-
18 -
Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın 18, nüzûl
sıralamasına göre 69, ikinci miûn
grubunun dördüncü sûresi olan Kehf sûresi Mekke’de nâzil olmuş olup
âyetlerinin sayısı 110 dur.
Hamd yalnız ve yalnız
âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlüne ve
Onun pak aile halkına ve ashabına olsun. Rabbi-miz bizden kabul buyur. Çünkü
sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
Adını içindeki 9. âyetten
almış, Mekke’de nâzil olmuş bir sûreyle karşı karşıyayız. Muhtevasından da anlaşılacağı gibi sûre
Mek-ke döneminin üçüncü aşamasında indirilmiştir. İkinci aşamada Re-sûlullah
efendimizin dâvetini yalanlayıp reddeden Mekke müşrikleri, üçüncü aşamada peygamber
efendimize ve beraberindeki mü’min-lere terör estirmeye ve işkence etmeye
başlarlar. Ekonomik ambargolar koymaya, müslümanları toplumdan tecrit etmeye
yönelirler. Onların bu bunaltıcı saldırılarından bunalan Müslümanlardan bir kısmı
Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalır. Geri kalan müslümanları
peygamberleriyle birlikte Ebu Talip mahallesinde muhasara altına alırlar.
Müslümanlara çok acı bir sosyal ve ekonomik ambargo uygularlar. Müşriklerin
kendilerinden çekindikleri Ebu Talip ve Hz. Hatice anamızın vefatıyla
mü’minlere karşı saldırılarını bir kat daha artırırlar.
Hicret öncesi çok çetin işkenceler döneminde bu sûre geliyordu.
İşte bu sûresinde Rabbimiz,
mü’minlere güç vermek, teselli vermek üzere kendilerinden önceki Ashab-ı
Kehf’in yaşadıklarını anlatır. Onların kıyamlarından, cesaretlerinden,
yiğitliklerinden söz eder. Sabır ve sebatlarının neticesinde ulaştıkları
başarılarını ortaya kıyar.
Bu sûre maddeci, materyalist, dünyacı tüm
medeniyet anla-yışıylarıyla mânâ arasındaki savaşı konu edinir. Bir başka
deyişle felsefeyle din arasındaki ezelî kavgayı konu edinir. Maddeden, elle
tutulan gözle görülenden başka hiçbir şeye inanmayan, bu haliyle Allah yerine
ikâme edilmeye çalışılan bilimle, bu bilime dayalı materyalist medeniyetlerle
Allah arasındaki kavga. Allah’ı insanlaştıran, insanı Allahlaştıran ve bunun
neticesinde dünyaya tapınır hale gelen Hıristiyan ve Yahudi maddeciliğini, yani
yalanın, hilenin, aldatıcılığın, küfrün, inkârın, süsleyiciliğin sembolü olan
Deccali ve onun anlayışını kökünden kazımayı hedefleyen bir sûre.
Sûrede dört kıssa anlatılır.
1: Ashabu’l-Kehf ve Râkîm kıssası,
2: İki bahçe sahibi şımarık bir adamla
gariban bir komşusunun kıssası,
3: Mûsâ (a.s) ile Hızır (a.s)
arasındaki yolculuk kıssası,
4: Zü’l-Karneyn kıssası.
Bu kıssalar her ne kadar birbirinden
müstakilmiş gibi görünseler de aslında gayeleri açısından onları birbirlerine
bağlayan sağlam bir mânevi bağ vardır. Âdeta hepsi aynı konu etrafında dönüp
dolaşmaktadırlar. Hepsinin etrafında dönüp dolaştığı ana tema şudur: Bu kâinat
onun yaratıcısı olan Allah’ın koyduğu tabiî yasalara boyun bük-mektedir. Hiçbir
varlık bu Allah yasalarının dışına çıkamamaktadır. Bu gerçeği göremeyen kör
gözler zahirî görünüşten ve sebeplerden öteye geçememektedir. Bu zahirî
sebeplerle netice arasına giren mutlak iradeyi bilememektedir. Bu mutlak gücün
o zahirî sebepler olmadan da neticeyi meydana getirebileceğini kavrayamamaktadırlar.
Onun
içindir ki bu körler zahirî sebepleri tanrılaştırmakta ve bir İlâh gibi onlara
sarılıp tapınmaktadırlar. Bunun tabiî neticesi olarak da O Kadiri mutlak olan
Allah’ı inkar etmekte, Onun hesap dönemi olan kıyâmeti reddetmektedirler. Tüm
güçleriyle dünyaya sarılmakta ve onu elde edebilmek için her şeylerini
harcamaktadırlar. Dünyadan elde ettiklerinin derecesine göre de kendilerinin
egemenliklerini, tanrılıklarını iddia çılgınlığına kapılmaktadırlar. Ve sonunda
da kendi tanrılıkları adına insanların, can, mal ve namuslarıyla oynamaya yönelmektedirler.
Halbuki işte bu sûre açıkça ortaya
koyacak ki bu âlemdeki tabiî sebeplerin, yasaların üstünde, bunları koyan,
bunlara hükmeden gaybi bir kuvvet vardır. Tüm bu sebepleri yaratan Allah’tır.
Dilediği za-man o sebepleri neticeden ayırıverir. O Allah aslında sebeplerin
sebebi ve illetlerin illetidir. Tüm sebepler ve illetler Onda son bulur. Yâni
onların tanrılaştırdıkları tüm bu sebepler Ona boyun eğmekten, Ona kul olmaktan
öte gidemezler. Ona baş kaldırmazlar. Tüm bu sebepleri bağlayan ve çözen Odur.
Eşyayı yoktan var eden Odur. Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman ona sadece “Ol” demesi yeterlidir
Onun.
İşte Kehf sûresi baştan sona bu iki
anlayışın, bu iki inanışın arasındaki kavganın kıssasıdır. Maddeci, materyalist
anlayışla imanın kavgasını gündem edinir bu sûre. Sadece zâhire inanan, gayba
ve Allah’a inanmayan dünyacı kâfirlerle Allah’a ve vahye, gayba iman eden
mü’minlerin kavgasını.
Sûre Mekke’de Nâzil olmuştur. Sûrenin nâzil olduğu döneme
şöyle bir göz atacak olursak: Başta Allah’ın Resûlü olmak üzere ona ve getirdiği
hidâyet hediyesine îman etmiş bir avuç müslümanın horlandıkları, hakaretlere
maruz kaldıkları, âdeta Mekke’li müşrikler tarafından bir kaşık suda boğulmak
istendikleri bir dönemde nâzil olmuştur. Mekke’de yeni oluşmaya başlayan Îslâmi
hareketi boğmak için müşrikler ellerinden gelen her türlü işkenceyi
müslümanlara reva görüyorlardı. Alaya alma, ekonomik baskılar ve bizzat kaba
kuvvet kullanarak bu bir avuç müslümanı yok etmenin yollarını arıyorlardı.
Bu
dayanılmaz zulümler altında bunalmış müslümanlardan bir kısmı Habeşistan’a
hicret etmek zorunda kalmış, geriye kalan müs-lümanlar ise başlarında Allah’ın
Resûlü olduğu halde "Şab-i Ebi Talib" denen Mekke’nin bir mahallesinde
muhasara altına alınmışlar ve aç suzuz ölüme terk edilmişlerdi.
Mekke’de
hemen hemen her evden ölsünler! Yok olsunlar! Kahrolsunlar! bedduaları
yükseliyordu. Çok kötü şartlar altında bulunan bu garibanlara gizli gizli
yiyecek, içecek ulaştırmaya çalışan, onlara destek olmaya çalışan Ebu Talip’in
de vefatıyla müslümanlar tamamen desteksiz kalmışlardı.
İşte bu şartlar altında Allah’ın Resûlünü ve onun dâvâsına gönül
vermiş bu bir avuç müslümanı teselli etmek üzere, onlara destek vermek ve
onların düşmanlarına da tehdit oluşturmak üzere gelen bir sûreyle karşı
karşıyayız. Geçmişte Allah dâvâsına gönül vermiş, îman etmiş ve bu îmanlarında
sebat etmiş üç beş gariban müslümanı Allah’ın nasıl koruduğunu, onların
düşmanlarını nasıl yok ettiğini anlatarak bir taraftan Allah dostlarına güç ve
moral vermek, diğer taraftan da Allah düşmanlarını aynı âkıbetle tehdit etmek
üzere gelmiş bir sûre. Sûrenin adı Kehf sûresidir. Yücelik anlamına, yükseklik
anlamına gelmektedir. Bir şeref bölgesi, bir yücelik levhası demektir Kehf.
Bizler
şu anda bu âyetlere bakarak, bu âyetleri okuyarak, bu âyetleri düşünerek, bu
sûrenin gündemine teslim olarak o yüce makamda, o yüce mekânda kendimizi bulacağız
inşallah. Yâni bu âyetlerle biz Rabbimizin, İlahımızın huzuruna gideceğiz. Yâni
bu âyetler bizi Allah’ın tek Rab ve İlah oluşu gerçeğine götürecek. Rabbimizi hayatımıza
karışmaya, hayatımıza program yapmaya tek yetkili olarak tanımaya götürecek.
Ashâb-ı Kehf, yâni mağara ashabı diye bilinen Allah adına
Allah düşmanlarına karşı kıyam eden ve sonunda zafere ulaşan kahraman gençlerin
kıssası. Sonra ikinci olarak iki bahçe sahibi zengin ve mağrur bir adamın
kendisinden daha fakir bir arkadaşıyla diyalogundan söz eden bir kıssa. Daha
sonra Hz. Mûsâ (a.s) ile Hızır (a.s) arasında geçen yolculuk ve daha sonra da
Zülkarneyn kıssası anlatılır. Hayatımızı düzenlemek üzere kıssa anlatımının
yoğun olduğu bir sûre. Sanki her bir kıssada kendi yerimizi bulabileceğimiz,
kendimize dersler çıkarabileceğimiz, bize bizi anlatan, bize bizi tanıtan bir
sûre.
Sûrenin nüzûl sebebiyle alâkalı şöyle bir rivâyet var:
Mekke’li müşrikler Rasûlullah’ın dâvâsının önünü kesemeyince içlerinden bilgisine
en çok güvendikleri Nadır Bin Haris ve Utbe Bin Muayt’ı Medine’ye ehl-i kitabın
bilginlerine gönderdiler. Muhammed (a.s) ve onun işiyle alâkalı bizde olmayan
bilgi onlarda vardır. Gidin onlardan buna karşı nasıl bir tedbir alacağımız
konusunda bilgi toplayıp gelin. Bu Muhammed’in karşısına ancak o zaman
çıkabiliriz diye onları gönderdiler. Giderler bu adamlar ve Medine’de Yahûdî
bilginleriyle görüşürler. Yahûdî bilginleri onlara derler ki ona şu üç şey
hakkında soru sorun. Eğer bu konuları bilirse o zaman bilin ki o hak
peygamberdir. Zîra bu konuları bir peygamberden başka hiç kimse bilemez. Değilse
ona dilediğinizi yaparsınız derler.
Bu üç konu ve üç soru da şunlardır:
a: Ona çok önceki dönemlerde müşrik toplumlarına karşı kıyam
etmiş ve mağaraya sığınmış gençlerin durumunu sorun. Çünkü onların hikâyesi
gerçekten çok tuhaftır.
b: Sonra ona yeryüzünün doğusuna ve batısına seferler düzenleyen
kimseden sorun. Yeryüzünde gezip dolaşan kimsenin kıssasını anlatsın.
Zülkarneyn hakkında ne biliyor onu anlatsın.
c: Bir de ondan Hızır’ın gerçek hikâyesini sorun. Başka bir
rivâyette de ondan ruh hakkında bilgi isteyin ilâvesi vardır. Sorun bunları
ona. Eğer bu konularda gerçek bir bilgiye sahip birisiyse ona tâbî olun.
Değilse o bir falcı, yahut sahtekârdır ona dilediğinizi yaparsınız derler.
Ehl-i kitap âlimlerinden bu bilgileri alarak Mekke’ye dönen Nadir, Kureyş’i
toplayarak dedi ki: Ey Kureyş! artık işinizi kolaylaştırdım. Şimdi Muhammed’e
gidip ona üç konuda üç soru soracağım ki bunlar onun ne olduğunu ortaya
koyacaktır dedi. Sonra bir heyet halinde Rasûlullah efendimize geldiler ve sordular. Allah’ın
Resûlü yarın size bunların cevabını vereceğim buyurdu ve inşallah demeyi
unuttu. Sûrenin içinde Rabbimizin de dikkat çektiği gibi bir süre Allah’ın Resûlüne
vahiy gelmedi. Kendisine bu konularda Rabbinden vahiy gelmeyince onun yapabileceği
hiçbir şey yoktu.
Müşrikler
alaya başlamışlardı. Yarın size bunları anlatacağım dediği halde tam on beş gün
geçti, ama hâlâ Muhammed’den bir ses yok diye alay etmeye başladılar. Sonra
Rabbimiz bu sûreyi göndererek onların sorularının tamamını bu sûrede
anlatıverdi. Vahyin bu şekilde bir süre kesilmesi aslında Allah’ın Resûlü için
bir eksiklik değil aksine onun Allah’ın elçisi olduğuna ve Allah’tan vahiy gelmediği
müddetçe onun hiç bir şey yapamayacağına bir delildi.
Evet Rabbimiz onların sordukları soruların tamamını en güzel
bir biçimde onlara da bize de anlatıverdi. Üstelik onların peygambere karşı
çevirdikleri bu silahları Rabbimiz kendilerine karşı çevirip onların işlerini
bitiriverdi. Gûya onlar sordukları bu sorularla peygamberin işini bitirmek
istiyorlardı. Halbuki Rabbimiz Rabbim Allah dedikleri için kendilerini ölümle
tehdit eden toplumlarından kaçıp mağaraya sığınan o geçleri şu anda Mekke’de
Rabbim Allah diyen bir avuç müslümânâ benzetmiş.
Dünkü
o sizin sorduğunuz gençlerin yerinde şu anda sizin îman ettiklerinden dolayı
zulmettiğiniz şu müslümanlar, o gençlere zulmeden zalimlerin yerinde de sizler
varsınız. Allah dün o gençleri nasıl koruyup galip getirmişse sizin şu anda
zulmettiğiniz bu müslü-manları da koruyup onları gâlip getirecek ve sizin
topunuzu yok edecektir mesajını vererek silahı onlara çevirmiştir. Mekke’deki
horlanan, hakaretlere maruz bırakılan, dinlerini, inançlarını yaşamalarına izin
verilmeyen bu bir avuç müslümanı mağara ashabına, Mekke’li müşrikleri de onlara
zulmedenlere benzetmiştir Rabbimiz. Sûre Allah’a hamd ile başlar.
1,4. “Hamd Allah'a
mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş
yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükâfâtı müjdelemek ve: “Allah çocuk edindi” diyenleri
uyarmak için kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir.”
Kuluna kitabı indiren Allah’a hamd
olsun. Hamd o Allah’a ki kulu Muhammed’e bir kitap indirmiştir. Rabbimiz hamd e
lâyık olandır. Rabbimiz eksiği kusuru olmayan en mükemmeldir. Rabbimiz övülmeye
en lâyık olandır, tek lâyık olandır.
Rabbimiz bu sûrede hamde lâyık oluşunu, kuluna kitap indirmeye bağlamış.
Yeryüzündeki kullarından birisini seçerek ona kitap indirmesi, onu muhâtap kabul ederek kendi
bilgisinden ona bilgi aktarması ve kullarını ne yapacaklarını bilemez bir
vaziyette bırakmamasına bağlamış. Ne kadar mükemmel, ne kadar hamda lâyık bir
Allah ki O kuluna, kullarının kurtuluşu ve kullarının hayatlarını düzenlemek
üzere bir kitap indirmiştir.
Öyleyse
övülmesi gereken O’dur, kendisine kulluk edilmesi gereken O’dur, gönderdikleri
övülmesi gereken, indirdikleri kabullenilmesi ve hayatta uygulanılması gereken
O’dur. Ondan başkaları övülmeye lâyık değildir. Ondan başkaları kulluğa lâyık
değildir. Ondan başkalarının hayat programı uygulanmaya lâyık değildir. Öyle
değil mi? Kitabı olmayan bir Rab olur mu? Peygamberi olmayan bir Rab olur mu?
Kitabı ve peygamberi vasıtasıyla kullarına kulluk programı ulaştırmayan bir Rab
bir İlah olur mu? Bunu beceremeyen birisi Rab ve İlah olabilir mi? Bunu
beceremeyen birisi hamde lâyık olabilir mi? İnsanlar da dün ve bugün kendi
kendilerine kendi içlerinden ken-dilerinden tanrılar seçmeye, İlahlar
belirlemeye ve o İlahlara bir kısım peygamberler ve kitaplar izafe etmeye çalışmaktadırlar. O tanrılar ve
tanrıların kitaplarıyla hayatlarını düzenlemeye çalışmışlardır.
Evet
bugün tüm toplumların kitapları ve o kitapların düzenleyicisi peygamberleri
vardır. Kitapsız ve peygambersiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Şu anda
tüm küfür ve şirk dinlerinin amel ettikleri ayrı ayrı kitapları ve yolundan
gittikleri, örnek kabul ettikleri ayrı ayrı peygamberleri vardır.
Kitap, Allah’ın insan hayatına ilişkin ortaya koyduğu kuralların,
yasaların tümüne birden verilen isimdir. Çünkü Kur’an kendilerine kitap
verildiğini bildiğimiz peygamberlerin dışında tüm peygamberlere kitap
verildiğini haber verir. Bakın kullarının hayatlarını düzenlemek üzere
Rabbimizin gönderdiği kitabın özelliği nasılmış?
Eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır o. Yâni bu kitapta her hangi bir tenâkuz, her hangi
bir çelişki, bir uyumsuzluk, bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların
anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir
bulanıklık bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir
kitap değildir bu. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği
doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli
sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayamayarak bocalayacakları,
içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Bir açıdan doğru,
bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir baş-kalarına
göre ise eğri büğrü değildir. Âyetlerinde, yasalarında, hükümlerinde hiçbir
tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir
kitaptır bu.
Tabii bu kitabın Allah sözü olduğunu unutanlar, teslimiyet
mantığını yitirerek tenakuz ve çelişki mantığıyla bu kitaba yönelenler bu kitap
konusunda da bu kitabın pratiği olan Rasulullah efendimizin hadisleri konusunda
da pek çok çelişkiler bulduklarını söyleyebilmektedirler. Bazen Allah’ın
elçisinin hadislerinde gördükleri güya tenakuzlar sebebiyle onlara
itimatlarının sarsıldığını söylemeye cüret eden bu insanlar kitapta da bu tür
bir mantıkla bakıldığı zaman tenakuzmuş gibi görünen âyetlerin varlığından habersizdirler.
Meselâ
biliyorsunuz Mûsâ (a.s)ın anlatıldığı bölümlerde Onun elindeki asanın farklı
isimlerle ortaya konduğuna şahit oluyoruz. Bir yerde “Can”dır o asa, bir yerde
“Sü’ban”dır, bir başka yerde de “Hay-ye”dir. Peki hangisi doğrudur bunun?
Tenakuz var Kur’an’da mı diyeceğiz şimdi? Yo bunun hepsi doğrudur. Her bireri o
asanın bir özelliğini ortaya koyuyor. Hadisler de böyle anlaşılmalı değil mi?
Bir de "Gayyimen" dir bu kitap.
Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç
bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru ama kendi kendine kâim
bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının desteğine
ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu.
Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının desteğine ihtiyacı yoktur bu
kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi
kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan Hayyu Kayyûm olan bir Allah’ın bu
ismi şerifi gereği yine başka hiçbir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek
üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu.
Nasıl
ki bu kitabın göndericisi kendi kendine
kâimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç
değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve
varların tümünü var eden O ise, böyle bir kaynaktan gelen kitap da hiçbir
yardımcı kitaba, hiçbir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm
insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme
konusunda tek kitap olacaktır.
Eğer
yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi
konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim,
onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların
kitaplarını da uygulamaya alalım. Var mı böyle birileri? Yoksa hiç kimsenin
kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirile-mez.
Hiç kimsenin tâlimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi bu
kitâbın onların desteğine de ihtiyacı yoktur.
İşte bu özelliklere sahip bir kitap, ancak yeryüzünde kulluk
kitabı olabilir. İşte böyle bir Allah’tan gelen böyle bir kitap ancak
yeryüzünde hayat programı olarak uygulamaya lâyık olabilir. Ve işte ancak böyle
bir kitabı gönderen Allah, Rab olmaya İlah olmaya lâyık olan, hamd edilmeye
lâyık olan Allah’tır. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki kullarından
birini seçerek onun vasıtasıyla bize böyle bir kitap ulaştırmıştır. Zîra kitap
nîmeti, vahiy nîmeti nîmetlerin en büyüğüdür. Rabbimizin öteki tüm nîmetleri
işte bu kitap nîmetiyle tamamlanmaktadır.
Öyle
değil mi? Rabbimizin bize ulaşan tüm nîmetleri bu kitap sayesinde ve bu kitabı
bize ulaştıran, kitâbın bize ulaştırılmasında aracı olan Resûlüyle ulaşmıştır.
Nimetlerin en büyüğü şüphesiz ki hidâyet ve iman nimetidir. İman ve hidâyet
olmadan öteki nîmetlerin hiç birisine ulaşmak mümkün değildir. Hidâyet nîmeti
de bize bu kitapla ulaşmaktadır. İşte kitâbı ve peygamberi vasıtasıyla bize imanı,
bize hidâyeti ulaştıran Allah yegâne hamde lâyık olandır.
Eğer hamde lâyık olan
Rabbimiz bu kitabını bize göndermeseydi, biz kullarını muhâtap kabul ederek
kendi bilgisiyle bizi bilgilendirmeseydi, bize, bizim muhtaç olduğumuz hidâyeti
sunmasaydı, bu cahil, bu bilgisiz halimizle biz ne yapardık? Bizi yoktan var
eden Rab-bimizi, ve bu Rabbin bizden nasıl bir hayat istediğini nereden
bilebilirdik? Bu dünyanın mânâsını, hayatın mânâsını, nereden geldiğimizi, bizi
kimin var ettiğini, niçin dünyaya geldiğimizi ve nereye gittiğimizi, ölümün ne
olduğunu, ölümden sonra nasıl bir hayatın bizi beklediğini nereden
bilebilirdik? Rabbimizin öteki nîmetlerine, rıza nîmetine, gazabından kurtulma
nîmetine, cennet nîmetine ve cehenneminden kurtuluş nîmetine nasıl ulaşabilirdik?
İşte bizi tüm bu nîmetlerine ulaştırmak için, bizim cennet yollarımızı
açıp, cehennem yollarımıza barikatlar koymak için bu kitabı gönderdiği için
elhamdülillah diyoruz Rabbimize. Hamd Ona lâyıktır, övgü Ona lâyıktır, kulluk
ona lâyıktır. Peki niye göndermiş Allah bu kitabını?
Kendi katından şiddetli bir azâbı, şedit bir baskını haber
ver-mek ve sâlih ameller işleyen mü'minlere içinde ebedîyen kalacakları güzel
bir cenneti, güzel bir mükâfatı müjdelemek ve de Allah çocuk edindi diyerek
Allah’a iftirada bulunanları uyarmak için bu kitabı gön-dermiştir. Evet Allah’tan,
bu kitabın sahibinden ve onun hayatlarını düzenlemek üzere gönderdiği hayat
programından habersiz bir hayat yaşayan insanları katından büyük bir azapla,
büyük bir baskınla uyarmak için. Allah’tan, Allah’ın kitâbından habersizce bir
hayat ya-şayan insanları yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerini bekleyen
müthiş bir cehennem baskınıyla uyarmak için ve de inanan ve inan-cını yaşayan
mü'minleri de içinde ebedîyen kalacakları cennetle müj-delemek için bu kitabı
indirdik. Yâni cenneti ve cehennemi tanıtmak için. Cennet yolunu
kolaylaştırmak, cehennem yollarınıza barikatlar koymak için. Allah’tan ve Ona
kulluktan kaçanları cehennemle uyarmak, inanan ve îmanlarını pratikte gösteren,
îmanlarını hayatlarında görüntüleme kavgası verenleri de çok güzel bir âkıbetle
müjdelemek için bu kitabı indirdik diyor Rabbimiz.
Bir de Allah evlât edindi diyenleri de Allah’a karşı cüret
ettikleri bu ağır iftiralarının sonucuyla uyarmak için indirdik diyor. Allah
oğul edindi, Allah’ın evlâtları vardır diyenleri bu tarihî yanılgıları içinde bocalayarak
sonunda cehenneme doğru sürüklenip gitmelerini istemediği için onları da
uyarmak için bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Allah’a kulluktan çıkan,
Allah’a iftira eden, Allah’a Allah’ın kendisini tanıttığı gibi inanmayarak
Allah’a zulmeden, onu kendilerince şekillendirmeye ve şartlandırmaya çalışan,
Allah’a akıl vermeye ve yol göstermeye çalışan Yahûdîleri, Hıristiyanları ve
müşrikleri uyarmak için gönderdik diyor. Kıyâmete kadar şirkin her çeşidinin
içine düşmüş insanları uyarmak için.
Allah Kur’an’da kendisini bize tanıttığı gibi
anlaşılsa, öyle bilinse ve iman edilse elbette O’nun çocuğu filan olmayacaktır.
Çünkü o zaman herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiç kimseye
muhtaç olmadığı bir Allah’ın neden böyle bir şeye ihtiyacı olsun ki? Yani
kullarından hiç birine ihtiyacı olmayan, kullarını ayırmayan, kayırmayan,
haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, adâleti elden bırakmayan, mülk kendisinin olan,
herkese ve her şeye egemen olan bir Allah neden oğla, kıza ihtiyaç duysun ki?
Ezelî ve ebedî olan, yetkilerini birisinden devralmamış, sonunda birilerine
devretmeyecek olan bir Allah neden ihtiyaç duysun evlâda? Öyle değil mi? Böyle
şeylere ihtiyaç duyanlar âcizler değil mi? Onunla itibar kazanmak, onunla güç
ve kuvvete ulaşmak, menfaatlenmek
isteyenler ancak evlât isterler. İşte şu anda evlâtları sebebiyle
insanların değer kazandıklarını, hediyelere lâyık görüldüklerini görüyoruz. Peki,
şimdi Allah’ın bunların hangisine ihtiyacı var? Hayır hayır Rabbimizin bunların
hiç birisine ihtiyacı yoktur.
Meselâ
Allah’ın sıfatlarını parçalayan, Allah’ın sıfatlarının bir kısmını Allah’tan
başkalarına veren, yeryüzünde Allah’a bir kısım yardımcılar izafe ederek
yeryüzünde Allah’tan başka yetkililer kabul eden, Allah’tan başka kanun koyucular,
Allah’tan başka yasa belirleyiciler, Allah’tan başka hayata karışıcılar
bulanları uyarmak için. Allah’tan başka kendilerine kulluk edilecek tâğutlar
gibi, moda gibi, âdetler gibi,
yönetmelikler gibi, putlar gibi ilahlar bulanları ve bunları Allah’a ortak
edenleri da uyarmak için gönderdik bu kitabı diyor Rab-bimiz. Allah’tan başka
arzularına teslim olunacak, sözü dinlenecek, hatırı sayılacak varlıklara da
kulluk yapanları uyarmak için.
Rabbimiz ne kadar da merhametli değil mi? Kendisine kendisinde
olmayan şeylerle iftiralarda bulunanları bile uyarmak için gönderdim bu kitabı
diyor. Rabbimiz azaptan yana değildir. Zulümden ya-na değildir. Yıllar yılı
kendisine küfredenleri bile cehenneminden kurtarmadan ve cennetine ulaştırmadan
yana. Îsâ Allah’ın oğludur diyen Hıristiyanlar, Üzeyr Allah’ın oğludur diyen
Yahûdîler ve melekler Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikler ve kıyâmete kadar vahdet
teorisi diye bilinen varlıkların Allah’la birleşmesi teorisine inanarak yerdekilerden kimilerinin
Allah’a daha yakın olduğuna, Allah’ın bunlarla farklı ilgilendiğine inanan insanlar
kendilerini bu sapıklıklardan kurtarmak üzere, bu halleriyle kendilerini
cehenneme yuvarlanmaktan kurtarmak üzere rahmeti gereği kendilerine böyle bir
kitap gönderen Rablerine ne kadar hamd etseler azdır. Onların içinden dün de,
bugün de samimiyetle Rablerine hamd eden, teşekkür eden ve bu teşekkürün
ifâdesi olarak da Rablerinden gelen bu kitapla diyalog kurarak bu kitabın
uyarısına müsbet cevap veren pek çokları cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır.
Evet Allah’a oğullar izâfe edenleri ya da yeryüzünde Allah’a
yardımcılar izâfe ederek Allah’ın sıfatlarının ve yetkilerinin bir kısmını bu
varlıklara vermeye çalışanları bakın sorgulamaya devam ediyor Rabbimiz:
5. “Allah'ın çocuk edindiğine dair ne
kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne
büyük iftirâdır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.”
Bu konuda ne kendilerinin ne de
hayatlarını inanışlarını örnek aldıkları müşrik babalarının hiç bir bilgileri
yoktur. Bunu bilmeden söylüyorlar. Ya da aslında bilmeleri mümkün olmayan bir
konuda söz söylüyor bu adamlar. Yâni bu konu gaybî bir konudur. Nereden bilmişler
Allah’ın oğlu olduğunu? Nereden bilmişler yeryüzünde Allah’ın yetkili
varlıklarının olduğunu? Allah’ın yerdeki kullarından bazılarına bazı
yetkilerini devrettiğini, benimle beraber bunları da dinleyin! Benimle beraber
bunların arzularını da gerçekleştirin! Benimkilerle beraber bunların
kanunlarına da itaat edin! Bunlara da kulluk edin! buyurduğunu nereden ve
kimden duymuşlar bu adamlar?
Ve
bu varlıkların da kendisi gibi ilahlar edinilmesi gerektiği ko-nusundaki
Allah’ın iznini, Allah’ın onayını nereden almış bu adamlar? Nereden bilmişler
bunu? Acaba gaybın bilicisi olan Allah’tan bu konuda kendilerine bir bilgi, bir
belge indirilmiş de oradan mı söylüyorlar bunu? Allah’ın önceki elçilerine
indirdiği kitaplarının hiç birisinde bu konuda her hangi bir bilgi var mı? Bu
konuda en küçük bir işaret var mı? Bir delil bulabilmişler mi? Allah önceki
kitaplarının hiç birisinde bu konuda en küçük bir bilgi bile indirmediğine
göre; acaba Allah bizzat kendileriyle özel olarak konuşarak mı söylemiş onlara
bunu?
Yâni
ne atalarının, ne de kendilerinin bu konuda hiçbir bilgiye hiçbir delile sahip
olmadıkları halde Allah hakkında nasıl da diyebiliyorlar bunu? Utanmadan bu
insanlar Allah’a karşı nasıl da iftirâ edebiliyorlar? Hayır hayır! Bu konuda ne
kendilerinin yanında bir delil var, ne de kendilerinden önce aynı iftiralarda
bulunan atalarının elinde bir delil var. Ne önceki indirdiğimiz kitaplarda bir
delil var, ne de şu anda indirdiğimiz kitapta bir delil bulabilecekler. Hiçbir
delile dayanmadan kendi kendilerine uyduruyorlar bunu ve kendi nânelerine kılıf
bulmaya çalışıyorlar.
Evet onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Çünkü ilim
Allah’-tan gelendir. Allah’tan gelenlere ancak ilim denir. Allah’tan
gelmeyenler sadece zandan ibarettir. Kitabımız bunu başka sûrelerinde anlatır.
“Peygamberim! Sen onların milletine girinceye kadar yahudi
ve hıristiyanlar asla senden razı olacak değillerdir. Gerçek hidâyet Allah’ın
hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur. Eğer sen sana gelen ilimden sonra hâlâ
onların heva ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana hiçbir dost ve yardımcı yoktur.”
(Bakara 120)
Sana gelen ilimden sonra. Hangi ilim gelmişti Rasulullah
Efendimize? Buradaki ilim Kur’an’dır. İlim vahiydir. Çünkü peygamberimize gelen
vahiydi. Eğer sen, sana gelen bu vahyi bırakır da onların ilme dayanmayan heva
ve heveslerine isteklerine, arzularına, sevgilerine nefretlerine düşüncelerine,
sosyal sistemlerine, ekonomi anlayışlarına, eğitimlerine, ceza kanunlarına,
âhiret görüşlerine yahut ahlâk, siyaset yapılarına, her şeylerine uyarsan,
artık senin için Allah’tan ne bir dostun vardır, ne de bir yardımcın. Allah’ın
velâyetini, Allah’ın dostluğunu kaybetmiş olursun.
Evet ilim vahiydir. Rabbimizin Cebrail veya bir başka yolla peygamber efendimize indirdikleri
ilimdir. Kur’an’ın ortaya koyduğu Allah bilgisinin dışındakilerin tamamı
ümniyeden, zandan ibarettir. Vahiy kaynaklı olmayan bilgilere ilim denmez.
Bakın burada da Rab-bimiz buyuruyor ki, Allah’ın evlâdı var diyenlerin bu
konuda herhangi bir bilgileri yoktur. Allah’ın çocuğu varmış. Peki kim demiş
bunu? Nereden varmışlar bu hükme? Eğer Allah dedi diyorsanız, haydi buyurun delilinizi
getirin. Hangi kitap, hangi âyet dedi? Yok eğer bu bilgi bize atalarımızdan
intikal eden bir bilgidir diyorsanız, devam edin 5. âyete; “Babalarının da
böyle bir bilgileri yoktur” diyor Rabbimiz. Olamaz da zaten. Böyle ancak
vahiyle bilinebilecek gaybî konularda Allah ve Resûlünden intikal edenlerin
ötesinde bir bilgimiz olamaz.
İşte bunun içindir ki hadis imamlarımız tarafından
bize bu hadistir diye aktarılan bir hadis konusunda, itirazı olanlara, böyle
bir hadis olamaz diyenlere bunu soruyorum. Peki bunun hadis olmadığı konusunda
kitaptan bir delilin var mı? Bir âyet biliyor musun bunun hadis olmadığını söyleyen?
Çünkü bu gaybî bir konudur ve delil isteriz. Gaybî konular bir kişinin öyle
kendi kendine bilemeyeceği konulardır. Öyleyse bu konunun öylece olduğuna dair
net bir âyet lâzımdır. Demeli ki Allah, insanlar şu sözün hadis olduğunu
söylerlerse sakın dinlemeyin, o yalandır. İşte bu sûrenin ilerleyen bölümünde
böyle bir uyarı göreceğiz. “Ashâb-ı Kehf’in sayıları konusunda bu
anlatılanlardan öteye kimseden bilgi sorma peygamberim buyuracak Rabbimiz. Senin
başka bilgiye ihtiyacın yok buyuracak.
Öyleyse kendi kendilerine, kendi kafalarınca bir Allah
inancı içinde olanları dinlemeyeceğiz. Allah bilgisinden habersiz, vahiyden
uzak Allah’ın oğlu, kızı, yetkilileri vardır diyenlere asla kulak vermeyeceğiz.
Bu sapık yahudi ve hıristiyan dünyadan ve onlar kaynaklı, onlar kafalı düşünenlerden
zerre kadar bir bilgilenme içinde olmayacağız. Çünkü bir konuda Allah bize bir
bilgi bildirmemiş, peygamber efendimizden de bize bir ışık gelmemişse o konuda
hiç kimsenin konuşma yetkisi yoktur.
Îsâ Allah’ın oğludur diyenler Allah’a torpilli varlık
bulmaya çalışıyorlar aslında. Allah’a veliaht bulmaya çalışıyorlar. Yâni yarın
oğlu vasıtasıyla babaya yaklaşıp, babaya torpil yaptırıp işlediğimiz nanelerden
dolayı cehennemden kurtulma imkânı bulabiliriz demeye çalışıyorlar. Yahûdîler
de Hz. Üzeyir’i öne sürerek babaya torpil geçebileceklerine inanıyorlar.
Müşrikler de, ne de olsa babanın yanında kızlarının da hatırı vardır, Allah’ın
kızları olan melekler vasıtasıyla babaya yaklaşabiliriz diyorlar, onlar da
kendi nanelerine kılıf bulmaya çalışıyorlar. Allah buyurur ki:
Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük ne çirkin bir sözdür. Bilmeden
söyledikleri bu söz ne büyük bir iftiradır Allah’a. Nasıl da cesaret
edebiliyorlar buna? Ağızlarından çıkan bu söz Allah’ı kızdıracak, Allah’ın
gazabını celp edecek en büyük bir suç, en büyük bir küfür, en büyük bir şirk ve
en büyük vebâli gerektirecek bir zulüm oldu, en büyük bir iftira oldu. Şu sıfatları kendisi tarafından bize anlatılan,
hamd kendisine ait olan, kullarına karşı bu kadar merhametli olan, kulları için
cennetinden yana olan, onların cennet yollarını açmak ve cehennem yollarını
kapatmak isteyen, kullarını dünya ve ukba’da saâdetlere ulaştırmak isteyen
bunun için her dönemde kitap ve elçi gönderen Allah’a karşı yapılacak şey miydi
bu? O yüce Allah bu kadar yanlış tanınmaya lâyık mıydı? Değildi elbette, çünkü
dosdoğru olan ve kendisinde eğri büğrülük olmayan, kendisinde herhangi bir
çelişki olmayan, insanların anlayamayacakları bir kapalılık bir bulanıklık
olmayan kitabında her şeyi anlatmıştı ama yine de bu kitaptan habersiz yaşayan
insanlar yalan söyleyip Allah’a en büyük iftiralarda bulunmaya devam ediyorlar.
Evet ağızlarından çıkan Allah’la alâkalı bu söz, bu
iftira ne ka-dar da büyük? Ne azîm bir söz? Nasıl da yalan söylüyorlar? Yâni
gerçekten bu insanlar Allah hakkındaki bu sözü söylerlerken hiç dü-şünmüyorlar
mı? Hiç çekinmiyorlar mı? Ama, galiba konumlarını muhafaza derdi onlara bu sözü
söylettiriyor. Hani kitabımızın bir başka
sûresinde şöyle deniyordu: Dikkat edin, bu adamlar (Musa ve Harun) sizi
ülkenizden, yurdunuzdan etmek istiyorlar. Sizi vatanınızdan çıkarmak
istiyorlar. Onun için bu adamları sakın dinlemeyin diyorlardı. Peygamberi
dinlememe konusunda böyle mantık geliştirmişlerdi. Toplumun kulağına böyle bir
yaftayı yerleştirmek istiyorlardı Firavun ve adamları. Tüm peygamberlere aynı
şeyleri söylediler. Bu adam yalancı ve sihirbazdır, sakın dinlemeyin onu. Yâni
En’âm sûresinin beyânıyla söylersek, hem kendileri inanmıyorlar, hem de
insanların inanmasına engel olmaya çalışıyorlardı.
İşte onların bu iftiraları karşısında gökler gazâbından ve
üzüntüsünden parçalanacak hale gelirken, melekler utançlarından Rablerine
istiğfara varırken, Allah’ın Resûlü de elbette üzüntüsünden kendisini helâk
edecek duruma geliyordu. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle dile
getirir:
6. “Ey Muhammed! Bu
inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!”
Peygamberim! Neredeyse bu îman
etmeyenlerin arkasından îman etmiyorlar diye, yola gelmiyorlar, istenilene
yaklaşmıyorlar diye kendini parçalayacaksın. Bunlar Rablerine karşı bu tür
iftiralarda bulunuyorlar, Rablerini gereği gibi tanımıyorlar diye neredeyse
kendi kendini helâk edeceksin. Kendi kendini mahvediyorsun. Ne gerek var buna
peygamberim? Kendi kendini parçala diye kim dedi sana? Böyle bir sorumluluğun
olduğunu nerden çıkardın sen? Hangi âyet dedi sana bunu? Yâni bu adamların yola
gelmeyişlerinden senin sorumlu olduğunu ve bunu becerinceye kadar kendi kendini
yiyip bitirmen gerektiğini kim dedi sana? Ne oluyor sana! İnsanlar inanmıyorlar diye neredeyse kendi kendini
kahredeceksin. Onların izleri, onları eserleri, tesirleri sebebiyle neredeyse
kendini yiyip bitiriyorsun. Bu söze, bu Kur’an’a inanmıyorlar diye neredeyse
kendi kendini mahvedeceksin.
Senin
böyle bir sorumluluğun yok. Ben sana böyle bir yük yüklemedim. Bırakıver
hâinleri îman etmiyorlarsa canları cehenneme. Senin Rabbini senin tanıdığın gibi
tanıyıp Ona teslim olmuyorlarsa, yerdekilere Rabbinin sıfatlarını vererek
onlara kulluk etmeye çalışıyorlarsa, onların kanunlarını Rabbinin kanunlarına
tercih etme budalalığında bulunuyorlarsa sen üzülme canları cehenneme onların.
Kendini hârâp etmene, kendi kendini yiyip bitirmene değmez onlar için. Sen
tebliğ edersin, anlatırsın, duyurursun eğer îman ederlerse, Allah’ın istediği
biçimde bir hayat yaşarlarsa hem dünyada hem de âhirette kurtulacaklar. Yok eğer ayak diretirler, îman
etmezler ve burunlarının doğrusuna giderlerse cehenneme kadar yolları var
onların. Hem dünyada rezil rüsva olacaklar, hem de âhirette cehennemin
berzahına yuvarlanacaklar onlar.
Peki biz ne yapacağız? Tanıdığımız, tanımadığımız
ulaşabildi-ğimiz herkese bu âyetleri duyurmak, onların dirilişine sebep olmak,
onların cennetlerine sebep ve cehennemlerine engel olmak için elimden gelen her
şeyi yapacağım, bunun için var gücümle çırpınacağım, ama dinlemediler diye de
kahrolmayacağım. Yâni insanlar istenilen noktaya gelmediler, adam olmaya
yanaşmadılar diye kendimi kahredecek, kendimi ihmal edecek, kulluğumu aksatacak
noktaya gelmeyeceğim. Çünkü ben anlatmakla, duyurmakla mükellefim, dinletmek ve
hidâyet etmek konumunda değilim.
Şu anda insanlardan pek çoğunun bunu çokça dert edindiklerine
şahit oluyoruz. Efendim, tamam anlatacağım da, ama ne yapayım dinlemiyorlar,
dinlemek istemiyorlar. Eğer çevremdekiler-den birazcık ilgi görsem, birazcık dinleme
meyli sezinlesem vallahi ben de anlatacağım.
Peki Kur’an’da dinlerlerse anlatın diyen bir âyet
var mı? Gördünüz mü böyle bir âyet? Yok değil mi? Öyleyse ne yapacağımızı, ne
edeceğimizi kendi kendimize belirlemeye kalkışmayalım da, Allah’a soralım.
Bıkmadan, usanmadan vahyi insanlara duyurmaya devam edelim inşallah. Karşımızdaki
dinlemezse biz dinliyoruz ya. O adam olmazsa biz oluyoruz ya. O görevini
yapmıyorsa biz yapıyoruz ya. O vahiyle beraberlik kurmuyorsa biz kuruyoruz ya.
O Allah’la beraber olmak istemiyorsa biz oluyoruz ya. Oysa biz kendimiz
Müslüman olmak için anlatıyoruz olduğumuzu unutmamalıyız.
İnsanların îman etmeyişleri, Allah’a ve Allah’ın âyetlerine
karşı vurdumduymaz davranarak, Allah’a ve Allah’ın elçisine karşı müs-tekbirce
bir tavır takınarak süratle ateşe doğru gidişleri karşısında kahrolan mahvolan
ve yerinde duramaz hale gelen Allah’ın Resûlüne en büyük teselli kaynağı
oluyordu bu âyetler. Nasıl rahat etsindi Allah’ın elçisi? Yanı başında hızla
cehenneme gidenleri görüyordu. En yakınları, akrabaları Allah’ı ve Onun azâbını
tanımadan gafilce bir hayat yaşıyordu. Top yekün çevresi ateşe doğru gidiyordu.
Kadınlar, erkekler, çocuklar, babalar, analar bilmeden ateşe doğru koşuyorlardı.
İşte
acı acı bunu seyreden Allah’ın Resûlü mahvoluyor, perişan oluyor ve zaman zaman
dengesini kaybediyordu. Göz göre bu in-sanların farkında olmadıkları cehenneme
gidişlerine vicdanı razı ol-muyor, yüreği dayanmıyordu. Üzüntüsünden,
çâresizliğinden kendini yiyip bitiriyordu âdeta. Nasıl oluyor da bu insanlar anlamıyorlar?
Nasıl oluyor da bu insanlar ateşe can atıyorlar? diye dengesini kaybedecek
noktaya geliyordu da Rabbimiz onu bu âyetleriyle teselli ediyordu. Sen görevini
yap peygamberim! Senin görevin bu insanları hidâyete ulaştırmak değil. Sen sana
düşen tebliğ görevini yap gerisini bize bırak diyordu.
Öyleyse bizler de çevremizde Allah’ı tanımadıkları için, Allah’ın
elçisiyle ve Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabıyla diyalog kurma-dıkları
için, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat tarzını bilmedikleri için
cehennem doğru koşan insanları gördükçe üzülmeli, yerimizde duramaz hale
gelmeli ve tıpkı efendimiz gibi onların kurtuluşu için çırpınmalı ve onların
cennete gidişlerini kendimize dert edinmeli, iş edinmeliyiz. Yeryüzünde en
büyük derdimiz en büyük problemimiz, kafa yoracağımız en birinci işimiz bu olmalıdır.
Gerekirse aç kalmayı gerekirse meteliksiz olmayı bile göze alarak Allah’ın
kullarının kurtuluşunu en büyük dert edineceğiz. Üzüleceğiz, çalışacağız,
çırpınacağız ama âyetin uyarısıyla hareket edecek ve bu üzüntümüz de hiç bir
zaman bizi bitirecek noktaya da gelmeyecektir.
Çünkü
şu gerçeği hiç bir zaman unutmayacağız ki Rabbimiz az evvel peygamberine
anlattığı konu Rabbimizin yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Bu yasa gereği
yeryüzünde kâfirler de olabilecektir. Rızası olmamakla beraber yeryüzünde
kâfirin olabileceğini bildirmektedir Rabbimiz. Rabbimizin murâdı gereği
yeryüzünde biz ne yaparsak yapalım, biz ne kadar çırpınırsak çırpınalım
cehenneme gidenler de olabilecektir.
Yeryüzünde hiç kâfir insan kalmasa, yeryüzünün
tamamı müslüman olsa ve bu müslümanların arasında bir tek kâfir kalsa bütün
dünya müslümanları toplansa da bu bir tek kâfiri müslüman yapma imkânımız
yoktur. Yeryüzünde bir tek kâfiri bile müslüman yapamayacağımızı, onu hidâyete
ulaştıramayacağımızı bilerek, buna inanarak, hidâyetin Allah’a ait olduğunu
anlayarak kendimizi dengede tutmaya çalışacağız.
Biz bize düşeni yapıp yapmadığımıza, biz Allah’ın âyetleriyle
önce kendi kendimizi sonra da insanları uyarıp uyarmadığımıza bakalım. Allah
yolunda Allah’ın istediği hayatı yaşayıp yaşamadığımıza bakalım. Allah’ın
bizden istediği hayatı yaşayıp bu yaşadığımızı da Allah’ın kullarına
duyurduktan sonra gerisini bu dinin sahibine bıra-kalım. Kendimizi helâk edecek
duruma da sokmayalım.
Allah’ın Resûlü
Mekke’de kendisine ve beraberindeki bir avuç müslümânâ yapılan işkencelere,
alaya almalara değil, inanmayanların îmansızlığına üzülüyordu. Onu en çok üzen
konu onların kendisine yaptıkları değil, her şeye rağmen, bütün çabalarına
rağmen onların adam olmayışlarıydı. Onların göz göre göre ateşe doğru gitmeleri
onu çileden çıkarıyordu. Buhârî’de insanlara karşı konumunu ve sorumluluğunu
anlatan bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bakın şöyle buyurur:
"Benim ve sizin misâliniz
ateş yakan ve yaktığı ateşe kelebekler ve çekirgeler düşerek yanmaya başlayınca
da onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten
kurtarmak için çırpınıyor eteklerinizden tutuyorum. Oysa sizler benim elimden
kurtulmaya çalışıyorsunuz"
7. “İnsanların hangisinin daha iyi iş
işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü
yaptık.”
Evet yeryüzünü ziynetlendirdik,
süsledik diyor Rabbimiz. Yeryüzünde olanları bir süs, bir ziynet kıldık.
Oradakilerin tüm ihtiyaçlarını temin ederek yeryüzünü hayat için hazırladık.
Yeryüzünü her yönden hazırlayarak yaşanır hale getirdik. Ne için böyle yapmış
Rabbi-miz yeryüzünü? Bizim imtihânımız için. İnsanların hangisinin daha güzel
ameller işleyeceklerini deneyelim diye. Hangisi sâlih ameller işleyecek,
hangisi de dünyanın bu süsüne ve ziynetine aldanarak imtihanı kaybedecek bunu
deneyelim bilelim ve açığa çıkaralım diye tüm yeryüzü varlığını onun için bir süs, bir dekor kılmışız. Sebep;
insanlardan hangisi daha güzel amel ortaya koyacaklar, bunu deneyip açığa
çıkaralım diye. Evet, hayatın varlık sebebi imtihandır.
Demek
ki yeryüzü bir imtihân salonudur. Bizim imtihânımız için bu dünya bu şekilde
hazırlanmıştır. Dünyanın geçici zevklerine ve süslerine aldanmayıp, onun
geçiciliğini anlayıp onun yaratıcısına yönelen, Onun rızasını kazanabilmek için
sâlih ameller işleyen kimselerle, dünyayı hedef bilip onun süsüne ve ziynetine
gönlünü kaptıranları ayıralım diye, Rabbimiz bu dünyanın süslendiğini
anlatıyor. Dünyanın süsüne ve ziynetlerine aldanarak kulluğu terk eden insanların
imtihânı kaybedecekleri anlatılıyor. Zîra dünyanın böyle câzip ve süslü kılınması
aldanmaya müsait olduğunu göstermektedir. Sizin imtihânınız için kurulan bu
dünya bir gün bitecektir. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle
anlatır:
8. “Şüphesiz Biz,
yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.”
Evet bir gün gelecek ki
yeryüzündekileri kupkuru bir arâzî haline getireceğiz. O süslü o güzelim dünya,
o güzelim hayat bir gün bitecek. Gençlik bitecek, güzellik bitecek, canlılık
bitecek, hayat bitecek her şey bitecek. Baharınız bitecek, gençliğiniz bitecek,
zindeliğiniz bitecek, sıhhatiniz bitecek, güçleriniz bitecek, devletiniz
saltanatınız bitecek, gökler bitecek, yıldızlar bitecek, güneşiniz bitecek ve
tüm kâinatta hayat bitecek. Zaten sizin imtihanınız için kurulmuştu bu dünya.
Hanginiz ne ameller işleyecek? bunun için kurulmuştu bu dünya. Onun içindi bu
kadar masraf, bu süsler bu ziynetler. Sizin imtihânınızın bitip de imtihân sonuçlarının
açıklanma dönemine gelindiğinde bu ha
yat da bitecek. Tıpkı kışın
tüm ağaçların, tüm çayır ve çimenlerin, tüm çiçeklerin ve güzelliklerin solup,
kuruyup bittiği gibi. Bugün göz kamaştıran bu süsler, bu ziynetler bu hayat
yarın solacaktır.
Öyleyse
bunların birer imtihân vesilesi olduğunu unutmayın. Bu hayatı ebedî
zannetmeyin. Dünyanın geçici süsüne ve ziynetine aldanıp da burada ebedî
kalacağınızı sanmayın. Önemli olan bu dünyaya bel bağlayıp onun güzelliklerine
meyledip imtihanı unutmamaktır. Baksanıza baykuşlar Efrasyab’ın çardağı
üzerinde nöbet tutuyorlar ve örümcekler Kayzer’in köşkünde perdedarlık yapıyor.
Hani dünyada güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi kralların, hükümdarların saltanatlarından
ve devletlerinden hiçbir eser kalmamış. Bu dünyada gördüğünüz her şey sizin
imtihanınız, sizin denenmeniz için yaratılmış süs ve ziynetlerdir.
Ama
sizler bütün bunların hedef olduğunu zannediyor ve bunlar peşinde koşuyorsunuz.
Sizi bu aldatıcı şeylerden koruyup Rabbinize kulluğa teşvik eden Rabbinizin âyetlerinden
yüz çeviriyorsunuz buyurduktan sonra, bakın Rabbimiz burada hayatı Allah için
yaşayan, hayatı değerlendiren ve güzel ameller işleyerek Rablerinin rızasını kazanma
şerefine ermiş bir kaç yiğit müslümanın örneğini su-nacak.
Mekkeli gariban müslümanlar da tıpkı Ashabu’l-Kehf
dönemi müslümanları gibi çok büyük bir baskı ve zulüm altındaydılar. Kitabımızın
Enfâl sûresinin bir âyeti bunu şöyle anlatır:
“Yeryüzünde az sayıda
olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir alıp götürmesinden
korktuğunuz zamanları, hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış,
yardımıyla desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandır-mıştır.”
(Enfâl 26)
Hatırlayın. Hani sizler çok azdınız,
yeryüzünde müs’taz’afdı-nız, aşağılanıyor, horlanıyordunuz. İnsanlar,
müstekbirler sizi zaafa düşürüyorlardı. İnsanlar sizi zayıf görüyorlardı. Zâlimlerin,
kâfirlerin baskıları altında bir takım fonksiyonlarınızı icra edemiyordunuz.
Mekke,
zulüm ortamında kâfirler tarafından mü’minlerin düşürüldükleri durum
anlatılıyor. Mekke’de kâfirler tüm güçleriyle mü’min-lerin üzerine
yükleniyorlar, onları bir kaşık suda boğmaya çalışıyorlardı. Bazen bir yerlere
hapsediyorlar, ekonomik ambargolar uygulu-yorlar, bazen öldürüyorlar, bazen
işkenceler altında inim inim inletiyorlardı. İşte ey Müslümanlar, o ortamı bir
hatırlayın. Kimi görevlerinizi icra edemiyordunuz. İnsanların sizi esir alıp
götürmelerinden korkuyordunuz. Bana imanlarınızı gündeme getiremiyor, Benim
yüceliğimi açıktan açığa haykıramıyor, ilân edemiyordunuz. İnandığınız gibi bir
hayat yaşayamıyordunuz. Kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordunuz. İnsanların
sizi kapıvermesinden korku içindeydiniz...
Böyle bir zulüm ortamındayken, Allah şükredesiniz diye, kendisine,
kendisinin istediği gibi kulluk edesiniz diye sizi oradan kurtarmış, Medine’de,
dar’ul İslâm’da barındırmış ve zaferiyle sizi teyit etmiştir. Sizi Allah ve
Resulü egemenliğinde Medine özgür ortamına ka-vuşturmuştur. Medine’de size
güzel güzel rızıklar lütfetmiştir. Tabii o gün için bu âyetin muhatabı o
Müslümanlardı, ama kıyâmete kadar her bir dönem Müslümanları bu âyetin
muhatabıdırlar. Her çağın az olan, azınlıkta olan Müslümanları Rabbimiz
tarafından aynen onlar gibi desteklenmekte, az iken, mus’taz’af iken, insanlar
sizi kapıverecekler, boğuverecekler, tanklarıyla üzerlerinize yürüyüverecekler
diye tir tir titrerken sizi onların elinden kurtaran, size güvenlik yurtları nasip
eden de Rabbinizdir.
Öyleyse
Allah’ın üzerinizdeki bu büyük lütuflarını unutmayın. Bunu sürekli gündemde
tutarak Rabbinize şükredin. Rabbinizin verdiği nîmetleri O’nun istediği yerde
kullanın. O’nun verdiği hayatı O’-nun için yaşayın. Hayatı Allah için yaşamak
zorunda olduğunuzu hep gündemde tutun. Bunu sürekli gündemde tutuş kişinin
Allah’la bağını artıracaktır. Evet sürekli Rabbinizin size olan ihsanlarını
gündemde tutun.
Evet Bilâl’ın, Ammar’ın,
Habbab’ın, Süheyb-i Rûmi’nin işkenceler altında inim, inim inledikleri,
kurtuluş için hiçbir ümit ışığının görünmediği bir dönem. İşte böyle sıkıntının
hat safhaya ulaştığı bir dönemde gelen bu sûrenin gençler kıssası, o
garibanlara bu boğucu zulümattan sonra bir aydınlık, zorluktan sonra bir
kurtuluş, zilletten sonra bir izzetin geleceği müjdesini veriyordu. Bakın ey müslümanlar,
zâhirde hiçbir güçleri olmayan üç beş genci her türlü gücü, silahı ve iktidarı
elinde bulunduran kâfirlere karşı nasıl galip getirmişse kesinlikle bilesiniz
ki sizler de o yiğitlerin yolunda olduğunuz sürece sizi de galip getirecektir.
Bundan hiç şüpheniz olmasın buyurmaktadır.
Yine aynı dönemlerde gelen Yusuf sûresi de müslümanlara
bir teselli ve destek oluşturuyordu. Güçlü olan kardeşlerine karşı Rab-biniz
güçsüz Yusuf’unu nasıl desteklemiş, ona kötülük eden kardeşlerini nasıl onun önünde
diz çöktürmüşse kesinlikle bilesiniz ki şu anda size zulmedenleri de pek
yakında sizin karşınızda özür dileyecek bir konuma getirecektir buyurmaktaydı.
Yine aynı dönemlerde Mûsâ (a.s) ile Firavun kıssası
anlatılıyordu müslümanlara. Yeryüzünün en süper gücünün Allah desteğindeki bir
tek mü’min karşısındaki hezimeti gündeme getirilerek hem kâfirlere bir tehdit,
hem de onların işkenceleri karşısında âdeta ellerinde kor tutuyor gibi bir müslümanlık
yaşamak zorunda kalmış mü’-minlere bir destek oluşturuluyordu. Çünkü onlar bu
dünyanın tadı tuzuydu. Çünkü onlar kıyâmete kadar devam edecek bir iman ağacının
en temiz ve taze çekirdeğiydi.
Evet gerek Ashab-ı Kehf ve gerekse
Mekke müslümanlarının o günkü durumuna benzer durumlar her zaman olabilecektir.
Rab-bimizin hikmeti gereği inanmış kullarını eğitecek, olgunlaştıracak,
yetiştirecek eziyetler, işkenceler, sürgünler her dönem olabilecektir. Bu bazen
kâfir, zalim bir devletin, bir iktidarın gölgesinde olabileceği gibi, bazen de
adı müslüman olan, İslâm’ın kimi emirlerini yerine getiren, mevlitler okutup
mescitler inşa ettiren iktidarların gölgesinde olabilir. Çünkü adının ve
halkının müslüman olmasının ötesinde bu iktidarlar İslâm’ı, tevhidi dinsizlik
akımlarından, putperestlikten ve câhiliyenin her çeşidinden çok daha zararlı ve
tehlikeli görebilen iktidarlar olabilir. İşte böyle ortamlarda bilelim ki
Ashabu’l Kehf kıssası yeniden gündeme gelir ve güçlü zalimlerle Allah
desteğindeki azınlık garibanlar arasındaki savaş yeniden başlayıverir.
Ashabu’l-Kehf
kıssası Ahd-i Atik sifirlerinde de varit olmuştur. Çünkü bu olay Hıristiyanlık
tarihin başlangıç dönemlerine vaki olmuştur. Elbette Hz İsa’ya (a.s) iman edenlerin
istikâmet ve cesaretlerinin gündem edildiği bu kıssa Hıristiyanlar arasında bir
iftihar konusu edilmiştir.
Evet
şimdi nefeslerimizi tutuyor, Ashâbı Kehf diye bilinen kahramanlar geçidi önünde
duruyor ve onları seyretmeye başlıyoruz. Kıyâmete kadar mü'minlere örnek olarak
sunulan bu yiğitlerin hayatı nasıl değerlendirdiklerini, nasıl
bereketlendirdiklerini, içinde bulundukları müşrik bir topluma karşı nasıl
şanlı bir kıyamı gerçekleştirdiklerini anlamaya çalışacağız. Sûrede Rabbimizin
bize anlattığı birinci kıssa ile karşı karşıyayız. Ya da Ashab-ı Kehf diye bilinen
yiğit müslüman-ların mağarasına m
Kehf sûresinin bu bölümünde Allah için kıyameden gençlerin
ölümsüz kıyamlarıyla karşı karşıyayız. Hangi târihte, hangi dönemde ve
yeryüzünün hangi ikliminde, hangi coğrafyasında oldukları bizce hiç önemli değil.
Allah için, Allah’ın dinini yaşamak için, Allah’ın rızasını kazanmak için,
hayatlarını Allah’a sunmak için Allah’ın hatırıyla çatışan dünyayı, dünyanın
süsünü ve ziynetini, rahatlarını istirahatlarını, Allah’ın arzularıyla çatışan
toplumlarını, babalarını, analarını, kavim ve kardeşlerini, kendilerini
ilahlaştırmış toplumun zalim idarecilerini ve bu zalim idarecilere kulluğu
sineye çekerek şirke düşmüş toplumlarını terk ederek Allah adına kıyam etmiş
gençler.
Kendilerini
ölümle tehdit eden sahte Rablerin tehditlerine ve toplumlarının baskılarına
aldırış etmeden yalnız Allah’ı Rab bilen ve sadece onu İlah tanıyarak onun
rızası na yönelen yiğitler. İşte îmanları tehlikeye girdiği andan itibaren,
tâğutların fitneleriyle karşı karşıya kalıp ya öldürülmeleri ya da zorla
işkenceyle dinlerinden döndürülmeleri tehlikesiyle burun buruna geldikleri bir
anda sayılarının azlığına bakmadan, güçsüzlüklerini hesap etmeden Allah’a
güvenerek şanlı bir kıyam da bulunmaları bu gençleri kıyâmete kadar ölümsüzlüğe
eriştirmiştir.
Kıyâmete
kadar kendilerinden sonra gelecek ve kendilerini ta-kip edecek müslümanlara en
güzel bir örnek oldular. Kendilerinden sonra gelecek ve yeryüzünün neresinde
olursa olsun bu kitabı eline alan müslümanlara sürekli yayın yapacak ve
yeryüzünde hiçbir yayın organının sunamayacağı en güzel mesajları sunacak yiğit
gençler. Şanlı kıyamlarıyla kıyâmete kadar mü'minlerin dillerine destan oldular.
Allah bu kıyamlarından ötürü onları destanlaştırdı, levhalaştırdı ve
sembolleştirdi.
Eğer bu adsız-sansız gençler Allah adına böyle bir kıyamı
ger-çekleştirmeyip dönemlerinde aynı şehri, aynı mahalleyi, aynı hayatı
paylaştıkları arkadaşları gibi, akranları gibi, babaları ve anaları gibi olsalardı,
yâni çağdaşları gibi içinde yaşadıkları toplumun şartlarını kabul edip
tâğutların arzularına boyun bükselerdi onlar da ötekiler gibi yok olup
gideceklerdi. Unutulup gideceklerdi. Belki ötekiler gibi varlıklarından bile
kimse haberdar olmayacaktı.
Ama
bakın Allah adına bu şanlı kıyamı gerçekleştirdikleri için şimdi dünyanın her
yerinde ben müslümanım diyen, benim de kitabım var diyen ve kitaplarıyla ilgi
kuran, kitaplarını ellerine alıp onu tanımaya çalışan tüm müslümanların artık
ortak kahramanıdır bunlar. Tüm müslümanların ortak kahramanları. Adsız
kahramanlar, isimsiz kahramanlar. Allah için sundukları örnek îmanlarıyla,
örnek teslimiyetleriyle, örnek hayatlarıyla ve örnek kıyamlarıyla, Allah’ı
yegâne Rab ve İlah bilip onun dışındaki tüm sahte tanrıları reddedişleriyle,
küfre ve şirke baş kaldırışlarıyla tüm müslümanlar için örnek oldular.
Rabbimiz sûrede bu yiğitlerin nerede ve ne zaman yaşadıklarını
bize anlatmadığı için biz de bu konu üzerinde durmayacağız. Çünkü gaybî bir
konu ve konunun sahibinden başka hiçbir kaynaktan bilgi edinme imkânımızın olmadığı
için de onu konunun sahibine bırakıyoruz. O ne kadarını bildirmişse o kadarıyla
iktifa ediyoruz. Allâm’ul ğuyûb olan, gaybın da şehâdetin de bilgisi kendisinden
olan Rab-bimizin sûrede hakkında bilgi vermediği bir konu üzerinde delilsiz
konuşmak Rabbimizin ifadesiyle gaybı taşlamak olacağından onu geçiyoruz.
Ama bakıyoruz ki bu sûrede Rabbimiz bu yiğitlerin
sığındıkları mağarada ne kadar kaldıkları, ne kadar yaşadıkları konusunda bilgi
vermiş. Bu yiğitlerin âdetleri, sayıları konusunda da Rabbimizin bize sunduğu
bilgiler belgeler var. Ama Rabbimiz bizim ilgimizi, düşüncemizi, dikkatimizi bu
konular üzerine değil de başka şeyler üzerine yoğunlaştırmamızı, başka konular
üzerine teksif etmemizi istemektedir. Bunların nerede? Hangi coğrafyada? Hangi
dönemde? Kaç kişi olarak bu kıyamı gerçekleştirdikleriyle uğraşıp
derinleşmekten ziyâde bizim anlamamızı, kavramamızı istediği başka konular var.
Rabbimizin
bu sûrede onların kıssalarını bize anlatırken öz olarak bize sunmak istediği
mesajı anlayabilirsek o zaman bu kahramanları daha güzel tanımamız ve onları hayatımızda
örnek almamız mümkün olacaktır. Bizler de bir gün çevremizdeki küfrün ve şirkin
bizi boğacak, bizim kulluğumuza imkân vermeyecek, bizi fitnelere düşürerek dinimizden
îmanımızdan edecek bir noktaya geldiğinde tıpkı onlar gibi yapacağımız bir şey
kalmayınca kendilerini ilahlaştırmış tüm tâ-ğutlara karşı ve içinde
bulunduğumuz şirke batmış topluma ve o toplumun tüm şirklerine ve küfürlerine
karşı şanlı bir kıyam gerçekleştirme imkânı buluruz inşallah.
Kim
bilir belki bu yiğitleri çok iyi tanırız da bir gün tıpkı onlar gibi; biz de küfre
batmış toplumumuzdan teberrî ettik! Biz sizlerden teberrî ettik! Biz sizin İlah
kabul ettiğiniz, Rab kabul edip kanunlarını uygulamaya çalıştığınız,
hayatınızda kendilerini söz sahibi kabul ettiğiniz tüm yapay tanrılarınızı, tüm
sahte İlahlarınızı reddediyoruz! Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir! Biz
sadece onu Rab biliyoruz! Sadece onun arzularını uygulamaya ve sadece ona
kulluk etmeye karar verdik! Sizleri ve tüm inanışlarınızı reddediyoruz diyerek,
ve sadece Allah’a dayanarak, sadece Allah’a güvenerek Allah adına yürürüz de
Rabbimiz aynen o yiğitler gibi bizi de koruması altına alır, bizi de onlar gibi
ölümsüzleştirir.
Çünkü
sûrenin ilerleyen bölümlerinde Rabbimiz kendi kelimelerinde kendi yasasında
değişikliğin olamayacağını vurgulamaktadır. Yâni dün o kendisi adına kıyam
edenlere nasıl yardım edip onları galip getirmişse onların yolunun yolcusu
olanları da mutlaka koruyacağını ve onları galip kılacağını anlatmaktadır.
Bir grup inanmış insanla
kurtuluş mağarasına doğru gidiyoruz. Bakın kıssayı Rabbimiz
şöylece anlatmaya başlıyor:
9. “Yoksa sen, ey Muhammed! Mağara ve kitâbe ehlini
şaşılacak âyetlerimizden mi zannettin?”
Peygamberim! Sen zannediyor musun ki
Kehf ashabı ve Ra-kîm ehli şaşılacak, hayret edilecek âyetlerimizdendir? Yâni
sen onların durumunu pek şaşılacak hayret edilecek bir âyetimiz olduğunu mu
zannediyorsun? Pek mi taaccüp ettin buna? Çok mu tuhaf karşıladın bunu?
Halbuki bizim şaşılacak hayret edilecek
daha nice âyetlerimiz vardır. Bizim öteki âyetlerimiz yanında bunun ne değeri
olabilir ki? Üç beş genç, üç beş yüz yıl mağarada uyutulduktan sonra onları
diriltmişiz. Bizim öteki âyetlerimizin yanında onlar nedir ki? Göklerin ve
yerin yoktan var edilmesi, göklerde ve yerdekilerin yoktan var edilmesi,
insanların yoktan var edilmesi, meleklerin, cinlerin, arşın, kürsinin yoktan
var edilmesi yanında üç beş garip müslümanın bir mağarada önce öldürülüp sonra
da tekrar diriltilmeleri belki biz kullar için gariptir, hayret edilecek bir
konudur ama Allah için hiç de garip ve zor şeyler değildir bunlar.
Yine
gece ve gündüz âyetlerini düşünün. Bir anda gece ol-muş, her tarafta
kapkaranlık hâkim olmuş, ama bir süre sonra bakıyoruz gündüz gelmiş ve her taraf
aydınlık içinde. Bunlar ne büyük âyettirler. Evet düşünün hiç yoktan bir
insanın yaratılışı ne büyük âyettir. Hiç yoktan bir insanın yaratılışı yanında
yaratılmış, yâni mevcut olan bir kaç insanın üç beş yüz yıl uyutulduktan sonra
tekrar diriltilmeleri çok mu gariptir? Zor gelmez ki bu Allah’a. Tüm varlıkları
yoktan var etmesi kendisine zor gelmeyen bir Allah’a yaratılmışları bir daha uyutmak,
bir daha uyandırmak zor mu gelecek? Allah’ın sonsuz egemenliği ve saltanatı
yanında bunlar öyle şaşılacak şeyler değildir. Allah’ın bundan başka şaşılacak
nice âyetleri vardır. Yâni Ashab-ı Kehf âyeti Allah’ın tek âyeti değildir,
Allah’ın âyetlerinden sadece bir tanesidir.
İşte bu sûrede anlatılan Musa ve Hızır kıssası daha
az mı acayip? İki bahçe sahibiyle gariban arkadaşının kıssası daha az mı
acayip? Yusuf sûresinde anlatılan Yakup, Yusuf ve kardeşlerinin kıssası daha az
mı acayip? Ölüm meleği bir çölün ortasında, etrafında hiç kimsesi olmayan bir
kadının canını almaya gidiyor. Öleceğinden habersiz kadıncağız kucağında
çocuğunu emzirmekle meşgul. Acayip değil mi bu? Veya kendisini tanrı makamında
görerek etrafına emirler dağıtan bir adam düşünün ki, birkaç dakika sonra canı
alınacak, ama bundan habersiz asıp kesmelerini sürdürüyor. Acayip değil mi? Bir
kaşık yağla aylarca idare edenler, şimdi mallarının mülklerinin hesabını
bilmiyorlar. Yaya bir yerlere giderken ayakları delinenler, şimdi araba
beğenmiyorlar. O hanımı sayesinde bu noktaya gelenler, şimdi onu beğenmeyip
bilmem kimlerin peşinde koşmuyorlar mı? Bir vakitler yalvaranlar, şimdi
kendilerine yalvarılanlar olmadılar mı? Acayip değil mi bunlar?
Dikkat
ederseniz âyet-i kerîmede bir Ashab-ı Kehf’ten söz edildi bir de Ashab-ı
Rakîm’den söz edildi. Bunun ikisinin de aynı kimseler olduğunu söyleyenler,
ayrı kimseler olduğu söyleyenler olmuş. Ashab-ı Rakîm’le kastedilenlerin
Buhârî’de Resûl-i Ekrem efendimizin anlattığı yağmurdan mağaraya sığındıkları
bir esnada Allah tarafından düşen bir taşla girdikleri mağaranın ağzı
kapandıktan sonra her bireri daha önce Allah adına yapmış oldukları bir güzel
ameli öne sürerek Allah’a dua ederek mağaradan kurtulan kimseler olduğunu söyleyenler
olmuş. Mağara ashabı, mağara
sohbetçileri, orada birlikte olanlar demektir. Allah’a imanlarını ayağa
kaldırıp ilân etme cesaretini göstermiş gençler.
Bu
Rakîm ifadesiyle o Ashab-ı Kehf’in sığındıkları mağaranın adı kastedilmiştir
diyenler de olmuş. Kimileri de bunun o mağaraya sığınan gençler anısına
dikilmiş veya yazılmış bir yazıt veya anıt olduğunu söylemişler. Allahu âlem
diyoruz.
10. “Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından
bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl"
demişlerdi.”
Onlar mağaraya sığınmıştılar.
Bunu onlara onlardan biri teklif etmişti. Gençti bunlar, dinçti, dinamikti. Bir
mağaraya saklanma gereği hissettiler.
Ey Rabbimiz katından bir
rahmet ver ve başladığımız şu işimizde rüşdü, doğruyu göster dediler. Yâni
şöyle diyorlardı; Ya Rabbi, Sen tarif buyur, biz yapalım, sen göster, biz
gidelim, sen söyle biz yapalım, seninle birlik olalım ya Rabbi diyorlar. Rahmet
istiyorlar, ama Allah’ınkinden olsun. İnsanlar bazen bir birlerine rahmet
ettiklerini, merhamet ettiklerini iddia edebilirler. Ama biz insanlardan gelebile-cek
bir rahmet, bir merhamet istemiyorlar. Ne kralın, ne toplumun, annenin, babanın
merhametlerine ihtiyacımız yoktur. Ya Rabbi yeter ki sen bize merhamet buyur.
Bizim buna ihtiyacımız var diyorlar. Çünkü her kime Allah’ın rahmeti ulaşmışsa,
o artık cennettedir, cehennemden kurtulmuştur, dünyada hasene ile, âhirette
hasene ile beraberdir.
Rabbimiz, ledünnî bir rahmet, senden bir rahmet
istiyoruz. Kaynağı sen olan bir rahmet istiyoruz diyorlar. Bu ledünnî rahmet
va-hiydir, vahyin ta kendisidir. İnsanlar ancak onunla rahmet ve merhamete
ulaşırlar. Ya da ledünnî rahmet bu Kur’an’ı insanlara ulaştıran, bu kitabı
pratik hayatıyla örnekleyen peygamberler ve peygamberliktir. Bugün biz de aynı
şeyi söylüyoruz. Ya Rab ledünnî bir rahmet olarak bizi vahyinden uzak bırakma,
bizi vahyinle beraber kıl. Bize bu işimizde, vahyini tanıyıp onunla yol bulma
işimizde kolaylıklar ihsan et, raşadâ ihsan buyur da hak nedir, bâtıl nedir
bileyim. Önümdeki, arkamdakileri şeylerin lehime mi, yoksa aleyhime mi olduğunu
bileyim. Cennete mi, yoksa cehenneme mi gittiğimin farkında olan birisi olayım
diye dua ettiler.
Sığındılar gençler mağaraya. Allah’ın
rızasını aramak adına. Allah düşmanlarından Allah’a sığınmak adına girdikleri
bu mağarada şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Ey adına hayatımızı adadığımız
Rabbi-miz! Ey adına her şeyimizi terk ettiğimiz ve sadece kendisine kulluk yapabilmek için müşrik
toplumumuzdan yüz çevirdiğimiz Rabbimiz! Katından bize bir rahmet ver! Biz bu
zalim toplumdan ve bu zalim toplumun İlahlaştırdığı zalim idarecilerinden senin
rahmetine sığındık! Biz senin rahmetine muhtacız! Senin rahmetini ümit
ediyoruz! Şu an-da rahmet kapını dövmeye çalışıyoruz! Ya Rabbi şu anda ve her
za-man muhtaç olduğumuz rahmetini merhametini bizimle beraber kıl! Bize
rahmetinle nazar kılıp işimizde bize bir kolaylık, bir çıkış nasip eyle! İşimiz
konusunda, durumumuz konusunda bizi rüşte ulaştır, rüşte erdir bizi! Senin yol
göstermenle biz doğruyu bulalım, senin inâyetinle hidâyete erelim, yanlışa
düşmeyelim, hata etmeyelim.
Biz
bir zalim kralın şerrinden, bir zalim toplumun şerrinden ve fitnesinden sana
sığındık. Zalim bir krala kulluktan kaçıp sana kulluğa sığındık. Müşrik bir
toplumun anlayışlarından kaçıp ancak seninle beraberliğimize imkân veren bu
mağaraya sığındık. Seninle bizim aramıza giren sana kulluğumuzu engelleyen
zalim bir hükümdardan, müşrik bir toplumdan aramıza giremeyecekleri ve
kulluğumuzu engelleyemeyecekleri bir ortama hicret ettik. Ya Rabbi ne olur işlerimizde
bize doğruluk ver. Hakkımızda vermiş olduğun hükmün âkıbetini bizim için doğru
çıkar.
Yâni bizim âkıbetimizi, sonumuzu güzelleştir. Bizi
dünya hayatının zilletinden, dünya hayatında bu kâfir ve zalimlerin elinde
oyuncak olmaktan ve böylece dinimizi kaybetmekten ve âhiretimizi berbat etmekten
bizi koru.
İşte bu dua kıyâmete kadar her dönemde dinlerini korumak isteyen
kimselerin yapacakları en güzel duadır. Ve işte bu tavır îmanları tehlikeye
girdiği andan itibaren kıyâmete kadar tüm müslümanların küfür ve kâfirleri terk
etmek îmanlarını fitnelerle karşı karşıya bırakmamak için toplumlarına karşı
takınmaları gereken en meşru tavırdır.
11,12. “Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki
taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için
onları uyandırdık.”
Onların bu şekilde dualarından sonra
Rabbimiz diyor ki onları orada yıllarca uyutuverdik. Kulaklarını kapattık ve
mağarada onlara uzunca bir uyku verdik. Ve yıllarca orada mağarada uyuyup
kaldılar. Allah uyuttu orada onları, ama öteki uyuyanlar gibi değildi onlar. Öteki
uyuyanlar gibi yok olmadılar, mahvolmadılar, telef olmadılar. Rab-bimiz onlara
bu uykularında bir dirilik lütfetti. Allah adına uyuyan bu insanlar
uyumayanlardan daha canlı ve diriydiler.
Çünkü
yaşamları Allah adına olan bu insanların uykuları uyanıkların diriliğinden de
değerliydi. Allah onlara bir dirilik lütfetti ölümden, bozulmadan, dağılmadan
ve kokuşmadan korudu onları. Aslında uyku bildiğimiz gibi bir çeşit ölümdür.
Uyku insanın duyularının kesim zamanıdır. Ama Rabbimizin onlara lütfettiği bu
uyku aslında onların dirilişleri için bir müjde kaynağıydı. Çünkü yasa Allah’ın
yasasıydı. Ya-sa koyucu sadece Allah’tı.
Tüm yasaları koyan Allah ölümün ve uykunun yasasını, dirilişin yasasını koyan
Allah ölümün ve uykunun yasasını değiştiriverdi onlar için. Uyku onlar için
zalimlerin zulmünden kurtuluş vesilesi oldu. Başkaları için başka yasalar içeren
uyku yasası onlar için huzur ve sükûnet yasası oluverdi.
Tıpkı
İbrâhim’in ölümü için zalimler
tarafından hazırlanan ateş yasasının değiştirilip İbrâhim’e selâmet oluverdiği
gibi. Uyutuverdi Allah onları uzun süre. Tüm sıkıntılarını, tüm acılarını ve
korkularını uyutuverdi Rabbimiz mağarada.
Evet onlar Rablerine dua etmişler, işlerini O’na
havale etmişler, O’na sığınıp O’nun yardımını talep etmişlerdi, Allah da
mağarada yatın dedi sanki onlara, işte bu size rahmetimin birinci bölümüdür,
kurtardım sizi buyurdu. Gerçekten çok zor durumdaydılar. İmandan sonra şirke
zorlandılar. Rabbimiz de onlara rahmet ve merhametinin birinci basamağı olarak
bir mağara lütfetti ve yatın, uyuyun dedi orada. Eğer kurtuluş böyle bir
yatışta ise haydi hep beraber yatalım. Evet yatalım, ama yatış programımızı biz
değil Allah belirlesin. Halbuki bakın bu yiğitler kıyam için, ayağa kalkmak
için program yapmışlardı, ama Allah yatırıvermişti onları. Biz Bedir savaşında
da kıyam gerçekleştirmiş, cihad için oraya kadar gelmiş müslümanları böyle bir
uyku ile barındırdığını, sükûnete kavuşturduğunu biliyoruz. Uyudular ve yıllarca
kaldılar orada. Neden? Sonunda açığa çıkaralım diye. Acaba insanlar onların ne
kadar kaldıklarını sayabiliyorlar mı? Bilebilecekler mi? Bu iş kimin
elindeymiş? Kim etkin, kim egemenmiş zamana? Kim uyur, kim uyuturmuş? Hayata
hâkim olan kimmiş? Bunu açığa çıkaralım giye yıllarca uyutuvermiş onları orada.
Sonra:
Kaldıkları zamanı uyudukları süreyi kimin daha güzel hesap
ettiğini bilelim açığa çıkaralım diye onları tekrar diriltip kaldırdık diyor
Rabbimiz. Ve onları kıyâmete kadar gelecek insanlar için bir âyet bir delil bir
alâmet olarak lütfettik. Uzun yıllar uyuduktan sonra dirildiler onlar. Allah
diriltti onları ve artık kıyâmete kadar bu diriliklerini muhafaza edecekler. Kıyâmete
kadar diri kalacaklar Allah’ın âyetlerinde. Kıyâmete kadar diri kalacaklar
mü'minlerin gönüllerinde. Kendileri dirildikleri gibi kıyâmete kadar kendilerinin
yolunda giden, kendilerini örnek alan, kendileri gibi küfre ve şirke baş
kaldıran tüm mü'minleri de diriltecekler diriltmeye devam edecekler Allah’ın kitabında.
Ayrıldılar aramızdan. Terk ettiler toplumu. Reddettiler Allah-tan
başkalarına kulluğu. İsyan ettiler küfre. Baş kaldırdılar tüm tağut-lara. Kestiler
müşrik çevreleriyle ilişkilerini. Tavır koydular babalarına analarına ve tüm
akrabalarına. Kıyam ettiler tüm dünya müstekbir-lerine. Terk ettiler rahat
yataklarını. Küstüler tüm Allah düşmanlarına. Terk ettiler, ayrıldılar
aramızdan ama bakın ki şu anda bile hâlâ aramızdalar. Uyudular ama hâlâ
uyuyanları uyandırmaktalar. Öldüler ama hâlâ ölüleri diriltmeye devam
ediyorlar. Kıyâmete kadar aramızdalar onlar. Şanlarıyla şerefleriyle,
yiğitlikleri ve kahramanlıklarıyla, îmanları ve kıyamlarıyla kıyâmete kadar
dipdiri olarak bizlerden daha diri olarak aramızdadırlar. Rabbimiz burada
onların durumuyla alâkalı kısa ve özet bir bilgi sunduktan sonra artık onların
kıssalarının ayrıntılarını sunmaya başlıyor.
13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak
anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini
artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz
göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa
andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp
O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil
getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?”
Evet peygamberim! Onların kıssalarını
sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş
ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın
yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı
programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş
sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu
mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah.
Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size
haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat
anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh
oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek
Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak
budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu
peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir.
Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler
Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim
dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı
Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar
konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak
içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak
olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku
mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre
çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir
bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe
atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu.
Yusuf’un
zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin
kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle
bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır.
Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler
de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve
dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu
kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara
hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve
hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh
olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet
kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan,
diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki
gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan
bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi.
İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler.
Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının
baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları
olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri
olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı,
eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden
habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve
arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını
yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi.
Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık,
böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı.
Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta
hayatları da ölümsüzleşmeyecekti.
Toplumun
öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları
ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde
kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri
olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra
ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua
ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından
vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin
hayatlarını nasıl bereketlendiriyor?
Yazıklar
olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu
hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür
kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde
edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu
gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara.
Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının
baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman
ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim
oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları
Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler.
Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına
seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin
istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince
Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini
ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini
artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi
onlara bu konuda.
Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye
karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru
orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı
artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme
getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve
hidâyetlerini artırıvermiş.
Sonra
Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini
sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim
namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize
bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz
bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın
dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine
bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip
kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini
artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat,
amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama
kalktılar.
Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını
ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine,
çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar.
Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek
istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak
istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen
ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere
hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu
gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla
çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak
için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum
doğrulsun.
İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına,
analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte
İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her
döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler.
Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı
belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm
varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının
belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm
sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle
reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak
tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz
gibi dediler ki;
Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat
programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket
tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık
kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin
ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı
yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz
Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz
irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana
kullanmış, Ona güvenip dayanmışız.
Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni
tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah
bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz
içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda,
kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal
görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye
yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve
yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm
kâinata egemendir.
Yeryüzünün
küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları
olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu
isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın
kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya
çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne
varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri
yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp
doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik.
Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine
kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri
dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları
reddediyoruz.
Göklerde
ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki
onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri
var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı
var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini
bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların
tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve
Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız.
Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık
yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun
dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü
dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları
uygulanacak başkasını tanımayız.
Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki.
Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla
herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı
dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât
babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı
buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği
konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama
Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi
diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için
değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O
dinle dediği için dinleyeceğiz.
Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan
başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini
yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan
başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış,
sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan
başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda
bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü
söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan
başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa
kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement
atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına.
Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize
bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece
inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar
kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat
edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem
Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı
etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir.
Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de
öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır
öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak
o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu.
Bize
Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin
elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen
dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da,
vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık
kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi
küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah
bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa
çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık.
Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye
karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve
böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi
îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve
toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar:
Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde,
Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi
olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları
söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara
verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını
emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti.
Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka
tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız,
siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni
dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var
diyorlar.
Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit
gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar
Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar,
onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar,
lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde
şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat
böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli,
filan günde şunlar şunlar yapılmalı.
Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse
yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor
bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın
kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve
İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir.
Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada.
Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda
giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan
cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup
özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan
dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın
insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da
kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin
derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu
arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü
şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata
etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu
üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu
adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya
başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf
düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir
dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş
üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin
olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu
be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne
ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü
mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o
ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam
etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye
intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları
içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa
basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan
demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim
dedi? Kim yaptı? Belli değil.
Ya
Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana
sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında
Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda
başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri
büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın
hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine
ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu,
halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu.
Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki
İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar.
Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı
estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik
Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi.
Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında,
onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da
egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda
apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri?
Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir
hüccetleri var mı?
Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi
şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler
buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri
gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara
kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün
değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman
olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri
mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları,
yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti.
Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara
bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana
demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle
donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım.
Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim.
Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin
katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar
yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan
başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler.
İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının
şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını
reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler.
Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar
buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil
miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir
delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse:
Böyle
Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira
eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına
da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki
sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a
iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir.
Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak
gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki
atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde
yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz?
Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil
mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu
yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz
yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim
yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı
kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber
olmaya çalışalım inşallah.
16. “Onlara:
"Siz onlardan ve Allah'tan başka tap-tıklarından ayrıldınız, bunun için
Mağaraya girin ki, Rab-biniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık
göstersin" denildi.”
Allah hariç onların tüm
tapındıklarından ayrıldıktan sonra. Dikkat ederseniz Allah hariç onların tüm
ilahlarını terk ediyorlar. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi onlar Allah’ı
bilmeyen, Allah’ı tanımayan, Allah’tan habersiz bir toplum değildi. Aksine
onların toplumu Allah’ı bilen, Allah’ı tanıyan Allah’a kulluk eden ama
hayatlarının başka bölümlerine Allah’ı karıştırmayan, o bölümlerde öteki rablerini
de dinleyerek şirke düşen bir toplumdu. Meselâ hukukları konusuna Allah karışmayacak
başkaları karışacaktı, kılık kıyafet konularına Allah karışmayacak başkaları
karışacaktı, kazanma harcama bölümlerine, eğitim bölümlerine başkaları karışacaktı.
Dediler ki gençler: Allah hariç onların taptıkları tüm
ilahlarını terk ettikten sonra bir mağaraya sığınınki Rabbiniz size rahmetini
ulaştırsın ve size işinizde bir kolaylık bir çıkış yolu göstersin. Çünkü artık
yapabilecekleri bir şey yoktu. Azdılar, yalnızdılar, güçsüzdüler.
Karşılarındaki müşrik toplumla savaşacak mücâdele verecek bir imkânları yoktu.
Tüm çevreleri zalimlerle kuşatılmıştı. İdarecileri, toplumları, aileleri,
akrabaları, çevreleri hep zalimdi. Etraflarında zulüm kol geziyordu.
Zalimler bu bir avuç müslümânâ göz
açtırmıyorlardı. Allah’a bile iftiradan çekinmeyen böyle müşrik bir toplumun bu
müs-lümanlara karşı iyi davranmaları da beklenemezdi elbette. Rablerine
zulmeden bu insanlar, Rabbim Allah diyen bu üç beş gariban müs-lümanın
varlığına tahammül edemeyecek ve onlara ellerinden gelen her türlü zulmü reva göreceklerdi.
Elbette
Allah hakkını tanımayan insanlar kul haklarını hiç tanımayacaklardı. Bu durumda
statükoyu tehdit eden bu üç beş müs-lüman ya hemen öldürülecekler, ya da müşrik
toplum tarafından fitnelere düşürülerek zorla dinlerinden döndürüleceklerdi. Ya
susturulacaklar, ya susturulacaklardı. Ya da o toplumun içinde kalmaları sonunda
onların da o toplumun anlayışına meyletmelerine sebep olacaktı. İnandıklarını
inandıkları gibi yaşayamayan bu garibanlar, inançlarını kalplerine hapsetmek
zorunda kalan bu müslümanlar sonunda yaşadıkları gibi inanmak ve düşünmek
zorunda kalacaklardı. Belki de toplumda şahsiyetleri silik birer miskin haline
geleceklerdi.
İşte
bütün bu sebeplerden ötürü ayrılmaları gerekiyordu o toplumdan. Ayrılmaları
gerekiyordu babalarından analarından. Ayrılmaları gerekiyordu arkadaşlarından akranlarında
ve toplumlarından. Zaten onlar kıyam edip kendilerini ortaya koyunca, Allah’tan
başka toplumlarına hâkim olan tüm sahte tanrıları reddedince, şirke düşmüş toplumlarını
ve toplumlarının hayat tarzlarını, inanışlarını, değer yargılarını reddedip
açıktan açığa kendi îmanlarını
haykırınca tüm şehir, tüm halk, tüm ülke ve o ülke insanlığının ilah
kabul ettikleri, otorite ka-bul ettikleri tüm sahte tanrılar tüm sahte ilahlar
onların üzerlerine çullanmışlardı.
Diyorlar
ki öldürün onları! Yok edin onları! Şu bizim düzenimizi reddeden, şu bizim
ilahlarımızın aleyhinde konuşan, şu bizim yasalarımızı reddeden ayak
takımlarını öldürün! Hapsedin! Susturun bunları! Asın! Kesin! Hapsedin! Yok
edin! diyerek tüm toplum üzerlerine çullanmışlardı. Eski arkadaşları, eski
dostları, babaları anaları bile onları düşman ilân etmişlerdi.
Peki suçları neydi bu gençlerin? Ne yapmışlardı da bu kadar
gazaplanmışlardı bu kâfirler? Bu müslümanların bir tek suçları vardı. O da
Rabbim Allah demek. Sadece Rabbimiz Allah diyorlardı. Ama berikiler buna
tahammül edemiyorlardı.
Çünkü
ilah biziz diyorlardı. Rab biziz diyorlardı. Yetki bizdedir diyorlardı. Bizim
sözümüz geçer bu ülkede diyorlardı. Bizim kanunlarımız, bizim yasalarımız diyorlardı.
Bizi dinlemek zorundasınız, bizim istediğimiz gibi inanacak, bizim istediğimiz
gibi yaşayacak, bizim istediğimiz şekilde giyineceksiniz! diyorlardı. Rızkı
veren biziz. Ekonominizi ayarlayan biziz. Sizi doyuran biziz. Hayatı veren
biziz. Hayatınızı bize borçlusunuz diyorlardı.
Halbuki
kendilerine bile bir saniye hayat veremeyen, ömürlerini bile bir saniye
uzatamayan, üşümelerine, acıkmalarına bile engel olamayan, sineğin başlarına
konmasına bile engel olamayan, ağaran saçlarına bile dur diyemeyen ve Allah’ın
yeryüzünde koyduğu yasalara boyun bükmek zorunda kalan kimselerdi bunlar. Bunlar
nasıl tanrı olabilirlerdi? Bunlar nasıl hâkimiyet bizdedir, yasaları biz
belirleriz diyebiliyorlardı? Şirkin mantığı olmaz, diyorlardı işte.
Bu
durumda ne yapsın bu garibanlar? Ya her şeye rağmen canlarını kurtarabilmek
için döndük diyecekler, vazgeçtik diyecekler. Biz bu düşüncelerimizden
vazgeçtik, sizin dininize girdik diyecekler, pişman olduk diyecekler, affedin
diyecekler ve dinlerinden îmanlarından vaz geçecekler, hem dünyalarını hem de
âhiretlerini mahvedecekler yahut da kaçıp kurtulacaklardı. Başka çareleri
kalmamıştı.
Dinlerini
değiştirip dünyalarını da âhiretlerini de mahvetme-yeceklerine göre tek
seçenekleri kalmıştı o da kaçmak, saklanmak ve sığınmak. Sığınacakları yer de mağaraydı.
Mağara mazlumların sığınağı. Zalimler için karanlık, vahşi, ürpertici ama onlar
için aydınlık yolun başlangıcı. Mağara şirke düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalanlar
için Allah’a ve cennete açılan bir kapı.
Şu
anda bile metropollerde Allah’a kulluk imkânını kaybeden, Allah’ın rahmetini
kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelenlerin sığındıkları yerlerdir dağ
başları, mağaralar.
Tek çıkar yol olarak bunu bulmuşlar ve birbirlerine bir
mağaraya sığınalım ki Rabbimiz bize rahmetini yayıversin, bizi korusun, bizim îmanlarımızı
korusun, bizi şirke düşmekten korusun ve bize bir çıkış yolu ve cennet nasip
etsin dediler. Allah adına verdiğimiz bu karar ve çıktığımız bu yolculukta bu
işimiz konusunda bize bir rıfk, bir kolaylık bir çıkış nasip etsin. Çünkü
biliyor ve inanıyoruz ki tüm dünya bize düşman kesilse de Rabbimiz bizi
korumasını bilir dediler. Yerde tüm kapılar kapansa bile Onun çıkış yolları
bitmez dediler.
Anlayabildiğimiz
kadarıyla bu, içlerinden birisinin teklifiydi. Bu zulümden kendinizi ancak bir
mağaraya sığınmakla kurtarabilirsiniz diyerek ayrıldılar kentlerinden. Bir daha
dönmemek üzere ayrıldılar evlerinden, barklarından. Ayrıldılar tüm
akrabalarından arkadaşlarından. Ayrıldılar tüm kavim ve kardeşlerinden. Terk
ettiler doğup büyüdükleri memleketlerini. Terk ettiler tüm hatıralarını. Geride
bıraktılar her şeylerini. Girdiler mağaraya, yoruldular ve uyudular. Uzun bir uykuya
daldılar. Uyutuverdi Rabbim onları. Mağarada uyudular, ama kul olarak uyudular, kulluk makamında uyudular.
Demek ki kulluk makamında olan kişi uyanıkken de kuldur, uyurken de kuldur.
Böyle mü’-minlerin pozitif ve negatif tüm hayatları kulluktur. Müslüman namaz
kılarken de kuldur, hiçbir şey yapmayıp otururken de kuldur. Eğer otururken
isyan içinde değilse.
Onlar
uykularına devam etsinler şimdi biz dışardan onların durumlarını takip edelim:
17. “Baksaydın,
güneşin sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan
battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu,
Allah'ın mûcizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır.
Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın.”
Evet güneşin sahibi olan Allah güneşe
de hükmediyor. Görürsün ki güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ tarafından
meyleder. Batarken de onları sol taraflarında yalayıp geçerdi. Yâni Rab-binin
emrini dinleyen güneş doğarken de batarken de onlara dokun-muyor ve onları rahatsız
etmiyordu. Onlar da güneşin kendilerine ulaşamayacağı mağaranın içinde derin
bir köşesinde mışıl, mışıl uyuyorlardı. İşte bu durum Allah’ın âyetlerindendir.
Evet
güneş doğuyor, onların mağaralarının sağından yalayıp geçiyor, güneş batıyor,
bu sefer de sol taraflarından teğet geçiyor. Mağara onları koruyor, güneş
onları koruyor, yasanın sahibi onları koruyor. Güneş Allah’ın âyeti, mağara
Allah’ın âyeti, gençler Allah’ın âyeti, mağaranın onları sinesinde
barındırması, güneşin onlara zarar vermemesi tüm bunlar Allah’ın âyetleridir.
Onlar
orada yüz yıllarca uyuyacaklar ve bu uzun süre orada uyumaları onları
değiştirmeyecek. Hiçbir şey onları etkileyemeyecek. Allah tekvînî iradesiyle,
ilmiyle hikmetiyle onları yüzlerce sene orada uyutacak, onları koruma altına
alacak, bildiğimiz tüm yeryüzü yasalarını değiştirecek ve yıllar sonra onları
tekrar uykularından uyandıracak ve yeryüzü insanlığına diriliş âyetini
gösterecekti.
Bakın
ey kullarım! Yüz yıllarca uyuttuğum bu gençleri nasıl tekrar uyandırıp aranıza
döndürmüşsem, binlerce yıl önce toprağın altına girenleri de aynen böylece; kalkın
emrimle diriltecek ve yepyeni bir hayata kaldıracağım mesajını verecekti.
İşte kıyâmet günü vereceği bu kalkın emrini Allah şimdi bu mağara ashabına
veriyordu. Allah’ın emrini alan gençler hemen hayata dönüyorlardı.
İşte
bu bir âyettir. İşte bu Rabbimizden bize ulaşmış bir hidâ-yettir, bir yol
gösteridir, âhirete müteallik bir ibret ve levhadır. Kim Allah’ın bu ayan beyan
âyetinden ibret alarak hidâyette olmayı murâd eder de Allah onu hidâyetine
ulaştırırsa o hidâyeti bulmuştur. Ama kimde bütün bu âyetlere karşı gözlerini
kulaklarını kapatır da illâ da dalâlette kalmak ister de Allah onu dalâlette bırakırsa
artık onu yola ulaştıracak ne bir dost ne de mürşid bulabilirsin.
18. “Mağara ehli
uykuda iken sen onları uyanık sanırdın, Biz onları sağa ve sola döndürdük.
Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen için korkuyla dolar, geri
dönüp kaçardın.”
Peygamberim
onlar o mağarada uyurlarken sen onları görsen onları bakar görürsün. Onları
bakar zannedersin halbuki onlar uykudadırlar. Dıştan görünüşleri sanki diri
gibi, sanki bakar gibi gözleri açık, sanki uyanık gibidirler ama aslında onlar
uykudadırlar.
İşte Rabbimizin gücünü kuvvetini ve hikmetini
ortaya koyan bir başka âyet. Yıllarca onlar mağarada kalacaklar, uyuyacaklar
ama kendilerine en küçük bir zarar gelmeyecek. Vücutlarında en küçük bir
değişme bir parçalanma, bir çürüme söz konusu olmayacak. Yıllarca onlar orada
uyuyacaklar ve Allah tüm dış etkenlerden onları koruyacak ve hiç kimseye
onların uykusunu bozdurmayacak. Hiçbir varlığı onların yakın semtine uğratmayacak.
Bir de biz onları soldan
sağa, sağdan sola döndürüyorduk di-yor Rabbimiz. Sağlarına ve sollarına döndürüyorduk.
Bir sağlarına bir sollarına döndürerek durumlarını değiştiriyorduk.
Sebebini bilmesek de herhalde varlığın uykuda böyle
devam etme yasasından mı? Yoksa onların vücutlarının zarar görmemesi için mi?
Onlara ıstırap vermemek için mi? Ölmedikleri belli olsun diye mi? Ya da başka
hikmetlerden mi? Allah onları bir sağlarına bir sollarına döndürüyorduk
buyuruyor. Mağaranın içinde görülmeyen bir el onları sağlarına, sollarına
döndürüyordu.
Bir de köpekleri vardı
onların. Belki içlerinden birinindi bu köpek veya onlardan birisi bir çobandı.
Allah dâvâsına gönül vermiş bir çoban. Ya da belki yolda rastladıkları bir
çobana da tebliğ etmişler, o çoban da onların dâvâlarını kabullenip onların
kıyamına katılıvermişti köpeğiyle birlikte. Onlar mağaranın içinde uyurlarken
köpekleri de mağaranın ağzında ayaklarını yaymış bekliyordu. O da tıpkı
içerdekiler kadar canlı, içerdekiler kadar diri ve onları koruyucu biz özellik
ser-giliyordu.
Peygamberim! Eğer onları o
vaziyette görseydin, o haldeyken uykuda onlara muttali olsaydın kaçardın. Korku
ile dolardın ve onlardan ürpererek kaçıp uzaklaşırdın. Onları o vaziyette gören
hiç kimse onlara yaklaşamazdı.
Nitekim tarihi haberlere göre
gelip bakmak isteyenler olmuş ve sanki bir elektrik akımına tutulmuş gibi
gördüğü o manzaradan ötürü kaçmışlardır. Ölmemişler, sanki uykuya dalmış olarak
Rabbimiz onları orada tutuverdi.
19,20. “Birbirlerine
sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar
kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık"
dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi
şehre gönderin, en iyi yiyeceklere baksın ve size getirsin. Orada nazik
davransın, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler. Zîra onların sizden
haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu
takdirde asla kurtulamazsınız.”
Sonra onları uyandırdık, dirilttik diyor Rabbimiz.
Birbirlerine sorsunlar diye, kendi aralarında tartışıp orada ne kadar kaldıklarını?
Ne kadar uyuduklarını araştırsınlar diye. Evet Allah onları uyudukları bu derin
uykudan, yüz yıllar süren uykularından uyandırınca onlardan biri ötekilerine
şöyle dedi: Ne kadar kaldınız burada? Ne kadar uyudunuz? Bir gün, yahut bir
günden daha az kaldık dediler. Ama baktılar birbirlerine ve her halde
durumlarının bu söylediklerine pek uygun olmadığını biraz biraz anlamış
olmalılar ki; işi, her şeyi en iyi bilen Allah’a havale ettiler ve dediler ki
ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.
Diyorlar ki ne kadar
kaldığınızı en iyi bilen Rabbinizdir. Ne hoş bir ifade değil mi? İşte imanın
gündemi. İşte Allah’ın zikri. İşte işin Allah’a havalesi. Allah’tır ancak
onların orada ne kadar kaldığını bilen. Allah’tır her şeyin en iyisini, en
doğrusunu bilen. O’nun gibi bilgisi tam olan, eksiksiz olan kim var da? Bu konu
önemlidir. Çünkü kıssanın sonunda bu gençlerin sayıları konusunda insanların
tartışmaları gündeme getirilecek. Nedense insanlar böyle kendilerine lâzım
olmayan şeylerin peşine düşüyorlar. Halbuki Allah bilen olduğuna, ama bize de
net bir şekilde bildirmediğine göre bizim susmamız gerektiğini, işin en doğrusunu
Allah bilir dememiz gerektiği vurgulanıyor.
Evet, Allah onları birbirlerine ne kadar
kaldıklarını sorsunlar diye kaldırdı. Sordu içlerinden biri; “ne kadar kaldınız?”
Elbette bir Allah yasası olarak uyandıklarında orada ne kadar kaldıklarını
sorgulayacaklardı. Bizler de bugün nerede, ne adına ve ne kadar kaldığımızı
sormak, sorgulamak zorundayız. Bir plan uğruna, bir eylem adına bir yola çıkmışsak,
bir yerlerde o hedefimize bir mola vermiş, biraz oyalanmışsak veya bir uyku,
bir gaflet tutmuşsa bizi, elbette bunu kendimize sormak zorundayız. Ne kadar
kaldık? Ne kadar oyalandık? Ne kadar hedeften ayrıldık?
Sordular birbirlerine ne
kadar kaldıklarını. Dediler ki bir gün, ya da daha az bir süre burada kaldık.
Anlayamadılar. Nasıl anlasın-lardı? Çünkü onlar bir âyettiler. Allah’ın
kendileri aracılığıyla kıyamete kadar kullarına zamana egemenliği, zamana
etkinliği konusunda mesaj ulaştıracağı seçilmiş kimselerdi onlar. Onun için ne
kadar kaldıklarını bilemediler. Bilmemeleri gerekiyordu çünkü. Yarın kıyamet günü
insanlar da aynı şeyi söyleyecekler. Bir kuşluk vakti kadar ancak dünyada
kaldık diyecekler. Yâni öyle değil mi? Söyleyin 50 yaşında, atmış yaşında
olanlar, bir gün gibi gelip geçmedi mi bu ömürleriniz? Öyleyse gelin acele
edelim, çünkü sadece bir gün gibi gelip geçiyor bu hayat.
Ve uyandıktan sonra açlık hissederler. Yemek ihtiyaçları
oldu. Orada yemeden yaşamışlardı. Allah acıkmayacak şekilde doyuruvermişti
onları. Tıpkı çölde İsrail oğullarını bıldırcın eti ve kudret helvasıyla
doyurduğu gibi. Ya da bizler çocukken, hiç haberimiz bile yok-ken anlarımızın
göksünde sütü daha biz doğmadan hazır edip beslediği gibi. Ya da işte şu anda
Allah’ın dediği gibi yaşayan nicelerini hiç çalışmadıkları halde Rabbimizin
doyurup beslediği gibi.
Ellerinde gümüş paraları vardır, içlerinden birini
şehre göndermeyi düşünürler. İçinizden birini şehre gönderin de size yiyecek
getirsin. Ama müşrik bir şehrin yiyeceklerine de güvenilmez, kestikleri
yedikleri helâl mı haram mı böyle bir toplum buna pek dikkat etmez. En iyisi mi
yiyecek için şehre inen kişi bizim için yiyeceklerin helâlini ve temizini
araştırsın. Aman bir de orada, şehirde dikkatli davransın ve sakın sizi kimseye
duyurmasın dediler. Çünkü eğer kaçıp kurtulduğumuz bu müşrik toplum bizim
yerimizi tespit ederse sizi ya öldürürler ya da size zor kullanarak işkence
ederek kendi milletlerine kendi sapık dinlerine döndürürler. O zaman da
ebedîyen kaybedersiniz dediler.
Onun içindir ki gidenin
cesaretli ve ferasetli olması gerekiyor. Çünkü karışık, kozmopolit bir toplum.
Nereden kazandıkları, neler yiyip içtikleri belli değil. Yiyecek diye
insanların ağızlarına sunduklarının içinde neler var, neler yok hiç belli
olmayan bir toplum. Ne yapsınlar böyle bir şehirden bir şeyler alırken?
Mevcudun en temizini, en helâlini araştırıp alsın. Çünkü vücudun, aklın,
beynin, gözün, kulağın, elin, ayağın yapı taşlarıdır yenenler. Bir de bizi
sezdirmesin, bizi hissettirmesin. Eğer onlar sizi fark ederler, yakalarlarsa
sizi taşa tutarlar. Ya da sizi kendi dinlerine döndürürler. Bunun için
ellerinden gelen her şeyi yaparlar.
Sanki bu âyetler bize diyor ki; ey müslümanlar unutmayın
kâfirler sizi dinlerine döndürmeye çalışacaklar. Din bir yaşam biçimidir. Din
bir hayat programıdır. Ev tefrişinden sofra tanzimine, ticaret şeklinden eğitim
programlarına kadar hayatın tümünü kapayan programlar manzumesidir. Öyleyse
sizler onların dinine girmeyin, onlar gibi olmayın, onlar gibi bir hayatın, bir
programın insanı olmayın. Demek ki birileri var ayrı bir dinde, bizler varız
ayrı bir dinde, biz onların dininde olmayacağız. Bizim dinimiz, bizim hayatımız,
hayat programımız Allah endeksli olacak. Eğer onların dinlerine dönersek artık
felâha eremeyiz, kurtulamayız, helâk oluruz Allah korusun.
Anlaşılıyor ki bilinmeme konusunda dikkatli davranmalarının
sebebi işte bu korkularıdır. Allah korkusu. İman korkusu. Ya ölüm, ya da dinden
döndürülmek sûretiyle dünyalarını da âhiretlerini de berbat etme korkusu. Çünkü
aradan yıllar geçtiğini, korktukları kralın ve o krala kulluk eden müşrik
toplumlarının geberip gittiğinin farkında değillerdi. Çünkü kendi hesaplarına
göre daha dün şehri terk edip kaçmışlardı mağaraya. Olup bitenlerden haberleri
olmadığı için tedbir alıyorlar ve gönderiyorlar içlerinden birini. Gönderdiler
içlerinden birini şehre. Meselâ elli yıl önce Konya’yı terk edip tekrar dönen
bir adam bu şehrin sokaklarını tanımakta çok zorlanır değil mi? O da şehri tanımakta
zorlandı. Bir taraftan da insanlar kendisini tanımasınlar diye azami gayret
gösteriyordu. Onlar istedikleri kadar bilinmemek için tedbir alsınlar bakın
Allah buyurur ki:
21. “Böylece,
Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyâmetin kopmasından şüphe edilemeyeceğini
bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların
hakkında çekişip duruyordu: "Onların mağaralarının çevresine bir bina
kurun" diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı
kazananlar: "Onların mağaralarının çevresine mutlaka bir mescid
kuracağız" dediler.”
Rabbimiz buyurur ki biz onları tanıtıverdik o kent
insanlarına. Bildiriverdik onları, onlara. Neden? Çünkü onlarla Allah kullarına
bir mesaj sunacaktı. Allah onlarla kıyâmete kadar tüm insanlığa görsel bir âyet
sunacaktı. Rabbimiz buyuruyor ki; Biz onları insanlara gösterdik. O
şehirdekileri onlardan haberdar ettik. Hattâ kıyamete kadar gelecek insanları
haberdar ettik onlardan. İşte şu anda bizler de haberdar olduk. Onlar
tanısınlar için onların huzuruna gönderdik onu. Değilse orada ölür giderler,
bir süre sonra bakarlardı bir mağarada üç beş ceset, ya da çürümüş kemikler
bulunurdu. Ama Allah onları diriltti ve insanlara tanıttı. Ne için? Şu iki
şeyin mesajını insanlara sunmak için: Birincisi ölüm haktır, diriliş ve kıyamet
haktır.
İkincisi; İnananlar galip gelecektir. Güç ve kudret
sahibi Allah-tır. Allah birilerini korumayı murad etti mi, Allah bir inancı
korumayı diledi mi, onu hiç kimsenin hatır ve hayaline gelmeyecek bir biçimde
koruma altına alabilir. Hiç kimse O’na karşı gelemez. Hiç kimse O’-nun
koruduklarının kılına bile dokunamaz. Kâfirler mağlup olacaktır. İnkâr edenler
rezil ve rüsva olacaktır. İşte bunlar Allah’ın vaadidir. Tarih boyunca bu hep
böyle olmuştur. İman edenler hep kurtulurken, inkâr edenlerse hep mahvolmuşlardır.
Evet, ayrıldı aralarından
biri ve dikkatlice şehre indi. Temiz yiyecek aradı orada arkadaşlarına. Ama ne
kadar da dikkatli davranırsa davransın halk tanıdı onu. Belki yabancı birisi
olarak tanıdılar. Bel-ki geçmişten birisi olarak yıllar öncesinden gelen birisi
olarak tanıdılar. Yahut tarihin geçmiş zamanlarından beri dilden dile dolaşan
şanlı bir kıyamın kahramanlarından birisi olarak tanıdılar. Tanıdılar çünkü
tanıtmak istiyordu Rabbimiz. Tanıdılar çünkü Rabbimizin insanlığa sunmak
istediği âyetlerinden bir âyetti onlar. Allah bu âyetle istedi ki tüm insanlık
Allah’ın vadinin hak olduğunu anlasın. Allah istedi ki insanlık Allah’ın
dostlarını koruduğunu anlasınlar. Üç beş kişi de olsalar, güçsüz de olsalar,
karşılarında koskoca bir dünya da olsa Allah kendi adına kıyam edenleri
koruyacağını, onları zafere ulaştıracağını ve karşılarındaki güçlerin ne kadar
güçlü olurlarsa olsunlar tümünü mağlup edeceğini böylece vadini
gerçekleştireceğini anlasınlar.
Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Rabbimiz
vadini ne kadar güzel gerçekleştirdi! Müşrik bir topluma karşı Allah adına kıyam
etmiş üç beş genç dimdik ayakta ama onlara zulmetmek isteyenlerin hepsi geberip
gitmiş. Hepsi sistemleriyle beraber, şirkleriyle beraber yok olup gitmiş. İşte
insanlar kıyâmete kadar bu gerçeği anlasınlar diye onları tanıttık diyor
Rabbimiz.
Bir de kıyâmet saatinin hak olduğunu, öldükten dirilmenim
şüphe götürmez bir gerçek olduğunu bilsinler ve anlasınlar diye onları
kaldırdık ve tanıttık diyor Rabbimiz. Tüm dünya insanlığının o gençlerin yüz
yıllar sonra dirilişlerine şahit olsunlar da kıyâmetin vukuu konusunda şüpheleri
kalmasın diye bunu yaptık diyor Rabbimiz.
Evet şehir halkı tanıdılar
onu. Yıllar önce zalim bir iktidardan
kaçan o yiğitlerden birisi karşılarındaydı. Halk şaşırıp dehşete kapıldılar.
Bir zamanlar kendilerinin şu anda yaşadıkları Îslâmi hayatı gerçekleştirebilmek
için Allah adına kıyam eden, her şeylerini terk eden şanlı atalarından biri
karşılarındaydı. Çünkü artık düzen değişmişti, toplum değişmiş ve bu gençlerin
bir zamanlar mücâdelesini verdikleri hak din hayata hâkim olmuş, zalimler geberip gitmiş ve toplum müs-lüman olmuştu.
Evet herkes anladı ki Allah’ın vaadi hak oldu. İnsanlar
ölecekler ve dirilecekler Allah’ın vadi haktır. Üç beş genç galip gelecek, Allah’ın
vaadi haktır. Kâfirler üç beş gencin bile hakkından gelemeyecekler, Allah’ın
vaadi haktır. Allah adına kıyam edenlerin arkasında Allah vardır, Allah’ın
vaadi haktır. Kâfirler yok olmuş, Allah’ın vaadi haktır. İşte gördüler bunu,
işte biz de görüyoruz ki bu gençler galip geldiler.
Şehir halkı bu yiğidin peşine
takıldılar, onunla birlikte mağaraya gittiler. O yiğit arkadaşlarının yanına
girdi ve bir daha dışarıya çık-madılar. Onların görevleri bitmişti artık Allah
onları huzuruna almıştı. Onlar Allah’ın âyetleriydiler ve Allah’ın
kendilerinden istediği mesajını sunmuşlar ve artık görevleri bitmişti.
Sonra şehir halkı onların
durumunu tartıştılar aralarında. Onlardan kimileri dediler ki bunların üzerine
bir bina yapalım da daha sonra insanların onları kutsallaştırıp müşriklerin
onlardan istifade etmelerine ve kötüye kullanmalarına engel olalım dediler. Ama
idareciler ise bunlardan istifade etmek istediler. Dediler ki bunların üzerlerine
bir mescid yapalım. Onlar bunu kendilerine kullanmak istediler. Kendi
reklâmlarına, kendi çıkarlarına onları alet etmek istediler.
Evet, birbirlerine galip gelmek için onların
halleri ile alâkalı fikirler ileri sürmeye başladı toplum. Allah’ın rızasına,
lütfuna ulaşan bu mağara ashabının durumlarını tartışıyorlardı. O gün başlayan,
ama bitmeyen, yıllar yılı devam eden bir tartışma. Sanki toplum üçe ayrıldı ve
onlardan birileri dediler ki, yapılanmanızı onlar üzerine bina edin. Onlar
üzerinde bir yapılanma, onlar üzerinde bir program yapın. Hayatınızı ona göre
değerlendirin. Lâkin Allah hemen uyarıverdi onları: “Rabbuhum a’lemü bihim”
Niye onlara bina edeceksiniz yapılanma-nızı? Niye onlara bina edeceksiniz hayat
programınızı? Unutmayın ki onları da en iyi bilen Allah’tır. Neden Allah’ı bir
kenara bırakıp da her şeyinizi onlara endeksleyeceksiniz? Kıyam onlar gibi
yapılır, secde onlar gibi gerçekleştirilir, söz onlar gibi söylenir, amel onlar
gibi işlenir, kıyafet onlar gibi giyilir, adım onlar gibi atılır, tavır onlar
gibi belirlenir. Niye öyle? Neden onlar gibi ayarlayacaksınız? Oysa onlar bir
insandır ve yanılabileceklerdir.
Unutmayın ki sizler Allah’ın dediği gibi olmak zorundasınız.
Efendim, onlar Allah’ın Salih kullarıdır ve bizler onlar gibi olmak zorundayız.
Oysa onlar gibi olarak müslüman olunmayacaktı. Allah’ın dediği gibi olarak
müslüman olunacaktır.
Bir grup da dedi ki, biz
hayatımızı yaşarız, onları şöyle mûtena bir yere, seçkin bir yere koyarız,
zaman zaman ihtiyaç hissettiğimiz tapınma ve coşma olgularımızı da onlarla
giderir, bu yönlerini topluma empoze ederiz, burada kullanırız diyorlar.
Evet kimileri yapılanmalarını
onlar üzerine kuracaklar, dinsel hayatlarını onlarla dolduracaklar,
tapınılarını, dindarlıklarını onlara benzemeye bina edecekler veya onları bir
yerde bir secdegâh makamında tutacaklar. Hayatın tümünde başka programlar
geçerli olacak, ama işte böyle zaman zaman özel günlerde, kutsal zamanlarda
onlarla beraberlik kuruvermek yetecekti onlar için. Yâni aslında harcamaya
başladılar onları.
Veya az evvel ifade ettiğim
gibi idareciler, yönetici kadro onlar üzerine bir mescit inşâ ederek onları
kullanmak istediler. İdareciler her dönemde böyledirler. Tekkeleri, türbeleri
kapattıklarını söylerler ama para getireceğine veya kendi reklâmları adına
kullanabileceklerine inandıkları türbeleri de hep açık tutmaya çalışırlar.
Halbuki önemli olan bu gençlerin türbeleri, yaşadıkları şehir değil veya önemli
olan bu gençlerin sayıları da değildir. Önemli olan bu gençlerin bize sundukları
mesajlarıdır. Ama ne gariptir ki kimi insanlar onların sundukları mesajdan
ziyâde bu tür şeylerle meşgul olurlar. Bakın Allah diyor ki:
22. “Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri
köpekleridir" derler, yahut, "Yedidir, seki-zincileri
köpekleridir" derler. De ki: "Onarın sayısını en iyi bilen Rabbimdir.
Onları pek az kimseden başkası bilmez. "Bunun için, ey Muhammed! Onlar
hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar, hakkında kimseden
bir şey sorma.”
Rabbimizin bu âyetlerinde kendilerine sunduğu mesajı
anlamaya çalışmak yerine kendilerini hiç mi hiç ilgilendirmeyen konularda
insanların tartışmalarına şahit oluyoruz. Gayba taş atar gibi, karanlığa taş
atar gibi diyecekler ki, bu gençler üç kişiydiler ve dördüncüleri köpekleriydi.
Kimileri de diyecekler veya diyorlar ki beş kişiydiler bunlar, altıncıları
köpekleriydi. Sanki gayba taş atar gibi ne dediklerini, ne söylediklerini
bilmiyorlar. Kendilerince gûya kıssada Allah’ın boş bıraktığı bölümleri
doldurmaya çalışıyorlar. Sanki Allah o bölümleri bilememiş, ya da unutmuş gibi.
Onların sayıları yedidir sekizincisi de köpekleri.
Evet tartışmalarının konusu
bu. Onlar üç kişiydiler. Bu sayıları çok önemliydi ya sanki. Yaptıkları o kadar
önemli değildi, çoktan unutmuşlardı yaptıklarını. Kıyamları, imanları,
teslimiyetleri o kadar ö-nemli değildi. Bazıları
da onlar şu kadardı da filan demeye çalışıyorlar. Halbuki Rabbimiz bu
kıssasıyla bize onların sayısından öte şöyle diyor: Onlar bir gruptu, haydi
bakalım onlara sizler de katılın. Siz de onların yanında, onların kıyam
makamında yerlerinizi alın diyor.
Hani tavaf da böyledir değil mi? Bir hareket var, devam
ediyor biz de ona katılacağız. Çünkü o harekete katılmamız onu artırmayacak,
ona belli bir şekil kazandırmayacaktır, ama ona benim katılmam bana
kazandıracaktır. İşte tıpkı onun gibi Ashab-ı Kehf bir grup olarak tanıtılıyor
ve bize sen de gir onların içine deniliyor. Haydi siz de Rabbim Allah deyin.
Hayata O’ndan başka program yapıcı tanımıyo-rum deyin. Onlarla beraber olun.
Tıpkı onların uyuduktan sonra hayata dönüşleri gibi, sizler de uyanıp hayata
dönün. Yıllardır uykudaydınız, dalgındınız, kitaptan, sünnetten uzaktınız,
haydi uyanın artık. Sizin neyinize gerek onların sayıları, ya da o mağarada ne
kadar kaldıkları?
Oysa onlar bu yaptıklarıyla
gabya taş atıyorlardı. Yâni karanlıkta göz kırpıyorlardı. Asla bilemeyecekleri,
bilmeleri mümkün olmayan bir konu üzerinde söz söylüyorlardı. Size neydi
bundan? Ama bunu önce kendimize söylemek zorundayız. Allah için şöyle bir düşünelim.
Acaba bizler de şu anda bize hiç mi hiç lâzım olmayan konular üzerinde böyle
münâkaşa ettiğimiz olmuyor mu? Nenize lâzım bunlar deniliverse ne diyeceğiz?
Yâni o konuda Allah bir şey dememiş, peygamber bir açıklamada bulunmamışsa
nemize gerek de konuşuyoruz onları?
Öyleyse bizim susmamız gereken konuları iki ana
grupta toplayabiliriz. Birisi; bize kulluk sağlamayan, bizi cennete götürücü
olmayan, cehennemden kurtarıcı olmayan konular. İkincisi; evet İslâm’ın o
konuda bir şeyler söylediği, ama bizim bilmediğimiz konularda da susacağız. İslâm’ın
o konuda ne dediğini bilmeden konuşuyorsak, gabya taş atmaktan başka bir şey
yapmadığımızı bilmek zorundayız. Yok köpekleri şöyleydi, yok adları böyleydi,
yok yaşları böyleydi… Birileri de şöyle diyor; bırakın tartışmayı, onlar yedi
kişiydiler, sekizincileri de köpekleriydi.
Bu son ifade ya o kimselerin
tartışmalarının ve sözlerinin ve zırvalarının devamıdır, yahut da bu Allah’a
ait onların gerçek sayılarıyla alâkalı bilgidir. İbni Abbas efendimizden bir
rivâyet var: Der ki onların sayıları yedidir ve sekizincileri de köpekleridir.
Baksanıza Rabbimiz onların sayılarını bilen çok az kimse var diyor, işte ben bu
az kimselerdenim. Eğer bu rivâyet doğruysa, sahihse o zaman bunların sayıları
yedidir, sekizincileri de köpekleridir.
De ki onların sayılarını ancak Rabbin bilir ve
onların sayısını bilen çok az insan vardır. Yine bilen Allah oldu. Peki Allah
onu bilir, onu bilir, onu bilir de neyi bilmez söyleyin. Ne yiyeceğimizi mi?
Nasıl bir yeme modelinden yana olacağımızı mı? Nerelerden kazanıp, nerelerde
harcayacağımızı mı? Nasıl bir hukuktan yana olacağımızı? Nasıl bir siyasal
yaşam takip edeceğimizi mi? Neyi bilmez Allah? Elbette Allah her şeyi bilir.
Ama bakın bu sûre ısrarla bunu gündem ya-pıyor.
Öyleyse ey peygamberim! sen
bu anlatılanlar dışında, Rab-binin sana beyan buyurduğu bu açık ifadelerin
dışında bu konuda kimseyle tartışmaya girme ve bu konuda da kimseden fetva
isteme. Bu konuda bu açıkça verilen bilgiler dışında hiç kimseden bir bilgi
sorma. Hiç kimseyle bu konuda tartışmaya girme. İşte Kehf ashabının durumu bu
kadardır. Sana lâzım olan kadarını, size lâzım olan bölümü Allah çok açık ve
net bir biçimde anlatmıştır, gerisiyle ilgilenme. İşte bir mağara, işte Allah
için kıyam eden gençler, işte Allah’ın onları koruması ve işte yüz yıllar sonra
Rabbinin onları hayata tekrar geri döndürmesi. Sen bunları düşün ve problemleri
bununla çözüme kavuştur.
23,24. “Herhangi bir
şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme.
Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya
daha yakın olana eriştirir. "
Ve bir de ey peygamberim! herhangi bir şey hakkında
yarın onu yaparım deme, inşallah onu yaparım de. Unuttuğun zaman da hemen
hatırlar hatırlamaz Rabbini an ve ümit ederim ki Rabbim beni doğruya ulaştırır
de. Bir şey mi yapacaksın? Yarınla
ilgili bir tasarın, bir programın mı var? Sakın ha yarın ben şunu mutlaka
yapacağım deme pozisyonunda olma. Ancak inşallah de. Allah dilerse, Allah izin
verirse de. Diyelim ki insanlığın sebebiyle unuttun, hatırlar hatırlamaz yine
O’nu gündemde tutuver. Ya Rab de, affet de, istiğfar et. Ve de ki, umarım ki
Rabbim bundan daha güzeline, daha doğru olana beni yaklaştıracaktır.
Öyleyse hayatımıza, yarınımıza, yapacaklarımıza
kendimiz kâ-diriz zannetmeyelim. Hep Allah’a muhtaç olduğumuzu unutmayalım da
yapacağımız her iş konusunda inşallah demeyi unutmayalım. Allah’ın her ân
hayata etkin ve egemen olduğunu unutmadan bir hayat yaşamaya çalışalım
inşallah. İşte müslümanların buna imanına kader diyoruz.
Hayatta bu konuya bîgâne
davranan nicelerinin başına nelerin geldiğini bilirsiniz. Allah’ı diskalifiye
ederek yarın şunu şunu yapacağım diyen nicelerinin her şeylerini kaybettiğini
biliriz. Bir hadislerinde Rasûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz:
“Yarınki programları konusunda eğer insanlar Allah’a kul köle olarak plan ve
program yapmazlarsa onlar, kesinlikle helâktedirler”
Ehl-i kitap, yahut Mekkeli
müşrikler Allah’ın Resûlünden bu konuyu Ashab-ı Kehf’in kıssasını sormuşlar
Rasûlullah da yarın gelin size haber vereyim
buyurmuştu. İnşallah demeyi de unutmuştu. Ertesi günü geldi ki vahiy gelmedi.
Hattâ rivâyetlere göre bir süre vahyini kesivermişti Rabbimiz. Ve nihâyet daha
sonra gelen bu sûresinde Rabbimiz hem peygamberini, hem de onun yolunun yolcusu
olan bizleri bu konuyla uyarıverdi.
Öyleyse bizler de her işimizde her kararımızda inşallah
de-meyi, maşallah demeyi unutmamalıyız. Her sözümüzde inşallah diyelim, her
işimizde maşallah diyelim. Unutmayalım ki Allah her konuya güç yetiren, her
istediği yapan, her şeyi var eden, yaratan, bilendir, tam ve mükemmel bilendir.
İnşallah meşietin Allah’a ait
olduğunu anlamak, kavramak ve bu idrakle îman etmek demektir. Meşiet; dilemek
demektir. Allah dilerse, Allah isterse, Allah izin verirse. Bu elde bir
diyeceğiz bir kere. Ama Allah dilerseden sonra kişi kendinin dilemesini mutlak
ortaya koyarsa, bu Allah’la dalga geçmek demektir.
Yâni
yapacağı her hangi bir iş konusunda inşallah der de bir adam, yâni Allah
dilerse, Allah izin verirse der de, ama bu işe kendini mutlak etkin ve yetkin
zanneder ve öyle davranırsa bu inşallahla dalga geçmek demektir. Meselâ birine
kafayı taktı bir delikanlı, onunla evlenecek, tamam inşallah. Ama öyle ısrar
ediyorsa ki her çareye baş vuracak, illâ da evlenecek onunla. Veya bir yerden
dükkan tutacak adam veya bir işin başına geçecek, biriyle beraber olacak, veya
birine engel olacak, inşallah demiyor
mu? Diyor ama kafaya öyle bir takıyor ki bu işi, mutlaka yapacak onu. Sanki bu
konuda Allah haşa istese de yapacak istemese de. İşte bu Allah korusun da
inşallahla dalga geçmek demektir.
Meselâ
arkadaşın biri evlenme çabasındaydı, tamam inşallah da diyordu maşallah da
diyordu. Ama konuşmasına bir bakın ki her şeye rağmen yer yerinden oynasa da
onu alacaktı. Mümkün değil onu kimseye yar etmem diyordu. E hani inşallah
diyordun? Hani Allah isterse, Allah dilerse diyordun? Nerde kaldı inşallah? Belki
de onunla evlenmeni istemiyordu Allah. Belki o makama gelmene razı değildi
Allah. Hayır öyle değil. Adam hem inşallah diyor, hem de o makama gelebilmek
için Allah istese de istemese de her şeyini, namusunu, iffetini fedâ ediyor.
İşte bu inşallahla dalga geçmek demektir.
Allah korusun da bugün
müslümanın yalanı olmuş inşallah. Müslümanlar inşallah dedi mi nerdeyse bir
sene sonraya söz veriyorlar. Oysa diyecekler, yarın öğle namazında buluşalım
inşallah. Bu ne demek? İslâm’ın mâzeret kabul ettiği şeyler dışında orda olacağım
demektir. Çok acil bir vaka olmadıkça hastalık gibi, ölüm gibi, mutlaka orada
olacağım demektir bu. Öyleyse sözlerimize dikkat edelim durup dururken
kendimizi münâfık yapmayalım.
Bundan sonra bu gençlerin
mağarada kalış süreleriyle alâkalı da bir şeyler söyleyecek Rabbimiz:
25. “Onlar mağaralarında
üç yüz dokuz yıl kaldılar derler.”
Onlar mağaralarında tam üç yüz yıl kaldılar ve
dokuz daha ilave edildi. Bu Arapça’da bir ifade tarzıdır. Araplar arasında o
dönemde çok yaygın kullanılan bir ifade tarzı olduğundan Rabbimiz böyle buyurmuş.
Onlar mağarada üç yüz yıl kaldılar, dokuz daha kattılar. Ama sen şöyle söyle ey
peygamberim; bırakın bu tartışmaları, sayıları konusunda tartıştığınız gibi,
bir de mağarada kalış süreleri konusunda tartışmalara girmeyin.
26. “De ki:
"Onların ne kadar kaldığını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı
O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların
O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz. "
Onların orada ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır.
Allah onların orada ne kadar kaldığını en iyi bilendir. Allah’tır en bilen, tam
bilen. Üç yüz yıl kaldılar, bir de dokuz yıl ziyade ettiler. Yâni üç yüz dokuz
yıl mı? Hayır öyle değil. Bu tartışmalar da size bir fayda sağlamayacak.
Unutmayın ki onların orada ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Gökler ve
yeryüzünün gaybını bilen O’dur.
Yukarıdaki söz eğer Rabbimize aitse o zaman şöyle
diyeceğiz: Rabbin biliyor ki onlar orada 309 yıl kaldılar. Ama eğer bu söz de
önceki zırvaların devamıysa o zaman bilmiyoruz onların ne kadar kal-dığını,
aslını Allah bilir diyoruz. Eğer bilen Allah 309 yıl demişse Allah’ın dediği
doğrudur diyoruz. Çünkü göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir, Ondan daha iyi
hiç kimse bunu bilemez. O ne güzel işitir ve ne güzel görür. Onun berisinde
onlar için ne bir veli, ne de hükmünde ortağı vardır. Mülk tümüyle Onundur
mülkünde hiç kimseyi kendisine ortak etmemiştir, hiç kimseyi bu konuda yetkili
kılmamıştır.
Bazıları Allah bilir sözünden
hareketle bunu diyenin Allah değil de başkalarının olduğunu, işin aslını ancak
Allah’ın bildiğini demeye çalışmışlar. Kimileri de bu bölümün Allah’a ait
olduğunu söylemişler. O zaman 309 yıl mı? yoksa 250 yıl mı? bunu sadece Allah
bilir ve bizim için de fark etmeyecektir. Öldükten sonra dirilten Allah; bin
yıl da olsa diriltme kudretine sahiptir.
Allah semavat ve arzın gaybını bilendir. Gaybın anahtarları
elinde olandır. Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki bu gaybını da
kimseye ezdirip bozdurmayandır Rabbimiz. Yâni kimseyi buna muttali kılmayandır.
Ee efendim Allah bunu başkalarına da bildire-mez mi? Elbette isterse
bildirebilir de ama Allah bunun yasasını koy-muş ve bunu belirlemiştir. Onu
kimseye muttali kılmam diyor.
Meselâ Allah dilerse kendisi gibi bir Allah daha
yaratamaz mı? Son elçisi olan ahir zaman Nebîsinden sonra bir elçi daha göndere-mez
mi? Evet gönderebilir ama bunun yasasını koymuş ve bitirmiş, bundan sonra bir
daha elçi göndermeyeceğim demiş ve bitirmiş. Gaybımı da kimseye açmam demişse
bunun yasasını koymuşsa, artık bunu kurcalamanın da anlamı yoktur.
27. “Ey Muhammed!
Rabbinin kitabından sana vahy olunanı oku; O'nun sözlerini değiştirecek yoktur.
O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.”
Burada kıssa bitiyor. Rabbimiz kitabının Kehf sûresinde
peygamberine vahy ettiklerini elçisine okudu. Elçisine anlattı. Şimdi de ona
okuduğu bu âyetlerin onun tarafından bize okunmasını emrediyor. Allah elçisinin
kendisine indirilen bu kitabı bize okumasını emrediyor. Allah’ın Resûlü Allah’ın
kendisinden istediği biçimde okuyordu Allah’ın kitabını. Sürekli gündemde
tutuyordu bu kitabın âyetlerini. Allah’ın Resûlü bunu önce sahabeye okudu, şu
anda da bize okuyor. Sanki efendimizin ağzından dinliyormuş gibi kıssayı dinledik.
Biz de okuyacağız hem kendimize hem de en yakınlarımızdan başlamak sûretiyle
herkese.
Onun sözlerini değiştirecek
yoktur. Acaba bugün bizler de bu Ashab-ı Kehf gibi olursak Allah bize de yardım
eder mi? demeyin. Biz de eğer bu gençler gibi yapar, Allah için bir kıyamı
gerçekleştirecek olursak kesinlikle inanalım ki Allah bize de yardım edecektir.
Tüm düşmanlarımıza karşı bizi de koruyacaktır. Allah’ın dışında bir melce, bir
sığınak da yoktur. Vekil Odur ve O ne güzel vekildir. Koruyucu Odur ve ne güzel
koruyucudur O. O gün o müslümanları âyet olarak şereflendiren ve kıyâmete kadar
ümmete örnek yapan Allah unutmayalım ki aynı yolun yolcularını da aynı şerefle
şereflendirecektir. Onları da ölümsüzlüğe ulaştıracaktır. Kendisine sığınanları
mutlaka koruyup rüşte ulaştıracaktır.
İşte üç beş genç ve karşılarında bütün dünya. Matematik
hesaplarına göre onların başarması kesinlikle mümkün değil. Ama gördük ki
Allah’ın izniyle başarıya ulaştılar. Kıyâmete kadar Allah yolunda olan
müslümanlar hep kazanacak ve karşılarındaki kâfirler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar
hep kaybedecekler. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen yasasıdır.
Sûrenin bu bölümünde son derece açık ve net bir şekilde
gör-dük ki imanla maddecilik, imanla materyalizm arasındaki savaş böylece
imanın galibiyetiyle son buluyor. Sebepleri putlaştıran, eşyayı putlaştıran ve
maddenin ötesinde bir Allah’ın varlığını reddeden küfür taraftarlarıyla, tüm bu
sebeplerin, maddenin ve eşyanın, âlemin yaratıcısı mutlak egemen bir Allah’ın
varlığına iman eden iman taraftarları arasındaki kavga inananların zaferiyle
sonuçlanıyor. Allah için dünyalarından, rahatlarından, devletlerinin kendilerine
lütfedeceği makamlardan, ailelerinden, akrabalarından, dostlarından,
vatanlarından, evlerinden, barklarından vazgeçebilenleri bekleyen Allah desteği
ve zaferi. Evet hem dünyada, hem de âhirette güzel âkıbet muttakilerindir.
Gördük ki toplum ve zalim
iktidar taraftarları putlara, şehvetlere, maddeye ve kuvvete tapınmaya
başlamıştır. Maddeci ve materyalist bir anlayışla sadece görünene inanan, onun
ötesinde başka hiçbir değer tanımayan, tüm imanî ve ahlâki değerleri reddeden
bir duruma gelmiştir. Bu mantığın getirdiği tabii bir sonuç olarak iktidarda
bulunanlar doyumsuzca ülkenin tüm gelir kaynaklarına el koymuş ve gücüne güç
katmıştır. Ulaştığı bu gücün sarhoşluğuyla kendisini tanrı görmeye başlayan
iktidar kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi
yaşamayanların peşine takılmıştır. Tek tip insan, tek tip inanç dayatmasıyla
insanları takibe almıştır.
İşte böyle boğucu bir ortamda
bir kısım gençlerin kalbine İsa’nın (a.s) hayatbahş olan mesajı ulaşır. Bu
kutlu peygamber mesajıyla dirilen bu gençler sebeplerin ötesinde işleyen mutlak
iradeyi, Allah’ı tanırlar. Sebeplere de, devlete de, devlet kapısına da, topluma
da asla boyun eğip teslim olmamaları ve sadece Allah’a güvenip teslim olmaları
gerektiğinin bilincine erdiler. Allah’ın sebepler sebebi olduğunu, tüm
sebeplerin yaratıcısı ve sahibi olduğunu anlayıverdiler.
Her kim ki böylece Allah’a
iman eder ve teslim olursa kesinlikle bilelim ki Allah da onu destekleyecek,
ona sabır, sebat, güç, kuvvet, rüşt işlerinde başarılar, kolaylıklar
verecektir. Tüm sebepleri onun hayrına, yardımına seferber edecektir.
Evet inançsız bir dünyaya sahip olmaktansa,
imansız, izzetsiz, hürriyetiz ve şerefsiz bir hayata sahip olmaktansa hayatsız,
malsız, mülksüz, makamsız, ikbalsiz bir imana sahip olmayı yeğleyenler var ya
Allah imanlarını onların imdadına koşturuveriyor. İman ve hidayet onların
yollarını açıveriyor. İmanları onlara her yerde ve her konumda sadece Rablerine
güvenmeleri, Rablerine sığınmaları ve Onun istediği yolda olmaları gerektiğini
söyleyiveriyor, onlara bu yolda sabır ve kararlılık veriyor.
Dikkat ederseniz birlikte
gerçekleştirdikleri bu kıyamın sonunda yine birlikte hareket ediyorlar,
bölünmüyorlar, parçalanmıyorlar, her biri ayrı bir yere kaçmayı, her bireri
ayrı bir mağaraya sığınmayı düşünmüyorlar. Hepsi birden Rablerine sığınarak
aynı mağaraya gi-riyorlar.
Dikkat ederseniz adına kıyam gerçekleştirdikleri Allah’ın
güneş, hava gibi tüm nimetlerden onları istifade ettirdiğini görüyoruz. Elbette
bu sebeplerin, bu yasaların sahibi olan Allah onları sevdiklerinin emrine ve
hizmetine âmâde kılar.
İşte böyle hayatın sahibi olan Allah tüm hayatı,
tüm eşyayı, tüm varlıkları, tüm sebepleri sevdiği kul-larının emrine sunarken
aynı sebepleri, aynı eşyayı onları putlaştıranların helâklerine sebep kılıveriyor.
Öyle değil mi?
Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin tamamının sahibi ve
yaratıcısı olan Allah’ı reddederek, Allah’la çatış-maya girerek, maddeyi,
eşyayı, sebepleri, yasaları putlaştıran, onlara tapınmaya başlayan, Allah’a
kulluğa ayıracakları akıllarını, bilgilerini, zamanlarını ve imkânlarını
dünyayı, dünyada rahat bir hayatı kazanabilmek için seferber edenlere dünya ve
topladıkları dünyalıklar hep karşı gelmiştir. Hiç beklemedikleri bir anda, hiç
ummadıkları bir ortamda Allah karşılarına çıkmış, yollarını kesmiş ve bu
zavallılar kendi icatlarının, kendi vasıtalarının kurbanı olarak geberip
gitmişlerdir. Mü’-minlere hayatbahş olan eşya, sebepler bunlar için helâk
sebebi olmuştur. Kendi ürettikleri şeylerin mikroplarıyla, kendi ürettikleri
harp ve benzeri problemlerle yok olup gitmişlerdir.
Ve işte şimdi Mekke’deyiz.
Mekke’de Ashâb-ı Suffa’nın rolünü oynayan, onların misyonunu ve dâvâsını
üstlenen bir avuç müslü-man var. Tıpkı onlar gibi Allah’a Allah’ın istediği
gibi îman etmiş, Allah’a Allah’ın istediği gibi teslim olmuş ve hayatlarını
Allah adına yaşama mücâdelesi veren bir avuç müslüman. Bilallar, Ammarlar,
Sü-heybi Rumilerden oluşan bir avuç müslüman.
Ve bir de Mekke’de Ashab-ı Kehf dönemi zalimlerinin
rolünü üstlenmiş müşrikler var. Onların o gençlere yaptıklarını aratmayacak
biçimde bu bir avuç müslümanı bir kaşık suda boğmak isteyen Mekkeli müşrikler
var. Onlar da diyorlar ki ey Muhammed! Sen bu ayak takımını yanından kovmadıkça
kesinlikle bizler senin yanına gelemeyiz. Biz onlarla birlikte oturamayız.
28. “Sabah akşam
Rablerinin rızâsını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya
hayatının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi
anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye
uyma.”
Peygamberim sen sürekli onlarla beraber ol, onları
yanından kovma. Unutma ki yarın onlar da tıpkı Ashab-ı Kehf gibi olmaya nam-zet
insanlardır. Şu anda horlansalar da, hakaretlere maruz kalsalar da unutma ki
onların şu andaki konumu Ashab-ı Kehf’in konumuyla aynıdır. Tıpkı onlar gibi
bunlar da seneler sonra yeryüzünün efendisi olmaya namzet kimselerdir. Onlar
bir dönem gelecek ki kıyâmete yeryüzünün ölümsüz kahramanları, örnek
şahsiyetleri olacaklardır. Kıyâmete kadar insanlık onları baş tacı edecektir.
Evet, ey peygamberim sakın
sabah akşam seninle birlik olanlara karşı rahatsızlık gösterme, burun kıvırma,
onları yanından kovma. Peki acaba böyle yapmış mı Allah’ın Rasûlü? Sadece Ümmü
Mektûm’a küçücük bir tavrının akabinde bile hemen uyarıldığını biliyoruz.
Peki ya bu neyin nesi? Anlayabildiğimiz kadarıyla müşriklerden
peygamberimize bir teklif var. Diyorlar ki ey Muhammed, tamam senin yanına
gelelim, ama bir konu var ki biz ona tahammül edemi-yoruz. Şu senin yanındaki
malsız mülksüz, statüsüz, adam bile diye-meyeceğimiz baldırı çıplaklar var ya,
şu seni çepeçevre kuşatanlar var ya, sen onları bizim yanımıza almazsan ancak o
zaman gelebiliriz. Kabul edersen geliriz diyorlar. Yâni belki dış görünüşüyle
güzel bir teklifti bu. Onların hidâyetine çok hâris olan Allah’ın Rasûlü; acaba
bu adamlar biraz biraz dinlerlerse adam olurlar mı? Acaba bizim yakınımızda
oluşları onların kalplerini ısındırır mı? Diye düşünürken, aklından geçirirken
Rabbimiz hemen uyarıverir onu. En’âm sûresinde de böyle bir uyarı gelir. Eğer
onları kovacak olursan, zalimlerden olursun buyuruluyor.
Peki acaba bu konuda biz ne
durumdayız? Peygamber bile böyle yapınca zalimlerden olacaksa, biz ne haldeyiz
bu konuda? Allah’ın bize lütfettiği imkânlardan birisini kullanacak durumda
olan komşularımıza, bize ihtiyacı olanlara karşı nasıl davranıyoruz? Aman belki
bu kardeşimin, bu komşumun evinin ihtiyacı mı var? Hastası mı var? Arabaya mı
ihtiyacı var? Onu mu yük sürecek acaba diye mi ka-çıyorsun ondan? Kimlere karşı
yan çizmeye çalışıyoruz? Sosyal hayatta gariban bilinenlerden kaçmaya mı
çalışıyoruz? Müstahdemlere karşı farklı davranmaya mı çalışıyoruz?
Öyleyse peygamberim, sen onlarla beraber ol, ve sabret.
Sa-habi diyor ki vallahi bu âyet geldikten sonra Allah’ın Resûlü biz yanından
ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılmıyordu. Allah’ın bu uyarısından sonra
Rasulullah Ashab-ı Kehf konumunda bulunan toplumun bu en garibanlarıyla
hayatını birleştirivermişti. Zîra Allah’ın dininde yeryüzünde hiçbir sınıf
ayırımı yoktur. Ne sosyal, ne ekonomik, ne dinsel hiçbir ayırım söz konusu değildir.
Bakın aynı konuda Allah’ın
Resûlü En’âm sûresinde de uyarılmıştır:
“Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları
Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır.
Gerekir ki Allah’tan korkarlar. Sırf Allah’ın rızası nı dileyerek sabah akşam
Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu
değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan
kovduğun takdirde zalimlerden olursun.”
İslâm’ın ilk maya tuttuğu
Mekke toplumunda Rasûlullah’ın çevresinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun
en gariban insanlarıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş
müstekbir, toplumun kalburüstü insanları Resûlü Ekremin yanına geldikleri
zaman, bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana oturmak şöyle
dursun, tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Rasûlul-lah’ın
yanına geldiklerinde Bilal gibi, Habbab Bin Eret gibi, Ammar Bin Yasir gibi,
Süheybi Rumi gibi garibanları, kendi ifadeleriyle baldırı çıplakları orada,
onun yanında gördükleri zaman kahroluyorlar, mahvoluyorlar ve: Ey Muhammed!
eğer bizim senin yanına gelmemizi isti-yorsan kov bu adamları. Bu baldırı
çıplaklar senin meclisinde bulundukları sürece kesinlikle senin yanına
gelmeyiz, gelemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız diyorlardı. Biz
aziz, bunlarsa zelil diyorlardı.
Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet
görüyorlardı. Bunlara sahip olanlar aziz, bunlardan mahrum olanlar da zelildir
diyorlardı. Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın
içinden bunları mı seçip beğendin? Yâni sence aramızda Allah’ın nîmet verip
üstün kıldıkları bunlar mıdır yâni? Biz bunlara mı tabî olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senin bu
anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışarıdan
gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında görmelerini iste-miyoruz,
buna tahammül edemiyoruz diyorlardı. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra
onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur,
ama biz varken onları çıkar diyorlardı.
Bunların İslâm’a girmeleri
konusunda çok haris davranan Allah’ın Resûlü, bunların cehenneme gitmelerine
vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü, peki bunu bir düşüneyim buyurunca,
hemen arkasından bu âyet-i kerîme geliyordu. Bakın Allah diyor ki peygamberim,
sen bırak başkalarını da Rablerinden korkanları, Rablerinin huzurunda
toplanacaklarından korkanları, bu dünyadaki imtihânları bitip de tüm
yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceklerini ve huzurda
toplanacaklarını bilen ve buna inananları ve hayatlarını bu îmânâ bina etmeye
çalışanları Kur’an’la uyar. Âhirette kendilerini kurtaracak Allah’tan başka bir
velileri, Allah’tan başka hayatlarına kulluk maddesi alacak bir velileri,
Allah’tan başka bir kurtarıcıları, bir dostları ve şefaatçileri yoktur onların.
Babalarının, dedelerinin, şeyhlerinin, liderlerinin, mürşitlerinin, hattâ peygamberlerinin
bile kendilerini kurtaramayacağına inananları uyar peygamberim.
Zîra uyarıdan nasibini alacak olanlar da bunlardır.
Söz dinleyecek olanlar da bunlardır. Sakın buna inanmayanları inananlara tercih
etme! Allah’a îman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam
Rablerine dua eden ve bu dâvânın temel taşları, yâni bu dâvânın temel taşları
ve bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan
kovma!
Çünkü ne sen onların hesabından sorumlusun ne de
onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da
kendilerine aittir. Yâni bu gariban müslümanların gariban olmaları ya da
onların fakir olmaları benim Rableri olarak onlara takdir ettiğim rızın
neticesidir. Bu benim takdirimdir, senin bununla bir ilgin alâkan yoktur.
Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi
ölçülerin îman yönünden hiçbir değeri yoktur. Yâni ne zenginler daha iyi
müslüman-dır, ne de fakir olanlar daha az müslümandır. Bunun îmanla bir ilgisi
yoktur. Öyleyse ey peygamberim, sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan
kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kalkışma.
Resûl-i Ekremin hayatında bir
Abese hadisesi var. Allah’ın Resûlü kâfirlere Mekke’de büyük kabul edilenlere,
bu müdürdür, bu reistir, bu liderdir, bu kalburüstü, bu elit tabakadır
denenlere İslâm’ı anlatma çabası içindeyken ama bir sahabe, Abdullah İbni Ümmü
Mektum çıkagelir ve Allah’ın Resûlünden Îslâm talebinde, îman talebinde bulunur.
Allah’ın Resûlü onu bırakarak berikilere anlatmaya devam eder. Ümmü Mektum
ısrar eder. Allah’ın Resûlü onun bu ısrarını münâsebetsizlik kabul eder. Zîra
beriki reis konumunda olan kimse-lerin İslâm’a girmelerini istemektedir ve
onlara tebliğine özen göstermektedir. Âdeta onları kazanabilmek için bütün
gücüyle çırpınmaktadır.
Rasûlullah’ın bir mâzereti vardı bu konuda. Ümmü
Mektum Rasûlullah’ın akrabasıydı, binaenaleyh başka zaman da anlatabilirdi ona.
Bir ikinci mâzereti de Abdullah müslümandı, o anda ölseydi cen-nete gidecekti,
ama berikiler kâfirdi, o anda ölselerdi onlar cehenneme gideceklerdi. Onun için
Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Lâkin
Abdullah Bin Ümmü Mektum amaydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti,
samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak
gelmişti.
Ama berikiler ona karşılık
şartlı gelmişti. Bizim bu dine ihtiyacımız yoktur diyerek gelmişlerdi.
Müstekbirce müstağnîce gelmişlerdi. Onun yanında berikilere yönelmek cahili
değer yargısından kaynaklanıyordu. Bunlar müdürdür, bunlar amirdir, bunlar elit
tabakadır diyerek, bunlar îman ederlerse Îslâm güç bulacaktır diyerek bunlara
yönelmek cahili bir anlayıştı. İşte o anda Rabbimiz Abese sûresini gönderivermişti.
Rasûlullah donakalmış, Ümmü Mektum donakalmış, kâ-firlerin hepsi şaşırıp
kalmışlardı. Allah o anda, o ortamda âyetlerini gönderivermiş ve peygamberini
düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. Bir daha bunu yapma peygamberim! Buyuruvermişti.
Öyleyse müslümanlar hüküm
verirken cahiliyeden, cahilî değer yargılarından etkilenmelidir. Bu konuda her
zaman vahiy önde olmalıdır. Kim iyi? Kim kötü? Kim büyük? Kim küçük? Kim önce?
Kim sonra? Kim bereketli kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi
kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun,
ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun her zaman kâfire tercih
edilmelidir.
Yâni yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde
bizden Îs-lâm isteyen bir talep olursa, bunu derhal yerine getirmek zorunda
ol-duğumuzu asla unutmamalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep ol-madığı
halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu yerine getirmek zorunda
olduğumuzu da unutmamalıyız. Yâni karşımız-daki insanların, hanımlarımızın,
çocuklarımızın, komşularımızın illâ da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını,
istemelerini beklememeliyiz. Halleriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin
hemen farkına va-rarak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı anlatmaya başlayıvere-lim.
Evet garibanları etrafımızdan
kovmamalıyız. Zîra Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz.
Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bunun niyeti öğrenmek değil!
Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak! Demeyelim.
Bakın Allah diyor ki: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı
senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorulmayacak. Ne bilirsin? Belki
samimi olarak dinleyip amel edecektir o.
Allah peygamberine diyordu ki
sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından
kovarsan o zaman sen zalimler den olursun.
Peygamberim, sakın dünya hayatının güzelliklerini isteyerek
gözlerini o kimselerden ayırma. Gözlerini o garibanlardan ayırma. Yâni onlar bir
yana sen bir yana program arama. Onlarla beraberken saate bakıp durma.
Birilerini gözleme bahanesiyle sakın dışarıya bakıp, içeriye girip durma.
Dersim vardı, işim vardı, toplantım vardı filan deme. Onlarla beraberliğe
sabret. Biz onlarla beraber olunca Allah bizden razı olacaksa niye yapalım
bunu?
Bunu ancak şu dünya hayatının geçici zevk ve eğlencelerini
isteyenler yapabilir. Yâni bunu yapanlar ne için yaparlarmış? Bakın devamında
Rabbimiz onu şöyle anlatıyor: Ya şu dünya hayatının ziynetini, ya da Allah’ı ve
âhireti istersiniz. Peki ikisini birlikte istesek olmaz mı? Mümkün değil. Yâni
hem Konya’da olmayı, hem de İstanbul’da olmayı istemek gibi bir şeydir bu. Hem
arabayı satmak istiyor-sun, hem de aynı arabaya binmek istiyorsun. Yâni hem o,
hem o olmaz. Bakın Ahzâb sûresinin 28 ve 29. âyetlerinde Rabbimiz bu ko-nuyu
bize çok hoş anlatır.
“Ey
peygamber! Eşlerine şöyle söyle: “Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız
gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini,
âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük
ecir hazırlanmıştır.”
(Ahzâb
28,29)
Rasûlullah efendimizin hanımları Beni Kureyza Yahudilerinin
ganimetleri müslümanların ellerine geçince Rasûlullah efendimizi sıkıştırdılar.
Dediler ki; “ey Allah’ın Resûlü, başkalarının hanımları refah içinde bir hayat
yaşarlarken görüyorsun ki bizler sıkıntı ve yokluk içinde kıvranıyoruz. Bizim
de bolluk içinde yaşamak hakkımız değil mi? Diyerek Rasûlullah efendimizden
dünyalık bir şeyler istediler. Tabi o günlerde müslümanların ellerine son
savaşlarda bolca ganimet geçince hayat standartlarında değişmeler oldu. Bu durumdan
tüm mü’minler etkilendikleri gibi Rasûlullah efendimizin hanımları da etkilendiler.
Bizim de başkaları gibi yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya hakkımız vardır derler.
Bizim de hayat standardımız biraz değişsin, biz de biraz rahat edelim, bizim
evimiz, eşyamız da biraz hoşumuza gidecek hale gelsin derler. Ey Allah’ın
Resûlü biraz da biz hanımlarını düşünsen, biraz da bizim için harcama yapsan
derler.
Belki peygambere karşı hanımlarının istekleri, bu tavırları
Onun insanlığa getirip sunmuş olduğu, insanlardan istemiş olduğu hayat tarzının
bir bakıma bir sorgulanması anlamına da geliyordu. Belki de Rasûlullah’ın
hanımları Onun diğer müslümanlar gibi şimdiye kadar elinde avucunda bir şey
olmadığı için böyle garipçe bir hayat yaşadığı hükmüne, zannına varmışlardı.
Şimdi ise müslümanların eline bolca ganimet malı geçmişti. İster o sebeple, isterse
bolluk içinde bir hayat özlemiyle olsun Resûlullah efendimizi sıkıştırırlar.
Resûlullah efendimiz bu duruma çok üzülür. Rabbimiz buyurur ki;
Ey peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını
ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim.
Eğer Allah'ı, peygamberini, âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah
içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlanmıştır.
Tehdidin büyüklüğünü anlayabiliyor musunuz? Eğer
sizler peygamber eşleri olarak dünya hayatını, dünya hayatının ziynetini,
süsünü, rahatlığını, konforunu, lüksünü istiyorsanız. Eğer derdiniz dünyada
refah içinde bir hayat yaşamaksa, gelin sizi metalandırayım. Size bağışta bulunayım.
İstiyorsanız sizi boşayayım, boşamam
do-layısıyla size vermem gereken mutayı, mehirlerinizi vereyim de gü-zellikle
sizi salıvereyim. Böylece benim içinde bulunduğum sıkıntılı hayattan kurtulup
serbest olursunuz. Özgürce dilediğiniz gibi bir ha-yat yaşarsınız. İstediğiz
şekilde yer, içer, giyinir, kuşanırsınız.
Evet işte peygamber hanımlarına söylenen söz budur.
Peki bize söylenen nedir? Bize ne söyleniyor burada? Ey insanlar, ey müs-lümanlar
eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin sizi serbest bırakayım,
keyfinize göre bir hayat yaşayın. Ama unutmayın ki bu tercihinizle peygamber
ailesinden, peygamber çevresinden, peygamberle birlik olmaktan, peygamber
yolunun yolcusu olmaktan uzaklaşmış olursunuz. Buyurun dilediğiniz gibi
yaşayabilirsiniz. Yine peygamber ailelerine ve bizlere ikinci teklifte şöyle.
Yok eğer dünyayı değil de Allah’ı, Resûlüne ve âhiret yurdunu istiyorsanız
muhakkak ki Allah sizden muhsin olanlara, Allah’ı görüyormuş gibi Ona kulluk yapanlara
büyük mükâfat hazırlamıştır. Haydi buyurun bu mükafat da sizi bek-liyor. Evet
hem hanımlarına hem de kıyâmete kadar gelecek tüm erkek ve hanımlara bunu
teklif ettiriyordu Rabbimiz.
Arkadaşlar, bakın burada bu
ikisinin birbirine zıt olarak bir değerlendirilmesine şahit oluyoruz.
Rabbimizin yaptığı bu değerlendirme gerçekten çok önemlidir. Teklif çok açık ve
net. Bir tarafta dünya, diğer tarafta âhiret ve Allah’ın rızası. Öyleyse
Rabbimizin bu değerlendirmesinden anlıyoruz ki bunun her ikisi de birlikte
olmayacaktır. Yâni hem dünya olsun, hem dünyanın süsü ve ziyneti olsun, hem de
Allah, Resûlü ve âhiret olsun. Niye biri olunca diğeri olmuyor? diye bir soru
soruyor veya işte bu konuda şu andaki mevcut hayatımıza göre bir takım
felsefeler geliştirmeye çalışıyorsak, kesinlikle bilelim ve iman edelim ki işte
Rabbimizin bu âyet-i kerimesindeki değerlendirmesi bizim şu andaki yanlış
anlayışlarımızı kesinlikle reddediyor. Vallahi ben demedim bunu gardaş, bunu
Allah dedi. İşte âyet, buyur sen de oku ve nasıl anlaşılması gerektiğini sen de
düşün. Bu kitap benim olduğu kadar senin de kitabın.
Acaba aynı durumda bizim
hanımlarımız olsa hangisini tercih ederlerdi? Ey müslüman hanımlar, sizler
hangisini tercih ediyorsunuz bugün bir düşünün. Hangisinden yanasınız? Dünya ve
dünya nimetlerine ulaşmak mı? yoksa Allah ve Resûlünün hoşnutluğu mu? Dünyada
lüks bir hayat mı? Yoksa cennet mi? Hangisinden yanasınız? Önce dünyayı bir
kazanalım, sonra âhireti de ayarlarız mı diyoruz? Dünya hayatı ve süsü olsun, bunun
yanında âhiret de olsun mu diyoruz? Yoksa dünya hayatı ve süsünü bir tarafa
bırakıp, bu konuda kendi kendimize hiçbir yorum yapmadan, hiçbir çıkış yolu
aramadan Allah, Resûlü ve âhiret yurdunu mu tercih ediyoruz? Böyle yapalım da
efendimizin hane-i saadetlerinde bizim de yerimiz olsun, biz de ehl-i beytten
olalım mı diyoruz? Öteler âleminde Rasûlullah yanında bir yerimiz olsun mu
diyoruz? Tercih bize bırakılmış, buyurun neyi, hangisini tercih edeceksek tercihimizi
güzel yapalım.
Ey peygamber yolunun
yolcuları, öyleyse sabah akşam Allah’a kul olanlarla, Allah’a kul köle
olanlarla, Allah’a dua edenlerle birlikte olmayı kendinize bir şeref kabul
edin. Sakın ha düzeni bozmayın. Dünya hayatının süsü ve ziyneti hatırına sakın
gözlerinizi başka tarafa çevirmeyin. Yâni mal mülk sevdasına onlardan
uzaklaşmayın. Kalem sûresinde de fakir fukarayı diskalifiye etmeye çalışanların
bağlarını kaybettikleri anlatılır.
Evet bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü
çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kirâmın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin
gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim
yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına
kendi paraları, evlerine kendi evleri gibi bakabilme özellikleri onları öyle
bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları ne de üstünlük
alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir.
Bu âyetlerden anlıyoruz ki
tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız.
Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki
insan ya müslü-manlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım,
belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'mindir,
bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çeki düzen verecektir. Öyleyse
biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor.
Belki yola gelirler, belki adam olurlar.
Öyleyse inzar edeceğiz, ama kovmayacağız. Uyaracağız,
a-ma azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek,
aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize
ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize
çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evlerine insanlar gündüz
saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? Efendim
zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir.
Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle
yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'-minlerin
ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi.
Ve sakın ha peygamberim, o garibanları bırakıp da kalbi bizim zikrimizden
gafil olan, yâni bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek
kendi hevâsına uyan kimseye uyma.
Evet, sakın ha şu bizim
zikrimizden, zikir olarak, hayat programı olarak gönderdiğimiz kitabımızdan
kalbi gafil olan, kalbi uzak olanlar var ya, işte onlara da itaat etme. Sakın
onları dinleme. Onlardan yana meyletme. Çünkü onlar başka değil, sadece hevâ ve
heveslerine uyuyorlar. Kitabı bir kenara bırakıp kendi kendilerine program
yapmaya çalışıyorlar. Onların işleri de gerçekten çok dağınıktır. Ne yaptıklarını
bilmiyorlar.
Ne dersiniz? Kimi
dinliyorsunuz bugün? Kitapla beraber olma-yanları mı dinliyorsunuz, yoksa
kitapla konuşanları mı? Kendi hevâ ve heveslerinden konuşanları mı
dinliyorsunuz, yoksa vahiyle konuşanları mı? Düşüncelerini, fikirlerini, fikri
yapılarını Kur’an ve sünnetten bağımsız geliştirenleri mi dinliyorsunuz, yoksa
vahye teslim olanları mı?
Meselâ yeme, içme ve doyma modelimizde kimin peşi
sıra gidiyoruz? Kılık kıyafet mantığında, ev tefrişi konusunda kimleri
din-liyoruz? Kendilerinden öğrenilecek hiçbir şeyiniz olmayanları mı
dinli-yoruz, bunu düşünmek zorundayız. Âyetin ifadesiyle söylersek; işleri
güçleri aşırılıktır onların. Aşırılıktan yanadırlar. Çizgi, had, hudut, sınır
tanımaz onlar. Böylelerini asla dinlemeyeceğiz. Kalem sûresinin baş
taraflarında da itaat edilmeyecek kimselerin özellikleri anlatılıyordu.
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği
daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün
bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye”
(Kalem
10,13)
29. “De ki:
"Gerçek Rabbinizdendir. "Dileyen inansın, dileyen inkar etsin.
Şüphesiz zalimler için, duvarları
çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım
istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur.
Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!”
Diyeceğiz ki hak Rabbimizden
gelendir. Hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’tan gelendir. Allah’tan gelenler
dışında hak yoktur, hukuk yoktur. Evet hak Allah’tan gelendir. Hak babamın
dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatin dediği değil, hak
toplumun öngördüğü değil, hak A.B.D.den gelen değil, hak Avrupa’nın dediği
değil, hak Allah’tan gelendir ve bunun dışında ne varsa hepsi bâtıldır, hepsi
boştur. Hak Bakaradakilerdir, hak Nîsa’dakilerdir, hak Kehf’tekilerdir.
Yeryüzündeki insanlığın hakça bir hayat yaşayabilmeleri için hak olan Rabbimiz
hak olarak bir kitap ve o kitabıyla hak olarak bir hayat sunmuştur.
Rabbimiz hak, kitabımız hak,
peygamberimiz hak, yolumuz hak, ölüm hak, kabir hak, diriliş hak, sırat hak, terazi
hak, cennet hak, cehennem de haktır. Bakara sûresinde de Rabbimiz kıblenin
değişikliğiyle gündeme gelen hak tartışmalarını bitirmek için şöyle buyurdu:
"Hak Rabbindendir. Sakın ha sakın bu konuda şüpheye
düşenlerden olma Peygamberim."
(Bakara 147)
Hak kelimesi kitabımızda çok
geçer. Ama bakıyorsunuz müs-lümanlar hak problemini gündeme getiriyorlar, lâkin
problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile
söyle-miyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar öncelikle
Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gündeme
getiremeyen müslümanlar kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme
getiremeyeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da de-ğerlendirebilmek için hak
bir kitaba, hak bir mîzana muhtaç olacaklardır. Hak bir peygambere kulak vermek
zorunda olacaklardır.
İşte tüm problemlerin çözümü buradadır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu
bilmek zorundayız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse
gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı?
Öğretmen öğrenci hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı? kulların
hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine
inandığımız başka bir kaynak başka bir hak, başka bir hukuk bilmiyoruz.
"Haktan başka sadece
dalâlet vardır."
(Yunus 32)
Problemlerinizin çözümünü bu
kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda
kalacaksınız.
Evet hak Allah’tan gelendir.
Allah herkesin anlayabileceği, herkesin ulaşabileceği biçimde hakkı
göndermiştir. Hak apaçık ortadadır binaenaleyh:
Allah’ın onayladığından öte hak olur mu? Hayata
program çiz-meye tek yetkili olan Allah neler gönderdiyse işte hak odur. Öyle olunca
kim dilerse iman eder bu hakka, kim de dilerse bu hakkı ortadan kaldırmaya
çalışır. Hak; Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğidir. Hak; benim O’na kul
köle olmam gerçeğidir. Bu hayatta bundan başka gerçek yoktur. İşte bu gerçek
ortada olduktan sonra siz bilirsiniz,
dileyen inansın, dileyen küfretsin. Kimseye ihtiyacı yoktur O’nun. Dileyen
inansın, dileyen bu hakkı örtüp örtbas etsin. Hakla bâtıl apaçık ortadadır. Ve
Rabbimiz; ben hakkı gönderiyorum, sizi bu konuda ser-best bırakıyorum buyurmuştur.
Bizler de bugün insanları iman etmeye, inkârdan dönmeye zorlamaya imkân sahibi
değiliz. Biz sadece hakkı ortaya koymakla mükellefiz. Allah işte bu hakkı gönderdi,
buyurun deriz o kadar. Kabul ederler, etmezler bunu onlar bileceklerdir.
Dileyen îman etsin dileyen de
küfretsin. Artık hak bu kadar açık ve net bir biçimde ortadayken ve herkesin
ona ulaşma imkânı da varken artık tartışmaya gerek yoktur. Birilerinin
müslümanların inanışlarını, hayatlarını sorgulamaya hakkı yoktur. Bizim yaşadığımız
hayat Allah’tan gelen bir hayat tarzıdır. Rabbimizden hak olan kitabında bize
hak olarak ne gelmişse, Rabbimiz bizim adımıza nelerden razı olmuş ve bizi
nelerle sorumlu tutmuşsa biz onları yapıyor ve öylece yaşıyoruz. Bizim bu
konuda herhangi bir hakkımız ve sorumluluğumuz yoktur. Yâni bu yaşadığımız
hayatı biz düşünüp taşınıp kendimiz belirlemedik. Rabbimiz dedi biz de
yapıyoruz, yaşıyoruz hepsi bu kadar. Sorgulayacaklarsa bizi değil Allah’ı
sorgulasınlar.
Hak Allah’ındır, din Allah’ındır, hukuk Allah’ın hukukudur,
yasa Allah’ın yasasıdır. Dileyen buna îman eder, dileyen de dilediği gibi yaşar.
Dileyen Rab olarak Allah’ı, din olarak Onun dinini, yol olarak Onun yolunu,
sistem olarak Onun sistemini kabul edip öylece yaşar, dileyen de Allah’tan
başkalarının yasalarını, yollarını, sistemlerini benimser ve onlara kulluk
eder. Dileyen Allah’ın kulu olarak mü'min, dileyen de dilediği kimselerin kulu
olarak kâfir olabilir. Hattâ dileyen de yeryüzünde kendisinin ilahlığını bile
iddia edebilir. Allah yeryüzünde yasaları gereği bu imkânı vermiştir kullarına.
Sonuna kendileri katlanmak kayd-u şartıyla dileyen dilediği yolu tercih
edebilir. Ama arkasından şunu da ortaya koyalım da insanlar dönüvermeye yol
bulsunlar:
Ama zalimler için öyle bir
azap hazırladık ki duvarları çepe-çevre onları kuşatmıştır. Biz zâlimlere,
yapması gerekenleri yapmayıp, yapmaması gerekenleri yapanlara, bulunmaması
gereken yerde bulunup bulunmaları gereken yerden kaçıp kaybolanlara, yâni kendilerini
Allah’a kulluk ortamından uzaklaştıranlara öyle bir ateş hazırlamışız ki,
kesinlikle hiçbir zaman o duvarları aşıp o azaptan kurtulmaları mümkün
değildir. Onların çıkış ve kurtuluş yolu yoktur. Onlar yandık diyerek su
isteyecekler, erimiş maden gibi yüzleri yakıp kavuran, yüzleri haşlayan,
yüzlerini yüzlükten çıkaran, yüzlerinde yüz kılığı bırakmayan bir içecek sunulacak
onlara. Bir su ile yardımlarına koşulur onların, ama o su sanki erimiş maden
gibi. Sanki pişmiş kelle gibi dişler sırıtıp kalıyor. Bu ne çirkin bir içecek
ve bu cehennem ne kötü bir duraktır.
Evet yollar açıktır. Allah imkân vermiştir. Allah
hakkı da bâtılı da, hakkı yaşayanların da bâtılı yaşayanların da sonunu
anlatmış açıklamıştır. Artık dileyen mü'min dileyen de kâfir olabilir. İkisine
de yollar sonuna kadar açıktır.
Dikkat ediyor musunuz
Rabbimiz îmânâ da küfre de imkân veriyor. Bu ne büyük bir hürriyet. Kullarını
yoktan yaratan O, onların muhtaç oldukları rızıklarını, yağmurlarını, sularını,
havalarını, güneşlerini, yaşam şartlarını yaratan O, ama şu rahmete bakın ki
onları illâ da bana kulluk yapacaksınız, illâ da bana bütün bu verdiklerime
karşılık teşekkür edeceksiniz demiyor.
Düşünün şu anda yeryüzünde hiç bir beşerî sistem Allah’ın
kullarına verdiği bu hürriyeti vatandaşlarına vermiyor. Bizim gibi
düşüneceksiniz! Bizim gibi inanacaksınız! Bizim istediğimiz şekilde
giyineceksiniz! Bizim dediklerimizin dışına çıkmayacaksınız! Laik olacaksınız!
Kemalist olacaksınız! Demokrat olacaksınız! Vs, vs.
İşte yasaları belirleme hakkını Allah’tan alıp,
Allah’ı hayata karıştırmayıp Allah’tan başkalarını hayatta söz sahibi kabul
ederseniz Rabbinizin size tanıdığı haklarının milyarda birini bile elde etme
hakkınız kalmayacaktır.
Evet kâfirler için böyle bir
hayat varken acaba mü'minler için neler varmış?
30,31. “İyi hareket edenin
ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara,
içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar,
ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne
güzel bir mükâfât ve ne güzel yaslanacak
yer!”
İman edenler Allah’a, Allah’ın kitabına ve kitabı vasıtasıyla
Allah’ın gönderdiği hayata, Allah’ın elçisinin örnekliliğine. İman edenler ve
bu îmanlarını sadece sözde bırakmayarak amele dönüştürenler, îmanlarını
hayatlarında görüntüleyenler, hayatlarını Allah adına ve Allah’ın belirlediği
ölçüler istikâmetinde yaşayanlar var ya, biz onların amellerini asla zayi
etmeyeceğiz. Onlar için taht-ı tasarruflarında, egemenlikleri altında ırmaklar
akan cennetler hazırladık. Hem de içi dışından, dışı içinden görülen Adn cennetleri,
Firdevs cennetleri ve Naiym cennetleri hazırladık. Orada onlara bal ırmakları,
süt ırmakları ve şarap ırmakları hazırladık. Ama bunların içecekleri ötekilerin
içecekleri gibi içildiği zaman yüzü yüzlükten çıkaran, insanı insanlıktan
çıkaran bir içecek değildir. Bundan başka orada onlar altın bileziklerle
süslenirler. İnce ve kalın her cinsten ipekli elbiseler giyerek tahtları
üzerinde, çevrelerinde Hurileriyle beraber zevk içinde yaşayacaklar.
Evet Allah güvencesinde olanlar, bir de salih
ameller işleyerek inançlarının gereği bir eylemin insanı olmuşlarsa. Amelin en
güzelini yapanları karşılıksız bırakmayacağız diyor Allah. Eğer insanlar iman
ederlerse, Kur’an sünnetin istediği inancın eri olurlarsa, kitabın tanıttığı
gibi bir Allah inancının sahibi olurlar, bu Allah’ın hayata karışmak, hayata
program yapmak üzere peygamberler seçip onlara kendi programını aktardığına,
kitaplar indirdiğine, bu kitaplar doğrultusunda peygamber rehberliğinde bir
hayat istediğine, böyle bir hayat yaşanıp yaşanmadığının açığa çıkarılması
adına yarın hesaba çekeceğine, gereği gibi hareket edenlerin cennete, aksini
yapanların da cehenneme gideceğine inanan ve bu imanını görüntüleyerek bir
hayat yaşarsa cennet onlarındır.
Onlar kendilerine Adn cennetleri lütfedilecek kimselerdir.
Bu amellerin karşılığı Adn cennetleridir. İşte yarışanlar bunun için yarışmalı.
Plan yapanlar bunun için plan yapmalı. Rasûlullah efendimizin hadisinin
beyânıyla Rabbimizden en üstün cennet istenmelidir. Allah’tan az istenmez.
Direk cennete gitmek için çalışıp çabalayıp işi garantiye almak dururken,
birilerine şefaat edecek kimselerden olmak dururken neden birilerinin
şefaatiyle cennete gitmeye razı olalım da? Birilerinin şefaatiyle cennete girmek
ümidiyle gafil, pespaye bir hayat yaşamaktansa elbette birilerine de şefaat
edebilecek bir iman ve teslimiyetin sahibi olmaya çalışmak çok daha evlâ
olacaktır. İşte Rabbimiz bize Adn cennetlerini hedef gösteriyor ki biz bunu
isteyelim, buna sa’y edelim diye.
Öyle değil mi? Dünya konusunda, dünyalıklar konusunda
hangimiz daha azına razı oluyoruz? Bir bakın hayatınıza, bir bakın birikimlerinize,
on yıl öncesine göre hepimiz daha dünyevileşmedik mi? On yıl öncesine göre hepimizin
dünyalığı artmadı mı? Öyleyse Allah için söyleyin, bu mal mülk hırsı hep önde
gider de, cennet için aza razı olacağız? Aman şu kadar süre içinde şu kadar
Kur’an oku, şu kadar hadis oku diye yüklendiğimiz, zorladığımız müslümanlardan
pek çoğunun; “Çok oldu, bu kadarını yapamam” diye sızlandığına şahit oluyoruz.
Neden? Kur’an’la beraber olacak ya, peygambere daha yakın olacak ya. Sevabı
daha çok olacak ya. Zamanını daha çok Allah’a kulluğu ayıracak ya. Daha azına
razı oluyor adam. Dünya ve dünyalıklar için hep çoktan yana olan bu insanlar
maalesef âhiret için azına talipler. Gerçekten çok garip değil mi?
Cennetin bir
tarifini, bir açılımını alacağız burada. Altından ır-maklar akan. Altın ırmak. Altından
ırmak akıyor. Böyle anlayanlar da olmuş, ama öyle değil, zemininden ırmakların
akıp gittiği cennet. Ya da taht-ı tasarruflarında ırmakların akıp gittiği
cennetler. Yâni cennetliklerin tasarrufları
altında, yetkileri altında, emirleri doğrultusunda akıp giden ırmaklar. Hani
Firavun Nil nehri için öyle diyordu ya:
“Firavun,
milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde
akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?”
(Zuhruf 51)
Rabbimizin ve elçisinin tüm uyarıları karşısında
adam olmaya yanaşmayan alçak kendi yanlışına kendi sapıklığına insanları da ortak
etmek istiyordu. Firavun şöyle seslendi şöyle ünledi. Aslında seslenen oydu da
onun tellalları onun adına bağırdılar. Basınları vasıtasıyla medyası vasıtasıyla
Firavun şöyle seslendi: Ey kavmim! Mısır mülkü benim değil mi? Mülk benim değil
mi? Şu ırmaklar, şu akıp giden Nil de benim taht-ı tasarrufumda değil mi? Siz
hiç düşünmüyor musunuz?
Mısırı kendisinin yarattığını
söylemiyordu ama kendisinin mülkün sahibi olduğunu söylüyordu. Kendisini mülkün
sahibi görüyor Hz. Musâ’yı da gariban birisi görerek küçümsüyordu. Tabii kendi
saltanatı yanında Hz. Musâ’nın Mısırın bir mahallesinde belki çocuklarıyla birlikte
yaşadığı küçücük bir evi veya annesinin evi vardı. Kendisi güçlüydü egemenlik
sahibiydi. Allah’ın kendisine verdiği bu imkânlarla Allah’a hamd etmesi
gerekirken onlarla insanlara Rablik taslamaya çalışıyordu.
Bakın Musâ’yı küçük görerek kendisini büyük görerek
diyor ki; İşte şu nehirler benim emrim altında akıyorlar, bunlara egemen be-nim,
bunlar benim yetkim altındadır diyordu. Bu nehirler, bu topraklar, bu ülke
benimdir, sizler de benimsiniz, bana itaat etmek zorundasınız, bana isyan
edemezsiniz diyordu. Benim taht-ı tasarrufum altındasınız diyordu ya, işte bu
ifadeyi de böyle anlamaya çalışıyoruz. O nehirler cennetlik mü’minlerin
egemenliği altındadır. O nehirlere etkindir o mü’minler. İstedikleri yerden
akıtacaklar, istedikleri kadar akıtacaklar, istedikleri miktar akıtacaklar,
istedikleri yöne çevirecekler, istedikleri şekle sokabilecekler.
Orada takılar da var. Yeşil elbiseler, yeşilin her
tonunda elbiseler. Cennet hak etmek için dünyada ipek elbise giymeyenlerin hak
edecekleri elbiseler vardır orada. Koltuklara yaslanmışlar zirvede bir zevk ve
nimet icredirler onlar.
Rabbimiz diyor ki onlar orada
altın bilezikler takacaklar ve ipek elbiseler giyinecekler. Dünyada Allah
bunları mü'min erkeklere yasak kıldığı için bunlardan Allah hatırına uzak
durmuşlardı. Evet orada Allah bunları onlara ikram edecek. Daha neler neler
ikram edecek Rabbimiz onlara. Zevk içinde, huzur içinde hiçbir şeyin
mahrumiyetini çekmeden, kavga yok, kin yok, düşmanlık yok, ölüm yok, hastalık
yok, yaşlanma yok, üşüme yok, terleme yok, ayrılık yok, hasret yok, bıkkınlık
yok, usanma yok tahtlar üzerinde, koltuklar üzerinde oturmuşlar içkilerini
Hurileriyle beraber yudumlamaktadırlar. Dünyada krallara bile nasip olmayan bir
hayatı yaşayacaklar onlar.
İşte görüyoruz bir süre dünyada zevk-ü safa içinde
yaşayanların zevk-ü sefası bir rüya gibi ölür ölmez bitiveriyor. Halbuki orada
mü'minler ebedîyen yaşayıp gidecekler. Bu ne güzel bir hayat? Ne güzel bir
ikram? Ne güzel bir yaşantı?
Bundan sonra Kehf sûresinde
anlatılan bir başka kıssa ile bir başka darb-ı meselle karşı karşıyayız. Bu
bölümde Rabbimiz daha önce sûrenin 28. âyetinde peygamberine ve kıyâmete kadar
peygamber yolunun yolcularına yaptığı uyarıyı şerh ederek ona bir örnek
sunmaktadır. Hatırlayın Rabbimiz sûrenin 28. âyetinde Mekke’de zor günlerde
îman etmiş, işkenceye adaylığını koymak adına îmanlarını ilân etmiş, samimi
olarak Rablerinin hidâyet hediyesini kabullenmiş, gariban müslümanları, fakir
müslümanları yanından kovmamasını, onlarla beraber olmasını, hayatını onlarla
birleştirmesini emretmiş ve toplumda onları küçük gören, onlarla birlikte aynı
mecliste oturmayı gururlarına yediremeyen zenginlerin cahili değer yargıları
hatırına onlardan yüz çevrilmemesi gerektiğini anlatmıştı. İşte burada da
onların temsilcisi şımarık bir zenginle îmanlı bir fakir arasındaki bir diyalogdan
söz edecek ve ikisinin farkını ortaya koyacak.
32. “Onlara iki adamı
misâl olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla
çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.”
Şu iki kişinin örneğini de söyle insanlara ey peygamberim.
Dün Rasûlullah Efendimiz söyledi etrafına, bugün ben söylüyorum, buradan
ayrılır ayrılmaz sizler de söyleyeceksiniz hanımlarınıza, ço-cuklarınıza,
çevrenize, tanıdıklarınıza, eşinize, dostunuza. Şu iki adamın örneğini düşünün.
Peygamberim! Sen onlara şu iki adamın misâlini de
anlat. Bu iki adam o dönemde yaşamış iki adam olabileceği gibi, daha önceki
dönemlerde, yâni kıssanın nüzûlünden
önceki dönemlerde yaşamış da olabilir. Ama bu iki adam kıyâmete kadar her
dönemde bulunabilecektir. İşte karşımızda her zaman ve zeminde bulunabilecek
iki tip insan örneği. İki insan modeli. Birbirlerini tanıyan iki arkadaş. Birinin
malı mülkü var. Sosyal çevresi, sosyal imkânları ve ekonomik gücü var. Allah
tarafından kendisine ekonomik ve siyasal güç verilmiş. Ama bunlar kendisine
azsın, şaşırsın, şımarsın diye verilmemiştir. Adamın orada bir yanılgısı var.
Bilemiyor, keşke tüm bu imkânlar elinden alınmadan bilseydi.
Allah, kimilerine vererek, kimilerine de
vermeyerek, ya da alarak imtihan eder. Hangi konumda imtihan edilen kişi
diğerine göre üstünlük sahibidir? İşte yanılgı burada başlıyor. Vererek
imtihana çekilenler sanki kendilerini alarak, ya da verilmeyerek imtihana
çekilenlerden üstün zannediyorlar. Hayır hayır, Allah diler öyle, dilerse böyle
imtihan eder. Bu konuda hiç kimse karışamaz O’na. Meselâ Kur’an’-da, akla
gelebilecek her türlü imkânların kendisine sunulduğu bir örnekten bahsedilir.
Süleyman (as). Eğer o şaşırmamışsa, şımarmamışsa, kulluğunu unutmamışsa bize
ne oluyor?
Bakın bu adamın hayat hikâyesinden bize lâzım olacak
kadar bir pasaj sunuluyor. Bunlardan birisi Allah’ın kendisine bolca servet
verdiği ve kendisine verilen bu servetin kendisini şımarıklaştırdığı, elindeki
nîmetlerin ebedî olduğunu, hiç bitmeyeceğini zanneden ve hayatını bu düşünceye
bina eden bir adam. Sahip olduğu malını mül-künü, servetini, samanını, makamını
mevkiini, gücünü kuvvetini, gençliğini zindeliğini hiç yitirmeyeceğine inanan
bir adam. İzzet ve şerefi bunlarda gören, bunlarda arayan bir adam.
Ötekisiyse fakir ama Allah’a Allah’ın istediği biçimde
îman etmiş, Allah’a Allah’ın istediği biçimde teslim olmuş, izzet ve şerefi
Allah’ta, Allah’a îmanda ve Allah’a kullukta gören ve dünyaya fazla de-ğer
vermeyen bir adam. Allah’ın kendisine verdiği nîmetleri, o nîmetin vericisini
unutmadan, onun yolunda kullanarak Rabbine şükretmesini bilen ve hayatını bu
îmânâ bina eden bir adam.
Burada bize iki örnek sunulacak. Galiba şöyle
olanlar cenne-te, böyle olanlar da cehenneme gidecek diye bu konuya iki canlı
örnek sunulacak. Bizim zaaflarımızı, acziyetimizi bizden çok iyi bilen Rabbimiz
sapmamızın muhtemel olduğu konularda iyi anlayalım diye bize böyle örnekler
sunar. Birisi şöyle, ötekisi böyle olan bu iki insan tipine baka baka bizler
cennete mi gidiyoruz, yoksa cehenneme mi bunu anlayacağız. Bu örneklerle
kendimizi tartma ve kontrol etme imkânı elde etmiş olacağız.
Allah diyor ki onlardan
birinci adamı bahçeli kıldık. İki tane bahçe verdik ona. İki bahçesi var o
adamın. Veya işte iki arsası, iki tarlası, iki dükkanı, iki apartmanı, iki fabrikası
var adamın. Yâni şu an-da içimizden biri bu adam. İki büyük bahçe verdik ona ve
bu iki bahçeyi de hurma ağaçlarıyla çevirdik. Bahçeyi veren Allah, bahçenin etrafını
hurma ağaçlarıyla çeviren Allah.
Öyleyse sakın ha sakın hiç kimse şu anda sahip olduklarının
sahibini kendisi zannetmesin. Hiç kimse bunların sahibi benim zannetmesin.
Bağın bahçenin, evin barkın, dükkanın tezgahın, paranın pulun, çoluğun çocuğun
sahibi benim zannetmeyin. Hocalığımızın, bilgimizin, tecrübemizin, çevremizin,
kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim. Bunların tümünü bize veren Allah’tır,
bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Ona bahçeyi veren, bahçenin
kenarını ağaçlarla çeviren ve bahçenin içinde ekinler bitiren de Allah’tır.
33. “Her iki bahçede ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de
eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasında bir de ırmak akıtmıştık.”
Allah ona iki tane bahçe verdi. Her iki bahçe de meyvelerini
bitirdi, meyveye durdu. Ve her iki bahçe de hiçbir şeyi eksik bırakma-mışlardı.
Hiçbir şeyi eksik bırakmadan bahçeler Allah’ın emrini dinleyerek meyvelerini
verdiler. Ve ikisinin arasında da bir ırmak akıttık. Dikkat ediyorsanız âyet-i
kerîmede o iki bahçe hiçbir şeyi eksik bırakmadan ürününü verdi ifadesi
²v¬V²P«# ²v«7«: kelimesiyle ifade ediliyor. Allah zulmetmiyor ona, ya da
bahçeler zulmetmiyor ona. Yâni onlardan biri yapılmaması gereken şeyi yaparak,
olunmaması gereken konumda olarak, ona zulmetmedi. Bu iki bahçe de ne
vereceklerse veriyorlar o adama. Bütün ikramlarını tastamam sunuyorlar ona. Hiçbir
eksik bırakmıyorlar. Zulmetmiyorlar. Yapmaları gereken görevlerini tam yapıyorlar,
takınmaları gereken tavırlarını eksiksiz takınıyorlar.
Sanki bahçedekilerin aklı başında ki, ürünlerini
eksik de tutmamışlar. Tabiri caizse şöyle diyorlar adama; “Ey Allah’ın kulu,
bizler sana vereceğimizi veriyoruz, sen bu konuda hiç endişe etme!” dercesine
ürünlerini tam veriyorlar, eksiksiz veriyorlar. Ama adam, keşke kendisine verilen
bu nîmetlerle Rabbine kulluğa yönelseydi. Keşke bu nîmetlerin sahibi bilseydi.
Evet işte zulüm buydu. Ama bu bahçe kendisine zulmetmediği
halde o bahçenin sahibi zulmediyordu. Yâni
nîmete ve o nîmeti verene karşı takınılmaması gereken tavrı takınarak
hem kendisine, hem öteki arkadaşına, hem de Allah’a zulmediyor.
34. “Onun gelirleri de
vardı. Bu yüzden, arkadaşıyla konuşurken: “Ben malca senden zengin, nüfuzca da
senden daha itibarlıyım" dedi.”
Sadece o iki bahçe değil onun dışında işte ticaret
yerleri var, dükkanları var, fabrikaları var, büroları var, şirketleri var,
ithalat ihracat bağlantıları var. Var da var... Burası belki sadece adamın
yazlık yeri. Ya da işte şehirden bunaldığı zaman, işinden aşından sıkıldığı
zaman şöyle bir dinlenmek, piknik yapmak için gidip geldiği bir yer.
Burada bu yazlık bahçesinin
yanında temel dibi komşu bir de arkadaşı var. Bir komşusu veya bir hizmetçisi,
kahyası var. Şüphesiz ki bu kadar malı mülkü olan birinin yanında, etrafında adamı,
avanesi de olmalıdır. Bu kadar servetin içinde yüzerken kendisi çalışacak de-ğil
ya? Elbette hizmetçileri de olacak. Hizmetçileri, sekreterleri, şoförleri,
kahyaları, müdürleri, genel müdürleri de olacak elbette. Böyle bir adamın nesi
olmaz da?
Adam bahçesine bakıyor, yüzü
gülüyor, içi gururla doluyor ve yanındakine karşı böbürlendikçe böbürleniyor,
kendisini ondan üstün görüyor, ve ona karşı hava atmaya başlıyor. Belki o
arkadaşı bir zamanlar beraber koştukları, beraber oynadıkları, ayakkabıları
bile yokken beraber koyun güttükleri, beraber soğan ekmek bile bulamadıkları,
güçbelâ karınlarını doyurdukları bir arkadaşıydı. O günleri unuttu adam tabi,
adam oldu, büyüdü, zengin oldu. Arkadaşına diyor ki, ben mal olarak senden daha
fazlayım, güç olarak da seni beşe, ona katlarım, çoluk çocuk, nüfuz yönünden de
senden çok fazlayım. Gücüm kuvvetim var, param pulum var, oğlum kızım var,
çevrem kredim var. Halbuki sende bunların hiç birisi yok. Hem ekonomik yönden
senden çok üstünüm, hem de siyasal gücümle seni ayağımın altına alabilirim. Hem
cüzdanım kabarık, hem de güçlüyüm. Yâni benim karnımdaki senin karnındakinden
daha çoktur. Karın hesabında adam?
Adam hakimiyet iddiasıyla lâf açmış konuşuyor ve
başlıyor arkadaşına hava atmaya. Şu anda, bu toplumda, bu halimle ben istediğim
her şeyi yaparım diyenleri görür gibi oluyorum. Pek çoktur böyleleri. Meselâ
Kalem sûresinde de böyle servetiyle hava atmaya çalışan bir adamdan söz edilir.
Âyeti inşallah bulayım.
“Mal ve oğulları vardır diye aldırış
etmeyerek âyetlerimiz ona okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları” der.”
(Kalem 14,16)
Malı, mülkü, serveti, oğlu, kızı, çevresi, siyasal
ve ekonomik gücü var diye, Allah’ın âyetleri kendisine duyurulunca; “yok,
bunlar çağdaş değil, bunlar bize göre değil, eskilerin masallarıdır bunlar,
mitolojik şeyler bunlar, bunlar beni ilgilendirmez” dediği anlatılır. Neden
böyle diyormuş adam? Çünkü malı, mülkü, ekonomik ve siyasal gücü varmış adamın.
Ama bütün bunlar onu isyana değil, verene kulluğu yönlendirmeli değil miydi?
……. Ben ölmeyeceğim….
Dünyayı kucaklama sevdasıyla koştururken biz de bu
adam tavrında değil miyiz? Dünyaya kazık çakma sevdalısı plan program yaparken
biz de aynen onun gibi değil miyiz? Meselâ sıhhat adına nice imkânlar
yaşıyoruz. Ama öyle inanıyor ve davranıyoruz ki, sanki bun bizden hiç
alınmayacak. Sanki dimdik ayakta olacağız hep. Onu bize veren Allah’ın istediği
gibi değerlendirebiliyor muyuz? Sanki bu gün, güneş hiç bitmeyecek, sanki bu
çeşmenin suyu hiç kuramayacak, bu gelirler hiç bitmeyecek gibi hovardaca bir
harcama programının içinde değil miyiz? Sanki hesaba çekilmeyecekmişiz, sanki
Allah huzuruna hiç gitmeyecekmişiz gibi bir hayatın adamı değil miyiz? He-sabımız
böyle değil mi? Onun için değil mi ölüm geliverince apışıp kalıvermemiz?
Kafalarımız, düşüncelerimiz, hesaplarımız, planlarımız bir depremle
evlerimizden önce yerle bir olmuyor mu? Bir yangın yaktıklarından önce neden
ciğerlerimizi yakıyor? “Olacak bu” demeyi bilemediğimiz için değil mi? Buna hazır
olmadığımız için değil mi? Sanki ölmeyecekmiş gibi bir hayat yaşadığımız için
değil mi bütün bunlar? Bizler de buradaki insanın yanlışına düşmemiş miyiz?
Evet adamın gururlanma sebebi
kendisini üstün karşısındakini alçak görme sebebi işte bunlar. Mal çokluğu, nüfuz
çokluğu ve fiziki güç. Bakıyoruz tarih
boyunca ve şu anda da tüm çağdaş müşrik sistemler bunların topluma yansıyan
temelleri üzerine kurulmuştur. Tüm müşrik sistemler bu üç şeyin çokluğu esasına
dayanmaktadır.
1: Ya mal, mülk servet
çokluğuna, ekonomik güce dayanır ki bunun adı: Kapitalizmdir.
2: Ya çoluk, çocuk, sülale,
ırk çokluğuna dayanır ki bunun adı: Faşizmdir.
3: Ya da güçlü olmaya dayanır
ki bunun adı da: Despotizm veya krallıktır.
Halbuki bunların hiç birisi
üstünlük sebebi değildir. Bunların tamamını veren Allah’tır. Malı-mülkü veren
Allah, çoluk-çocuğu veren Allah, fiziki gücü veren de Allah’tır.
Dönüyor arkadaşına, onun bağı yok, bahçesi yok, parası
yok, pulu yok. Onu küçük görmeye, ona tepeden bakmaya, onunla alay etmeye
başlıyor. Adam Allah’ın kendisine imtihân gereği verdiği şeylerle arkadaşına
üstünlük tasladı ve:
35,36. “Kendisine böylece yazık ederek
bahçesine girerken: “Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını
da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha
iyisini bulurum" dedi.”
Evet, bahçesine girer azgınlık içinde, kendisine zulmederek,
haksızlık ederek. Öyle yapmamalıydı. O göz olayı öyle görmemeli, o kalp olayı
öyle değerlendirmemeli, o ağız öyle terennüm etmemeliydi. Başka türlü
duymalıydı, başka türlü bakmalıydı olaya. Ama yapmadı, yazık etti. Yapmaması
gerekeni yaparak, yapması gerekeni yapmayarak zulmetti, yazık etti kendine.
Bakın daha da zulmederek şöyle dedi: “Zannetmiyorum ki bu bağım bahçem, bu
malım mülküm elimden alınsın. Bu imkânlar hep benim olacak. Ben buna lâyığım
zaten.” Nasıl da sigortalatmış kendine göre değil mi? Nasıl da bilivermiş yarını?
Dahası; “Kıyamet de kopmaz da, ben ölmem de, bu mümkün değil de, hadi diyelim
ki, gerçek olsa bile, elbette orada da Rabbim bana senden daha hayırlılarını
verecektir.” Diyor. Öyle değil mi? Bu dünyada sana değil de bana verildiğine
göre, elbette öbür tarafta da beni lâyık görecek, sana vermeyecek bana verecektir.
Küstahlığın zirve noktası. Halbuki o içinde bulunduğu hayatı düzenleme
noktasında etkisi ne ki? Tüm hayatını düzenleyen Allah değil mi ki? Bunu
düşüne-miyor adam. Karşısındaki bunu düşündürüyor ama bakın.
Malı, mülkü, serveti, oğlu, kızı, çevresi, siyasal
ve ekonomik gücü var diye, Allah’ın âyetleri kendisine duyurulunca; “yok,
bunlar çağdaş değil, bunlar bize göre değil, eskilerin masallarıdır bunlar,
mitolojik şeyler bunlar, bunlar beni ilgilendirmez” dediği anlatılır. Neden
böyle diyor mu adam? Çünkü malı, mülkü, ekonomik ve siyasal gücü varmış adamın.
Ama bütün bunlar onu isyana değil de verene kulluğa yönlendirmeli değil miydi?
Ama adamın tavrına, planına, programına bir bakın ki; ben ölmeyeceğim diyor.
Dünyayı kucaklama sevdasıyla koştururken biz de bu
adam tavrında değil miyiz? Dünyaya kazık çakma sevdalısı plan program yaparken
biz de aynen onun gibi değil miyiz? Meselâ sıhhat adına nice imkânlar
yaşıyoruz. Ama öyle inanıyor ve davranıyoruz ki, sanki bun bizden hiç
alınmayacak. Sanki dimdik ayakta olacağız hep. Onu bize veren Allah’ın istediği
gibi değerlendirebiliyor muyuz? Sanki bu gün, güneş hiç bitmeyecek, sanki bu
çeşmenin suyu hiç kuramayacak, bu gelirler hiç bitmeyecek gibi hovardaca bir
harcama progra-mının içinde değil miyiz? Sanki hesaba çekilmeyecekmişiz, sanki
Al-lah huzuruna hiç gitmeyecekmişiz gibi bir hayatın adamı değil miyiz?
Hesabımız böyle değil mi? Onun için değil mi ölüm geliverince apışıp
kalıvermemiz? Kafalarımız, düşüncelerimiz, hesaplarımız, planlarımız bir
depremle evlerimizden önce yerle bir olmuyor mu? Bir yangın yaktıklarından önce
neden ciğerlerimizi yakıyor? “Olacak bu” demeyi bilemediğimiz için değil mi?
Buna hazır olmadığımız için değil mi? Sanki ölmeyecekmiş gibi bir hayat
yaşadığımız için değil mi bütün bunlar? Bizler de buradaki insanın yanlışına
düşmemiş miyiz?
Öyleyse, eğer biz kendimiz böyle bir durumda isek,
bizde de şımarıklık varsa, biz de küstahlık yapıyorsak, biz de malımız
mülkü-müz konusunda yanılgı içindeysek, o zaman biz de bir dost bulalım.
Yakınlarımızdan, çevremizden, arkadaşlarımızdan bir dost bulalım da ona zaman
zaman söyleyelim, aman ha, eğer bende bir şımarıklık görürsen dikkat et,
uçarsam tut ayaklarımdan ve beni uyar diyelim. Çevremizde böyle bizi uyaracak
dostlarımız olsun.
Bir çok zenginde, bir çok
ekonomik, siyasal ve askeri güç sa-hibinde, bir çok idarecide ayaklanan huy bu
kişide de harekete geçiyor. Nedir o huy? İmanın, hidâyetin, vahyin kontrolüne
verilmediği için, İslâm’a kanalize edilemediği için bu tür insanlarda uyanan
huy kendisine verilen her şeyi, malı, mülkü, aklı, bilgiyi, beceriyi, sağlığı,
sıhhati, gücü, kuvveti kendisinden bilmesi. Gerçekten bu çok kötü bir huydur ve
vaktiyle Firavunda aynı huy açığa çıkmıştı. Kasas sûresi bunu anlatır.
Kendine, nefsine zulmederek
girdi.... Adam nefsini bilmiyor, Rabbini
tanımıyordu. Mülk ile sahibini, nefsiyle Allah’ı, sebeplerle se-bepler ötesi, sebepler
sebebi Allah’ı ayırt edemiyordu.
Ama arkadaşı öyle değildi.
Allah onun basiretini açmış ve onu rüşte ulaştırmış, hakkı ve hidâyeti
göstermişti ona. Bu âlemde her şeyi evirip çeviren, her şeye hükmeden,
sebepleri yaratan ve bu dün-yayı idare edenin yalnız Allah olduğunu biliyor,
iman ediyor ve bu imanının sevinciyle seviniyordu. Bu imanının savunusu olarak,
imanının gereği olarak arkadaşını uyardı. Ona aslını, yaratılışını hatırlatarak
söze başladı. İnsanların, daha ziyade varlıklı insanların, ekonomik ve siyasal
güç sahiplerinin nedense az hatırladıkları bir gerçekti bu.
Böylece üstünlük taslayarak, kendisine yazık ederek
bahçesine, cennetine girdi. Adam o bahçeyi cennet kabul ediyordu. Cenneti
dünyada arama cinnetine kapılan ve dünyada cenneti yaşadıklarına inanan
insanlar. Bizim için dünyada olanlar yeterlidir, bizim bunun dışında başka
cennete ihtiyacımız yoktur havasına girenler, elbette bu tür dünyalık bahçeleri
cennet bilecekler ve onu kucaklamaya çalışacaklardır. Çünkü görüp görecekleri
budur zaten.
Ya da cennetlerini dünyada yiyip bitirenler elbette
öbür taraftaki cennetlerini kaybetmenin azgınlığı içinde buradaki cennetlere
sıkı sıkıya sarılacaklardır. Elbette buradaki cennetler hatırına Allah’ı unutacaklar,
Allah’a kulluğu unutacaklar, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edecekler ve
kendilerini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendilerini hayata ve mülke etkin ve
yetkin bilecekler ve şöyle diyeceklerdir: Bu bahçenin batacağını, bu bahçenin
harâp olacağını hiç sanmıyorum. Bu bahçem hiçbir zaman harâp olmaz, olamaz
diyecek ve bu inancı, bu zannı, sonunda onu kıyâmetin kopacağını da yalanlamaya
kadar götürecektir. Diyecektir ki kıyâmetin kopacağını da hiç sanmıyorum.
Kıyâmetin kopacağına da inanmıyorum.
Evet dikkat ediyor musunuz?
Dünya sevgisi, mal mülk tutkusu ve elindekilere güvenerek onlarla duyduğu bu
gurur adamı nereye kadar götürüyor? Adam gurur ve kibir içinde bahçesinin içine
giriyor. Ya da işte şirketinin içine giriyor, fabrikasının oturma bölümüne giriyor,
saltanatının içine giriyor, makamına giriyor. Kendisinde güç ve kuvvet görerek
gurur ve kibir içinde, nefsine ve çevresindekilere zulmeder, tepeden bakar
olduğu halde, Allah’ı da diskalifiye ederek di-yor ki: Ben gerçek güç ve kuvvet
sahibiyim! Bütün bunların sahibi be-nim! Bu gücümün, bu saltanatımın, bu
çevremin, bu kredimin, bu ha-yatımın sahibi benim ve artık ben bu mülkün
batacağına da inan-mıyorum!
Yok olmaz bu iş yerleri! Yok olmaz bu fabrikalar!
Bitmez bu saltanat! Son bulmaz bu hayat! Gelmez ölüm bana! Ben ebedîyen yaşarım
bu saltanatımın içinde! Bütün bunlara sahipken artık ben kıyâmetin kopacağına
da ihtimal vermiyorum! Bu saltanatın, bu gücün ve bu imkânın sahibi olan
birinin üzerine kesinlikle kıyâmet kopmaz! Benim üzerime kıyâmet kopmaz! Kimse
benim önüme geçemez! Kimse benimle baş edemez! Allah’ın da beni öldüreceğini
sanmıyo-rum! Gerçi eğer bu zavallı fakirlerin, şu ayak takımının dedikleri
doğru da kıyâmet kopacaksa bile ne önemi var?
Eğer bunların dedikleri gibi ölecek ve yeniden
dirileceksek elbette yine bize orada ayrıcalık tanınacak ve ayrı muamele
yapılacaktır. Zatıalileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar
servetin bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın
cenapları elbette âhirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak,
orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyordu adam.
Evet zenginler ölmez,
paralılar ölmez, makam sahipleri, sal-tanat sahipleri ölmez. Karun bir gün
karşısına geçip sevinçten mest olup ayakkabıya döndüğü paracıklarını sayarken,
hizmetçisi de uzaktan gülerek onu seyrediyormuş. Hizmetçisini böyle garip bir
tavır içinde gören Karun, onun paracıklarına göz koyduğunu ve onları çalmayı
planladığını zannederek onu ayaklarının altına alıp ezmeye başlar. Niye
gülüyordun lan söyle bakalım? Diye onu ezmeye çalışırken bir ara fırsat bulan
hizmetçi bağırır: Efendim! vallahi onları çalmayı filan düşünmedim! Düşündüm ki
siz ölünce.. Filan demeye çalışırken daha onun sözünü boğazında kesen Karun der
ki: Sus lan! Ben ölmem! Zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez!
diye onu daha bir beter yapmaya koyulur.
Evet zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri
ölmez! Bu Ehramlar, bu anıt kabirler de onun için var ya. Ölmediklerini ortaya
koymak için, ölümsüzlüklerini ispat için, ya da öldükten sonra da
hegemonyalarını sürdürebilmek için yaptırıyorlar bunları.
Hani Selçuklular döneminde zalim mi zalim bir vezirden
söz edilir. Sadettin Köpek diye maruf, ismiyle müsemma bir adam. Zulmetmedik,
canını yakmadık adam bırakmamış bölgesinde. Herkes yaka silkeleyip illallah
eder olmuş. Bu pislikten bizi kurtar Allah’ım di-ye herkes dua eder olmuş.
Nihâyet bir gün gebermiş. Şairin birisi öy-le demiş arkasından:
"Ne kendi etti rahat ne
başkasına verdi huzur,
Yıkıldı gitti dünyadan
dayansın ehli kubur!"
Yâni biz kurtulduk bu zalimin
şerrinden ama vay ki kabir ehlinin bunun elinden çekeceği var deyivermiş. Adamın
tabutunu katafalk mı derler? Oraya koymuşlar gece. İşte sabah olsun da bir
çukura atıverelim diye. Ama işin garibine bakın ki gece oradan geçen bir
ga-riban kafasını tabutuna vurmuş ve oracıkta can vermiş. Gebermiş git-miş ama
bakın ki tabutu bile adam öldürüyor alçağın. Nice geberip gidenler var ki şu
anda tabutu bile adam öldürmeye devam ediyor. Allah böylelerinin şerrinden
korusun bizi.
Evet bakın adam bahçesine
girerken diyor ki ben bu bahçenin yok olacağını sanmıyorum ve ben kıyâmetin kopacağına
da inan-mıyorum. Gerçi kıyâmet kopup oraya gitsem de ben bu hayatımdan daha
iyisini orada da bulurum. Orada da keyfime göre mülk ve saltanat içinde
yamasını bilirim diyordu. Yâni dikkat ederseniz adamın ilk tezi kıyâmetin
kesinlikle kopmayacağı iken, sonradan kopsa bile bu aklıyla bu becerisiyle
orada da işi kıvıracağını söylüyor. Mantık bu. Bu dünyada işini becerenler öbür
tarafta da işini becerecektir. Bu dünyada kendisine mal mülk verilenler,
saltanat imkân verilenler elbette öbür tarafta da bunlara sahip olacaklar ve
işlerini orada da becereceklerdir diyorlar.
Evet bakıyoruz adamlar dünyada işlerini çok rahat
becerebiliyorlar. Mal sahibi mi olmak istiyorlar? Kolayca bunun yolunu
bulabiliyorlar. Meselâ adamlar ekonomik gücü şu kadar olanlar ancak bu haktan
istifade edebilecektir diye bir yasa çıkarıyorlar, bir hak çıkarıyorlar ve...
Evet kıyâmet kopsa bile biz öbür tarafta da işimizi
beceririz diyorlar. Zannediyorlar ki bu dünyada geçerli olan değerler öbür tarafta
da geçerlidir. Madem ki bu dünyada kendilerine mal mülk verilip insanlara hâkim
konuma getirilmişler, öyleyse neden öbür tarafta da kendileri için özel yerler
hazırlanıp düşünülmüş olmasın? Öteki arkadaşına gelince cıbılın teki. Malı yok,
mülkü yok, bağı bahçesi yok, atı arabası yok, makamı koltuğu yok, oğlu kızı,
sülalesi onun kadar değil, sosyal statüsü çevresi kredisi yok, cüzdanı onunki kadar
şişkin değil, karnında onunki kadar şey de yok. Sadece imânâ yatırım yapmış çulsuzun teki.
Evet adam arkadaşına karşı böyle deyince arkadaşı
da ona şöyle demişti:
37,38. “Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona:
"Seni topraktan, sonra da nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan
kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah'tır.
Rabbime kimseyi ortak koşmam.”
Sen, seni topraktan, sonra nutfeden yaratan sonra
da seni insan kılığına koyan Rabbini mi inkar ediyorsun? Evet anlıyoruz ki bu
adamın tavrı Allah’ı inkar anlamına geliyordu. Her ne kadar adam diliyle
Allah’ı inkar ettiğini söylemiyorsa da tavrıyla, hayatıyla Allah’ı ve Allah’tan
gelen âhiret gerçeğini inkar ediyordu. Mülkün Allah’a ait oluşunu inkar
ediyordu. Sahip olduğu şeylerin tamamının Allah’ın ken-disine bir lütfu olarak
değil de, kendi planlarının kendi becerilerinin bir meyvesi olarak görüyordu ve
bütün bunların ebedîyen kendisinde kalacağına, hiç kimsenin onları kendisinden
alamayacağına, bu imkânlarını keyfinin istediği biçimde kullanabileceğine, bu
konuda kimseye hesap vermek zorunda olmadığına inanıyordu.
Böyle düşünen, böyle inanan kişi Allah’ı inkar
ediyor demektir. Adam sahip olduğu şeyler konusunda Allah’ın hayatına karışacağını
reddediyordu. Malım benimdir, onu istediğim yerden kazanır, dilediğim yerde
harcarım, bundan kime ne? Diyordu. Midem benimdir, istediğim şeyi oraya
indiririm, kime ne? Diyordu. Kızım benim kızımdır, istediğim kıyafetle onu
sokağa salarım, kime ne? Diyordu. Ne kendi hayatına, ne malı mülküne, ne de
ailesinin hayatına Allah’ı karıştır-mıyordu.
İşte böyle küfreden birine
arkadaşı diyor ki; sen, seni topraktan yaratan, seni adam edeni inkar mı
ediyorsun? Sen, kendi kendini yarattığını, kendi kendini adam ettiğini mi
zannediyorsun? Topraktan ana rahmine düştüğün zamanı bir hatırla, adam olacak
hiçbir tarafın yoktu. Gücün kuvvetin yoktu, bilgin görüşün yoktu, elin ayağın
yoktu, çevren fırsatın imkânın yoktu, evin barkın, paran pulun yoktu, bağın
bahçen yoktu. Hiçbir şeyin yoktu. Şu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara
sahipsen unutma ki bütün bunları sana Allah verdi ve seni adam eden de
Allah’tır. Şu anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım
var diyorsan, onu sana veren Odur. Ekonomik gücüm var, siyasal gücüm var
diyorsan bunları da sana veren Odur.
Sahip olduğun, benim, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren Odur.
Şimdi sen bütün bunları sana veren ve seni yoktan
var eden Rabbini nasıl inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da her şeyini kendisine
borçlu olduğun Rabbini diskalifiye ederek, kendinin tanrılığını iddia
ediyorsun? Utanmadan nasıl oluyor da kıyâmetin kopacağını da zan-netmiyorum, bu
saltanatımın biteceğini de ummuyorum diyerek Allah’ın haberlerini inkar
ediyorsun? Nasıl oluyor da kıyâmet kopsa bile orada ben mutlaka istediğim
hayatı elde ederim diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye ve ona
ortaklık iddia etmeye kalkışıyorsun? Bunu nasıl yapabiliyorsun? Allah’ın yoktan
var ettiği, Allah’ın topraktan çıkarıp adam ettiği bir varlık olarak, nasıl Ona
isyan edebiliyorsun? Kendini bir nane mi zannediyorsun diyerek ısrarla onu
hakka dâvet ettiğini görüyoruz.
Burada inşallah şunları söyleyelim: Kesinlikle arkadaşlarımıza
dikkat edelim. Kimlerle düşüp kalktığımıza, kimlerle beraber olduğumuza âzamî
dikkat edelim. Yanıldığımız zaman bizi uyaracak, bizi cennete götürecek kimselerle
arkadaşlık kuralım. Hani Tevbe sûresinde Rabbimiz öyle diyordu:
“Ey
inananlar! Allah'tan sakının ve sâdıklarla
beraber olun.”
(Tevbe 119)
Allah’a karşı takvalı olun. Allah’a karşı kulluğunuzun
bilincinde olun. Hep bir kulluk içinde olduğunuzun bilinci içinde yaşayın. Rabb’inizin
emirlerine karşı gelmekten sakının ve
sadıklarla, doğrularla beraber olun. Doğru söyleyenlerle, doğru yaşayanlarla
beraber olun. İman iddiasında sadâkat gösterenlerle beraber olun. İman iddialarını,
teslimiyet iddialarını eyleme dönüştürenler safında yerinizi alın.
Sadıklarla, Kur’an ve sünnetin tasdikçileriyle
beraber olalım. Sadıkane vahye bağlı olanlarla birlikte olalım. Değilse, bizi
tam ve mükemmel kabul eden, bizim yaptığımız her şeyi yalayıp yutanlarla
beraber olursak helâkin eşiğinde olduğumuzu unutmayalım.
Eğer biz böyle değil de karşımızdaki insanlar böyle
ise, o za-man da inşallah şu arkadaş gibi olalım. Açıkça onlara bu
yaptıkları-nın, bu tavırlarının yanlışlığını ortaya koyan mü’min gibi olalım.
Bakın diyor ki:
Seni topraktan yaratan, adam eden Allah’ı göz ardı
ediyorsun öyle mi? O’nu örtüyor, örtbas ediyorsun öyle mi? Allahsız düşündün
öyle mi? Yorumunu Allahsız ortaya koydun öyle mi? Sanki bu sahip oldukların
konusunda hiç Allah bölümü yok öyle mi? Allah’la ilgisi yok mu bunların?
Kendin mi yarattın kendini? Kendin mi buldun bu sahip olduklarını? Hiç çocuk
olmadın mı sen? Hiç güçsüz olmadın mı? Hiç malsız, mülksüz olmadın mı? Seni
topraktan yaratan Allah değil miydi? Halen şu andaki oluşumun topraktan
sürmüyor mu? Topraktan yediğin gıdalar seni oluşturmuyor mu? Daha önce ananın,
babanın sulbünde topraktan oluşmuş bir nutfeden, bir meniden meydana gel-medin
mi? Ne diye bütün bunları unutuyorsun? Ne çabuk onlardan vazgeçtin? Seni adam
eden Rabbini ne çabuk unuttun? Neden küf-rettin? Neden örttün? Neden gündeme
almadın?
Böyle bir gerçekle yüz yüze gelmek, böyle bir sözü
duymak böyle kibir abidesi olmuş şımarık tiplere ne kadar ağır gelir değil mi?
Böylece o mü’min kişi kendisiyle aynı kulvarda olmadığını, aynı yolu
yürümediğini, aynı bakış açısını paylaşmadığını ortaya koymak için de dedi
ki:
Lâkin O senin göz ardı ettiğin, yaratıcılığını
gizlemeye çalıştığın, unutmak istediğin Allah benim Rabbimdir. Ben O Rabbime
hiçbir şeyi ortak koşmuyorum. Rabbimi hiçbir şekilde ortaklı düşünmüyo-rum. Sadece
O’nu İlah ve Rab biliyorum.
Ben hiç kimseyi ona ortak
koşamam. Zîra yeryüzünde ona or-tak olacak başka varlık yoktur. Ne ekonomik
güce sahip olanlar, ne siyasal nüfuza sahip olanlar hiç kimse Rab değildir. Hiç
kimse hayata karışma hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse hayatı
belirleme hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse insan hayatına yasa
koymaya program belirlemeye yetkili değildir. Benim Rabbim sadece Allah’tır. Benim hayat programımı, mala
bakışımı, dünyaya bakışımı, hareket tarzımı belirleyen Rabbim Allah’tır.
Yaptıklarım konusunda hayatımda tek etkili varlık Allah’tır. Tüm yaptıklarımı
yaptıran, sevdiklerimi sevdiren, küstüklerime küstüren, beni hareket ettiren Allah’tır.
Ben boynumdaki ipin ucunu yalnız ona verdim. O nereye
çekerse ben o tarafa giderim. Ben irademi ona teslim ettim. Ben onun benim
adıma seçimini, seçim kabul ettim. Ben onun benim adıma belirlediği ve razı
olduğu hayat neyse, düşünce neyse, bakış neyse ondan razı oldum ve ona teslim oldum.
Ben onun hatırını senin hatırına ve yeryüzünde kim olursa olsun insanların
hatırına tercih etmem. Onun için arkadaşım da olsan onun adına seni uyarıyor,
seni tevbeye dâvet ediyor ve bu inanışından vazgeçmeye çağırıyorum.
Evet işte mü'min kişinin dünyaya
bakışı. Mü'min dünyaya imtihân için geldiğini, bu dünyaya kendisinin Rabbi
tarafından getirildiğini, Rabbi tarafından yaratıldığını bilen ve imtihan için
geldiği dünyada Rabbini unutup, Rabbine kulluğu unutup dünyanın süsüne ve
ziynetine meyletmemesi gerektiğini bilen kişidir. İmtihan için yaratılan
dünyalıklara gönlünü kaptırıp onu yegâne hedef ve şeref sebebi gör-memesi
gerektiğini, hedef ve şeref olarak sadece Allah’a kulluğu ka-bullenmesi
gerektiğini asla unutmayan kişidir mü'min. Onun için de Allah’tan başka hiç
kimseden korkmaz o. Malı mülkü olanlar karşısın-da hakkı söylemekten çekinmez.
Şımarık servet sahipleri karşısında onların ellerindekine minneti olmadığı için
aşağılık kompleksine kapılıp ezilip bükülmez. Onların servetlerine, makamlarına,
siyasal güçlerine güvenerek yedikleri nanelere asla göz yummaz. Onların yanında
gerçekleri gizleyerek dilsiz şeytan olmaktan Allah’a sığınır.
Çünkü mü'min izzet ve şerefi malda mülkte gören ve
bunları kaybettiği zaman da izzetsiz ve şerefsiz hale gelen kimselerden
değildir. Mü'min izzet ve şerefi Allah’ta, Allah’ın dininde, Allah’a kullukta, îmanda
ve İslâm’da gören kişidir.
Sûrenin bundan sonraki âyetlerini tanımak için 10. ciltte buluşmak
üzere Allah’a emanet olun. Vel hamdü lillâhi Rabil âlemîn.
39,40,41. “Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni
kendinden mal ve nüfuz bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet
ancak Allah'a mahsustur, demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini
bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen
yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.”
Hiç
olmazsa oraya, bahçene girdiği zaman bu Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın izniyle
olmuştur, bunu bana Allah vermiştir, Allah’tan başka güç kuvvet sahibi yoktur
deseydin ya! Maşallah güç ve kuvvet ancak Allah’a aittir deseydin. Ne olurdu şu bağına girerken “Ya Rabbi sen dilemezsen
olmaz. Sen dilediğin sürece vardır deyiverseydi. Malını mülkünü, gücünü
kuvvetini Allah’tan biliverseydi. Öyle değil mi? Mal verir, Onun
dilemesiyle olur, güç kuvvet verir, Onun dilemesiyle olur, evlât verir, Onun
dilemesiyle, oğul verir, Onun dilemesiyle, kız verir Onun dilemesiyle, ilim
verir, fırsat verir, imkân verir, hastalık ve-rir, sağlık verir hep Onun dilemesiyle.
O dilemesiydi o vermeseydi nereden bulabilecektik bütün bunları?
Öyle
değil mi? Haydi analarımızdan doğduğumuz günden bir yıl öncesine gidelim.
Neydik o dönem bizler? Bir topraktık değil mi? Peki bizi o topraktan kim
yarattı? Biz kendi kendilerimizi mi yarattık? Ben kendi kendimi yarattım
diyorsan, haydi kendin gibi bir daha yaratsana bakalım? Veya beni işte falan
kişi yarattı filan diyorsan hani onlar gözümüzün önünde bizim gibi birilerini
de yaratsalar ya? Şu ölen çocuğunu geri getirseler ya? Şu ölen komşunun ömrünü
bir yıl kadar uzatsalar ya? Hayır hayır, bütün bunları yapan, yaratan Allah-tır.
Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Güç ve kuvvet bütünüyle Allah’a aittir.
Yâni eğer şu anda bizler bir şeyler yapmayı, bir şeyler dü-şünmeyi, bir şeyler
ortaya koymayı becerebiliyorsak bilelim ki bu Allah’tandır. Allah’ın izin
vermesi ve dilemesiyle olmuştur.
Her ne kadar mal mülk yönünden çoluk çocuk yönünden beni
kendinden alçak görüyor, kendinin üstünlüğünü savunmaya çalışıyorsan unutma ki
Rabbim seninkinden daha güzelini bana verebilir ve senin bahçenin üzerine de
gökten bir azap, bir felâket gönderip bahçeni yerle bir edebilir. Yahut suyunu
Allah çekip alıverir de sen bir yerlerden asla su bulamazsın.
Gerçi sana göre benim bunları sana söylemeye hiç de
hakkım yok değil mi? Benim senin gibi malım yok, mülküm yok, siyasal gücüm de
yok. Sana göre ben söz söylemeye yetkisi olmayan gariba-nın biriyim. Ama gel
istesen beni bir dinle de şöyle bağına, bahçene girerken şöyle deyiver; Ya Rab,
bütün bunlar sen istediğin için var, senin istediğin süre var, sen istemediğin
süre yoktur. Çünkü güç de senden, kuvvet
de, imkân da senden, fırsat da. Mümkün mü sen izin vermeden bunlara sahip
olmak? Keşke öyle deseydin.
Dikkat ederseniz bu sûre bize böyle bir edep açtı. Yarın
yapa-cağımız bir şey konusunda inşallah diyeceğiz. Bize verilen bir imkân ve
fırsat konusunda da maşallah diyeceğiz. Yâni sabah akşam, yaptığımız
yapacağımız her işte Allah’ı gündemde tutacağız. İnşallah di-yeceğiz, maşallah
diyeceğiz, sübhanallah diyeceğiz, elhamdülillah di-yeceğiz, lâ havle velâ
kuvvete illâ billah diyeceğiz. Hep Rabbimizle beraberliğimizin bilincinde ve
O’nun koruması altında olacağız. Rasû-lullah Efendimizin bir hadisinden
hatırladığıma göre; “eğer bir şeyden hoşlanmışsak maşallah lâ havle velâ
kuvvete illâ billah” deyin. Böy-lece ona bir kötü bakıştan kendinizi korumuş
oluruz, ya da o konuda kendimizi her hangi bir kötü düşünceye saplanmaktan
korumuş oluruz. Bir şey gördünüz. Mal, mülk, ev, bark, para, pul, çocuk, insan.
Çok hoşlandınız. Ama hemen o konudaki inancınızı gündemde tutarak maşallah
dediniz.
Yâni bunu var eden Allah’tır. Bunun varlık sebebi
Allah’tır. Yâni bunu buna veren Allah’tır. Allah verdiği için bu, bu adamda
var. Allah hikmet sahibidir. Allah yanılıp şaşırmaz. Allah âdildir, zulmetmez.
Allah’ın yaptığı her şey güzeldir. Öyleyse bu malın, bu eşyanın, bu paranın, bu
çocuğun, bu bahçenin, bu zekanın, bu ilmin bu adamda olması güzelmiş ki Allah
ona vermiş. Allah onu ona mübarek kılsın demek durumundayız. Böyle değil de;
Aa! Oo! Diye başladınız mı haset, fesat açığa çıkacaktır.
Evet adamlığını kendi güç ve kuvvetine, kendi başarılarına,
çalışıp çabalamasına bağımlı kılan birisiyle adamlığını, varlığını Allah’a,
Allah’ın yardımına, Allah’ın güç ve kuvvetine bağımlı kılan birisinin
mukayesesi anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini kendinden bilen birisiyle her
şeyini Allah’tan bilen iki adam anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini Allah’tan
bilen adam ötekisine diyor ki varlığınla, bağın bahçenle bana karşı üstünlük
iddia ediyorsan, Allah belki bana seninkilerden daha hayırlısını verir. Senin
cennetinden daha hayırlı cennetler verir bana, hem dünya cennetlerinden hem de
âhiret cennetlerinden diyor, Allah’a güveniyor, veren ve alanın Allah olduğunu
söylüyor.
Evet
dün Mekke’de gariban gibi gördüklerine Allah çok kısa bir süre sonra dünyanın
bağlarını bahçelerini verdiği gibi âhiretin en güzel cennetlerini de veriverdi.
Tüm yeryüzünün egemenliğini onlara verdi. Tüm dünyayı onlara verdi. Görünüşte
gariban görünenler bir kaç yıl sonra tüm dünyanın iktidarına sahip olurken o
güçlü gibi görünenler ve onlara zulmetmeye çalışanlar da yok olup gittiler. Garibanlar
dünyada dünyanın egemenliği kendilerine verilirken, öbür taraf da âhiretin
cennetleri verilecektir kendilerine.
Evet
mü'min arkadaşı o gururlu kişiye diyordu ki bu elindekilerle, bu Allah’ın sana
lütfettikleriyle bana üstünlük taslamaktan vaz geçip bunu sana veren Rabbine
karşı nankörlükten etme. Değilse Allah sana gökten bir azap indirir de; o bağın
bahçen kupkuru bir toprak haline geliverir. Yahut onu canlı hale getiren suyu
çekiliverir de sen onu bir yerlerden bulup getiremezsin diyerek Allah’ın gücünü
kudretini ona hatırlatmaya çalışıyor.
Ne kadar hoş ifadeler, ne güzel uyarılar değil mi?
Bakın onun durumunu çok güzel değerlendirdikten sonra diyor ki; istersen benim
tarafımı da bir değerlendireyim. Sana göre benim malım, mülküm yok öyle mi? Fakir
olduğum için beş para etmem öyle mi? Sen benden daha kalabalıksın öyle mi? Ama
düşünür müsün, Rabbimden ümit ederim ki Rabbim şu senin sahip olduklarından
çok daha hayırlılarını bana verir. Hattâ bana verdiği bir yana, seninkilerin
üzerine de kavurucu, yakıcı, mahvedici bir âfet gönderir de, bir de bakmışsın
ki yerle bir oluvermiş. Yahut da sularını kurutuvermiş de işini bitirivermiştir.
Öyle değil mi ama? Bu ihtimal her an herkes için
yok mu? İşte eline aldığı üç beş parça malı satmaya başlar birileri. Seyyar
bile de-ğildir hattâ. Sadece elindedir tüm malı. Veya sırtındaki küçük bir çantasının
içindedir tüm sermayesi. Ama sonra bir de bakarsınız ki bir dükkân, sonra ardiyeler,
depolar, fabrikalar, şubeler, merkezler olmuştur. Sonra malının, menkullerinin,
gayri menkullerinin hesabını bile bilemez olmuştur. Ama veren Allah alamaz mı?
Bir de bakmışsınız ki tekrar başa dönüvermiş. Bilmeyenler için, önceki durumunu
yükseklik görenler için ne kadar düşüklüktür bu değil mi? Tabii eğer malla
beraberlik yükseklik ise, üstünlük sebebi ise, malsızlık da elbette alçaklık
olacaktır. Halbuki hangisinin alçaklık, hangisinin yükseklik olduğu, hangisinin
kazançta, hangisinin kayıpta olduğu yarın belli olacaktır. Bunu önceki
derslerimizde anlatmaya çalıştık.
Bağına girdiğin zaman mâşâllah lâ kuvvete
illâ billâh de. İşte burada yine sûrenin mihenk taşı yine gündeme
getiriliyor. Âdeta sûrenin ruhudur bu konu. Rabbimiz daha önce peygamberine
aynı uyarıda bulunmuştu. Ey peygamberim! Başlayacağın, niyetlendiğin her işini
Allah’a havale et! Her işini Onun dilemesine bağlı kıl! Yapacağın hiçbir şey
hakkında ben bunu herhalde yarın yapacağım deme! Meğer ki o işini Allah’ın
dilemesine bağlamış olasın! Unuttuğun zaman da Rabbini an! Ve umulur ki Rabbim
beni bundan daha yakın bir hayra ve muvaffakiyete erdirir de! Buyurmuştu. Bakın
burada da aynı uyarı bir daha geliyor.
Artık böylece Allah’ı sebepler üstü mutlak bir egemen
bilip her işini Ona havale eden bir mü’min sebeplere, eşyaya asla boyun eğmeyecektir.
Bu mâşâllah ve inşallah ifadeleri meşieti, dilemeyi
ve yaratmayı sadece Allah’a veren, nefse, iradeye ve tüm eşyaya bağlanıp kalmayı
kökünden kazıyan bir iman ve teslimiyet gerçeğidir.
Maddeyi, eşyayı, gücü putlaştırmış şu medeniyetin
kör gözünün bunu anlaması mümkün değildir. İşte görüyoruz. Üç yıllık, beş
yıllık planlar yapıyorlar. Şu kadar yılda şu kadar ekonomik güce ulaşacaklarını
söylüyorlar. Fakat haberleri yok ki her şeye egemen olan Allah onlara gülüyor.
Mal eksikliği, bolluk, darlık, ölüm, açlık, yağmur, rızık, bereket, sel felâketleri,
deprem, zelzele gibi Kadir-i Mutlak’ın takdirleri sonucu tüm hesaplarının
altüst olacağını hesap edemiyor-lar. Gerekli olan tüm hesapların, tüm tedbirlerin
ötesinde her şeye ilâhî iradenin hakim olduğunu göz ardı ediyorlar. Ve işte
maddeye dayanan günümüz materyalist medeniyet anlayışıyla gayba imana dayan
İslâm medeniyeti arasındaki en bariz farklılık bu noktada kendini gösteriyor.
Bakın mü’min arkadaşı adamı bununla uyarıyor. Diyor
ki bu taksimi yapan Allah’tır. Hayata egemen olan Allah’tır. Sebepler her zaman
Allah’ın elindedir. Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın sebeplere müdahalesiyle
bugünkü şâki yarın mü’min, mü’min de şâki olabilir. Bugünkü zengin yarın fakir,
fakir de zengin olabilir.
Evet
aralarında bu konuşma geçtikten sonra bakın olup bitenleri Rabbimiz şöyle
anlatır. Bundan sonra birden bire Rabbimiz bizi o canlı, o cıvıl, cıvıl
görkemli bahçe manzarasından alıyor ve felâket, yokluk, hasret ve ölüm tablosunun
önüne çekiyor. Az evvelki gurur, kibir, şımarıklık, Allah’a karşı
eyvallahsızlık, fakir arkadaşa karşı atılan havalar birden bire bir hasret, bir
pişmanlık ve bir yıkılış havasına dönüşüyor.
42. “Nitekim, ürünleri yok edildi;
bağın altüst ol-muş çardakları karşısında, sarf ettiği emeğe içi yanarak
ellerini ovuşturup "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.”
Evet o bahçenin meyveleri
kuşatılıverdi. Dolu mu vurdu? yoksa yakıp kavurucu bir rüzgar mı uğradı? Yoksa
bir iflas mı yalayıp geçti? Yoksa bir ölüm mü üflendi? Allah bir azap gönderdi mülküne saltanatına ve bir anda tüm
meyveleri yok edilmiş. Her şeyi iflas edivermiş. Adamın iyi ki yine iflas
sadece malına gelmiş. Kendisi de gi-debilirdi tabi. Her şeyi elinden
alınıverdi. Çardakları yere düşmüş, al-tüst olmuş, yıkılmış, yok olmuş. Az
evvelki gururlu adam, kibrinden yanına bile yaklaşılamayan adam, müstağnî adam,
bu bahçe yıkıl-maz! Bu saltanat bitmez! Bu hayat sarsılmaz! Ben bu hayatın sahibiyken
kesinlikle kıyâmetin kopacağına ve bana ölüm geleceğine de inanmıyorum! Bu
hayatımın, bu saltanatımın biteceğini sanmıyorum! diyen adama bakıyoruz şimdi.
Bahçenin kenarına büzüşmüş ellerini ovuşturuyor.
Kaybolan
bahçesine, mahvolan malına, yok olan emeğine, yıkılan havasına ve gururuna
bakıyor acı acı yutkunuyor ve ne yapacağını bilmez bir vaziyette şaşkın, şaşkın,
ellerini ovuşturuyor. Bağlar, bahçeler, fabrikalar, şirketler, iş yerleri bir
anda bitiverdi. Ve dedi ki keşke Rabbime şirk koşmasaydım. Keşke hayatımda
Rabbimi diskalifiye etmeseydim. Keşke hayatımı kendim belirlemeye kalkmasaydım.
Keşke hayatıma kendim etkinim demeseydim. Keşke Rabbime karşı bilgi iddiasında,
güç iddiasında bulunmasaydım. Keşke hayatıma Allah’ı karıştırmayıp kendi
kendime hayatımı belirlemeye, hayat programımı Allah’tan bağımsız, Allah’ın
kitabından bağımsız yaşamaya kalkışmasaydım. Keşke hayatımı Rabbime sorarak
yaşasaydım. Keş-ke malım, mülküm konusunda, çoluk çocuğum konusunda onu söz
sahibi kabul etseydim. Keşke Rabbimin dediği biçimde hareket etseydim. Meğer
güç ve kuvvet sadece Rabbime aitmiş.
Evet netice de aynen o şuurlu, imanlı arkadaşının
dediği gibi oldu. Bahçenin işini bitiriverdi mutlak irade. Gelen geldi, olan
oldu. Bütün malı mülküyle, bütün imkânlarıyla adam çepeçevre kuşatılı-verdi. Bütün
imkânları elinden alınıverdi.
Büyük iradeden gelen bu uyarıyla kendinde olmayan
gafil adam kendine geliverdi. Bakın şöyle diyor:
Keşke,
keşke Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım. Ne olaydı, keşke
Rabbimi ortaklı gibi düşünmeseydim. Demek ki bir insan hayatının tümüne Allah’ı
karıştırırsa müslümandır. Hayatının bir kısmına karıştırıp, bir kısmına
karıştırmazsa şirkten kurtulamaz. Bakın bu adam Allah’ı tanyor, inanıyor, ama
hayatının tümünde egemen kabul etmiyor. Mal veren, onun sahibi olan, onun
kazanç ve sarf yollarını gösteren, benim istediğim gibi yapmazsanız onu
elinizden almaya güç yetiririm diyen bir Allah’a sanki inanmıyordu adam. Malı
vermek zorunda olan, ama almaya yetkisi olmayan bir Allah’a inanıyordu.
İşte böyle Allah’ın gücü yanında kendi gücünün de
olduğuna iman şirktir. Rabbimiz
bu ifadesiyle adamın yaptığının şirk olduğunu haber veriyor. Peki bunu nasıl
anlayacağız? Yani nasıl bir şirktir bu? Bu esbabı Allah yerine koyma, sebepleri
putlaştırma türünde bir şirkti Allah korusun. Yâni esbaba, sebeplere itimat
edip, onlara güvenip Allah’ı ikinci plana atma şirki. İşte bu da bir çeşit
şirkmiş ki Rabbimiz böyle tanımlıyor. Allah’ın mutlak tasarruf yetkisini Ondan
alıp başka şeylere verme şirki.
İşte
asrımızın modern şirkidir bu. Asrımızın modern şirk medeniyeti Allah’ı bir
kenara bırