa, onun
olacaktır. Yâni bir yahudi’yle, bir hıristiyanla bir Müslüman karşı karşıya geldikleri
zaman haklı olan yahu-di’yse, haklı olan hıristiyan’sa hak onun olacaktır. Eğer
bu toplumda bir Müslüman karşısında hak bir kâfirinse onun olacaktır. Hak onunsa
Müslümanların hâkimi kâfirin haklılığına hükmedecektir. Hiçbir zaman
Müslümanlardan haksız bir hüküm, bir yargı çıkmayacaktır. Çünkü Rabbimiz
emânetlerin yerine verilmesini, ehline verilmesini isterken gerek hak hukukta,
gerek mülkte, gerek devlette, gerek toplumda, gerek ailede tam bir adâletle
hüküm vermemizi istemektedir. Ve bu-nun tek yolu da Allah’ın kitabına ve
Resûlünün sünnetine uygun karar vermekten geçer. Öyleyse kitabı ve sünneti
tanıyacağız, tüm kararlarımızı kitaba ve sünnete uygun olarak vereceğiz.
Allah ne güzel vaaz ediyor değil mi?
Tam bizim için söylüyor Allah. Tam bize göre, tam bizim ihtiyaçlarımız için
söylüyor. Meselâ yolda giderken siz şöyle bir trafik levhası görmüşsünüzdür:
"Bu yolda dağa tırmanmak yasaktır" Var mı öyle bir levha? Olmaz bu
yolda böyle bir levha değil mi? Veya: "Bu yolda yüzmek yasaktır" diye
Ankara yolunda bir levha gördünüz mü? Olmaz değil mi bunlar. Çünkü o yolda
gidenin problemi değildir bunlar.
Demek ki Allah’ın bizim için bu söyledikleri, bizim
yolda gidenlerin problemleridir. Biz bir yola girdik ya, biz Müslümanlarız ya,
İslâm yolunda gidiyoruz ya işte Allah’ın anlattıklarının tamamı bizim ihtiyaçlarımız
içindir. Allah’tan gelenlerin tamamı bu dünyada bizim kulluğumuz içindir.
Kulluğumuz adına bize neler lâzımsa Allah bize onları göndermiştir. Ve
unutmamalıyız ki bizim bu dünyada varlık sebebimiz sadece o’na kulluktur. Meselâ
Allah size verdiğim emânetleri yerinde tutun diyordu. Meselâ âyet mi
öğrendiniz? Onu yerinde tutun, yerinde kullanın, onu hava atmada kullanmayın,
yerinde tutun. Nerede? Allah nerede tutmanızı istiyorsa orada tutun, orada
kullanın.
Muhakkak ki Allah işiten ve görendir.
İsterseniz anlamayın, isterseniz anlamazdan gelerek Rabbinize isyan içinde bir
hayat yaşayın, unutmayın ki Allah yarın sizi hesaba çekecek olandır, sakın
gaflet etmeyin. Rabbimiz bütün bunları söylüyor ama, öyle bedavadan, çeşit
olsun diye, aksesuar olsun diye söylemiyor. Bilesiniz ki yarın sizi bütün
bunlardan hesaba çekecektir ona göre.
59.
“Ey İnananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara
itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanmışsanız
onun hallini Allah'a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle
en güzeldir.”
Ey inanalar! Ey inandığını iddia
edenler! Neye, neye inananlar? Neye inandığını iddia edenler? Abdeste, namaza.
Yoo! Öyle bir şey söylemiyor Allah. Ya ne? Az önceki anlatılan konulara inandığını
iddia edenler. Emânet konusunda şöyle şöyle davranması gerektiğine inandığını
iddia edenler. Hâkimiyet konusunda böyle inanmaya evet diyenler, ey inandığını
iddia edenler. Ey Kur’an’ın bu bölümde dediklerinin kendi hayatında
görüntülenmesine inandığını iddia edenler. Ey Allah’ın bu konuda dediklerinin
kendi hayatlarında görüntülenmesine inandığını iddia edenler.
Öyle değil mi? Meselâ namaza iman öyle değil mi? Ben nama-za
inanıyorum. Ben namazın kılınması gerektiğine inanıyorum. Namazsız din olmaz.
Ben Müslümanların namaz kılmaları gerektiğine inanıyorum. Birileri mutlaka
namazı kılmalı efendim. Böyle bir iman var. Bir de ben namaz kılmam gerektiğine
inanıyorum. Ben namazın kendi hayatımda görüntülenmesine inanıyorum şeklinde
bir iman var. Hangisi imandır bunun? Hangisi İslâm’ın imanıdır? İkincisi değil
mi? Ben namazın kılınması gerektiğine inanıyorum, kılınmalı efendim, her-kes
kılmalı efendim, namazsız din olmaz ki. Peki kim kılacak? Eh birileri kılsın
işte. Ben de bunun sözcülüğünü yapıyorum.
Bu, İslâm’ın istediği bir iman değildir. Meselâ bir adam
diyor ki; “ben Kur’anın yaşanmasına inanıyorum. Ben Kur’anın okunup, anlaşılıp,
anlatılmasına inanıyorum” Kendisine; “hadi buyur öyleyse! Ne duruyorsun? Niye
yapmıyorsun? Sen yapmayacaksın da kim yapacak bunu?” Bunun üzerine diyor ki
adam: “Birileri okusun! Birileri yaşasın! Birileri yapsın efendim! Boş
kalmasın! Birileri meşgul olsun bu işlerle!” Bu tür bir iman, Allah’ın istediği
iman değildir. Veya meselâ; Ben Müslümanların cihad etmesine inanıyorum. Ben mutlaka
emr-i bil'maru-f’un yapılmasına inanıyorum. Ben Müslümanların örtünmesi gerekti-ğine
inanıyorum, dedikleri halde inandım dedikleri konunun amelini gündeme
getirmeyenlerin imanları Allah’ın istediği bir iman değildir. Allah korusun,
bakıyoruz da hep birinci imandan yana bugün insan-lar. Allah’ın asla kabul
etmeyeceği bir imandan yanalar.
Ey
inandığını iddia edenler. Eğer siz de buraya kadar anlattığım şu bir âyetin
anlattığının hayatınızda görüntülenmesine iman ediyorsanız Allah size de
söylüyor: Meselâ siz gözlüklü arkadaşım! denilince, gözünde gözlük olmayan
adam bu sözün kendisine ait oldu-ğunu kabul eder mi? Etmez değil mi? Ey iman
edenler! Öyleyse ben de iman ediyorsam, Rabbim bana da söylüyor olarak kabul edeceğim
ve öylece dinleyeceğim. Öyleyse kulak verelim söze. Bugüne kadar kimlere,
nelere vermedik ki bu kulağı? Allah bize kulak vermiş, biz kimlere kulak
veriyoruz? Allah’a sıra bile gelmiyor neredeyse Allah korusun. Ey inanalar!
Mademki inandık diyorsunuz, öyleyse:
Denileni yapmak üzere itaat edin
Allah’a! İstediklerini yapmak üzere itaat edin Allah’a! Peki ne ister o Allah
bizden? Ne diyor Allah bize? Ne diyorsa, sayamam şimdi onları. Sabah şöyle kalk
diyorsa, akşam şöyle yat diyorsa, şunu giy, bunu giyme diyorsa, şunu iç, bunu
yeme diyorsa o konuda Allah’a itaat edin!
Bakın burada ben size bir soru sorayım:
Şöyle bir kağıt kâlem alın elinize ve “Rabbim benden ne istiyor?” diye bir
cümle yazın bakalım. Yazın bakalım ne çıkacak? Kaç tane çıkacak bakalım. Ben
bu işin tahsilini yapmış kimilerine şöyle bir soru sormuştum: Ebu Bekir Efendimizi
tanıyoruz demişlerdi de, söyleyin bakalım, Ebu Bekir Efendimiz kimdir? dedim.
İlk Müslümandır dediler, yazdık. Peygamberimiz Efendimizin kayın pederidir
dediler, yazdık. Birisi dedi ki, Hz. Ayşe’nin babasıdır, A! olur mu canım?
dedim, öncekinin aynıdır yâni, olmazsa dön bir daha söyle, nerdeyse Esmanın da
babasıdır diyeceksiniz, de-dim. Yâni
söyleyecekseniz mutlak özellik söyleyin dedim. Birisi dedi ki, Kur’an kendi
zamanında toplanandır, tamam dedik, yazdık. Hicret-te Peygamberle birlik yola
çıkandır, yazdık. İlk halifedir dediler, yazdık. Başka? Başka yok.
İşte üç beş maddelik bir Ebu Bekir. Dedim ya Allah’tan
korkun, Ebu Bekir bu mu? Üç beş maddelik bilgi ve Ebu Bekir. Halbuki insanlığın
en şereflilerinden biri, en şereflinin en yakın arkadaşı için bu ka-darcık bir
bilgi züldür yahu. Falanı anlat, filanı tanıt desem 100, 200 maddelik bilgi
çıkarabilecekken üç beş maddelik bir bilgi. Peygamberi de böyle tanıyoruz biz.
Evet kitabı tanırsak Allah’ın bizden neler istediğini bilebileceğiz, değilse
kitapla ilgimiz yoksa Allah’ın bizden istedikleri itaat konularını da birkaç
maddeyle bitireceğiz demektir. Evet
Allah’a itaat edin.
Peygambere de itaat edin. Yâni Allah ne
demişse, Allah sizden ne istemişse Peygamber örnekliliğinde onu uygulayın.
Allah ne demişse onu Peygamber örnekliğinde yapmaya çalışın. Çünkü model adam,
motif adam, form dilekçedir peygamber. Allah’ın bizden istediği her bir kulluk
biriminde örnek alacağımız varlıktır Peygamber. Meselâ demişse ki Allah tevbe
edin! Nasıl ya Rabbi? Nasıl tevbe edeyim? Kim gibi ya Rabbi? Şekilde görüldüğü
gibi. Kim o? Hz. Adem. Allah Adem’i anlatmasaydı tevbeyi nasıl bilebilirdik
biz? Hem öyle güzel anlatmış ki Allah ona tevbeyi, Bakara’da anlatılır
Rabbimiz Hz. Ademe tevbenin modelini öğretmiş, sözlerini öğretmiş, o da buna
teslim olmuş.
Evet Allah bütün istediklerini Peygamberlerle şekillendirmiştir
yâni. Aslında bugün çevrelerinde örnek şahsiyet arayanlar peygamberleri tanıma
zahmetinden kaçan insanlardır. Bu zahmete yanaşmayan insanlardır.
Ve de Müslüman olup size bir şeyler
emredenler de olursa onlara da itaat edin, onları da dinleyin. Arkadaşlar
zinhar Kur’an-ı Kerîm-le ilgili kavramları dışardan, Kur’an dışı kaynaklardan
öğrenip, sonra da onu Kur’an-ı Kerîme adapte etmeyin! Bu büyük bir cinâyettir. Kur’-an
hakkındaki bir kavramı, Kur’an’ın ortaya koyduğu bir kavramı yine Kur’an’la
öğrenmek, Kuranla tanımak ve dışarıdaki kavramları da bununla yargılamak
zorundayız. Kur’an temeldir, Kur’an asıldır bunu unutmayalım. Allah korusun da
bugün Müslümanlar tam tersini yapıyorlar. Şimdi bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor.
Ülü’l emir diye bir kavram, herkes
söyler, herkes anlatır bunu. Allah için söyleyin, bu âyet geldiğinde yeryüzünde
Ülü’l emir var mıydı? Mümkün değil! O gün yeryüzünde bugün Müslümanların dilindeki
Ülü’l emir olmalıdır iddiası var mıydı? Asla! Çünkü o gün Peygamber vardı. O
gün peygamber hayattaydı, O baştaydı. O ne isterse emrederdi ve sahâbe-i kirâm
efendilerimiz de ona tabi olurlardı. Bir problemi olan gelip Allah’ın Resûlüne
sorardı ve Rasulullah ne buyurmuş-sa ona teslim olurlardı. Peki bu ne ya?
Bunun Türkçe’si emir sahibi demektir. Bize bir şeyler emreden kişi, ya da
kişiler demektir. Bir üstteki âyeti hatırlayın.
Ne
demişti Allah? İnsanlar arasında hükmederken âdil olun. İnsanlara bir şeyler
emrederken adâletli emredin. İnsanlardan bir şeyler isterken Allah ve Resûlünün
isteğinin dışında bir şeyler istemeyin diyordu ya. İşte, size bir şeyler
emredenleri de dinleyin! diyor Allah. Arkadaşın, eşin, dostun, kocan, baban
eğer senden bir şeyler istiyor, sana bir şeyler emrediyorsa onları da dinle.
Ama önce Allah’ı dinle! Mutlak, kayıtsız şartsız dinle onu! Ama ya Rabbi!
diyerek O’na akıl vermeye kalkma! Ama ya Rabbi, tamam da şunu şunu da düşündün
mü? Tamam ya Rabbi anladım, yapacağım da bana bunu emrederken, benden bunu
isterken benim şartlarımı da düşündün mü? Benim ortamımı da biliyor musun?
filan demeye kalkma ona.
Peygamber
de senden bir şeyler istemişse peygamberi de dinle. Kesin dinle onu da.
Peygambere de akıl vermeye yol gösterme-ye kalkışma, onu da mutlak dinle. Ama
bir de bir üçüncü grup senden bir şeyler isteyenler olacak. Yarın şuraya
gidelim, şöyle giyinelim, şu işi yapma, önce şunu yapalım, önce şunları
okuyalım, çocuklarımızı şöyle eğitelim, çevreye karşı şöyle bir tavır takınalım,
şuradan kazanıp burada harcamayalım diye sana bir şeyler emredenler olacaktır,
bu emredenleri de dinle, ama burada bir kayıt var. Bakın bunları dinlemek
mutlak değildir. Burada bir kayıt var. O da bu emir sahipleri Allah ve
Resûlüne itaat edecek ve senden istedikleri de Allah ve Resûlünün istekleriyle
çatışmayacak. İşte bu şartla onlara itaat edilir.
Yâni
Allah’a ve onun peygamberine yapılacak itaat mutlak bir itaattir, lâkin
sahiplerine istenen itaat ise mukayyet bir itaattir. Yâni emir sahipleri
Allah’a ve Resûlüne itaat ettikleri sürece ve de kendilerine itaat
beklediklerinden istedikleri Allah’ın ve Resûlünün istediklerine ters
düşmediği sürece onlara da itaat söz konusudur. Onlara itaat ancak bununla
kayıtlıdır. Allah ve Resûlüne itaat etmeyen kim olursa olsun onlara itaat
haramdır. Hiç kimsenin bu Kur’anî kavramları yamultmaya, tahrif etmeye ve
istedikleri anlamlar yüklemeye hakkı yoktur.
Bakın Allah’ın Resûlü bir emire itaatin
şartlarını bir hadislerin-de şöyle açıklar:
“Allah’a isyan konusunda hiç bir beşere
itaat söz konusu değildir, itaat ancak maruf olandadır.”
(Buhârî 8/ 132)
Yine Rasulullah Efendimiz şöyle
buyurur:
“Yaratıcıya isyan hususunda hiç bir
yaratılmışa itaat yoktur.”
(Ahmed)
Bütün bu ve benzeri hadislerden
anlıyoruz ki Müslümanların Allah’a itaat etmeyen ve Allah’a isyanı emreden
yöneticilere itaat etmeleri haramdır. Onlara ancak maruf hususlarda itaat söz
konusudur. Bunlar ister babamız anamız makamında olsunlar, ister devlet başkanı
olsunlar, ister amir müdür konumunda olsunlar, ister koca, ister ilim adamı makamında
bulunsunlar Allah’a itaat etmeyene kesinlikle itaat haramdır. Efendim onlar ne
yaparlarsa yapsınlar, ne ederlerse etsinler, mutlaka bir hikmete mebni
yaparlar, binaenaleyh bize düşen onların yaptıklarını sorgulamadan yerine getirmektir
diyenlerin, efendilerine kayıtsız şartsız teslimiyet göstermeden yana
olanların sapıklıkları da anlatılıyor bu âyet-i kerîmede.
Yine
mezhepçilik taassubu içinde hareket eden, mezheplerinin görüşüne tabi olmayı
Allah’ın ve peygamberin anlayışına tabi olmaya tercih eden bir kısım mutaassıp
taklitçilerin de bu yaklaşımlarının yanlışlığı anlatılıyor bu âyet-i kerîmede.
Yine şu anda kendilerine Müslüman ismi verdikleri halde Allah’ın kitabı ve
peygamberlerinin sünnetiyle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan bâtılı
hıristiyan ülkelerden dev-şirilme yasalara itaatten yana tavır belirleyen, onlara
karşı çıkmayan, onları değiştirip yerine Allah yasalarını hâkim kılma derdi
taşımayan yığınların da sapıklıkları anlatılmaktadır bu âyette.
Evet kendisine itaat edilecek
yöneticinin bizzat kendisi Allah’a ve peygamberine itaat eden, Allah’ın emir ve
yasaklarına riâyet eden birisi olmasının yanında aynı zamanda insanlardan istedikleri
de Allah ve Resûlünün isteklerine ters düşmemelidir. Kendisi Allah ve Resûlüne
itaat eden iyi bir Müslüman olsa bile insanlardan istediği Allah ve Resûlünün
istediklerine ters düşerse yine o kimseye itaat edilmez. Meselâ Allah ve Resûlü
aksini söylediği halde başınızı şöyle açacaksınız, kılık kıyafetiniz şöyle olacak,
hukukunuz böyle olacak, eğitiminiz ekonominiz böyle olacak, mîrasınız şöyle
olacak, hayatınız böyle olacak diyorsa ona itaat haramdır diyor Rabbimiz.
O halde kitabı ve sünneti bilmeliyiz ki
onu bize ulaştırıp bizden itaat bekleyenin kitap ve sünnete uyup uymadığını
bilme ve anlama imkânımız olsun. Değilse kitap sünnet bilgisinden mahrum
olursak bizden itaat isteyenlerin itaat istedikleri konuların Allah ve
Resûlünün arzularıyla çatışıp çatışmadığını bilemeyiz ve sonunda belki isyan edil-mesi
gereken konuya itaat, itaat edilmesi gerekenlere de isyan içinde olabiliriz
Allah korusun.
Demek ki birincide, yâni Allah’a itaat
konusunda, Allah bir ko-nuda bir şey dedi mi senin için, senin o konuda önceki
bildiklerinin hepsini bir kenara at! Allah’ın dediğini yap! Çünkü Allah’a itaat
mutlak itaattir. İkinci itaat konusu Peygamberdi. Peygamber bir konuda bir şey
dedi mi, benim dünkü bildiklerim, bileceklerim geçersizdir, bitti artık. Peygamber
(a.s) ne demişse o doğrudur, mutlak doğrudur ve ona itaat etmem gerekecektir.
Çünkü ona itaat da mutlak itaattir.
Allah
ve Resûlünün arasını ayırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ben Allah’a itaat ederim,
Allah’ın kitabına itaat ederim ama Resûlüne itaat etmem, Resûlünün sünnetine
itaat etmem demeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah’a itaat O’nun
kitabıyla mümkündür, Resûlüne itaat onun sünnetiyle mümkündür. Şu anda dünya
üzerinde Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de vardır. Allah’ın kitabı da Resû-lünün
sünneti de dimdik ayaktadır. Kimileri Rasulullah’ın sünnetine bir kısım
uydurmalar, birtakım yalan yanlış şeyler karışmıştır, binaen aleyh onlara
güvenilmez filan demeye çalışıyorlarsa da uydurmalar bellidir, mevzu hadisler,
yalanlar ayıklanmıştır, ayıklanmaktadır. Doğrular da, sahihler de bellidir.
Yâni Rasulullah
Efendimizin pratik hayatı da dimdik ayaktadır. Samimiyetle kitaba ve sünnete
yönelen herkes onlara ulaşma imkânına sahiptir. Yeter ki insanlar Müslümanca
bir yönelişle yönelsinler, her ikisine de ulaşma imkânı dün de vardı, bugün de
vardır, yarın da olacaktır Allah’ın izniyle.
Allah’ın
hükmü mutlaktır, Rasulullah’ın hükmü de mutlaktır. Allah şeriat ortaya kor,
peygamber şeriat ortaya kor, bu şeriatın ismi İslâm’dır, bu yolun adı
İslâm’dır ve buna böylece iman edip teslim olan kişi de Müslümandır.
Binaenaleyh bu konuda kendi kendine bir din koyarcasına Allah’la Resûlünün
arasını açmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Evet diyor ki Rabbimiz: Eğer bir konuda
gerek itaat edilmesi gereken emir sahipleriyle gerekse herhangi bir Müslümanların
uygulamasıyla senin uygulaman arasında onun anlayışıyla senin anlayışın
arasında bir çatışma, bir ihtilaf söz konusu olmuşsa o zaman eğer Allah’a ve
âhiret gününe inanıyorsanız onu Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine
havale edin diyor Rabbimiz. Hani üçüncü konu da emir sahiplerine itaatti ya,
sen bir konuda bir şeyler biliyorsun, ama bir Müslüman da o konuda sana bir
şeyler emrettiyse, onun emrettiği dinle senin daha önceden bildiğin din
çatışırsa, senin daha önce bildik-lerinle onun sana emrettikleri ayrı ayrı
olursa, o zaman yapacağın iş, ukalalık edip bu konuda kendini, kendi görüşünü
putlaştırma! Karşı-daki Müslümana hakaret edip onu ve dinini reddetme! Kendininkinden
vazgeçip karşıdakini putlaştırma! İkisini de reddetme! İkisini de kabul etme!
Ya ne? O zaman yapacağın iş şudur:
Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman
iddianda samimiysen onu, o ihtilaf konusunu Allah’ın kitabına ve Resûlünün
sünnetine döndür. Evet o meseleyi Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetine arz
edeceğiz.
Meselâ bir Müslüman
dedi ki cemaatle kılınıyor da olsa mutlaka Fâtiha okunmalıdır. Bizim önceki
dinimiz de Fâtiha’nın imamın arkasında okunmamasından yanaydı. Böyle
biliyorduk. Ne yapacağız şimdi? Bu konuyu Allah ve Resûlüne arzedeceğiz. Ama
şurası unutulmamalıdır ki onu falana veya filana arzetmek değildir mesele. Dindir
bu yahu! Din herkese arzedilmez ki! Bu dinin temel kaynakları vardır ve mesele
onlara arzedilir. Arzettik meselâ Kur’an’a ve peygamber Efendimizin sünnetine.
Rasulullah Efendimizde böyle bir konuda üç tavır görüyoruz:
a- Allah’ın Resûlü böyle bir durumda
ikiden birisini haklı görüyor. Meselâ beni haklı görüyorsa karşımdaki kendi
görüşünden vazgeçecek ve o zaman o bana uyacak. Veya eğer Allah’ın Resûlü karşımdakini
haklı görmüşse o zaman ben kendi görüşümden vazgeçip bu defa da ben ona
uyacağım. b- Veya bazen ikisini de haklı
görebilir Allah’ın Resûlü. c- Veya bazen de ikisini de haksız görür. Eğer ikimizi
de haksız görmüş ikimizin yaptığı da doğru görülmemişse, ikimiz de
görüşümüzden vazgeçip doğruya yöneleceğiz. Ama ikimizin de doğru olduğunu,
haklı olduğunu söylemişse, ikinizinki de doğrudur, sen bildiğin gibi, sen de
bildiğin gibi devam et demişse o zaman ikimiz de yolumuza devam edeceğiz,
ortada bir ihtilaf yoktur diyecek ve birbirimizi yemekten vazgeçeceğiz. Öyleyse
mesele Allah ve Resûlüne arzedildikten sonra artık teslimiyetten başka çare kamlıyor.
Yâni Allah’ın Resûlü ikiniz de haksızsınız, cemaatle
kılınan bir namazda Fâtiha ne okunur ne de okunmaz diyorsa, oldu mu bu ya
Rasulallah? Şu dediğini beğendin mi yâni? Yâni bu bir mantık oyunundan başka
bir şey olmadı demenin anlamı yoktur. O ne demişse tamam doğrudur. Okunmalıdır
dediyse, okunur diyen haklı okunmaz diyen haksızdır. Veya ikinizinki de
doğrudur, sen öyle bil, sen de öyle bil! demişse, tamam o öyle bilir, öbürü de
öyle bilir, tamam iş biter. Tekrar ediyorum, Allah bir konuda bir şey dedi mi
tamam. Peygamber bir şey dedi mi tamam. Ama Allah ve Resûlü dışında birileri
sana bir şeyler dedi mi, senin önceden bildiğin dinle onun sana emrettikleri arasında
herhangi bir çatışma konusu çıkmışsa, o zaman yapılacak iş bu meseleyi Allah
ve Resûlüne arzetmektir. Yâni bu meseleyi kitap ve sünnete arzetmektir. Kitap
ve sünnet seninkini doğru diyorsa, onunkini de doğru diyorsa sen devam et
yoluna, ama seninkini yanlış diyor-sa, o zaman inat etme, hemen doğruya uyuver.
İşte böylece ihtilaflı konular kitaba ve sünnete arzedildiği zaman ihtilaf
olmaktan çıkacak, rahmete dönüşecektir. Rabbimiz ve Resûlü böyle durumlarda
bizi kitaba ve sünnetine sarılmaya ve çözümü orada aramaya çağırmaktadır.
İşte bu, böyle hareket etmeniz yorumu
hoş, neticesi güzel, sizin için hayırlı bir yoldur. Evet, bakın burada Allah’ın
ve Resûlünün hükmünü bırakarak başka yerlerde itaat arayanlara, başkalarının
hük-müyle muhakeme olmak isteyenlere, tâğutun hükmüne müracaat edenlere bir
örnek verecek.
60.
“Ey Muhammed! Sana indirilen Kuran'a ve senden önce indirilenlere
inandıklarını iddia edenleri gör-müyor musun? Putların önünde muhakeme olunmalarını
isterler. Oysa, onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir
sapıklığa saptırmak ister.”
Baksana! Bakmıyor musun? Farkında değil
misin? Görmedin mi? Şu sana indirilen ve senden öncekilere indirilenlere
inandığını iddia edenler var ya. Ben Kur’an’a inanıyorum! Ben Allah’ın vahiy
gönderdiğine inanıyorum! Ben Allah’ın benim hayatıma karışmasına inanırım!
diyenler var ya.
Tağutla
muhakeme olmak istiyorlar. Peki tâğut nedir? Tâğut kelimesinin şer'i mânâsı
Allah ve Resûlünün belirlediği ölçülerin dışı-na çıkarak, Allah’ın belirlediği
kanunların, yasaların dışında kanun koyarak insanları Allah kanunlarını bırakıp
kendi kanunlarına uymaya zorlayan ve böylece haddini aşan kişi tâğuttur.
Allah’a karşı isyan edip, azgınlaşıp, zorla veya gönül rızasıyla insanların
kendisine ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek şeytan, gerek insan, gerek
put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğuttur. Kanunları, görüşleri,
hükümleri Allah kanunlarının önüne geçirilip, onları putlaştırıp insanların
ona boyun bükmeleri istenilen her varlık Firavun gibi, Nemrut gibi tâ-ğuttur.
İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini
öğrenmekten meneden, yâni din eğitimini yasaklayan her program, her sistem
tâğuttur.
Allah’ın insan hayatı
için belirlediği kulluk yasalarından habersiz olarak, kitap ve sünnete
müracaat etmeyerek kendi hayatını belirlemeye kalkışan, kendi kendine bir
hayat programı belirleyen herkes tâğuttur. Allah karşısında bilgi iddiasında
bulunan, Allah bilirse biz de biliriz! Bizim de bilgimiz var! Bizim de aklımız
var! Bizim de keyfimiz var! Biz de biliriz kılık kıyafetin nasıl olacağını! Biz
de biliriz eğitimin nasıl olacağını! Biz de biliriz nereden kazanıp nerelerde
harcayacağımızı! Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı biz de biliriz
nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında
bulunan her insan tâğuttur. Sen öyle diyorsan biz de böyle di-yoruz! Sen kılık
kıyafetiniz şöyle olsun diyorsan biz de böyle olacak diyoruz! Sen mîrasınız
şöyle olsun diyorsan biz de böyle olmalı di-yoruz! diyerek Allah karşısında
bilgi iddiasında bulunan herkes tâ-ğuttur. Evet Allah’a, Allah’ın gönderdiği
kitaplara inandığını iddia eden insanlar:
Tutuyorlar Allah’tan başkalarının
hükmüne müracaat etmek diliyorlar, Allah’tan başkalarının hükmüne başvurmak
istiyorlar. İnandık dedikleri halde inandıkları Allah’ın hükmüne razı
olmayarak anlaş-mazlıklarında, ihtilaflarında, muhakemelerinde tâğutun önünde
yargı-lanmak istiyorlar. Uzatmadım. Eğer Allah uzatsaydı ben de uzatırdım.
Elleziyne filan deseydi Allah ben de bir saat tâğutu anlatırdım, kimile-rinin
yaptığı gibi. Ama yok öyle, burası tâğut anlatmaya gelen bir bölüm değil.
Çünkü Allah’ın indirdiklerine inandım dedikten sonra
insanlar, hayatlarına tâğutların karışmasına, karıştırılmasına meyilliler gibi.
Peki hayatlarının hangi bölümüne? Unutmayın ki hayatımız eğitim birimidir, kim
karışıyor oraya? Bir düşünün. Hayatımız askeri birimidir, sosyal birimdir,
siyasal birimdir, ekonomik birimdir, hukuk birimidir, yemek birimidir, içmek
birimidir, giyinmek birimidir. Peki şu anda hayatımızın bu birimleriyle alâkalı
konularda hükmü kim veriyor? Kim karışıyor hayatımızın bu bölümlerine?
Tüm bu konularda hükümleri kim ulaştırıyorsa size, siz onun
hükümlerini kabulleniyorsunuz anlamına gelecektir. Meselâ sabah kahvaltısı
anlayışınızı size hangi âyet kazandırdı? Veya çocuklarınızı Allah’ın istemediği
bir eğitime tabi tutmanızı kim istedi? Kim dedi de böyle yapıyorsunuz? Öğlen
yeme modelinizi hangi vahiy biriminden belirlediniz? Neden böyle bir evde,
böyle bir şehirde oturuyorsunuz? Neden böyle bir okulda okuyorsunuz? Hangi
vahiy birimi hükmetti buna? Neden bu okuldasınız? Neden böyle giyiniyorsunuz?
Size böyle bir planı uygulattıran Allah mı? Vahiy mi? Yoksa tâğut mu? Bir düşünün.
Bakın birilerini yıllarca tâğut olarak hep karşımızda
gördük, yoksa bu biz miyiz ki? Akşam evde çoluk çocuğunuzla ne yapıyorsunuz? Meselâ
bakın Allah kitap karşısında insanları ikiye ayırıyor:
1) Bir, kitapla yol bulanlar. Yollarını
kitaba sorarak bulanlar, hayatlarını kitap kaynaklı yaşayanlar. Yaptıklarını
kitap yap dediği için yapıp, yapmadıklarını da kitap yasakladığı için
yapmayanlar.
2)
Bir ikinci grup da fark etmez yaşayanlar. Kitap onları ha uyarmış, ha
uyarmamış, fark etmez davrananlar. Yâni kendileri için kitabın varlığıyla
yokluğu denktir denilen ikinci bir grup. Hani kur'an ne derse desin, Allah ne
derse desin ben yine kendi bildiğimi okur, kendi bildiğimi yaparım diyenler var
ya, yoksa biz olmayalım onlar? Bir düşünelim, belki de biziz onlar.
Ben Firavun değilim
demek çok kolaydır, ama benim amelim Firavunun ameline benzemiyor demek
gerçekten çok zordur değil mi? Ne diyordu âyet? Allah’ın indirdiğine inandığı
halde, Allah’ın indirdiği âyetleri hayatında görüntülemeyen, ama başkalarının
indirdiklerini hayatında görüntüleyenlere bakmıyor musun? Yoksa biz miyiz bu
anlatılanlar? Yoksa burada anlatılan biziz de hep başkalarına mı atıyoruz
bunu? Bir düşünelim Allah için. Acaba biz de kendi bilgilerimizi, kendi
anlayışlarımızı, kendi hevâ ve heveslerimizi Allah’ın kitabının ve Resûlünün
sünnetinin önüne mi geçiriyoruz? Acaba biz de hayata kendimizi etkin mi zannediyoruz?
Acaba biz de tâğut muyuz, tâğutluk mu yapıyoruz?
Acaba Allah’a ve
Allah’ın kitabına sormadan biz de kendi kendimize hayat programı yapmaya mı
çalışıyoruz? Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl giyineceğimizi,
çocuklarımızı nasıl ve nerede eğiteceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde
harcayacağımızı, hangi meslekleri seçeceğimizi, hangi okullarda okuyacağımızı
kendi kendimize belirlemeye mi kalkışıyoruz? Yâni bizim hayat programlarımızı
kim belirliyor? Çocuklarımızın mektebine ilişkin, evimize, malımıza ilişkin,
dükkanımıza tezgahımıza ilişkin, gündüzümüze gecemi-ze ilişkin programlarımızı
kim yapıyor?
Tüm bu
programlarımızı Allah mı belirliyor? Yoksa biz, ya da başkaları mı? Hayatımızın
kaçta kaçına Allah karışıyor? Kaçta kaçına biz kendimiz, yahut da Zerdüşt karışıyor?
Eğer nefislerimiz, arzularımız, heveslerimiz buyuruyor biz yapıyorsak, ya da Zerdüşt
buyuruyor biz yapıyorsak, nefislerimizin ve Zerdüştlerin boş bırakıp gaflet
ettikleri bölümü de Allah’ın diniyle dolduruyorsak o zaman bilelim ki burada
anlatılan biziz demektir.
Meselâ bakın, ben Müslüman oldum diyen
herkese Allah bir kitap verse. Müslüman oldun mu? Al sana bir kitap. Sen de mi
Müslüman oldun? Al sana da. Kitapsız Müslümanlıktan kurtulmak için Allah
herkese bir kitap verse. Ama öyle bir kitap ki içi bomboş. Öyle bir kitap ki
öğrendiğiniz yer, öğrendiğiniz âyet hemen yazılıyor. Şimdi şu anda neresi
yazılıyor? Nisâ 58-65 arası. Peki bakın bir kitabınıza, kitap mı, yoksa defter
mi? Kimisi bomboş defteri kitap diye bağrına basıyor değil mi? Zavallının öpüp
alnına koyduğu kitap değil, defter sanki.
Sahi sizin kitapta Nisâ var mı? Câsiye
var mı? Zuhruf var mı? Hud da hiç çizik yok mu? Kimilerinin kitabında hiç çizik
yok değil mi? Ya da kimilerinin kitap diye bağrına bastığı şey defter değil mi?
Bomboş bir defter. Adam bomboş defteri kitap diye bağrına basmış, benim kitabım
var, ben bunun için ölürüm! diyor. Ne garip değil mi? Halbuki bildiğimiz
âyetler bizimdir. Uyguladığımız âyetler bizimdir, öğrendiğimiz âyetler
bizimdir.
Öğrenmeden kastımın ne olduğunu bilmem söylemeye gerek
var mı? O âyetin bizden ne istediğini anlayacak şekilde onu öğrenmek demektir.
Tamam, tümüne inanmışız baştan. O külli bir iman. İlk İslâ-m’a girişteki
imandı bu. Kur’an’ın tümüne inanıyoruz. Peki Kur’an’ın tümünün nesine
inanıyoruz? Birim birim, bölüm bölüm onu öğrenip hayatıma uygulayacağım diye
inanmıştık, eh hani öyleyse? Tümünün imanı birime dökülmedikçe o imanın anlamı
kalmayacaktır. Kaldı ki inandık dedikten sonra deneneceksiniz diyordu Allah
Ankebut’ta. Evet inandım dedikleri halde kimi insanlar tâğutların muhakemesine
başvurmak, tâğutların muhakemesinde yargılanmak istiyorlar.
Rivâyetlere
göre Ensâr’dan Müslüman görünen bir münâfıkla bir yahudi arasında bir
anlaşmazlık, bir niza söz konusu olur. Medine İslâm toplumunda biliyorsunuz hem
yahudiler, hem Müslümanlar, hem de Müslüman görünümünde münâfıklar vardır. Ama
bu üçüncü gruptakiler, yâni münâfıklar Müslüman statüsündedirler. İslâm’ın ve
Müslümanların güçlü oldukları toplumlarda kâfir oldukları halde etrafları
Müslümanlarca kuşatıldığı için menfaatleri gereği kâfirliklerini gizleyip
Müslüman görünen kimseler her zaman var olagelmiştir. Bunlar iç dünyalarında
kâfir olsalar bile dış dünyalarında Müslüman görünüyorlardı.
İşte bunlardan
birisinin bir yahudi’yle problemi vardı. Yahudi dedi ki; gel aramızdaki
problemi halledebilmek için Muhammed (a.s) a gidelim, onun hakemliğine
başvuralım, onun hükmünü kabullenelim. Müslüman görünen o münâfık da; hayır Kab
Bin Eşref’e gidelim diyordu. Kab Bin Eşref’e muhakeme olalım, onun hükmüne
müracaat edelim, onun mahkemesine müracaat edelim diyordu. İşte burada
Kur’an’ın tâğut dediği, sebebi nüzûle göre Kab Bin Eşreftir. Ama genel
mânâsıyla Allah ve Resûlü bir tarafta dururken, Allah ve Resûlünün hükmüne
müracaat etmeyerek, Allah ve Resûlünün dışında problemlerin çözümü için
gidilen, çözüm için hükmüne baş vurulan her türlü varlık, her türlü müesseseye
Allah tâğut ismini veriyor.
Bakın yahudi diyor ki
gel bizim aramızdaki ihtilafı Muhammed (a.s) çözsün. Muhammed (a.s) in hükmüne
başvuralım. O ne derse kabul edelim. Zira yahudi kesin biliyor ki kendisi haklıdır
ve kesin biliyor ki Muhammed (a.s) peygamber olarak âdil bir hüküm verecektir.
Hem peygambere hem de kendisine güvenmektedir. Ama berikisi güya Müslüman,
peygamberin hükmüne müracaat etmiyor da yahudile-rin reisi olan Kab’a gitmek,
onun mahkemesine müracaat etmek isti-yor. Adâleti orada görüyor.
Nihâyet Rasulullah
Efendimize geliyorlar, Allah’ın Resûlü ikisini de dinledikten sonra hükmünü
veriyor ve bu konuda yahudi haklıdır, Müslüman da haksızdır diyor. Allah’ın
Resûlü hükmünü adâletle veriyor. Yâni o kişiyi yahudi olduğu için haksız
çıkarmamıştır Allah’ın Resûlü, bizzat adâlet gereği bu hükmünü vermiştir. Yâni
isterse o ya-hudi’nin karşısında Hz. Ebu Bekir olsun, isterse Hz. Ömer olsun,
isterse kızı Fatıma bile olsa Allah’ın Resûlünden adâletin dışında bir hüküm çıkmayacaktır.
Tarih şahittir ki,
dost düşman tüm dünya şahittir ki Rasulullah Efendimizden ve onun pırlanta
halifelerinden zerre kadar bile bir adâletsizlik, bir haksızlık sadır olmamıştır.
Zerre kadar bir kayırma söz konusu olmamıştır. Dünya tarihinde dillere destan
bir uygulamadır bu. Yeryüzünde hiçbir melikin, hiçbir devlet başkanının,
hiçbir toplumun gerçekleştiremediği bu adâleti Rasulullah ve onun kutlu halifeleri
gerçekleştirmişlerdir. Yahudi’si gelmiştir onların mahkemelerine, hıristi-yanı
gelmiştir, Mecusi’si gelmiştir, dinlisi gelmiştir, dinsizi gelmiştir, bir
Müslümanla muhakeme olmuştur ve haklı olan yahudi’yse hakkı ona verilmiştir,
hıristiyan’sa ona verilmiştir, kâfirse hakkı ona verilmiştir. Müslümanlığından
dolayı hiçbir Müslüman haksız olduğu halde onlara tercih edilmemiştir. Bu
konuda hiç kimsenin diyebileceği bir şey yoktur.
Ama eğer şu anda
yeryüzünde Müslümanlar beş kuruşluk bir menfaati için değil yahudi ve
hıristiyan, babasına bile hayır etmiyorsa, bu İslâm’ın değil tefessüh etmiş, Müslümanlıklarının
farkında olmadan bir hayat yaşayan dünya Müslümanlarının problemidir. Bu konuda
yine İslâm’ı suçlamaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Allah’ın
Resûlü adâletle hükmünü veriyor ve yahudi’yi haklı, Müslümanı da haksız
çıkarıyor. Aslında iş bitmiştir. Ama Rasulullah’ın bu hükmüne kalbi yatışmayan,
içinde bir daralma duyan o münâfık ısrarla bir de Ömer’e gidip ona soralım der
ve Ömer’e giderler. Duruma muttali olan Hz. Ömer Efendimiz de Allah ve
Resûlünün hükmüne razı olmayan bir kimsenin cezası işte budur diyerek o münafığı
öldürür. Allah için bir düşünelim, şu anda Allah ve Resûlünün hükmüne değil de
hep başkalarının hükmüne müracaat eden, hep başka yerlerde çözüm arayan,
başkalarının mahkemelerinden adâlet bekleyen Müslümanların itikadî durumları
nedir? Ömer hayatta olmuş olsaydı bu Müslümanlardan kaç kişi hayatta kalırdı?
Halbuki:
Halbuki tâğutu küfretmekle
emrolunmuşlardı. Hayatlarına tâ-ğutlar karışmamalıydı. Hayatlarına sadece Allah
karışmalıydı. Hayat-larını sadece Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti
düzenlemeliydi. Allah ve Resûlünden başkalarını dinlememelilerdi. Arlarında
vuku bulan ihtilaflarında sadece Allah ve Resûlüne başvurmalılardı. Allah ve
Resûlünün hükmüne başvurmaları gerekiyordu. Tâğutların mahkemele-rine
gitmemeleri, oradan adâlet beklememeleri gerekiyordu. Ama:
Şeytan onları derin bir sapıklığa
düşürmeyi murad ediyor. “Da-lalen baiyda”. Şeytan onları çok boyutlu saptırmayı
diliyor. Şeytan çok boyutlu saptırıyor insanları. Kazanma boyutunda saptıramazsa
harca-ma boyutunda saptırıyor, evlenirken saptıramamışsa geçinirken saptırır,
koca olarak saptıramamışsa baba olarak saptırır, iman boyutunda saptıramamışsa
amel boyutunda saptırır, itikat boyutunda saptırama-mışsa uygulama boyutunda
saptırır, gece saptıramamışsa gündüz saptırır. Biraz öyle değil miyiz? Kitapsız
olmaz, Kur’an’sız olmaz diyen bizler, kitaba sarılmamızı yoksa ekmeğe
sarılmamız kadar yücetle-medik mi? Allah için kendimizi bir tartalım, bir
yargılayalım. Babamızı mı daha yakın tanıyoruz, yoksa peygamberi mi? Hocamızı
mı daha iyi tanıyoruz, yoksa peygamberi mi? Efendimizin, şeyhimizin, üstadımızın,
arkadaşımızın, sünnetini mi daha iyi tanıyoruz, yoksa peygamberin sünnetini mi?
Evimizi mi daha iyi tanıyoruz yoksa kitabımızı mı? Şeytanın farklı boyutlarda
saptırdıklarından mıyız, değil miyiz? iyi düşünelim inşallah. Bakın şeytanın
saptırdığı insanlar ne yaparlar? Nasıl davranırlarmış?
61.
“Onlara: “Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin” dendiği zaman münâfıkların
senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.”
İnsanlardan şeytanın
saptırdıklarına, insanlardan bu tür davrananlara, yâni hayatlarında Allah’ı
değil de tâğutları söz sahibi bilenle-re, hayatlarını Allah’ın istediği gibi
değil de kendi istedikleri gibi, ya da tâğutların istedikleri gibi düzenlemeye
çalışanlara, eğitim hayatlarını, sosyal, siyasal, toplumsal ve bireysel
hayatlarını Allah ve Resûlünün belirlediği prensiplere göre ayarlamak yerine,
kitap sünnete başvurmak yerine kendi hevâ ve heveslerine göre, ya da tâğutların
direktif-lerine göre ayarlayıp düzenleyenlere denilse ki:
Gelin Allah’ın indirdiğine! Gelin
peygambere! Gelin Allah’ın kitabına, gelin peygamberin sünnetine! denilse, bir
problem mi var? Çözüm mü arıyoruz? Bir hukuk problemi var da çözüm mü arıyoruz?
Bir eğitim problemi var da ne yapalım mı diyoruz? Bir ihtilaf mı var? Muhakeme
olmak mı istiyoruz? Bir konuda karar vermek mi istiyoruz? Bir karar mı
alacağız? Bir iş mi yapacağız, ya da yapmayacak mıyız? Pozitif ya da negatif
bir eylem mi ortaya koyacağız? Yâni bir konuda bir tavır mı belirleyeceğiz?
Gelin Allah’la belirleyelim! Gelin peygamberle belirleyelim! Gelin onu Allah
desin ve biz peygamber örnekliğin-de yapalım onu! Din budur zaten. Arkadaşlar
işte din budur. Din Allah’ın bizden istediklerini fert planında peygamberimiz,
toplum planın-da sahâbe nasıl uygulamışsa ben de onu din kabul edip aynen uygulamaya
çalışırsam ben dindarım. İşte gelin Allah’a, gelin peygambere denilince, yâni
Allah’ın istediklerini peygamber örnekliğinde anlamaya, kabul etmeye, uygulamaya
çalışalım deyince bu tür insanların:
Münâfıkları
görürsün ki diyor Allah, onlar senden bir yan çizerler ki, bir yamukluk
yaparlar ki. Senden bir kaçıp uzaklaşırlar ki. Peki suçun ne senin? Sen sadece
onlara Kur’an okuyalım dedin. Sen sadece onları Allah’ın kitabına ve Resûlünün
sünnetine çağırdın. Kitapsız ve sünnetsiz din olmaz dedin. Suçun ne senin?
Niye kaçıyorlar senden? Sen problemleri Kur’an’la ve sünnetle çözelim dedin.
Sen kitaba ve sünnete gidelim dedin. Peki o ne yapıyor? Hayır problemleri
babamla çözerim ben! Hocamla çözerim! Abimle çözerim! Şeyhimle, efendimle,
büyüğümle çözerim! Eh kitabı anladık, saygı değerdir, hür-met ederiz, ara sıra
teberruken okuruz onu. Peygamberi de anladık, hürmete lâyık birisidir, bazen
bazen salavat göndeririz, arada bir ziyaret ederiz, toprağını öperiz, adı
anılınca elimizi kalbimize koyarız ve şöyle bir saygı ihraz ederiz. Ama benim
büyüğüm var, benim efendim var, benim şeyhim var, benim yazarım, çizerim var,
benim emirim, a-mirim var, benim sözünü dinleyeceğim ve problemlerimi kendisine
ar-zedeceğim birilerim vardır diyorsa, onlar münâfıklardır diyor Kur’an. Sen
onları kitaba ve sünnete dâvet edince öyle bir yan çizerler ki:
Konya’da
bildiğim bir arkadaşım var. 30 küsur senedir tanıştığımız çok sevdiğim ve
kendisinden çok istifade ettiğim bir arkadaş. Pek çoğunuzun yakından tanıdığı
bu arkadaşımın hayatta bir tek derdi var. Derdi Kur’an. Gece gündüz insanlar
Kur’an’a yönelsinler, insanlar Kur’an okusunlar, anlasınlar diye koşturur.
Okumak, okutmak, anlamak, anlatmak, bildiğim kadarıyla gece gündüz bunun dışında
başka bir derdi yok arkadaşın. Konya içinde, Konya dışında tüm derdi insanları
Kur’an yoluna dâvet etmek. İşi gücü bu. Kendisi kendisinin reklam edilmesini de
sevmediği için burada adını söylemeyeceğim. Sürekli hakkında dua ederim, Allah
gayretini artırsın, yolunu açsın ve uzun uzun ömürler versin de bu toplumu
kendisinden istifade ettirsin inşallah. Ben dahil arkadaşlarına bu işi ısrarla
empoze etmeye başlayınca, ısrarla arkadaşlarını Allah’ın kitabına ve
Rasulullah’ın sünnetine yönlendirmeye başlayınca, Allah affetsin ama
arkadaşları arasından şöyle diyenler çıktı: Vallahi acele işimiz olmasa, mecbur
kalmasak senin sokaktan geçmek istemiyoruz dediler. Arkadaşı bir sokaktan geçerken
görmüşlerse yollarını değiştirdiler. Sebep ne? Diyorlardı ki vallahi bizi yine
yakalayacaksın ve son okuduğun âyeti anlat! Son tanıdığın hadisi anlat!
diyeceğinden korktuğumuz için seni uzaktan görünce cadde değiştiriyoruz dediler.
Çok garip değil mi?
Halbuki öyle birbirimizden kaçmayıp da birbirimize şöyle desek olmaz mı? Farz
edin ki bir sokakta, bir cadde-de, bir dükkanda, evde, düğünde, dernekte
karşılaştık. Konu mu açacağız? Niye biz açıyoruz da? Allah’a açtıralım,
peygambere açtıralım konuyu. Nasıl? Gardaş, sen son okuduğun âyeti anlat! Ben
de son okuduğum hadisi gündeme getireyim desek, hep Allah’ı ve Resûlünü
konuştursak ne kadar güzel olur değil mi? Bir Allah söylese, bir peygamber
söylese o zaman çok hoş olacaktır.
Meselâ
bir dostun dükkanına gidiyorum, veya bir arkadaşın bürosuna gidiyorum.
Diyorlar ki ne alırsın? Ne istersin? Buyur bir şeyler ikram edelim. İyi, tamam,
Allah razı olsun, bir âyet, ya da bir hadis ikram et de dinleyelim diyorum.
Adam şaşırıyor, afallıyor ben böyle deyince. Çünkü âyetten de, hadisten de
haberi yok adamın. Diyor ki hocam, ben çay söylesem de, o senden olsa! Âyeti,
hadisi sen ikram etsen olmaz mı? Niye diyorum bu sefer de, senin kitapta yok mu
bunlar? Senin görevin değil mi bu? Sen kitapsız, peygambersiz misin? Biraz
sıkıştırınca terliyor, sıkılıyor, zorlanıyor işte yeri gelince hocaları imtihan
etmek için öğrendiği bir âyet, bir hadis vardır ya kafasında onu okuyor ve
bitiriyor işi. 10 gün sonra, 20 gün, 1 ay sonra bir daha gidiyorum dükkanına,
tekrar 1 âyet, 1 hadis diyorum yok adamda. 1 aydır, 15 gündür kitapsız ve
sünnetsiz yaşamış adam.
Halbuki kitapsız,
sünnetsiz filan dediniz mi köpürür değil mi adam? Ama işte kitapsız dolu
piyasa, sünnetsiz dolu. Sözüm yabana, meclisten ırak mı, İran mı onu bilmem de
sizler 1 aydır ne kadar kitaplısınız? 15 gündür ne kadar sünnetli, yahut
sünnetsizsiniz? Yâni sizler de mi kitapsız ve Sünnetsizlerdensiniz? Eyvah!
Eyvah! Eyvah ki iki Sünnetimiz kalmış bizim. Birisi yemek tabağının tabanında
son yemek kırıntıları filan kalmışsa onu temizleme Sünneti, sonra ikincisi de
çocuğumuzun bilmem nesinin Sünneti. Tamam hepsi bu kadar.
Öyleyse
bakın Allah diyor ki, gelin Allah’ın kitabına, gelin peygamberin sünnetine
denilince münâfıkları görürsün ki senden yan çizerler, tüyüp giderler. Peki
acaba biz ne yapıyoruz? Bizler yoksa fikir planında yan çizmiyoruz da eylem
planında mı yan çiziyoruz? Fikir planında tamam, kitap sünnet, okunmalı,
anlaşılmalı, kitapsız sünnet-siz olmaz diyor da bunu eyleme dönüştürüp
gerçekleştirme planında mı tüyüyoruz? İman planında iddia planında tamam da
amel planında mı yan çiziyoruz? Kur’an’ı bir araştırın başından sonuna Allah
onun hiçbir yerinde ben iman edenlere cennet vereceğim buyurmuyor. Yalnız iman
karşılığında cennet vaadeden bir tek âyet görmedim ben bu-güne kadar. Ya?
İnanalar ve inancını yaşayanlara, inanıp salih amel işleyenlere cennet var
diyor Kur’an. Bir de müstakıllen amel karşılığında cennet vardır diyen âyetler
de var.
Öyleyse unutmayalım
ki inanmamız, inandım dememiz hiç mi hiç yetmeyecektir amel işlememişsek. Yâni
fikir planında kabul yetmiyor. İman ve amel, düşünce vehareket, iddia ve eylem
birlikte olacak-tır.
Kitaptan
ve sünnetten kaçanlara, kitaba ve sünnete karşı yan çizenlere, kitaptan ve
sünnetten habersiz yaşayanlara, kılık kıyafet düzenini, eğitim düzenini,
kazanma ve harcama düzenini, ev düzeni-ni, tüm düzenlemelerini Allah’a ve
Resûlüne sormadan yapanlara, yâ-ni kitapla ve sünnetle diyalogu keserek
yaşayanlara şöyle bir teklifim olacak:
Elektrik
kabloları, lavabo muslukları, koltuk takımları ve sergiler de dahil olmak
üzere evimizdeki tüm eşyaları şöyle bir çıkarıp sokağa dökelim. Hepsini sokağa
çıkaralım. Sonra evimizi yeniden düzenlemek için bu eşyaları yeniden
yerleştirirken koşup peygamber Efendimizi çağıralım. Diyelim ki ey Allah’ın
Resûlü! Vallahi pişmanım! Sana sormadan, bilir bilmez bunlar bunlar lâzımdır,
şunlar şunlar ihtiyaçtır diye eve neler neler almışım! Sonradan anladım ki
bunların ihtiyaç mı? İsraf mı? Lüks mü? olduğunu sana sormam lâzımmış! Ama
şimdi anladım bunu! İşte ev, işte eşya, işte sen ve işte ben! Buyur ver
kararını! Senin bunlar lâzımdır, bunlar ihtiyaçtır dediklerini eve koyacağım,
değildir dediklerini de atacağım! deseniz ne kalır evinizde hiç düşündünüz mü?
Eğer İslâm o yerleştirmeye düzen demiyorsa bozgunculuk demektir bu. Yâni İslâm
onlara ihtiyaç demiyorsa, tamam bu da olmalı! Bu da ihtiyaçtır! Evde bu da
bulunmalı! demiyorsa, biz Allah’a ve Peygambere sorarak düzen yapmadığımız
için bizimki de bozuk demektir ve biz de düzen bozucuyuz demektir.
Veya
çocuklarımıza aktardıklarımız, hanımlarımıza duyurduk-larımız, kendi kafamıza
yerleştirdiklerimiz eğer Allah ve Resûlüne so-rulmadan yapılmışsa biz de düzen
bozuyoruz demektir. Biz de ifsat edenlerdeniz demektir.
Meselâ kafamızı şöyle
bir keselim, içindekileri bir masanın üzerine boşaltalım ve çağıralım Kitap ve
sünneti. Diyelim ki Ya Rabbi! Ya Rasulallah! İşte ben bilir bilmez bütün
bunları lâzımdır diye doldurmuşum kafamın içine! Kafamın içi çöplük gibi! Ama
şimdi anladım ki bunu size sormadan yapmışım bunu! Şimdi pişman oldum! Gelin ya
Rabbi, ya Rasulallah şunları, şu kafamın içindeki bilgileri bir ayıklayalım!
Bunlardan lâzım dediklerinizi, kalsın dediklerinizi tekrar koyacağım ve
gereksiz bulduklarınızı atacağım! desek acaba neler kalır oraya
koyabileceğimiz? Bir düşünün. O zaman belki kafamız: Tamtakır, bomboş sanırsın
bir kaval, martavaldır, martavaldır martaval mı olacak?
Biraz öyle gibi değil
mi? Nehir isimleri at, şehir isimleri at, arkadaş isimleri at, artist isimleri
at, cadde isimleri at, plaka numaraları at, fizik problemleri at, cebir denklemleri
at, kimya formülleri at, şarkıları at, türküleri at, at, at. Ne kaldı geriye?
Tabi ben burada kendi arzumuzla kafamıza yerleştirdiklerimizi kast diyorum.
Yoksa biz istemeden gardiyanların okuduklarından öğrendiklerimiz değil tabii.
Hani gardiyanlar sürekli bir şeyler okurlar mahkûmlar da mecburen öğrenirler
ya o ayrı. Ben onları kast etmedim.
Soralım
Rasulullah’a, ya Rasulallah bilir bilmez bir sürü şey yerleştirmişim ben bu
kafaya, gel şunları yeniden bir yerleştirelim! diyelim. Nerede kullanacağımıza
göre yerleştirmeliyiz ama. Meselâ adam Bakara öğreniyor para kazanmak için,
Âl-i İmrân öğreniyor doçent olmak için, Nisâ öğreniyor kitap yazmak içinse bu
da bozuk düzen olacaktır elbette.
Dün
peygamber onları Allah’ın kitabına ve kendi hükmüne çağırmıştı. Bugün biz de
insanları Allah’ın hükmüne, Allah’ın kitabına, Allah’ın yasalarına ve peygamberin
pratikte uygulamalarına çağırırken Müslümanız dedikleri halde bu insanlar eğer
buna razı olmazlar da başka başka hayat tarzları, başka başka yasalar, başka
başka hayat programları arayışları içine giriyorlar, başkalarının kanunlarını
uygulamadan yana bir tavır sergiliyorlarsa kesinlikle bilelim ki onar da
münâfıklardan olacaklardır. Allah ve Resûlünün istediği bir hayatı yaşamayarak
başka başka hayat anlayışlarına yönelenler kesin münâfık olacaklardır.
62.
“Başlarına kendi işlediklerinden ötürü bir mûsîbet çattığında sana gelip: Biz,
"İyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istemedik” diye de nasıl
Allah'a yemin ederler?”
Hal
böyleyken nasıl olur da kendi elleriyle işledikleri suçların sonucu olarak
kendilerine bir musibet
Çünkü Allah bunların
kalplerinde olanları bilmektedir. Allah biliyor ki bunlar yalan söylüyorlar.
Öldürülen münafığın arkadaşları gelerek işte bizim niyetimiz şöyleydi,
böyleydi, biz ihsan istiyorduk dediler. Hem Allah ve Resûlüne isyan ediyorlar,
hem Allah ve Resûlünün hükmüne razı olmuyorlar, Allah ve Resûlünün istediği
hayat tarzına razı olmuyorlar, ondan sonra da yemin ederek diyorlar ki biz ihsan
istiyoruz, biz barış istiyoruz. O tâğuta giderken başka bir niyetle değil
sadece iki kişinin arasını düzeltmek için, toplumda huzur ve sükunu sağlamak
için gitmiştik diyorlar. Bugün tâğutun mahkemelerine gidenler de aynı şeyleri
söylüyorlar.
63.
“İşte bunların kalplerinde olanı Allah bilir. Onlardan yüz çevir, onlara öğüt
ver, kendilerine tesirli sözler söyle.”
Ama
Allah onların kalplerini bilmektedir. Kalplerinde dilleriyle söylediklerinden
farklı şeyler taşıdıklarını Allah çok yakından bilmektedir. Onların kalplerini
bilen Rabbimiz peygamberimize ve Müslümanlara buyuruyor ki onlar yalancıdır,
yüz çevir onlardan. Değer ver-me onlara. Birlikte iş yapma onlarla. Ama nasihat
et onlara. Muhak-kak ki Allah’ı asla atlatamaz, asla kandıramazlar onlar.
Çünkü Allah her şeyi bilir. Peygamberi kandırmak isteyenler de peygamberi
kandıramazlar. Her şeyi bilen Allah peygamberine bildirmektedir. Müslümanları
kandırmaya çalışsalar da onları da kandıramazlar, çünkü Allah’ın kitabı ve
Resûlünün sünnetiyle bilgilenen Müslümanlar ferasetli olurlar ve asla bu tür
insanların oyunlarına gelmezler. Bunlar sadece kendilerini kandırabilirler.
Öyleyse gelin ey
Müslümanlar Allah ve Resûlüyle beraber olalım. Eğer samimi Müslümanlar olursak,
Allah ve Resûlünün bilgisiyle bilgilenirsek hiç kimse bizi kandıramaz. Ve gelin
ey İslâm düşmanları, ey münâfıklar kesinlikle bilin ki sizler ne yaparsanız
yapın Allah’ı kandıramazsınız, Müslümanları da kandıramazsınız. Her halinizle
Allah ve Resûlüne düşmanlığınız belidir. Konuşmalarınızla, yaşadığınız hayalarınızla
kendinizi ele veriyorsunuz, bir de utanmadan biz de Müs-lümanız filan
diyorsunuz. Gelin yapmayın bu işi demek zorundayız. Yâni onların anlayacakları
dilden onlara vaaz ve nasihatte bulunmak
zorundayız. Kendi enfüslerinden, kendi dünyalarından, kendilerinin anlayacağı
dilden onlara “kavlen beliyğa” yapmak zorundayız. Yâni kavlen beliyğa adamın
kendi dünyasından, kendi hayatından söz söylemektir. Meselâ adam fâizin içine
batmış, biz gidip ona kendi dünyasından konuşmuyoruz da, kendi problemini,
kendi bozukluğunu gündeme getirmiyoruz da selâmın faziletlerinden söz ediyorsak
bu beliy-ğa bir söz olmayacaktır.
64.
“Biz her peygamberi ancak, Allah'ın izniyle, itaat olunması için gönderdik. Onlar
kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve Peygamber
de onlara mağfiret dileseydi, Allah'ın tevbeleri daima kabul ve merhamet eden
olduğunu görürlerdi.”
Müslümanım
dediği halde, Allah ve Resûlüne inandığını iddia ettiği halde böyle bir
yahudi’yle arasındaki davasında Allah’ın gösterdiği şekilde peygambere
gitmeyen, peygamberin hükmüne razı olmayan, peygambere itaat etmeyen ve
peygamberin gösterdiğinin ötesinde bir hayat yaşamaya yönelen bir münafığın
cezası elbette ölümdü. Çünkü zaten Allah’ın peygamber göndermesinin sebebi de
buydu. Peygamber ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye vardır.
Peygamberin varlık gâyesi kendisine her konuda itaattir. Biz peygam-berleri
ancak kendilerine itaat edilsin diye gönderdik. Yâni Rabbimiz burada peygamber
göndermesinin sebebini anlatıyor. Biz ancak onları Allah’ın izniyle kendilerine
itaat edilsin diye gönderdik. Öyleyse pey-gambere itaat etmeyen, peygamberin
hükmüne boyun büküp teslim olmayan bir münafığın cezası ölümdür, çünkü Rabbimiz
peygamberini itaat edilsin diye göndermiştir. Kendisine itaat edilmeyen bir
pey-gamber, peygamber değildir.
Bugün
de her ne kadar peygamber (a.s) aramızda yoksa da onun sünneti, onun yolu, onun
getirdiği kitap aramızdadır ve ona itaat vaciptir. Kur’an ve sünnet dimdik ayaktadır.
Kur’an ve sünnetle hayatımızı düzenlemek zorundayız. İşte böylece peygambere
itaat etmek zorundayız. Biz Kur’an’a itaat ederiz, Kur’an’a itaat peygambere
itaattir diyerek Peygambere sadece bir postacı gözüyle bakamayız. Öyle değil
mi? Eğer peygamberin görevi sadece Kur’an’ı bize ulaştırıvermek olsaydı
Rabbimiz bu âyetinde bir de ayrıca peygambere itaat edin der miydi? Bakın
Rabbimiz kendisine itaati, kitabına itaati emrettikten sonra peygamberine de
itaati emretmektedir.
Bugün
kimileri Rasulullah’ı devreden çıkararak kendi sosyal hayatlarına, ekonomik
hayatlarına, siyasal hayatlarına, kendi zevk ü sefalarına çok rahat bir şekilde
fetva bulabilmenin derdindeler. O zaman Kur’an’ı kendi istedikleri gibi yorumlayabilecekler,
keyiflerine göre bir din yaşayabilecekler. Çünkü Kur’an genel naslar ihtiva eder.
O genel nasların pratikte uygulaması Rasulullah’ın hayatındadır. Peygamberi
devreden çıkardınız mı ortada ne Kur’an kalır ne din? Çünkü peygamberi devreden
çıkardınız mı genel özellikleriyle bir din ortaya çıkacaktır ve insanlar bu
dinle alâkalı kendi yorumlarını din kabul edecekler ve sanki Kur’an’ın
pratiğiymiş gibi bir hayat yaşayacaklar. Sonra da insanları kendilerine, kendi
anlayışlarına, kendi dinlerine çağıracaklar, gelin bizim gibi olun, gelin bizim
gibi yaşayın diyecekler, gerçekten bu çok yanlış bir şeydir.
Öyle yapmayalım da,
kendi yorumlarımızı, kendi anlayışlarımızı, kendi hevâ ve heveslerimizi bir
kenara bırakalım da, kendimizi ve kendimiz gibileri bir tarafa bırakalım da
Allah’ın onayladığı Rasu-lullah Efendimizin, Kur’an’ın ve Rasulullah
Efendimizin onayladığı öteki peygamberler örnekliliğinde, yine Allah ve
Resûlünün onayladığı sahâbe örnekliliğinde bir hayat yaşayalım. Bakın Allah diyor
ki:
Eğer
bu insanlar Allah’ın ve peygamberin hükmüne razı olmayarak kendilerine
zulmettikten sonra sana gelseler ve senin huzurun-da işledikleri bu suçlardan
sonra Allah’a istiğfar etselerdi, yaptıkların-dan pişman olup Allah’a yönelselerdi,
işlediklerinden dolayı Allah’tan mağfiret dileselerdi, Resul de onlara mağfiret
dileseydi gerçekten o zaman Allahı Tevvab ve Rahîm bulacaklardı. Eğer Allah’a
yönelip yal-varıp yakarsalardı, peygamber de onlar için Allah’a istiğfarda
bulunmuş olsaydı, ya Rabbi bunları affet deseydi gerçekten Allah onları
affedecekti, Allah onların tevbelerini kabul edecekti.
Bugün
de Müslümanlar Allah ve Resûlünün istediği şekilde hayatlarını düzenleme
kavgası verirlerken hata edip Allah ve Resûlünün istemediğine düştükleri zaman
Allah’a yönelip tevbe etseler, Allah’a istiğfar etseler, birbirleriyle birlikte
top yekun Allah’a tevbe edip ya Rabbi biz daha iyi Müslüman olmak istiyoruz,
biz bu haksız hükümlerimizden, haksız yaşantılarımızdan, insanlara vermiş
olduğumuz haksız kararlarımızdan vazgeçip sana ve senin hükümlerine yöneliyoruz
diyebilirsek bilelim ki Rabbimiz bizleri de affedecek, bizim toplumuzda da
adâleti, hakkı hâkim kılacak, bizim hayatımızı da güzelleştirecektir.
65.
“Hayır; Rabb'ine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem
tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen
kabul etmedikçe inanmış olmazlar.”
Hayır
hayır Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri, niza ettikleri şeyler
konusunda seni hakem kabul edip sonra da senin onların aralarında verdiğin
hükme içlerinde en ufak bir haraç, en ufak bir sıkıntı, bir isteksizlik, hoşnutsuzluk
duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş sayılmazlar.
Demek
ki peygamber (a.s) bizim hakkımızda bir şey söyleye-cek, bir hüküm verecek,
peygamber bizim durumumuzu bir karara bağlayacak, bizim adımıza bir karar alacak,
şöyle giyinin, böyle yaşayın, şunu yapın, bunu yapmayın diyecek, aldığı bu
karar bizim aleyhi-mize de olsa, lehimize de olsa, hoşumuza da gitse,
huzurumuzu da kaçırsa onun bizim adımıza verdiği bu kararı kabul etmek, hem de
içimizde en ufak bir isteksizlik, kalbimizde en fak bir burukluk, yüzümüzde en
küçük bir işmizaz hissetmeden teslim olup uygulamak zorundayız. Peygamberi
hayatımızda karar mercii bilmek zorundayız. İhtilaf mercii, karar mercii olarak
peygamberimizin hayatımızda evet ve hayır deme yetkisinde olduğunu kabul
etmedikçe Müslüman olamayacağımızı asla unutmayacağız.
Ve üstelik bizim
adımıza karar verme makamında olan peygamberin bizim adımıza aldığı kararlara
tamı tamına teslim olup onları uygularken de kalbimizden en ufak bir tereddüt
geçirmeden uygulamadıkça Müslüman sayılmayacağımızı bir an bile hatırımızdan
çı-karmamalıyız. Onun emir ve yasaklarından zerre kadar bir şüphe etmediğimiz
gibi ona akıl verip yol göstermeye de kalkışmayacağız. İyi ama ya Rasulallah
şunu şunu da düşündün mü? Benden bunları uygulamamı isterken benim durumumu,
benim konumumu, benim statümü düşündün mü? Halbuki benim durumum buna müsait
değildir, şu şöyle olmalıydı, bu böyle olmalıydı, bu devirde bunları uygulamak
mümkün değildir gibi Allah Resûlüne akıl vermeye, din öğretmeye de hakkımız
yoktur. Bunu daha önce demeye çalışmıştım. Verilen kararı aynen olduğu gibi,
hem de coşkuyla uygulamak zorundayız. Değilse işte âyet Müslüman
sayılmayacağız Allah korusun.
Tabii
bu emir sadece Rasulullah Efendimizin kendi dönemiyle, kendi hayat süresiyle
sınırlı değildir. Rasulullah Efendimizin Müslümanlar adına aldığı kararlar
kıyamete kadar geçerlidir. Rasulullah Efendimizin sünneti kıyamete kadar bizim
için bağlayıcıdır. Allah’ın Resûlü kıyamete kadar tek otorite insan olarak
kalacaktır. Bir insanın gerçek Müslüman olup olmadığına bu otoriteyi kabul edip
etmediği, bu otoriteye itaat edip etmediği belirleyecektir. Ona itaat edenler
mü’-min, itaat etmeyenler de kâfir sayılacaktır.
66.
“Şâyet onlara “Kedinizi öldürün” yahut “Memleketinizden çıkın” diye emretmiş
olsaydık, pek azından başkaları bunu yapmazlardı. Kendilerine verilen öğüdü
yerine getirmiş olsalardı onlar için daha iyi ve daha sağlam olurdu.”
Eğer
sizinle ilişkimiz rahmetimin gereğine dayanmasaydı, eğer gerçekten biz size
büyük büyük yazılar, ağır ağır yazgılar yazsaydık, daha ağır sorumluluklar
yükleseydik ne yapardınız? Ne ederdiniz? Nasıl altından kalkardınız? Eğer onlar
üzerine daha büyük yasalar belirleseydik, kendilerinden öncekilere farz
kıldığımız meşakkatli, ağır a-melleri yüklemiş olsaydık, meselâ İsrâil
oğullarına yaptığımız gibi toplumsal bir kısas olarak kendi kendinizi öldürün,
yahut birbirlerinizi öldürün, yahut vatanlarınızı terk edin deseydik pek azı
müstesna onlar-dan kimse buna tahammül edemeyecekti.
Rabbimiz
burada kendilerinden istenilen fıtratlarına uygun bir itaati
gerçekleştiremeyenleri çok güzel bir sorgulamaya tabi tutuyor. Bu konuda ufacık
bir fedâkârlığa bile katlanamayanlar büyük fedâ-kârlıklara hiç katlanamayacaklardır.
Yâni kendilerinden Allah için ha-yatlarını fedâ etmeleri, mallarından,
mülklerinden, vatanlarından, yurtlarından vazgeçmeleri istense bunu hiç yapamayacaklardır.
Meselâ haydi nefislerinizi öldürün, canlarınızı verin, Allah için kelle koltukta
bir savaş ortamına girin, hayatlarınızı benim için fedâ edin, yerlerinizi, yurtlarınızı
benim için terk edin ve böylece benim rızamı ve cennetimi kazanın denseydi,
sizin için böyle bir yazgı, bir yasa belirlenmiş olsay-dı gerçekten çok azınız
müstesna çoğunuz beceremeyecektiniz.
Şu anda bize de böyle
bir emir verilse, haydi ne duruyorsunuz! Kendinizi öldürün! İntihar edin! Haydi
benim yolumda tüm mallarınızı, mülklerinizi, evlerinizi, barklarınızı terk
etmedikçe, benim yolumda canlarınızı fedâ etmedikçe cennetimi kazanamayacaksınız!
diye bir emir gelse ne yaparız? Becerebilir miyiz bunu? Belki de olduğumuz
yerlerimizde yığılıp kalıp, bize bu emri veren Allah’a isyanın doruk noktasında
Onunla karşı karşıya kalacaktık. Öyleyse bilelim ki Rab-bimiz bize karşı çok
Raûf ve Rahîmdir. Bize bizim altından kalkabile-ceğimiz yükler yüklemektedir.
O halde onun bizden kendisine ve Resûlüne istediği itaati gönül rahatlığı
içinde gerçekleştirmek ve Rab-bimize ham etmek zorundayız.
Halbuki
onlar Allah kendilerine neyi emretmişse onun gereğini yerine getirselerdi,
Allah’ın vaazını dinleselerdi, vaaz u nasihatin gereğini icra etselerdi, yâni
Allah’ın tarif buyurduğu gibi Allah ve Resûlünün emirlerine itaat etselerdi
onlar için daha hayırlı olurdu. O zaman Rableri tarafından onların hayatlarının
düzeltilmesi, aile hayatlarının sağlamlaştırılması, toplumsal hayatlarının
dengeye getirilmesi, tüm işlerinin ıslah edilmesi noktasında onlar için daha
hayırlı olacaktır. Yâni eğer o münâfıklar böyle bir tereddüt, böyle bir zihni
bocalama göster-meyip de Allah ve Resûlünün hükmüne razı olsalardı Allah da
onların kalplerine imanı yerleştirir sabit kadem kılardı. Çünkü Allah’ın emirleri
bizim hoşumuza gitmese de doğru olandır, güzel olandır, hayırlı olandır.
67,68.
“O zaman onlara kendi katımızdan büyük bir ecir verir ve onları doğru yola
eriştirirdik.”
Eğer
onlar bizim emirlerimize itaat etselerdi o zaman biz de onlara katımızdan
büyük bir ecir verirdik. Ve onlara mutlaka dünyada büyük bir mülk ve saltanat,
güçlü bir egemenlik ve iktidar verirdik. Onları sırat-ı müstakime hidâyet eder,
doğru yolu gösterir, âhirette de cennet verirdik. İşte Allah’ın emirlerine
Allah’ın istediği gibi itaat eden, boyun büken, Resûlünün emirlerine itaat
eden, Rasulullah ve onun pırlanta ashabı Rablerinin kendilerine vaâdettiği dünyada
en büyük izzet ve şerefe nail olmuşlar, öteki âlemde de Rablerinin rızasına ve
cennetine ulaşmışlardır. Aynı neticeye ulaşmak istiyorsak bizler de onların
yaptığını yapmak zorundayız. Bizler de onlar gibi bu fıtrî dini Allah’ın istediği
yaşayıp onların gittiği cennete gitmeliyiz inşallah.
69,
70. “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah'ın nîmetine eriştirdiği
peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehidler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne
iyi arkadaştırlar! “Bu nîmet Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter.”
Rasulullah
Efendimizin arkadaşlarından birisinin serzenişleri sonucunda inen bir âyet-i
kerîmeyle karşı karşıyayız. Bir sahâbe diyor ki; ey Allah’ın Resûlü, gerçekten
ben seni çok seviyorum! Seni o kadar çok seviyorum ki ara ara seni görmeye
gelip, ziyaret edip evime dönüyorum. Fakat bir şey beni çok mahzun ediyor, çok
düşündürüyor. Beni sürekli meşgul eden şey şudur: Düşünüyorum ki bir gün gelecek
ben bu dünyadan ayrılacağım. Siz de ayrılacaksınız. Siz de ben de vefat
edeceğiz. Bu dünyada görebildiğim sizden öte âlemde ayrı kalmak, sizi
görememek beni kahrediyor. Çünkü öbür tarafta sizin ulaşacağınız derecelere, makamlara
benim, bizim ulaşmamız mümkün olmayacaktır. İşte şu anda ben öbür tarafta sizi
görememenin, sizinle birlikte olamamanın ıstırabını yaşıyorum diye dert yanınca
Rabbimiz de tüm ümmetine müjde veren bu âyetini inzal buyurdu. Tabi ki bu müjde
sadece sebeb-i nüzûl olan o sahâbeye ait değildir. Kıyamete kadar ki mü’minlere
müjde olarak Allah buyurdu ki:
Kim
Allah ve Resûlüne itaat ederse, içindeki şek ve şüpheleri bırakarak kim ki
Allah ve Resûlünün hükümlerine gönül hoşnutluğu içinde teslim olursa, kim ki
Allah’a, Allah’ın kitabına teslim olur, Resû-lünün pratikte uyguladığı bir
hayatın mü’mini olarak imanıyla, teslimiyetiyle bir hayat yaşamış olursa işte
onlar Allah’ın kendilerine nîmet verdiği kimselerle beraberdirler. İşte onlar nebiler,
sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar?
İşte bu Allah’ın fazl u keremidir. Bu lütuf ve ikram Allah’tandır. Bu müjde
Rab-bimizin her namazımızda okumamızı istediği Fâtiha sûresinde de en güzel
biçimde anlatılmaktadır.
Mü’minler
her gün, her zaman bu arzuyu, bu isteği gönüllerin-de yaşamaktadırlar. Buna
ulaşabilmek için dua dua her namazlarında Rablerine yalvarmaktadırlar. Evet
bunlar kitabında Rabbimizin sırala-masına göre insanlığın atası Hz. Adem (a.s) dan
bu yana, Adem (a.s) in hidâyet üzere olan oğulları, torunlarından İdris (a.s),
tufanda gemi-de kurtarılan Nuh (a.s) ve onunla
beraber olanlar, peygamber safında yer alanlar, peygamberin gemisine
binip, tercihini bu istikâmette kullananlar, Âd toplumuna gönderilen Hud (a.s)
ve onunla birlik olanlar, Semûd kavminin peygamberi Hz. Salih (a.s) ve ona
inanlar, İbrahim (a.s) ve ona iman edip onunla birlikte hareket edenler, Hacer
anamız, Sara anamız, İshak (as), İsmail (as), Yâkub, Yusuf, Şuayb, Mûsâ, Harun,
Dâvûd, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Zekeriyya Îsâ ve Muhammed (a.s), Ashab-ı Kehf,
Meryem, Asiye, gibi şu anda isimlerini hatırlayamadığım Kuranın ve Rasulullah
Efendimizin onayladığı peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber
olacaklardır yarın kıya-met günü.
Tabii onların
sergileyip örneklediği bir hayatı yaşayanlar onlarla beraber bir hayatın
içinde olacaklardır. Allah’ın bu müjdesi kıyamete kadar bunu gerçekleştirenler
içindir. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, kim Allah’ın istediği kulluğu
peygamber örnekliğinde gerçekleştirirse bu müjde onlar için geçerlidir. Çünkü
unutmayalım ki Allah’ın fazlına ancak Allah’ın istediği gibi kulluk edenler
nail olacaktır. Bunları kimlere vaâdetmişse Rabbimiz ancak onlara
lütfedecektir. Ve Allah’ın fazlına kimse engel olamaz. Allah kimi bu nimetine
ulaştırmayı murad etmişse kimse ona engel olamaz.
Öyleyse
Allah ve Resûlüne nasıl itaat edilecekse öylece itaat edelim. Bu konuda az önce
zikrettiğim yasal örneklerimizi örnek alalım. İmanımızı, İslâmımızı, takvamızı,
teslimiyetimizi, itaatimizi onlar gibi yapalım. Allah ve Resûlü gerek bireysel,
gerek ailevi, gerek toplumsal bizden nasıl bir hayat tarzı istiyorsa öylece
yapalım, yaşayalım da dünyamız da güzel olsun, âhiretimiz de güzel olsun inşallah.
71.
“Ey İnananlar! İhtiyatlı davranın bölük bölük veya hep birden savaşa gidin.”
Ey
iman edenler! Haydi imanlarınızı yaşayabileceğiniz, imanlarınızı hayatınızda
görüntüleyebileceğiniz, iman kaynaklı yaşayabile-ceğiniz bir hayat ortamı
oluşturmak üzere savaş hazırlıklarınızı yapın, İslâm düşmanlarına karşı,
düşmanlarınıza karşı, Allah’ın bilip sizin de bildiğiniz, Allah’ın bilip sizin
bilmediğiniz düşmanlara karşı tedbirlerinizi alarak bölük bölük savaşa çıkın.
Ya da topluca savaşa çıkın.
Allah
ve Resûlüne itaatten sonra burada bir savaş emri geli-yor. Bu konulardan sonra
böyle bir emrin gelişi Medineli yeni huzura kavuşmuş, yeni bir vatan elde edip
rahat bir şekilde yaşamaya baş-lamış Müslümanların hayat tarzlarına yepyeni bir
değerlendirme, bir hedef seçimi getiriyordu. Artık Mekke’nin sıkıntılı
dönemleri bitmiş, işkenceler geride kalmış, devletlerini kurarak toplumsal
problemlerini halletmiş, başlarındaki peygamberin riyasetinde huzur içinde bir
hayata kavuşmuş Müslümanlara işte tam böyle yaşayacakları bir ortam-da böyle
bir savaş emri geliyordu. Ey Müslümanlar tedbirlerinizi alın ve bölük bölük, ya
da topluca savaşa çıkın.
Savaş
için tedbir alınacak, hazırlık yapılacak. Savaş için tedbir güzel şeydir, ama
savaşan için güzeldir. Savaşmayan kimsenin tedbir alması abdest alıp da namaz
kılmayan kimsenin durumu gibidir. Şu anda tedbir aldıklarını söyleyen
Müslümanlar sırtlarında zırhlarıyla ya-tağa giren kimselerin durumuna benzer. Hiçbir
şey yaptıkları yok ama tedbiri elden bırakmadıklarını söylüyorlar. Elli tane de
zırh giyse bile böyle hiçbir şey yapmayan bir kimse o tedbir almış
sayılmayacaktır. Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud’a giderken üst üste iki tane zırh
giymiştir, ama unutmayalım ki Uhud’a giderken giymiştir.
72.
“Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir mûsîbet gelirse:
“Allah bana iyilikte bulundu, çünkü onlarla beraber bulunmadım” der.”
Ama
sizden kimileri böyle bir emir karşısında ağır davranıyor. İnsan fıtraten
savaştan hoşlanmaz. Savaş, insan nefsine ağır gelir. Çünkü savaşta ölmek
vardır, öldürmek vardır, yaralanmak vardır, maldan ve candan fedâkârlıklar
vardır. Bu yüzden insan fıtraten güçlükleri sevmez. Ama yeryüzünde zulmün,
işkencenin, adâletsizliklerin, kullara kulluğun bitirilip yerine adâletin ve
Allah’a kulluğun gerçekleştirilebilmesi için savaş kaçınılmaz bir sonuçtur.
Yâni yeryüzünde savaş, barış ortamının gerçekleştirilmesi için bazen kaçınılmaz
bir vakıa olabilir.
Zira yeryüzünde
hakkın hâkimiyeti olmadan, fitne kaldırılmadan barış ortamını görmek mümkün değildir.
İşte Allah’ın kullarını Allah’a kulluktan koparıp kendilerinin kulu ve kölesi
haline getiren, Allah kanunlarını kaldırıp kendi kanunlarını yürürlüğe koyan,
insanları Rablerine değil de kendilerine boyun eğmeye zorlayan ve böylece Allah’ın
kullarını fitneye düşüren tüm tâğutlara kaşı savaşılmadan barışın sağlanması
mümkün değildir.
İşte Allah savaşı
emredince insanlardan kimilerine savaş ağır geliyor, zor geliyor ve Allah için
bir savaşa katılmak istemiyorlar, ağır aldıranlar oluyor. Dünya hayatı, yaşamak
arzusu, mal mülk sevgisi a-ğır basıyor. Sonra da:
Sonra
da şâyet çıktıkları savaşta peygamberin ya da Müslümanların başlarına bir
şeyler
Halbuki Allah’ın ve
Resûlünün her dâvetine koşan Müslüman, Uhut’ta şehid de olsa, Bedir’de mağlup da
olsa veya şu anda dünya savaşlarında yenilmiş de olsa, görünürde kâfirler
karşısında ezilmiş de olsa kazanan yine odur, galip gelen yine odur, üstün olan
yine odur. Çünkü galibiyet ya da mağlubiyet, zafer ya da hezimet dünya
şartlarına göre hesap edilmez. Galibiyet ve mağlubiyet âhiret şartları-na göre
yapılır. Bir Müslüman dünyada mağlup olsa, dünyada kaybet-se bile, eğer
âhireti kazanmışsa o galiptir. Şehid edilen, belinden testereyle kesilen, ya da
kendisine iki kızından başka hiç kimsenin iman etmediği peygamberler dünya hesabına
göre kaybetmişler gibi görün-seler de Allah’ın istediği bir hayatı yaşadıkları
için âhiret hesabına göre galiptirler.
73.
“Allah'tan size bir nîmet erişse, andolsun ki, sizinle kendi arasında bir
dostluk yokmuş gibi: “Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir
başarı kazansaydım” der.”
Ama
size Allah için katıldığınız bir savaşta Allah’tan bir fazl, Allah’tan bir
zafer
Keşke
ben de onlarla beraber olsaydım, onlarla aynı hayatı, aynı imanı, aynı
teslimiyeti paylaşmış olsaydım da, onlarla birlikte Allah’ın aynı dâvetine
icabet etseydim de, ben de büyük bir başarıya, büyük bir kurtuluşa ermiş olsaydım.
Tabii bu tür münâfıkların mutluluk dediği, başarı dediği şey yine maldır, yine
mülktür, yine saltanattır, yine ganîmettir, paradır, puldur, şandır, şöhrettir.
Elbette Allah ve Resûlüne inanmayan, Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinden
habersiz bir hayat yaşayan insanın, dünya mallarına mülklerine, dünya saltanatlarına
aldanıp cennete sırt çeviren bir insanın hayatı sağlıklı bir şe-kilde
değerlendirmesi mümkün değildir. Dünyayı da âhireti de bileme-yen bu insan ne
anlar Allah yolunda savaşarak, Allah yolunda her şeyini fedâ ederek Allah ve
Resûlünün vaâdettiği ebedî bir hayatı ka-zanmaktan? Ne anlar cennetten? Öyleyse
ey Müslümanlar:
74.
“O halde, dünya hayatı yerine âhireti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim
Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir
vereceğiz.”
Ey
dünya hayatı yerine âhireti satın alanlar! Fâniyi verip de bâkîye talip
olanlar! Dünya hayatının basit zevklerini bırakıp da cennete ve Allah’ın
rızasına talip olanlar! Allah yolunda, Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek
için, ilâ-i kelimetullah için savaşın. Çünkü unutmayın ki Allah yolunda
savaşanlar geçici ve basit dünya hayatını satıp karşılığında ebedî olan
âhireti satın almışlardır. Kim dünya hayatının geçiciliğini, derbederliğini,
fâniliğini, zavallılığını bilir de Allah yolunda savaşarak buradaki zevkini,
sefasını âhiret hayatı, âhiret mutluluğu için fedâ etmeyi becerebilirse, fâniyi
verip bâkîyi kazanmayı becerebilirse, Allah’ın rızasını kazanabilirse işte
kazançta olan odur. Dünyayı da âhireti de en iyi değerlendiren odur. Öyleyse
dünya hayatına karşılık âhireti satın almak isteyenler Allah yolunda savaşsınlar.
Unutmayın ki kim de Allah yolunda savaşırken ölür ya da galip gelirse ona büyük
bir ecir vereceğiz diyor Rabbimiz. Yine unutmayın ki Allah adına savaşan bir
Müslüman ölse de galiptir kalsa da.
75.
“Size ne oluyor da: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar,
katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet” diyen
zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”
Yine
bir savaş emri geliyor. Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra edemedikleri
Mekke’den Medine’ye hicret eden, Allah adına her şeylerini terk eden,
Medine’de Allah ve Resûlünün istediği biçimde İslâm toplumunu gerçekleştiren,
adım adım dünya insanlığının fitne ve fesattan kurtuluşunu hedefleyen, tüm
insanlığa gerçek kulluğu, gerçek hayatı, gerçek adâleti, gerçek hürriyeti ve
insanlığı göstererek tüm insanlığı yalnız Allah’a kulluğa ve kurtuluşa dâvet eden
Müslümanlara tekrar tekrar bu işin ancak savaşı göze alabilmekle mümkün olabileceğini
anlatıyor.
Bu mânâda sanki Nisâ
sûresinin ilk âyetleri aile konusunu, ikinci bölüm âyetleri sanki toplum ve
devlet konusunu, üçüncü bölüm âyetleri de insanlığa huzuru, güveni, saâdeti,
selâmeti, hürriyeti, adâleti, özgürlüğü anlatan âyetlerdir. Dünya üzerinde
dünyaya taparak zalimce egemen olan güçlerin belini kırmak, egemenliklerine son
verip, onların zulüm ve işkenceleri altında kıvranan mazlumların,
mus’-taz’afların imdadına yetişmek üzere Müslümanların savaşa teşvik
edildiğini görüyoruz. Bakın Allah diyor ki:
Size
ne oluyor da sizler Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Gerek erkeklerden, gerek
kadınlardan, çocuklardan müs’taz’af oldukları halde, zayıf ve güçsüz oldukları
halde kâfirlerin zulümleri altında ezilen ve ey Rabbimiz! Bizi ehli zalim olan
bu ülkeden çıkar! Halkı zalim ve zorba olan şu kentten bizi kurtar! Şu şehrin
zalimlerinin egemenliğinden bizi kurtar! Bize katından bir velî, bir sahip,
bir kurtarıcı gönder diye dua dua yalvaranlar varken size ne oluyor da onların
imdadına yetişmek için savaşmıyorsunuz? Ne oluyor size ki onları zalimlerin zulmünden
kurtarmak, onları özgürlüğe kavuşturmak, onları bu zelil hayattan aziz ve
şerefli bir hayata kavuşturmak, onlar üzerindeki zalim ve fâsık sultaların
ellerini, boyunlarını kırıp zulümlerine engel olmak için savaşmıyorsunuz?
Bu âyette
anlatılanlar Mekke’de veya başka yerlerde Müslü-man olup da Medine’ye hicret
edemeyen, kendilerini kâfirlerin zulüm ve işkencelerinden koruyacak güçleri olmayan
kadın, erkek ve çocuklardır.
Evet
ne oluyor size ki zalim sultaların Müslümanlara eziyet ve işkencelerinin
yasallaştığı bir dünyada bu zalimlerin ellerinde mazlum duruma düşürülmüş
Müslümanların feryatları yükselirken savaşı göze alamıyorsunuz? Ne oluyor size
ki yerlerinize çakılıp kaldınız? Ne oluyor size ki rahatınızın içine gömülüp
kaldınız? Zevkiniz, sefanız, malınız, mülkünüz ağır bastı da Allah yolunda bir
savaştan kaçar oldunuz. Duymuyor musunuz dünyanın her yerinden yükselen şu
feryatları? Ey Rabbimiz! Ne olur bize yardım et! Bize katından bir yardımcı,
bir kurtarıcı, bir velî gönder! Bizi şu zalimlerin elinden kurtar ya Rabbi!
diye ağlaşan, kurtarıcı bekleyen insanların durumlarını görmüyor musunuz?
Kim yetişecek bu
mazlumların imdadına? Bunların, bu biçare, bu mazlum ve zayıf insanların
imdadına Allah’ın yardımında Müslümanlar yetişmek zorundadır. Allah bu vazifeyi
Müslümanlara yüklemektedir. Öyleyse ey o günün peygamber rehberliğindeki
Medineli ve şu anda da tüm dünya Müslümanları! Bu görev sizin görevinizdir. Allah’ın
yasası böyledir. Yeryüzünde zalimlerin, zorbaların zulümleri altında ezilen,
Allah’a kulluktan koparılıp ahalisi zalim olan ülkelerde bir takım yapay
tanrılara kulluğa zorlanmış ve Allah’tan bir kurtarıcı bekleyen insanları
kurtarmak için savaşmak zorundayız.
Zaten İslâm’ın
savaşının hedefi budur. İslâm’ın savaşı yeryüzünde Allah kullarını Allah’a
kulluktan koparıp, fitnelere düşürüp kendilerine kul köle edinen zalimlerin egemenliklerine
son vermek, Allah kullarının önünü açarak özgür iradeleriyle bir hayat
yaşamalarını sağ-lamaktır. Tüm sahte rablerin, tüm yapay tanrı ve tanrıça
taslaklarının egemenliklerine son verip Allah egemenliğini gerçekleştirmektir.
Yeryüzünde fitnenin kökünü kazıyıp Allah kullarının özgürce dinlerini seçebilmelerini
sağlamaktır.
76.
“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, İnkâr edenler ise şeytan yolunda harp
ederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır.”
Mü’minler,
inananlar Allah yolunda savaşırlar, kâfirler, küfredenler de tâğutun yolunda
savaşırlar. Kâfirler küfür yolunda savaşırlar. Evet bu sûre indiği dönemde
Allah yolunda savaşanlar Medineli Müslümanlar, tâğut yolunda savaşanlar da
Mekkeli müşriklerdi. Allah yolunda savaşanlar Medine’de Rasulullah’ın yanı
başında, Rasulul-lah’ın riyasetinde savaşan Müslümanlar, tâğut yolunda savaşanlar
da küfrün ve şirkin egemenliği altında yaşayan tüm dünyadır.
Evet dünyada her
devirde, her dönemde mutlaka bu iki tür savaş hep olagelmiştir. Biri imanın
savaşı, ötekisi de küfrün ve şirkin sa-vaşı. Zaten dünyadaki tüm savaşlar inancın
savaşıdır. Bu inancın da iki tarafı vardır. Bir tarafta Allah’ın dini
yücelsin, Allah’ın iradesi, Allah’-ın yasaları hâkim olsun, egemenlik Allah’a
ait olsun için savaşan müslümanlar, öbür tarafta da küfrün, şirkin, insanların
yasalarının, insanların egemenliklerinin hâkimiyeti için çırpınan kâfirler, müşrikler
vardır ki Kur’an buna tâğutlar der.
Öyleyse haydi ey Müslümanlar, şeytanın
dostlarıyla savaşın! Unutmayın ki şeytanın hilesi pek zayıftır. Dünya üzerinde
belki şeytan taraftarları güçlü görülebilir. Şeytanın hilesi belki güçlü,
etkili görülebilir. Şeytan taraftarlarını da yanına alarak tüm dünya
egemenliğine soyunmuş olabilir. Şeytan ve dostları şeytan ve aveneleri tüm
dünyayı saltanatları altına almış, tüm dünyaya hâkim olmuş olabilirler. Meselâ
o gün Bizans imparatorluğu, bugün Amerika, Avrupa, Rusya, İngilte-re, Çin,
Japonya şeytanlıkları, daha önce Firavunların şeytanlıkları, daha önce Âd
kavminin, Semûd’un şeytanları, şeytanlıkları ne oldu? Allah’ın güç ve kudreti
karşısında, Azîz olan, Cebbâr olan Allah’ın desteğindeki Müslümanlar karşısında
ne duruma düştüler bir düşünün. Hepsi mağlup olmadılar mı? Hepsi perişan
olmadılar mı? Hepsi helâk olmadılar mı?
Yeryüzünün en büyük
şeytanları bile, yeryüzünün en süper orduları, güçleri bile Allah safında yer
almış bir avuç Müslüman karşısında yok olup gitmiştir. Allah desteğindeki
mü’minler karşısında şeytanlar da, şeytanların yeryüzündeki çömezleri,
aveneleri de çok zayıf kalmaya mahkûmdur.
Çünkü işte Allah
buyuruyor ki şeytan çok zayıftır. Şeytanın hileleri, şeytanın tuzakları,
tedbirleri, gücü, kuvveti pek zayıftır. Allah safındaki, Allah desteğindeki
mü’minlere karşı onun yapabileceği hiçbir şey yoktur. Tabii elbette şeytanın
kendisi bu kadar zayıf olunca, o-nun orduları, onun çömezleri, onun safında yer
alanlar haydi haydi zayıf ve güçsüz olacaktır.
Öyleyse gücü olan
Allah, mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah kendi safında yer alarak, kendi
yolunda, kendi desteği altında şeytan ve dostlarıyla savaşmamızı emrediyor. Bu
savaşta hep yanımızda olacağını, düşmanlarına ve düşmanlarımıza karşı bizi
destekleyeceğini vaad ediyor. Bundan daha büyük bir şeref, bundan daha büyük
bir müjde olur mu?
77.
“Kendisine: “Elinizi savaştan çekin, namaz kılın, zekât verin” denenleri
görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığında, içlerinden birtakımı hemen,
insanlardan Allah'tan korkar gibi, hattâ daha çok korkarlar ve Rabbimiz! Bize
savaşı niçin farz kıldın, bizi yakın bir zamana kadar tehir edemez miydin?”
derler. Ey Muhammed, de ki: “Dünya geçimliği azdır, âhiret, Allah'a karşı
gelmekten sakınan için hayırlıdır, size zerre kadar zulmedilmez.”
Mekke’de İslâm’ın başlangıç
dönemlerinde henüz Allah tara-fından savaşa izin verilmediği bir atmosferde Müslümanlar
namaz kıl-makla, zekât vermekle emrolunmuşlardı. Rabbimiz mü’minlerin sava-şabilecek
durumlarının, güçlerinin olmadığını bildiği için onlara: Ellerinizi savaştan
çekin, şu anda savaşacak gücünüz yoktur, şimdi sizler savaşı değil de namazı ve
zekâtı icra edin. Bireysel bir kulluk olarak namazı ikâme edin ve toplumsal
kulluğunuz olan zekâtınızı verin. Böylece bedenlerinizde ve mallarınızda
Allah’ın söz sahipliğini kabul edin diyordu. Bu hem o günün Müslümanlarına hem
de kıyamete kadar onların durumunda bulunan, savaşabilecek gücü ve özgürlüğü
bulunmayan Müslümanlara Rabbimizin bir ilhamı, bir yasasıdır. Yâni güçsüz ve
köle durumundaki Müslümanlara bir hafifletme yasasıdır.
Benzer
durumdaki Müslümanlar namazlarını ikâme edecekler, namazla Allah’tan mesaj
alacalar, namazla Allah’a rapor verecekler, namaz vasıtasıyla Allah’la diyaloglarını
kesmeyecekler, namazda aldıkları mesajla hayatlarını düzenleyecekler, namazda
aldıkları mesajı kardeşlerine ulaştırarak zekât verecekler, infakı
yaşayacaklar, bencilliği terk edecekler. Toplum içindeki fakirleri, zayıfları,
yetimleri kendi hayat standartlarına çekme kavgası verecekler. Savaş öncesi bir
savaş yaşayacaklar. Kendilerini savaşa ve fedâkârlığa hazırlayan bir ha-yat süreci
içine girecekler. Kardeşçe yaşayabilecekleri, Müslümanca bir dayanışma ortamı hazırlamaları
gerekiyordu. Savaşa girip de öldükleri, şehâdet şerbetini içtikleri zaman da
arkada bıraktıkları konusunda hiç sıkıntı duymayacak bir güvenle savaşa gidebilme
ortamını hazırlamaları gerekiyordu.
İşte bunun için Allah’ın istediği
biçimde canlarını, bedenlerini ve mallarını Allah’ın emrine teslim bilincini
sağlayacak bir namaz ikâme etmeleri ve zekât vermeleri isteniyordu kendilerinden.
İleride grup grup ve tereddüt etmeden Allah için bir savaş ortamında o canlarını
ve mallarını fedâ edebilme deneyiminden geçiriyordu Allah, mü’min-leri.
Düşünün ki
daha savaşa gitmeden, bir savaş ortamıyla kaşı karşıya gelmeden arkasında
bıraktıkları malları mülkleri, hanımları ve çocukları konusunda emin olmayan
bir kimsenin savaşta başarılı olabilmesi ne kadar mümkün olacaktır? Daha
savaşa gitmeden önce e-konomik, sosyal ve siyasal kaygılarla birbirlerine
güvenmeyen, birbir-lerine hayır etmeyen insanlar birlikte ölüme nasıl
gidebileceklerdir? O-muz omuza girdikleri bir savaşta birbirlerine ihanet etmeyeceklerine
güvenmeyen insanlar nasıl savaşabileceklerdir? Ama bir toplum ki kalpleri,
kafaları Allah’a birlikte boyun bükmekte birleşmiş, aynı safta omuz omuza
namazda birleşmiş, mallarına malları, canlarına canları gözüyle bakabilmeye
alışmış, Allah ve Resûlünün komutasında birleşmiş, Allah ve Resûlünün istediği
bir şekilde fedâkârlığa, vefakârlı-ğa, diğer gamlığa ısınmış, ne mal, ne mülk,
ne dünya, ne saltanat se-bebiyle birbirlerinin hakkını, hukukunu gasbetmeyi
zerre kadar bile olsa düşünmeye yönelmeyecek bir ortamda savaş emrini aldıkları
zaman elbette o insanlar, o toplum çok rahat bir şekilde Allah yolunda yürüyebilecek
ve hiç tereddüt etmeden canını da malını da Allah için gözden çıkarabilecektir.
İşte
Mekke’de Rabbimiz Müslümanları bu ortama hazırlamak için namaz kılın, zekât
verin ve ellerinizi savaştan çekin buyuruyordu. Ama onlardan bir grup ah ne
olurdu bize bir savaş emri verilseydi de savaşsaydık diyordu. Savaşı temenni
ediyordu. Ama ne zamanki Medine’de savaş emri verilince içlerinden bir grup
sanki Allah’tan korkar gibi insanlardan korkuyorlar, hattâ daha fazlasıyla.
Evet Allah için girecekleri bir savaşta ölümden, yaralanmadan, sıkıntıya
düşmekten korkuverdiler. Gerçekten zor bir imtihan değil mi?
Bunlar
Allahu âlem savaşa izin verilmeyen dün de, savaş emrini aldıkları o gün de
Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmemiş, dilleriyle iman iddiasında
bulundukları halde, iman gösterisinde bulundukları halde kalpleriyle
inanmamış, menfaat ve çıkar ilişkisi içinde bulunan kimselerdir. Rabbimiz
kendilerine namaz kılarak zekât vererek nefislerinizi temizleyin, böylece
Allah için çıkacağınız bir savaşa, Allah için bir fedâkârlığa kendinizi
hazırlayın emrine de daha önce teslim olmayıp çıkar duygusuyla hareket eden
insanlardır. İşte kendilerini namaz ve zekâtla maldan ve candan fedâkârlık
yaparak böyle bir ortama hazırlamayan bu insanlar bir savaş emriyle karşı
karşıya kaldıklarında korkmaya başladılar. İnsanlardan gelebilecek birtakım tehlikelerden
ürküverdiler.
İman ve teslimiyet yönünden çok
zayıf olan bu insanlar namaz ve zekât gibi herhangi bir tehlike teşkil etmeyen
kulluklar karşısında dindar kesiliyorlar ama savaş gibi kendilerince tehlike
boyutunda bir sorumlulukla karşı karşıya kaldıklarında korkudan oldukları yerde
yığılıp kalıyorlar. Veya bir çıkar duygusuyla İslâm öncesi savaşlarda ganîmet
sevdasıyla gece gündüz koştururlarken şimdi savaşın hedefi Allah için olunca
yavaş davranıyorlar. Ölüm korkusuyla savaşı kerih görüyorlar.
Halbuki
ölüm her zaman bizim için mukadderdir. Her zaman bizi takip eden, bizi hiçbir
zaman bırakmayan ve hesap edemeyeceğimiz bir zamanda gelip bizi bulacak olan
bir gerçektir. Öyle değil mi? İnsanlar savaş yapmadan da ölmüyorlar mı?
Kurtulabilen var mı ölümden? Dünya üzerinde savaşan toplumlarda ölüm var da
savaşma-yan toplumlarda yok mu? Şu anda dünya üzerinde yüz yıllarca ömür
sürdükleri halde biz savaşmayacağız, yurtta sulh cihanda sulh içinde bir hayat
yaşayacağız diyerek özgürlük ve şereflerini birilerine teslim edip zelilce bir
hayata razı olan toplumlara ölüm gelmedi mi?
Evet gözden geçirin dünya
tarihini. Şereflice özgürlük savaşı verenler öldü de savaştan korkarak zillet
içinde bir hayata razı olanlar ölmediler mi? Ölümü değil de yaşamayı seçenler
ölümden kurtuldular mı? Cenneti seçenler öldü de dünyacı kesilenler kurtuldular
mı? Allah için, cennet için, ebedî hayat için gözünü kırpmadan savaşa atılanlar
öldüler de Âd ve Semûd gibi âhireti unutup da dünyayı kıbleleştirenler,
Firavunlar gibi dünyaya kazık çakma sevdasına kapılanlar ölmediler mi? Yeryüzünün
en büyük saltanatına sahip Süleyman ve Dâvûd (a.s)’lar öldüler de Nemrutlar,
Karunlar yaşamaya devam mı ettiler? Kim kurtulmuş ölümden?
Hangi taraf olursa olsun, ister
tercihini Allah’tan yana kullanan, hayatını Allah için yaşayan Müslümanlardan olsun,
isterse hayatlarına Allah’ı karıştırmayarak kendi hevâ ve hevesleri
istikâmetinde bir hayat yaşamadan yana olan kâfir ve müşrik dünyadan olsun,
ister savaşan isterse savaşmayan taraf olsun Allah herkes için ölümü yazmıştır,
kimse bu yasanın dışına çıkma imkânına sahip değildir. Savaşanlar da ölecekler
bu dünyada savaşmayıp barış taraftarı olanlar da.
İşte
mademki hayat böyle devam edip gidiyor, ve Rabbimiz de yeryüzünde mutlak mânâda
biz Müslümanlara savaşı emrediyor, ey Müslümanlar! Yeryüzünde insanlara
zulmeden, insanların özgürlük-lerini ihlâl eden, insanları fitnelere düşürerek
onları zorla Allah’a kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinen, insanları
zorla kendi yasalarına uymaya çağıran kâfirlerin, zalimlerin, hıristiyanların,
yahudile-rin karşılarına geçip egemenliği onların ellerinden alıp yeryüzünde âdil
bir hayatı gerçekleştirmemizi istiyorsa bunu gerçekleştirmek zorundayız. O
zaman Rabbimizin bu emirleriyle karşı karşıya olan biz Müslümanlar asla savaşı
terk ederek kâfirin egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı olamayız.
Kâfirlerin, zalimlerin, müşriklerin ege-menliği altında bir barışa bir
Müslümanın evet demesi mümkün değildir.
Kaldı ki biz böyle bir hayata
evet desek bile dünya üzerindeki kâfirler de hiçbir zaman savaşsız bir dünyaya
evet diyememişlerdir. Dünyada böyle savaşsız bir hayata evet diyen tek tük
felsefi ekoller çıkmış olsa da Hz. Adem’in oğlu Kabil’in Habil’i öldürdüğü o
ilk gün-lerden buyana dünyada hiçbir zaman savaş bitmemiş, bitmesi de mümkün
değildir. Rabbimizin beyanıyla kâfirlerin yeryüzünde müslü-manlara karşı
kıyamete kadar amansız bir savaşı sürdürecekleri kesin olduğu gibi, kâfirlerin
kendi aralarındaki savaşları da hiç kesilme-den devam edecektir.
Her ne
kadar kâfirlerin efendim işte İslâm savaş dinidir, Müslümanlar barbar
insanlardır, onların işi gücü kılıç ve kandır onlar bundan başkasını bilmezler
gibi iddialarla Müslümanları savaştan uzaklaştırmayı planlıyorlar ve kendi
egemenlikleri altında köle bir hayata razı etmeye çalışıyorlarsa da ve bu
alçakların propagandaları karşısında kimi zavallı Müslümanlar da aman efendim
İslâm savaş dini de-ğildir, İslâm barış dinidir filan diyerek köleliklerini
ihraz etme, kullukla-rını tazeleme sadedinde bir şeyler söyleyerek
Müslümanları uyutmaya çalışıyorlarsa da şunu kesinlikle bilelim ki dünya
üzerinde hiçbir insan, hiçbir inanç mensubu, hiçbir din mensubu, eğer dininin
bilincin-deyse, inancının farkındaysa bir başka dinin, bir başka inancın
egemenliği altında yaşamaya razı olmaz.
Ne Müslüman, ne kâfir, ne müşrik,
ne putperest hiç kimse kendi inancının dışındaki bir inancın egemenliği altında
yaşamaya razı olmaz. Herkes inancını yaşayabileceği bir dünya ister. Buna ulaşa-bilmek
için insanlar her şeylerini fedâ ederler. Ama ne zamanki insan-lar birtakım
egemen güçlerin eğitiminden geçmişler, egemen güçlerin asimilesine uğramışlarsa
o zaman bu egemenlerin köleliğinde yaşadıkları zillet içindeki bir hayatı
cennet hayatı zannedebilirler. Çünkü artık egemen güçlerin elinde beyinleri
dumura uğratılmış, kalpleri duy-gusuzlaştırılmış, hürriyetleri, özgürlükleri
ellerinden alınmış, düşüncelerine ipotekler konulmuştur.
İşte böyle
toplumlar için fark etmeyecektir artık. Onlar yemesi-ne, içmesine, plajına,
pikniğine, zevkine sefasına ulaştı mı farketmez. Dünya değil mi ne olursa
olsun, nasıl olursa olsun. Ama gerçekten bir inancı olan, bir dini olan ve
dininin, inancının bilincinde olan, fıtratı bo-zulmamış, özgür iradesiyle karar
verebilecek bir durumda olan ne Müslüman ne kâfir asla bir başka sistemin, bir
başka dinin, bir başka inancın egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı
olmayacaktır. Buna hiç kimse evet demeyecektir.
Madem ki
fıtrat bunu gerektiriyor ve madem ki insanı yaratan ve onun fıtratını en iyi
bilen Rabbimiz de bize böyle bir savaş emri veriyor, o zaman Müslümanlar da
yeryüzünün en şerefli insanları olarak, Allah’ın mülkünde Allah adına hareket
eden Allah’ın kulları olarak tâ-ğutların, kâfirlerin, müşriklerin egemenliği
altında bir hayata razı olmadıkları gibi, böyle bir hayata zorlanmış Allah
kullarını da böyle zillet içinde bir hayattan, zalimlerin kulu kölesi olmaktan
kurtarıp, özgür iradeleriyle Rablerine kulluğa yönelebilecekleri âdil bir
dünyaya kavuşturabilmek için bu kâfirlerle savaşmak zorundadırlar.
Ama bakın
Allah’ın bu savaş emrini alan Medineli Müslümanlardan kimileri serzenişte
bulunuyorlar. Ya Rabbi! Bu savaşı bize niye yazdın? Ya Rabbi hiç olmazsa yakın
bir geleceğe kadar bunu tehir et-seydin! Bizim için biraz erteleseydin bunu.
Çok erken oldu bu iş. Bari bir hazırlık yapsa, kendimizi bir toparlasaydık, çok
ani oldu bu iş. Zaten zulümden yeni kurtulmuştuk. Mekke zulüm ortamından yeni
gelmiştik Medine’ye. Evet savaşın ertelenmesini istiyorlardı. Halbuki daha önce
Mekke’de savaş istiyorlardı. Ne olur Allah’tan bize bir savaş emri gelse de
savaşsak diyorlardı. Önce böyle dedikleri halde şimdi isteyip durdukları emir
kendilerine geliverince korkaklık gösteren bu insanlara, hastalık içinde
bulunan bu insanlara diyor ki bakın Rabbi-miz:
De ki dünya
metaı çok azdır. Dünya hayatı, dünya geçimi çok azdır. Dünya metaı hem azdır,
hem de geçicidir, fânidir. Yâni şu anda dünyanın ne kadarına sahip olsanız, ne
kadarına egemen olsanız, tüm dünya mülkleri, tüm dünya saltanatları sizin de
olsa bilesiniz ki çok azdır âhiretin ve âhiret saltanatının yanında. Madem ki
dünya metaı çok azdır, madem ki tüm dünya sizin olsa bile bir gün bitecektir,
öyleyse bir gün bitecek olan bir dünya metaı hesabıyla Allah için bir savaştan
geri kalarak ebedî bir âhiret hayatını, ebedî bir cenneti fedâ etmek akıl
kârımıdır? Muttakiler için, Allah’la yol bulanlar için, hayatlarını Allah için
yaşayanlar için, Allah’ın koruması altına girip Allah’ın istediği gibi yaşayan,
Allah adına canlarını ve mallarını fedâya hazır olanlar için âhiret yurdu
gerçekten çok hayırlıdır.
Böyle yapanlar yarın bir kıl
kadar, bir iplik kadar bile zulme uğramayacaklardır. Allah adına yaptıklarının,
yaşadıkları hayatın karşılığını mutlaka göreceklerdir. Bir tek nefesleri, bir
damla terleri bile zayi olmayacaktır. Allah için yaptıkları en küçük amellerini
bile yarın hazır bulacaklardır. Çünkü Allah için yapılan hiçbir amel boşa
gitmez. Allah için yapılan amel dünya ve içindekilerinin tamamından daha
değerli ve üstündür.
Bir de
insanların en büyük hastalıklarının konusu olan ölümü değerlendirmesi de
enteresandır Rabbimizin. Müslümanlar ölüm korkusuyla savaşın ertelenmesini
istiyorlar, ölüm korkusuyla savaş konusunda ağır davranıyorlardı ya, bakın bu
konuda buyurur ki:
78. “Nerede
olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size yetişecektir.
Onlara bir iyilik gelirse: “Bu Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa
“Bu, senin tarafındandır” derler. Ey Muhammed, de ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara
ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamağa yanaşmıyorlar?”
Her nerede olursanız olun, hangi
durumda, hangi konumda bulunursanız bulunun mutlaka ölüm size ulaşacaktır.
Ölüm sizi idrak edecektir. Siz ölüme doğru yol alıyorsunuz. Velev ki
sağlamlaştırılmış kaleler içinde, tahkim edilmiş surlar içinde, güçlendirilmiş
bürolarınızın içinde, şatolarınızın, villalarınızın içinde, fabrikalarınızda,
sığınaklarınızın, zırhlarınızın içinde olsanız bile ecel geldi mi sizi mutlaka
yakalayacaktır. Öyleyse niye korkuyorsunuz savaştan? Allah için bir savaş
ortamında ölüm size yakın da evlerinizde uzak mı? Halbuki bu konu-da savaşın
en ön safında yer alanla evinde oturanın hiçbir farkı yoktur. Mesele ecelin dolup
dolmaması meselesidir. Eceli gelen evinde de olsa ölecek, gelmeyen savaşın en
ön safında da olsa ölmeyecek-tir.
Kendilerine bir iyilik dokunduğu zaman,
istedikleri, sevdikleri cinsten bir imtihan sorusuyla karşılaştıklarında derler
ki bu Allah’tan-dır, bu Allah katındandır. Yâni kendilerine zafer ya da mağlubiyetsiz,
ölümsüz, yaralanmasız bir savaş ortamı sunulduğunda, kendilerine bol bol
nîmetler yağdırıldığında derler ki bu Allah’tandır, bu Allah katındandır. Ama
kendilerine istemedikleri, beğenmedikleri cinsten bir kötülük
Öyleyse bu
insanlara, bu kavme ne oluyor da söz anlamıyor-lar? Ne oluyor bu adamlara ki
laf dinlemiyorlar, Allah’ın bu âyetlerini dinlemeye ve anlamaya yanaşmıyorlar?
Evet
öyleyse başlarına gelenlerden peygamber değil insanlar bizzat kendileri
sorumludurlar. Öyleyse insanlar insan oluşlarını ve beraberinde getirdiği
sorumluluklarını çok iyi bilmek zorundadırlar. Yaşadıkları hayatın çeşitli
evrelerinde kendilerine kendilerinin hoşlarına gitmeyecek bir şeyler gelmişse,
bir kısım kötülükler
79. “Sana
ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey
Muhammed! Seni insanlara peygamber gönderdik, şahit olarak Allah yeter.”
Sana bir
iyilik geldiği zaman o Allahtandır, Allah’ın lütfuyla gel-miştir. Ama sana bir
kötülük geldiği zaman da unutma ki ey insan bu senin kendindendir, kendi
ellerinle kazandığın şeyler sebebiyledir. Ve biz seni insanlara bir Rasul bir
elçi olarak gönderdik. Buna da Allah şahittir ve şahit olarak da Allah yeter.
Arkadaşlar,
bakın dikkat ediyorsanız insanların kendi kendi-lerine üretmeye çalıştıkları
bir iyilik kötülük probleminin çözüm uygu-lamasını Rabbimiz ilk olarak pratikte
peygamberi üzerinde gösteriyor. Sana bir iyilik bir kötülük geldiği zaman
buyuruyor. Zira Rasulullah Efendimiz zaten iyilik ve kötülük olarak Allah
kendisine ne göndermiş-se Rabbimizin takdirine razı ve teslim olmuştur.
Allah’ın takdirine boyun bükmüştür. Allah’tan kendisine bir kötülük, bir
mûsîbet geldiği za-man ey Rabbim bunu bana niçin gönderdin? Beni bununla niye
imti-han ettin? Beni buna niye lâyık gördün? diye bir itirazda, bir serzeniş-te
bulunmuyordu Allah’ın Resûlü.
Öyleyse bu hitap Rasulullah
Efendimizin şahsında onun kavmine, onun toplumunadır. İlk önce ona söylüyordu
Rabbimiz ve kızım sana söylüyorum gelinim sen anla buyuruyordu. Yâni eğer Uhut
ta Müslümanlar bir yenilgi almışlar, bir hezimete maruz kalmışlarsa, bir
felâketle karşı karşıya kalmışlarsa kesinlikle bilesiniz ki bu konuda suçlu Allah
değildir, peygamber hiç değildir, suçlu kendileridir. Müslümanların bir yanlış
taktiği, bir taktik hatası, acelecilikleri, acele mal mülk peşine koşmaları,
Rasulullah’ın yerleştirdiği okçuların konumlarını, mevzilerini terk ederek
ganîmete yönelmeleri, Rasulullahın emrine muhalefetleriydi. İşte sebep buydu
ve bundan dolayı da zaten Allah onları affetmişti, affettiğini bildirmişti. Ama
illa da mağlubiyetin bir sebebi aranacaksa işte sebep kendi hatalarından kaynaklanıyordu.
Böylece Allah yaptıkları yanlışlıkları sebebiyle hem onlara bir acıyı, bir
hezimeti tattırırken hem de zaferin, galibiyetin sadece kendi elinde olduğunu
onlara gösteriverdi. Evet:
Allah peygamberine şahittir.
Allah peygamberinin peygamberliğine şahittir. Nesine şahittir Allah onun? Bir
kere peygamberinin ti-tizlikle kendisinin emirlerine ve nehiylerine harfiyen
teslim olduğuna, kendisine asla isyan etmediğine, Allah’ın istediği bir hayatı
yaşadığına ve yaşadığı tertemiz hayatla insanlara en büyük örnek oluşuna şahittir
Allah. Allah şahittir ki peygamber insanlara en güzel bir örneklik sergilemektedir.
Kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olsun diye sürekli Allah tarafından
kontrol altında tutulduğuna şahittir Allah. Evet peygamberin hayatı örnek
hayattır ve onun Resullüğüne, onun örnekliğine Allah şehâdet ediyor.
Ve buradan anlıyoruz ki Allah
onun hayatını onaylamıştır. Eğer Rasulullah Efendimizin hayatında onaylanmayacak
bir davranışı olmuşsa hemen uyarı göndererek Rabbimiz onu düzeltmiş veya
onaylanmış şeklini ona göstermiş ve örnek olan peygamberin örnek alacaklara
yanlış bir davranışının intikalini önlemiştir. Evet yaşadığı 23 yıllık bir
Risâlet, bir örneklik hayatından sonra Kur’an’la birlikte onun hayatı, onun sünneti
bizim için bağlayıcı bir örnek olarak devam edecektir.
80.
“Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki,
Biz seni onlara bekçi göndermedik”
Bir önceki âyette Allah’ın,
Resûlüne şehâdeti, Allah’ın pey-gamberinin hayatını, örnekliliğini tescili
elbette bizim ona itaat etme-mizi, onun örnekliliğine evet dememizi, onun
örnekliğinde bir hayatı kabul etmemizi de beraberinde getirecektir. İşte bakın
Allah’ın şeha-detinin ve onayının gündeme getirilmesinden sonra devam eden bu
âyetinde de öyle buyuruluyor. Resule itaat eden Allah’a itaat etmiştir
buyuruluyor. Yâni biz hem Allah’a iman ve itaat etmek hem Resûlüne iman ve
itaat etmekle mükellefiz. Yâni hem “Eşhedü en lâ İlâhe illallah” diyerek
Allah’a iman ve Ondan başka İlâh olmadığına şe-hâdet ederken hem de “Ve
eşhedü enne muhammeden abdü-hu ve Resûlühü” diyerek Rasulullah
efendimizin örnekliliğine şe-hâdet etmek zorundayız. Yâni bizler hem Kur’an
okumak, Allah’ın kitabıyla birlikte olmak hem de sünnet okumak, sünneti tanımak
ve onunla birlikte olmak zorundayız.
Önceki âyetlerde demeye
çalıştığım gibi dinde Allah’la peygamberin arasını ayırmaya hakkımız da
yetkimiz de yoktur. Efendim, işte peygamberin görevi sadece bize kitabı
ulaştırmaktır, o sadece bir postacı olarak bize Kur’an’ı ulaştırmıştır,
peygamberin bunun dışında başka bir görevi, başka bir fonksiyonu yoktur.
Binaenaleyh bize Kur’-an yeter. Bizim Allah’ın kitabının dışında başka hiçbir
şeye ihtiyacımız yoktur. Biz Kur’an’la beraber olduk mu, Kur’an’la amel ettik
mi bize yeter, bizim Resule de, onun örnekliliğine de ihtiyacımız yoktur mantığının
zulüm olduğunu da asla unutmamalıyız. Bu en büyük bir zulümdür. Kime karşı zulümdür?
Allah’a karşı, Allah’ın âyetlerine karşı, Kur’an’a karşı, peygambere karşı işlenmiş
en büyük bir zulümdür bu.
Allah’ın bu kadar apaçık
âyetlerini duyduktan, tanıdıktan sonra bir Müslümanın böyle bir zulmün içine
düşmesi mümkün değildir. Çünkü eğer gerçekten peygambere ihtiyaç olmasaydı,
peygamberin varlığı, peygamberin uygulamaları, peygamberin hayatı, peygamberin
sünneti bizim için hiçbir değer ifade etmeyecek olsaydı o zaman Allah bu kitabı
gönderirdi herkese, atardı herkesin posta kutusuna ve herkes, insanlar bu
kitapla karşı karşıya kalır, öylece herkes ne anlamış-larsa onunla sorumlu
olurlardı. Kitaplarından anladıkları gibi bir hayat yaşarlar olur biterdi. Ama
bakıyoruz ki Hz. Ademden bu yana yeryüzünde peygambersiz bir toplum olmadığını,
peygamber örnekliğinde görüyoruz din gönderildiğini görüyoruz. Allah her
topluma o toplum içinden seçtiği peygamberleri önekliğinde din göndermiştir.
Acaba bunu neyle izah edeceğiz. Kitapsız ve sahifesiz dönem var, toplum var,
ama peygambersiz hiçbir toplum yoktur. Bu neyin nesidir? Allah ne anlatıyor bu
sünnetiyle bize?
İşte bu bize anlatıyor ki mutlak
olarak peygamberlere itaat edilecektir. Allah kendilerine itaat edilsin diye peygamber
göndermek-tedir. Öyleyse Resule itaat olmayan, peygamberin örnekliliğini
redde-den bir din anlayışını yasallaştıracak olursak acaba bu âyetleri nereye
koyacağız? Eğer bu âyetlerde anlatılan peygambere itaatten kasıt ona indirilen
Kur’an’a itaat anlamına geliyorsa o zaman zaten kitabının her bir bölümünde
kendisine ve kitabına itaati vurgulayan Rab-bimizin bir de ayrıca Resûlüne
itaati gündeme getirmesinin ne anlamı olacaktı? Ne gerek vardı buna? Bakın bir
önceki âyetinde Rabbimiz Resûlünün Risâletine, Resûlünün hayatına şehâdette bulunduktan,
onun hayatının temizliğine, örnekliliğine dikkat çektikten sonra ona itaati
emrediyor. Evet acaba Rabbimizin Resûlünün hayatını tescil edip onayladığını
ısrarla bize bildirmesinin anlamı ne olabilir? Eh madem o peygamberin hayatı,
onun sünneti bizi ilgilendirmeyecekti de neden ısrarla örnekliliğinden söz
ediliyor? Bunu bir düşünelim.
Kim de peygambere itaatten yüz çevirirse,
onun örnekliliğini reddeder, ona itaatten çıkarsa artık onu kendileri
bilecektir. Çünkü biz seni onların üzerine muhafız kılmadık, muhafız
göndermedik diyor Rabbimiz. Allah’ın istediği gibi Resûlünü dinde temel bilip,
kullukta ör-nek bilip onun örnekliliğinde onun gibi bir hayat yaşamaya çalışanlar
hem dünyalarını hem de âhiretlerini kazanacaklar, kendileri için güzel bir
örneği değerlendirmiş olacaklardır. Ama onu kabul etmeyenlerse o zaman da
kendileri bilir cehenneme kadar yolları vardır. Artık onlar için Rasulullah’ın
zorlama durumu yoktur. Benim Resullüğümü, benim örekliliğimi kabul edin, benim
hükmüme razı olun diye onları zorlamasına gerek yoktur. Canları isterse. Cennet
yolu peygamber rehberliğindedir, cehennem yolu da şeytan rehberliğindedir. Dileyen
peygam-ber örnekliliğinde cennete, dileyen de şeytan rehberliğinde cehenneme
gidebilir. Hal böyleyken insanlardan kimileri:
81. “Peki”
derler, fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin
senin dediklerinden başka bir şey kurarlar. Allah gece tasarladıklarını
yazıyor, onlara aldırış etme, Allah'a güven, vekil olarak Allah yeter”
İnsanlardan
kimileri “taah” derler. Tamam, biz itaat ettik derler. Yâni kabul diyorlar,
emrin başımızın üstüne diyorlar, semi’na ve eta’-na diyorlar, işittik ve itaat
ettik diyorlar. Yüzüne karşı, huzurunda böyle diyorlar ama senin yanından
ayrıldıktan sonra onlardan bir grup ge-ce karanlıklarda, tenhalârda bir şeyler
konuşmaya başlıyorlar ki bu huzurunda söylediklerinin tamamen dışında bir şeyler
programlıyorlar, birtakım komplolar hazırlıyorlar. Senin huzurunda evet itaat
ettik, tamam kabul ettik, tamam inandık diyorlar, ama senin huzurundan ayrıldıktan
sonra da; yok yahu biz aslında inanmadık, inanmayız, ama işte bu sözlerimizle
onu idare ediyoruz diyorlar.
Halbuki Allah onların bu yaptıklarını
yazıyor, meleklerine yazdırıyor. Halbuki Allah bu karanlıklarda, gecelerde,
tenhalârda, yeraltı dünyalarında Müslümanlara karşı ne tür karanlık, kirli ve
gizli işler çevirdiklerini bilmektedir. Peygamberim sen yüz çevir onlardan.
Sen hesaba katma, kafana takma onları. Sen hiç korkma onlardan ve Rab-bine
tevekkül edip sadece Ona güven ve dayan. Tüm düşmanlarına karşı Rabbine
güvenip hasbünallal ve niğmel vekil de. Çünkü vekil olarak Allah yeter.
Allah’a tevekkül edip güvenen kişiye, Allah desteğinde olan kişiye tüm dünya düşman
olsa bile yapabilecekleri hiçbir şey yoktur.
82. “Kur’an'ı
durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok
aykırılıklar bulurlardı.”
Bu adamlar
hiç Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Kur’an’ı tedebbür edip anlamaya çalışmıyorlar
mı? Okumuyorlar mı Kur’an’ı? Eğer bu kitap Allah’tan değil de Allah’tan başka
birileri tarafından indirilmiş, uydurulmuş olsaydı elbette bu kitabın içinde
pek çok ihtilaflar pek çok çelişkiler tenakuzlar olurdu? Bakmıyorlar mı bu
insanlar kitaba? Oku-muyorlar mı onu? Düşünmüyorlar mı âyetler üzerinde?
Halbuki bu kitapta hiçbir ihtilaf, hiçbir çelişki yoktur. Bu kitapta
birbirleriyle tenakuz halinde âyetler yoktur. Rasulullah’ın hayatı da böyledir.
Ama bunu, Kur’an’ı da Rasulullah’ın pak hayatını da ancak okuyanlar, ilgilenen-ler,
üzerinde düşünüp kafa yoranlar anlayabileceklerdir.
Bundan
sonra Rabbimiz Müslüman bir toplumun ve o toplumun üyelerinin tavrının nasıl
olması gerektiğini de şöylece ortaya koyuyor.
83.
“Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar;
halbuki o haberi Peygambere veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götürselerdi,
onlardan sonuç çıkarmaya kadir olanlar onu bilirdi. Allah'ın size bol nîmeti ve
rahmeti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız.”
Bu insanlardan kimileri gerek
emniyete dair gerekse korkuya dair birtakım haberler duydukları zaman, kulaklarına
birtakım dedikodular ulaştığı zaman hemen hiç düşünmeden, değerlendirmeden onu
yayıyorlar. Zafer, hezimet, savaş, ganîmet, mûsîbet gibi birtakım haberler
duyduklarında hemen onu Müslümanların arasında yayarak mü’minler arasında fitne
ve fesat çıkarmak isterler. Yâni bu haberleri kendi kendilerine yorumlayarak,
kendi kendilerine değerlendirerek kendi yorumlarıyla toplumu karıştırmak, karmaşaya
düşürmek isterler.
Eğer böyle
yapmayıp ta o duydukları haberi,
dedikoduyu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine, yâni o
haberi iyi bir şekilde değerlendirip ondan hüküm çıkarabilecek ve bu haber, bu olay
karşısında Müslümanların nasıl bir tavır takınacakları konusunda sıhhatli karar
verebilecek peygamberin komutanlarına getirip bildirselerdi o zaman bu
Müslümanlar için daha hayırlı olurdu. Onlar bunu güzel bir şekilde
değerlendirir, ders çıkarır ve kim ne yapacağını, nasıl davranacağını bilirdi.
Eğer
Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı pek azınız hariç çoğunuz
şeytana uymuş gitmiştiniz. Allah’ın fazlı ve rahmeti üzerinizden hiç eksik
değildir. Eğer fazlından rahmetinden size kitap ve peygamber göndererek
yolunuzu açmasaydı şeytana uyar ve ayaklarınız kayardı pek çoğunuzun. Ama
Rabbiniz her an her şeyi gör-mekte ve duruma müdahale etmektedir. Rabbimizin
fazlı ve rahmeti her an üzerimizdedir. Rabbimiz her an Müslümanlara lütfediyor
ve kâfirlerin durumlarını, haberlerini bildiriyor. Kâfirler konusunda mü’min-leri
bilgilendirirken kâfirlerin mü’minlere yönelik komplolarını, tuzaklarını kendi
aleyhlerine çeviriyor, müslümaları da yardımıyla felaha, başarıya ulaştırıyor.
Yeter ki Müslümanlar Allah’ın yol gösterisine tabi olsunlar. Yeter ki
Müslümanlar Allah’ı Rab, elçisini örnek bilsinler. Yeter ki Müslümanlar
Allah’a ve Resûlüne itaat etsinler. Tüm kâfirlere karşı, tüm düşmanlarına karşı
Allah onlara yardım edecek ve Müslümanlar dünyanın da âhiretin de galipleri
olacaklardır. Dünyada da âhirette de kazananlar onlar olacaklardır. Öyleyse ey
peygamberim:
84. “Ey
Muhammed! Allah yolunda savaş; sen ancak kendinden sorumlusun, inananları
teşvik et; umulur ki Allah, inkâr edenlerin baskınını önler. Allah'ın kahrı da,
ibret alınacak cezası da pek şiddetlidir.”
Sen Allah
yolunda savaş. Arkadaşlar, dikkat ederseniz âyetin ifadesi Rasulullah
Efendimizedir. Emir Rasulullah’adır. Rasulullah Efendimizin çevresinde birileri
taah deyip de, dilleriyle tamam ey Allah’-ın Resûlü biz sana itaat ettik,
emrin başımızın üstüne deyip de, zâhiren ona itaat ediyor ama kalplerinden,
içlerinden birtakım numaraların içine girip aslında ona itaat etmiyorlarsa da,
biz onu idare ediyoruz aslında ona inanmıyoruz deseler de, kimileri biz de
Müslümanız dedikleri halde Müslümanlara karşı aleyhte tavırlar sergileseler de,
münâfıklık yapsalar da ve gönülden iman etmiş Müslümanlardan kimileri bu
münâfıkların propagandalarından etkilenerek birlikte girişecekleri bir savaşta
onu yapayalnız bıraksalar da, kimileri dünya tutkuları, zevkleri ve yaşama
arzuları sebebiyle savaştan geri kalıp peygambe-rin yanında yer olmasalar da
Allah kontrolünde olan, Allah desteğinde olan ve kıyamete kadar tüm insanlığa
tavizsiz bir kulluk örneği sergilemek zorunda olan peygamberlerine ve özellikle
son elçisine diyor ki bakın Rabbimiz ey peygamberim sen Allah yolunda savaş.
Öyle bir
savaş emri ki, öyle bir savaş ki Rabbimiz peygamberine emrederken sadece ona
emretmektedir. Allah için çıkacağı bu savaşta yanında hiç kimse olmasa da, onunla
birlikte savaşacak, ona bu savaşta destek olacak hiçbir kimse bulunmasa da,
herkes onu yal-nız bıraksa da Rabbimiz peygamberinin bu savaş emrine uymasını
ve tek başına savaşa gitmesini emrediyor.
Peygamberim
yürü, sen ancak kendinden sorumlusun. Sen bu konuda başkasından sorumlu
değilsin. Başkaları seni ilgilendirmez. Sen tek başına savaşa git. Tek başına
bile olsan sen galip geleceksin. Çünkü galibiyet Allah’ın elindedir, zafer
Allah’a aittir. Sen Allah safındasın, sen Allah desteğindesin. Allah için çıkacağın
bir savaşta yanında birilerinin olup olmaması hiç önemli değildir. Sen tek
başına yürü ama mü’minleri de savaşa teşvik et. Eğer onlar böyle bir emre evet
diyerek Allah yolunda seninle birlikte savaşa çıkarlarsa, seninle birlikte
Allah kontrolünde, Allah desteğinde bir hayatı yaşamaya talip olurlarsa bu
elbette onların hayrına olacaktır. Böylece umulur ki Allah kâfirlerin baskılarını,
zulümlerini giderir, onların tekebbürlerini, istik-barlarını kırar ve
Müslümanları mus’taz’afları da sahili selâmete çıkarır. Unutmayın ki Allah
baskısı çok zorlu olan, baskısı kahredici olan, intikamı çok şedit olan,
cezalandırıp işi sonuca bağlaması çok zorlu ve müthiş olandır.
Unutmayın
ki galibiyet Allah’ın elindedir. Yardım ve zafer onun elindedir. Mülk ve
saltanat, egemenlik ve hâkimiyet ona aittir. O dilediğini galip getirir
dilediğini mağlup eder. Dilediğine mülkü verir dilediğinden de zorla çekip alır.
Dilediğini üstün getirir dilediğini alçaltıp zelil eder. Allah desteğinde bir
peygamber çevresinde kendisine yardım edecek bir tek Allah kulu olmadan da tek
başına savaşa giderse elbette Allah onu tüm dünyaya galip getirecektir. İşte
tarih bunun canlı şahididir. Yeryüzünde Allah adına yürüyen, Allah desteğinde
hareket eden nice Allah elçileri nice süper güçlere karşı meydan okumuş ve
galip gelmişlerdir. Dünyanın en büyük gücüne ve ordusuna sahip olan Firavunlar
karşısında Hz. Mûsâ ve Hz. Harun (a.s)’ların galibiyetini bilirsiniz. Sadece
iki kişi.
Demek ki
peygamber Allah’a kulluk noktasında, Allah’ın emirlerini icra noktasında,
Allah’ın bir savaş emrini yerine getirme noktasında tek başına kalabilir.
Çevresindeki tüm insanlar Allah’a iman ve Allah’ın istediği bir hayatı yaşama
konusunda onu yalnız bırakıp kendince bir dünya yaşamak zorunda kalabilir peygamber.
Tüm toplum, tüm dünya kendisine düşman kesilip Allah’a kulluk konusunda sadece
kendisi ve iki kızcağızı kalabilir Lût (a.s)gibi. Etrafında hiçbir kimse onun
imanını paylaşmaya yanaşmayıp onu desteklemeyebilir. Tüm akrabaları, karısı da
dahil onun önünü kesmeye, onu ve davasını yok etmeye soyunabilir. Bütün bu
olumsuz şartlara rağmen peygamber yaşadığı hayatını Allah için yaşayacak, tek
başına Allah’a kulluğu sür-dürecek, Müslümanların ilki olma kavgasını
sürdürecek, kendisi Allah’a Allah’ın istediği kulluğu sürdürürken insanları da
buna teşvik edecek. İnsanları da kendi imanına, kendi teslimiyetine, kendi
kulluğuna çağırmaya devam edecek. İşte bu dâveti, bu şefaati ve insanların
hayrına, iyiliğine, kulluğuna delâleti de bakın Rabbimiz bundan sonraki âyetinde
şöyle anlatır:
85. “Kim iyi
bir işte aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır; kim de kötü bir
şeyde aracılık yaparsa, ona o kötülükten bir hisse vardır. Allah, her şeyin
karşılığını verir.”
Kim güzel
bir iyiliğe şefaat ederse, kim şefaatin güzeline, güzelliğine delâlet edip
örneklik önderlik yaparsa, insanların gözü önünde Allah’ın istediği en güzel
bir hayat yaşayarak yaşadığı bu hayatıyla insanlara en güzel bir kulluğu
sergiler, insanları en güzel bir kulluğa dâveti gerçekleştirirse, söz ve
davranışlarıyla insanlığı hayra, hakka, Allah’a kulluğa sevk ederse ona bu
örnekliğinden, bu teşvikinden, bu dâvetinden dolayı mutlaka bir ecir, bir pay,
bir hisse vardır.
Evet kim ki insanları Allah’a
kulluğa dâvet eder, delâlet eder, yol gösterir, örnekler ve teşvik ederek
insanların kulluk yollarını açarsa, cennet yollarını açarsa, onun delâletiyle
yol bulan insanların işledikleri güzel amellerin sevabının bir misli, onların
sevapları eksiltilmeksizin o kişiye verilecektir. Onların aldıkları nasip
nisbetinde o kişiye de bir nasip verilecektir.
Kim de kötü bir şefaat rolünü
üslenirse, kötü bir hayat yaşayarak, kötü bir örneklik sergileyerek insanlara
kötülükte örnek olur, insanları kötülüğe teşvik eder, kötülüğe dâvetiye
çıkarır, insanların önü-ne kötülük yollarını açar onların kötülüklerine sebep
olursa, insanların cennet yollarına barikatlar koyarak cehennem yollarını kolaylaştırırsa
ona da o teşvik edip sevk ettiği insanların işledikleri kötülüklerden mutlaka
bir pay, bir hisse vardır. O insanların işledikleri kötülülerin gü-nahı
eksiltilmeksizin bir misli de o kişiye yazılacaktır.
Evet demek
ki iyiliğe sebep olan, iyiliğe şefaat eden de kötülüğe şefaat eden de bu
şefaatinin, bu delâletinin karşılığını görecektir. Öyleyse eğer iyi bir hayat
yaşayarak, çevremizdeki çocuklarımıza, hanımlarımıza, komşularımıza ve diğer
insanlara karşı iyi bir kulluk sergileyerek onları iyiliğe, hayra teşvik
edersek bizim teşvikimizle bu insanlar iyiliklerini devam ettirdikleri sürece
onlar kendileri işledikleri bu iyiliklerinin sevabını, menfaatini gördükleri
gibi aynı sevaba biz de nail olacağız.
Unutmayın ki Allah her şey üzerinde
mukayyettir. Her şeyi görmekte, gözetmekte ve kaydedip muhafaza etmektedir.
Yaptığınız hiçbir şey boşa gitmemektedir, Allah’ın kontrolünden kaçmamaktadır.
Şu anda bu âyetleri dinlerken sizi, okurken beni de gözetlemektedir Rabbimiz.
Hiçbir hareketimiz, hiçbir anımız Allah’ın kontrolünden kaç-mamaktadır. Öyleyse
Allah huzurunda olduğumuzu unutmadan yaşayalım, yaptıklarımızı Allah’a lâyık
yapmaya çalışalım ve insanları hep hayra teşvik edip, hayır konusunda şefaatte,
delâlette bulunalım inşallah.
Allah’ın
Resûlü bir hadislerinde bu hususu çok hoş anlatıyor-du: Kim de iyi bir çığır
açmışsa, iyi bir çığıra delâlet etmiş, yol göster-mişse kıyamete kadar o yoldan
giden insanların sevaplarının bir misli onun defterine yazılacaktır. Defterinde
yazılmış bulacaktır yarın kişi bunu. İnsanların Müslümanlaşması, insanların
İslâm’a, Kur’an ve sün-nete yönelmeleri adına kim bir çığır açarsa, kim bir
adım atarsa bilelim ki onlarda meydana gelen değişimlerin sevaplarının bir
misli o kişinin defterine yazılacaktır. Ama kim de kötü bir çığır, kötü bir yol
açmış, insanlara kötü örnek olmuşsa o açtığı çığırın vebali onun olacağı gibi
kıyamete kadar o yoldan giden insanların günahlarının bir misli de onun defterine
yazılacaktır.
Demek ki
insanın yaptıkları sadece kendisiyle sınırlı kalmamaktadır. Anlıyoruz ki insan
sadece kendi yapıp ettiklerinden değil ar-kasına bıraktıkların dan da hesaba
çekilecektir. Kafasında ve vücudunda taşıdığı virüsü kendisinden başka
çocuklarına ve daha sonraki nesillere de aktarmaya çalışan bir kişi elbette
onlardan sorumlu olacaktır. Meselâ bir savaş başlatıp döneminde milyonlarca insanın
ölümüne sebep olmuş bir adam düşünün. Hattâ bununla da sınırlı kalmayıp
arkasından asırlarca milyonların hayatını kötü yönde etkileyen mîras bırakmış
bir kişi elbette bu yaptıklarının hesabını verecektir.
Öyleyse
yarınımız için iyi şeyler takdim edelim. Geleceğimizi garanti altına alma
adına arkamızda güzel şeyler, güzel çığırlar, güzel yollar bırakalım. Öyle bir
mîras, öyle bir yol bırakalım ki çocuklarımı-za, onlar o yoldan gittikleri
takdirde doğruca cenneti bulsunlar. Madem ki yarın arkamıza bıraktıklarımızdan
da sorumlu olacağımıza göre Allah için kendimizi bir sorgulayalım. Nasıl bir
mîras bırakıyoruz ço-cuklarımıza? Bizler şu anda bizden sonra yaşayacak çocuklarımıza
nasıl bir yol bırakıyoruz? Arkamıza bıraktığımız yol, çoluk çocuğumu-za
bıraktığımız usul, onlara gösterdiğimiz din, onlara örneklediğimiz kulluk,
çevremize ulaştırdığımız teklifler acaba yarın karşımıza nasıl bir sonuç
çıkaracak? Acaba bizim arkamızdan gelenler de ya Rabbi bizi bunlar saptırdı.
Bize öyle bir yol, öyle bir din bıraktılar ki biz de onu gerçek yol zannettik.
Onu gerçek din zannettik. Bize öyle bir hayat anlayışı, öyle bir mal anlayışı,
öyle bir kazanma harcama anlayışı, öyle bir gece hayatı, öyle bir gündüz hayatı
örneklediler ki biz de onu gerçek bir hayat zannettik. Bizi başkası değil bunar
saptırdı ya Rabbi demeyecekler mi acaba? Çocuklarımızdan torunlarımızdan bu şikâyetlerle,
bu lânetlerle karşılaşmayacak mıyız acaba? Bu âyetler ışığında Allah için
kendimizi sorgulamak zorundayız.
Selâm,
bakın bir iyilik delâleti, bir iyilik şefaati, bir hayır teşviki konusunu
gündeme getiriyor Rabbimiz. Nisâ sûresinin 86. âyetinde güzel bir şefaat örneği
sunuyor bakın Rabbimiz:
86. “Size bir
selâm verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selâm verin veya ayniyle mukabele
edin. Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.”
Bir selâmla
selâmlandığınızda, size bir Müslüman kardeşiniz tarafından bir selâm
verildiğinde siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin.
Selâma ondan daha güzeliyle mukabele-de bulunun. Nasıl? Meselâ karşılaştığınız
bir kardeşiniz size: “Esse-lâmu aleyküm” mü dedi? Siz:“Ve
aleyküm selâm ve rahme-tullah” diyerek. Karşınızdaki:“Esselâmu
aleyküm ve rahme-tullah” mı dedi? Siz:“Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi
ve berakatuhu” diyerek daha güzeliyle, daha ziyâdesiyle, veya “Es-selâmu
aleyküm” diyene aynıyla “Ve
aleykümüsselâm” Diyerek ya ondan
daha hayırlısıyla ya da onun dediği gibi karşılık verin.
Selâm sizin
üzerinize olsun deyin, selâmla birbirinize dua edin, birbirinize hayır
temennisinde bulunun. Birbirinize dar’us selâm temennisinde bulunun.
Birbirinize daru’s delâm, selâmet yurdu olan cenneti dileyin. Böylece birbirinize
cenneti hatırlatarak birbirinizi cennet yolunda tutmaya, birbirinizi cennette
ulaştırmaya çalışın. Birbirinize barış ve esenlik dileyin. Selâm ismiyle
müsemma olan Allah’ın esenliği, Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize
olsun diye kardeşlerinize dua ve temennilerde bulunun. Ve unutmayın ki:
Allah her
şeyin hesabını tutandır. Allah her şeyin hesabını tam yapandır, güzel yapandır.
Ve hesap görücü olarak, hesaba çekici olarak da Allah yeter.
Burada
mü’minler arasında bir selâm teşvikinin gündeme geldiğini görüyoruz. Selâmın
gündeme getirilmesi bir taraftan Allah’ın bu selâm isminin toplumda yayılması,
İslâm topumunda Allah egemen-liğinde bir hayatın gerçekleştirilmesi, hayatın
her alanında Allah’ın söz sahibi olması gerçeğini ortaya koymaktır. Bu selâmla
mü’minler birbirlerine bunu hatırlatacaklar, bunu teşvik edecekler, buna şefaat
ve delâlette bulunacaklar. Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar aile hayatlarında,
evlerine girerlerken, çıkarlarken, sosyal hayatlarında, ekonomik hayatlarında
birbirleriyle karşılaşıp ticari ilişkilere girerlerken, evlenirlerken,
boşanırlarken, otururlarken, yatarlarken, savaşırlarken, barışırlarken birbirlerine
selâm vermeleri, birbirlerine şu telkini sunmalarıdır: Kardeşim, tüm
işlerimizde, tüm ilişkilerimizde, tüm yaşantımızda, tüm hayatımızda Allah bize
bereket versin, Allah bize başarı versin, aman Allah’ı unutmadan, Allah’ın
tevfikini, selâmını, selâmetliğini, yar-dımını, bereketini unutmadan
yaşayalım. Zira Allah’ın yardım ve bereketi olmadan hiç bir şeyi başarmamız
mümkün değildir.
Aman hepimiz, sen ben ve tüm
toplum öyle bir hayat yaşaya-lım ki bu hayat ailemize bereket getirsin, toplumumuza
rahmet ve bereket getirsin, ekonomimize rahmet ve bereket getirsin, dünyaya
sulh, selâmet, bereket ve rahmet getirsin de hepimizi öteler âleminde dar’-us
selâma, selâmet yurdu olan cennete ulaştırsın diye birbirimize dua edeceğiz.
Veya bir
başka mânâsıyla selâm İslâm demektir. Öyleyse toplumda birbirimize İslâm’ı
tavsiye edeceğiz. Allah’ın Resûlünün toplumda selâmı ifşa edip yayın emri de
bu anlamadır. Karşımızdakine İslâm’ı ve teslimiyeti tavsiye edeceğiz. Teslim ol
Allah’ın emirlerine diyeceğiz. Aramızdaki ilişkileri İslâm’la, Allah’a
teslimiyetle çözelim, ilişkimiz Allah’a teslimiyet esasına dayanmalıdır diyeceğiz.
87. “Allah'tan
başka İlâh yoktur, geleceğinden şüphe olmayan kıyamet günü, sizi mutlaka
toplayacaktır. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?”
Allah’tan
başka İlâh yoktur. İlâh kendisine kulluk edilen varlık demektir. İlâh kişinin
boynundaki ipin ucu elinde olan varlık demektir. İlâh kişinin hatırını kazanmak
için çırpındığı, arzularını gerçekleştirmek için can attığı, itirazsız ve
gönül rahatlığıyla isteklerini yerine getirdiği varlık demektir. İlâh kişinin
uğrunda fedâyı can ve fedâyı malda bulunduğu varlık demektir. İlâh kişinin
uğrunda grup grup malını ve canını fedâ ettiği varlık demektir. İlâh kişinin hayat
programını kendin-den aldığı varlık demektir. Yasalarını kendisi için hayat
programı kabul ettiği varlık demektir.
Öyleyse Allah’tan başka tüm sahte
ilâhları, tüm yapay tanrıları reddedecek ve İlâh olarak sadece Allah’ı kabul edeceğiz.
Hayatımızı parçalayıp onun bazı bölümlerinde İlâh olarak Allah’ı öteki
bölümlerin-de de başka ilâhları dinleyip şirke düşmeyeceğiz. Hayatımızın tümün-de
söz sahibi tek İlâh olarak Allah’ın arzularını gerçekleştireceğiz.
İşte
kendisinden başka hiçbir İlâh olmayan Allah, kendisinde, vukuu konusunda hiçbir
şüphe olmayan kıyamet gününde sizi toplayacaktır. Sizi toplayacak ve hesaba
çekecektir.
Allah’tan
daha doğru sözlü kim vardır? Allah’ın her sözü, her va’di hak olduğu gibi bu
sözü de doğrudur ve haktır. Çünkü Allah’tan daha doğru hükmeden ve hükmünü
uygulayan yoktur. Hüküm verecek olan da odur, hükmünü icraya koyup uygulayacak
olan da odur. Madem ki yarın Allah tarafından hesaba çekileceğiz, madem ki yaşa-dığımız
hayatın hesabını yarın ona ödeyeceğiz, madem ki yarın hakkımızda hükmü o
verecek ve onun hükümleriyle yargılanacağız, onun hükmüne boyun bükmek zorunda
kalacağız öyleyse bugünden onun hükmüne boyun bükelim, onun hak dediğini hak
bilelim ve bu hak istikâmetinde bir hayat yaşayalım inşallah.
88. “Ey
Müslümanlar! Münâfıklar hakkında iki fır-ka olmanız da niye? Allah onları
yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek
istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın.”
O zaman bu
münâfıklar konusunda bu ikiye bölünüp ihtilafa düşmeniz niye? Neden bu
münâfıklar konusunda ikiye ayrılıyorsunuz? Neden böyle kimileriniz onlara iyi,
kimileriniz kötü diyorsunuz? Neden bir kısmınız onlara Müslüman gözüyle bir
kısmınız da münâfık gözüyle bakıyorsunuz? Halbuki Allah kazandıkları sebebiyle,
işledikleri suçları sebebiyle onları tepe taklak getirmiştir. Her şeylerini
kaybedip hüsrana mahkûm olmuşlardır onlar. Kaybetmelerine, hüsranlarına sebep
de Allah’ın onlar hakkında adâletsizce verdiği bir karar, bir hüküm değildir.
Allah onlar hakkında verdiği hükmüyle onlara zulmet-miş değildir.
Onlar bu konudaki kendi
seçimlerini kendileri vermiştir. Bu adamlar kendi seçimleriyle, kendi
seçenekleriyle, kendi tercihleriyle Allah’tan başka güç ve kuvvet sahiplerinin
varlığına inanmışlar, Allah berisinde kendilerinde güç ve kuvvet gördükleri bu
varlıklara, bu ta-ğutlara güvenip Allah’ı ikinci, üçüncü plana attıklarından
dolayı, tağut-ları Allah’a tercih ettiklerinden dolayı dünyaya, dünyanın geçici
nîmetlerine meyledip âhireti ikinci plana attıklarından dolayı, kendi
kendilerine Allah’ın istemediği bir hayata talip olduklarından dolayı, iki
yüzlü bir politika izlediklerinden, Müslüman olmadıkları halde Allah’ı ve
Müslümanları kandırabilmek için Müslüman görüntüsü sergilediklerinden dolayı,
inanmadıkları halde sırf dünyevî çıkarlar peşinde oldukları için inanmış
göründüklerinden dolayı Allah da onların bu seçimlerini onaylamış ve onları tepe
taklak getirmiştir. Böylece hem dünyada Allah onların cezalarını vermiş hem de
öbür tarafta da onları cehenneme gönderecektir. Ve artık şu anda eğer bir
kişide münâfıklık özellikleri açığa çıkmışsa, açıkça ondan münâfıklık
özellikleri dökülüyorsa bir Müslümanın kalkıp ta acaba bu adam iyimidir? Kötümüdür?
mü’min midir? yoksa münâfık mıdır? diye bir düşünce içine girmesi yakışık
almayacaktır.
Yoksa Allah’ın saptırdıklarını siz yola
getirmek, hidâyete ulaştırmak mı istiyorsunuz? Zaten bunlar Allah’ı tanımayan,
İslâm’ı bilmeyen, kitaptan, peygamberden, hidâyetten habersiz insanlar değillerdir.
Bunlar Allah’ı tanıdıktan sonra, Allah’ın hidâyeti kendilerine ulaştıktan sonra
kendi kendilerine sapmışlar, sapıtmışlar, hidâyeti bırakarak sapıklığı tercih
etmişler, daha önce tanıştıkları İslâm’ı reddetmişler, Allah’ın razı olduğu
hayatı terk etmişler, Allah’a ve peygambere itaatten çıkmışlar, Allah da
onların sapıklığını onayladığı halde sizler halâ onları hidâyette mi görüyorsunuz?
Halâ onlar hakkında hüsnü zan edip iyi şeyler mi düşünüyorsunuz? Veya Allah’ın
saptırıp dalâlette bıraktığı bu insanları halâ hidâyete ulaştırabileceğinizi
mi zannediyorsunuz? Var mı böyle bir güç elinizde? Ne gücünüz var ki Allah’ın
saptırdığını doğru yola getirmeyi düşünüyorsunuz? Allah kimi saptırmışsa artık
onu doğru yola ulaştıracak yoktur.
Rivâyetlere
göre Rasulullah ve beraberindeki Müslümanlarla Uhut savaşına çıkan insanlardan
kimileri savaştan geri dönmüşlerdi. Geri dönerken de müminleri geri döndürmeye
çalışmışlardı. Ve işte bu geri dönen münâfıklar hakkında Müslümanlar iki gruba
ayrılmışlardı. Bunlardan bir grup bunları öldürelim, bunlar Allah ve Resûlünün
emrine muhalefet edip dinden çıkmıştır derken öteki grup ta hayır öldürülemezler,
çünkü bunlar Müslümandırlar diyordu. İşe bunun üzerine Rabbimiz bu âyetini
indirdi. Âyetin gelişinden sonra Rasulullah Efendimiz Buhârî ve Müslim’in
birlikte rivâyetlerinde şöyle buyurdu:
”Bu gerçekten güzeldir. Ateşin
gümüşteki yabancı maddeleri arındırdığı gibi Rabbim bu pislikleri arındırdı”
Buyurmuştur. Durum böyle olunca Müslümanların onlara
karşı takınmaları gereken tavır kendi aralarında fırkalaşmaları olmaya-caktır.
Bu münâfıklar karşısında ihtilâflara düşerek güçlerini zaafa
uğratmayacaklardır. Münafıkların vartalarına düşmeyeceklerdir. Çünkü onların
istedikleri zaten budur. Onların en büyük hedefi İslâmı ve müslümanları
parçalamaktır. Bu konuda Allah ve Resûlü ne demişse, nasıl bir hüküm vermişse
müslümanlar parçalanmadan ona tabi olmak zorunda olacaklardır.
89. “Onlar kendileri
inkâr ettikleri gibi, keşke siz de inkâr etseniz de eşit olsanız isterler.
Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse
onları tutun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin.”
O
münâfıklar ki Müslümanlar halâ onlar hakkında hüsnü zan besliyorlar. Halâ onlar
hakkında iyi şeyler düşünüyorlar. Ey Müslü-manlar, ya da ey Müslümanların içinden
bu münâfıklar hakkında safdillikle halâ iyi şeyler düşüne durun. Ama bakın
sizin kendileri hakkında iyi şeyler düşündüğünüz bu insanlar isterler ki
kendileri gibi sizler de kâfir olasınız. Kendilerinin küfrettikleri gibi
isterler ki siz de küfredin, siz de kâfir olun ve böylece onlarla birlik olasınız.
Onlar isterler ki sizler de onlar
gibi kâfir olun ve onlarla birlik olun. Küfürde birlik, düşüncede birlik,
anlayışta birlik, eylemde birlik, kılık kıyafette birlik, hukukta birlik,
hayatta birlik, isyanda birlik, Allah’a kafa tutmada birlik, peygambere isyanda
birlik, demokraside birlik, Allah yasalarını reddetmede birlik, cehenneme
gitmede birlik, birlik, birlik. Her konuda isterler ki sizinle birlik olsunlar.
Yeryüzünde kâfirin tek hedefi işte budur. Kâfir dünyada Müslümanın varlığına ve
kendisin-den farklılığına asla tahammül edemez.
Çünkü kâfir
kâfirliğinin farkındadır. Yaşadığı hayatın kendisini nereye doğru götürdüğünün
farkındadır kâfir. Yaşadığı küfür içindeki bir hayatın kendisine cehennemi kazandırdığının
kesin farkında olan ve zaten dünyada da cehennemi bir hayatın sahibi olduğunun
mutlak bilincinde olan kâfir düşünür ki, mademki ben şu anda cehennemi bir
hayat yaşıyorum, o halde benim yaşadığım bu hayata Müslümanlar niye ortak
olmasınlar? Niye bu Müslümanlar göz göre göre dünyada cennet hayatı yaşıyorlar
da, yaşadıkları bu hayatın sonunda göz göre göre cennete gidiyorlar da ben
cehenneme gidiyorum? Niye onlar da benim gittiğim yere gitmiyorlar? Niye benim
cehennemime onlar da ortak olmuyorlar?
Tıpkı şeytan gibi. Zaten bunlar
şeytanın çömezleridir. Evet tıpkı şeytan gibi onun aveneleri olan kâfirler de
niye bu Müslümanlar bizim cehennemimize gitmiyorlar? düşüncesiyle Müslümanları
da kendi cehennemlerine, kendi hayatlarına, kendi küfürlerine ortak etmek is-tiyorlar.
Allah diyor ki Münâfıklar da öyledir. Onlar da mü’minleri kendi sapıklılarına,
kendi nifaklarına, kendi cehennemlerine çekerek böylece Müslümanlarla denk
olmak istiyorlar.
Mademki biz kaybettik onlar da
kaybetsinler, mademki biz saptık onlar da sapsınlar derler. Müslümanların hakta
ve hidayette ol-malarına, müslümanların cennete gidişlerine asla razı olmazlar.
Halbuki kesin biliyorlar ki Müslümanlar kazançtadırlar. Kesin biliyorlar ki
Müslümanlar hak yoldadırlar, doğru yoldadırlar. Bunu bilen bu alçaklar, biz
kaybettik onlar da kaybetsinler diyeceklerine, onlar kazançtalar, biz de Müslümanlar
gibi olalım, biz de Müslümanlar gibi Allah’a teslim olup onun istediği bir
Müslümanlığı yaşayalım da onlar gibi biz de kazanalım, tıpkı onlar gibi biz de
Allah ve Resûlüne itaat edelim de cennete gidelim, deyiverseler çok daha iyi
olacaktı, onlar da kazanacaklardı ama öyle yapmıyor hainler.
Ey Müslümanlar, onlardan, o
münâfıklardan dost ve veliler edinmeyin. Onları dost bilmeyin. Onların yoluna,
yörüngesine girmeyin. Onların düşüncelerine, onların anlayışlarına kapılıp,
onların girdikleri girdaplara kapılıp, onların kendilerini kaybettikleri
anaforlara kapılıp tıpkı onların hayatlarını kaybettikleri gibi, hüsrana mahkûm
olup dünyalarını da âhiretlerini de yitirdikleri gibi sakın sizler de dünyanızı
ve âhiretinizi kaybetmeyin. Bu tehlikeyi çok iyi bilen Rabbimiz ısrarla bu
konuda bizi uyarmaktadır.
Sakın ha
sakın ey Müslümanlar, ne yahudileri, ne hıristiyan-ları, ne kâfirleri, ne
müşrik ve münâfıkları dost edinmeyin. Ta ki o mü-nâfıklar, bazen Müslüman bazen kâfir görünen, Müslümanlıkları da
kâfirlikleri de ortada olan bu insanlar nihaî noktada Allah yolunda, Allah uğrunda,
Allah’ın dinini yaşama uğrunda hicret edinceye kadar. Allah yolunda hicret
edip size katılıp, sizin yaşadığınız hayatı yaşayıncaya kadar, sizin gibi
inanıp, sizin gibi amel edip sizin coğrafyanızda sizinle birlikte sizin
sıkıntılarınızı, sizin tasalarınızı, sizin sevinçlerinizi paylaşıncaya, biz
sizinle beraberiz, inancınız inancımızdır, düşünceniz düşüncemizdir, tasanız
tasamızdır, savaşınız savaşımızdır, barışınız barışımızdır, yemeğiniz
yemeğimizdir, dünyanız dünyamızdır, sevinciniz sevincimiz, galibiyetiniz
galibiyetimizdir diyecekleri ana kadar sakın onları dost bilmeyin.
Eğer sizin yurdunuza hicret
ederler, sizin dünyanıza kendilerini teslim ederler, sizin gibi Allah ve
Resûlüne itaat ederek tâğutları reddederler, tâğutların coğrafyasında
tâğutların egemenliği altında bir hayatı terk ederlerse işte o zaman onlar
sizin dostunuzdurlar.
İman ve
hicret edinceye kadar onlar sizin dostunuz değildir diyor Rabbimiz. Çünkü
İslâm’ın bidâyetinde hicret çok önemliydi. O dönemde hicret kişinin Müslüman
oluşunun ameli bir ilanı ve pratik bir göstergesiydi. Mekke dar’ul harp ya da
dar’ul küfründen Medine dar’-ul İslâm’a hicret Rasulullah riyasetinde
Müslümanlarla birlikte velâyet hakkını devretme anlamına geliyordu. Halbuki
dar’ul harpte ya da da-r’ul küfürde ikâmete devam edenler velâyetlerini
tâğutlara devretmiş bulunmaktadırlar. Bakın Allah diyor ki:
Eğer yüz çevirirlerse, eğer Allah’a ve
Resûlüne itaatten yüz çevirirlerse, eğer velâyetlerini Allah ve Resûlüne
devretmekten yüz çevirirlerse, eğer sizden, Müslümanlardan yüz çevirirler,
Müslümanların yurduna hicretten, müslümalarla birlikte yaşamaktan, Müslümanların
inanışlarından, peygamber etrafında birleşerek Allah egemenliğinde bir hayatı
gerçekleştirmekten yüz çevirirler, tâğutların egemenliği altında bir hayata
razı olurlar, münâfıklığı, küfrü tercih ederlerse, yâni İslâm dışında, İslâm
yurdu dışında kalırlarsa, dar’ul harpte ikâmet ederlerse, orasını vatan bilirlerse
o zaman da:
Onları her nerede bulursanız öldürün.
Yakaladığınız yerde boyunlarını vurun onların. Ve de dost ve yardımcı kabul
etmeyin onları.
Dikkat
ederseniz konu birdenbire hicrete çekildi. Halbuki önce Medine’deki Uhut
savaşından geri dönen münâfıklar anlatılıyordu. Her ikisini de anlatıyor
Rabbimiz. Onlarla bunların bir farkı yoktur zaten. Medine’de dünya çıkarları
sebebiyle İslâm’ı dışardan kabul ettikleri halde kalpten iman etmeyenlerle
Mekke’de yine menfaatleri sebebiyle yerlerinde çakılıp kalanların hiçbir farkı
yoktur. İslâm’ı kabul ettiklerini iddia ettikleri halde Medine’ye İslâm
beldesine hicret etmeyen, Müslümanlarla beraber değil de içinde yaşadıkları
kâfir ve müşrik toplumlarla birlikte hareket eden, onların İslâm’a ve Müslümanlara
düşmanlık adına yaptıkları programların içinde yer alanların Medine’deki
savaştan geri kalanlardan ne farkı var da? Çünkü Allah’ın Resûlü Mekke’den
Medine’ye hicret edip Medine’de İslâm devletini kurduktan sonra Medine
dışındaki tüm civar kabilelere haber göndererek tüm Müslümanlara çağrıda bulundu.
Mekke de dahil olmak üzere çevrede ne kadar Müslüman varsa Medine’ye hicret
etmek, Müslümanlara katılmak zorundadır.
Çünkü Medine’de Müslümanlar için
bir güç oluşturmak söz konusuydu. Bu da elbette Müslümanların orada
toplanmalarına, güç birliği yapmalarına bağlıydı. Müslümanların tek yumruk
halinde, tek güç halinde peygamber etrafında kenetlenmeleri gerekiyordu. Bu durumda
şâyet bir kimse ben Müslümanım dediği halde ve bulunduğu küfür ve şirk
ortamından Müslümanların yurduna hicret edip onlara katılma imkânı da varken
menfaatleri, sürüleri, dükkanı, tezgahı, işi, aşı, ticari hayatı, bulunduğu
yerdeki sosyal, siyasal, ekonomik itibarı, sosyal ve siyasal konumu, makamı,
kavmi, kabilesi, akrabaları, eşi, dostu eğer onun İslâm yurdu Medine’ye
hicretine, peygamberle ve Müslümanlarla birlikte olmasına engel oluyorsa artık
onun imanla, İslâm’la bir ilgisi yok demektir.
İşte nifak da budur zaten.
Rasulullah Efendimizin dâvetini alan kimi münâfıklar hicret imkânları varken
dünya hesaplarından ötürü hicret edemediler. Yani onların gözünde Allah ve
Resûlünün hatırı ile dünya ve dünyalıklar tartıldı da, dünya Allah ve
Resûlünden daha ağır bastığı için hicreti göze alamadılar.
Ama Mekke’dekilerin tamamı böyle
değildi. Sûrenin ilerisinde 97. âyetinde gelecek kimileri de gönülden hicret
istedikleri halde imkânsızlıkları sebebiyle hicret edememişlerdir ki bunları
ötekilerden ayırmak zorundayız.
90. “Ancak,
sizinle kendileri arasında andlaşma olan bir millete sığınanlar yahut sizinle
savaştan veya kendi milletleriyle savaşmaktan bıkarak size başvuranlar müstesnadır.
Allah dilseydi onları üzerinize çullandırırdı da sizinle savaşırlardı. Eğer
sizden uzak durur, sizinle sa-vaşmaz, size barış teklif ederlerse Allah onlara
dokunmanıza izin vermez.”
Ancak
kendileriyle anlaşma yaptığınız bir kavme, bir topluma aralarındaki anlaşma
gereği gidip sığınanlar bundan müstesnadır. Yâni eğer o münâfıklar sizinle
anlaşmalı olan bir kavim, bir toplum içinde bulunuyorsa artık onları öldürmeniz
caiz olmayacaktır. Çünkü aranızda anlaşma yaptığınız o toplumun kanını dökmenin
yasaklığı onlara sığınan o münâfıklar için de geçerlidir.
Çünkü Hudeybiye’de Mekke
müşrikleriyle yapılan anlaşma şartlarından birisi de Kureyş’le anlaşmalı olan bir
kavme sığınan bir kimseye Müslümanlar dokunmayacak, Müslümanlarla ahitli bir
kavme sığınanlara da Kureyş dokunamayacaktı.
Demekki böyle anlaşmalı bir
topluma sığınanlara dokunulma-yacaktır. Onları öldürmek yasaktır, ama bu, onlarla
velâyet ilişkisi içine girmeye, onları dost kabul etmeye imkân tanımayacaktır.
Öldürül-meyecek bu tür münâfıklar, ama dost da bilinmeyecektir. Hayatın
programını belirlemede kendileriyle beraber olunmayacaktır. Kendileriyle istişare
edipmeyecek, kendilerine sır verilmeyecek, kendilerine güvenilmeyecektir.
Yine bir de sizinle savaşmaktan ya da
sizinle savaş halinde olan kendi kavimleriyle savaşmaktan kalpleri sıkışarak
size gelenleri de öldürmeniz yasaktır. Ne sizinle ne de içinde yaşadıkları
topumla savaşmaktan sadırları bunalmış, ne sizinle ne de kavimleriyle savaşamayan,
size karşı da kavimlerine karşı da bir tavır alamayan, her ikisine de güç yetiremeyerek
bunalmış bir vaziyette, göğüslerini sıkıntı basmış, kalpleri daralmış ne
yapacaklarını bilmez bir şekilde size gelenleri de öldürmeniz yasaktır. Onlara
dokunulmayacaktır. Onlar öldürülmeyecektir.
Çünkü bunlar sizin savaştığınız toplumdan
farklı bir toplumdur. Bunlar kâfir ve müşriklerden farklıdırlar. Bunlar, ne
sizin lehinize ne de aleyhinize olan kimselerdir. Bunlar, ne iman ne de küfür
adına tercihlerini yapamamış şahsiyetsiz, kimliksiz insanlardır. Cesaretleri ol-madığı
için, hep menfaatlerini ön planda tuttukları için, menfaatlerinin kulu kölesi
oldukları için böyle zillet ve meskenet içinde bir hayatın mahkumu olmuş
kimselerdir onlar.
Eğer Allah dileseydi onları, bu iki
insan grubunu güçlendirir, onlara cesaret verir, size karşı savaşırlardı da
sizleri zor durumda bırakırdı. Ama Allah lütfuyla onların ellerini sizin
üzerinizden çekti. Onların kalplerine darlık ve sıkıntı vererek sizinle
savaşmalarını engelledi. Öyleyse:
Eğer onlar sizden çekinir, sizinle
savaşa girmez, sizden uzak dururlarsa, size saldırmazlarsa ve üstelik de size
barış teklif ederek teslimiyet gösterirlerse, sizin varlığınızı, otoritenizi
kabul ederlerse artık onlarla savaşmanız ve onları öldürmeniz helâl olmaz.
Artık onlar üzerine Allah size bir yol vermemiştir.
91.
“Diğerlerinin de sizden ve kendi milletlerinden güvende olmayı istediklerini
göreceksiniz. Ne var ki fitneciliğe her çağırıldıklarında ona can atarlar;
eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmez-lerse
onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine size
apaçık ferman verdik.”
Bunlardan
başka diğer birtakımları daha var. Bunlardan başkaları da vardır ki hem sizden
emin olmak, güven içinde olmak isterler, hem de içinde yaşadıkları, mensubu
bulundukları toplumlarından, kavimlerinden güven içinde olmak isterler. Bunlar
Medine İslâm toplumuyla savaş içinde olan başka toplumların bulunduğu bir
ortamda yaşayan insanlardır. Veya İslâm toplumunun savaş halinde olduğu
toplumların içinde yaşayan insanlardır. Ve her iki tarafa da mavi boncuk
gösteren, Müslümanlara da onların savaş halinde bulundukları kendi
toplumlarına da tavır alamayıp hoş görünmek isteyen, her iki tarafı da idare
etmeye çalışan, toplumları adına Müslümanlara karşı da, Müslümanlar lehine
toplumlarına karşı bir savaşı göze alamayan kimselerdir.
Ama her şeyi en iyi bilen
Rabbimizin ifadesine göre bunların bir hesapları var. Eğer toplumlarıyla
giriştikleri savaşta Müslümanlar galip gelirlerse akıllarınca kendileri galip
gelmiş olacaklar, yok eğer kendi kabileleri galip gelmiş olursa kendileri yine
kârlı çıkacaklar. Bu da ayrı bir münafıklık türü. Medine’ye geldiklerinde
Müslüman görünürler ama ülkelerine döndüklerinde de kâfir kesilirler.
Bu tür insanlar her ne zaman bir
fitneye götürülseler, her ne zaman bir fitneye çağrılsalar, yâni kendi
kavimleri onları kâfirliklerini ortaya koymaya çağırsalar çekinmeden bunu icra
ederler. Ve kendi kavimleri onları Müslümanlara karşı bir dolap çevirmeye
çağırsalar hiç çekinmeden yaparlar bunu. Gerekirse gözlerini kırpmadan sizi öldürebilirler.
Hemen tersyüz olurlar ve size karşı düşmanlarınızdan daha beter bir tavır
takınmaktan çekinmezler.
Evet bunlar her ne zaman bir fitneyle karşı
karşıya kalsalar hemen başaşağı o fitnenin içine dalarlar. Müslümanlar
aleyhine bir fitne söz konusu olup da Müslümanlar kötü bir duruma düştükleri zaman
onlardan istifade edebilecekleri bir ortam buldular mı fırsatı ganîmet bilip
hemen o fitnenin içine dalarlar ve Müslümanlardan alabildiklerini almaya
çalışırlar.
Elbette
bütün bunları Müslümanlara haber veren Rabbimiz Müslümanların bu tür insanlara
karşı çok güzel bir siyaset uygulamalarını, bir taraftan bu adamlara karşı
onların karakterlerini bilerek dikkatli davranmalarını, onları küfre itecek
bir davranışta bulunmadıkları gibi tümüyle de onlara güvenmemelerini tavsiye
ediyordu.
Eğer onlar sizden uzak durmazlar,
barışa yanaşmazlar, siz-den ellerini çekip savaşmaktan vazgeçmezlerse, yâni
fırsat buldukları zaman sizin zayıf zamanlarınızdan istifade ederek sizi yok
etmek, sizi ezmek, sizi mağlup etmek ve sizin savaş halinde olduğunuz düşman-larınızla
beraber hareket etmekten vazgeçmezlerse, sizinle bu tür bozuk ilişkilerini
sürdürmeye devam ederlerse o zaman onları bulduğu-nuz yerde, yakaladığınız
yerde öldürün diyor Rabbimiz.
Size onlar
aleyhine apaçık bir destek kıldık. Onlar aleyhine size deliller gönderiyoruz,
bilgiler veriyoruz. Onlar hakkında size hak hukuk veriyoruz. Onlar bu cezayı
hak ettiler buyuruyor Rabbimiz.
Allah hep mü’minlerin
desteğindedir. Kendi safındaki mü’min kullarını her konuda yalnız bırakmıyor.
Yeryüzünde yanlış yapmamaları, hata etmemeleri için sürekli onları bilgilendiriyor.
Dosdoğru bilgilerini onlara ulaştırıyor. Hem çevrelerinde kendileri için türlü
komplolar kuran, kötülükler düşünen düşmanlarını tanıtıyor onlara, hem de ne
yapmaları gerektiğini haber veriyor.
Eğer bu
adamlar sizinle barışmak, sizinle beraber olmak, sizin şartlarınızı kabul
etmek istemezler ve elleri sizin üzerinizde olursa ve fırsat buldukları zaman
her türlü kötülüğü yapabilecek bir durumda olmaya devam ederlerse yakaladığınız
yerde onları öldürün diyor Rabbimiz. İşte böylece Medine çevresinde bulunan ve
işlerine geldiği zaman kendi kavimleriyle, işlerine geldiği zaman da
Müslümanlar lehine hareket eden, Müslümanları zayıf bulduklarında onları yok
etmek isteyen münâfıklara karşı Rabbimizin hükmü böylece gerçekleşmiş oluyordu.
Münâfıklar hakkında bu hükmün verilmesinden sonra İslâm toplumunda bir
Müslümanı öldürmenin ne anlama geldiğini bundan sonraki âyette buluyoruz: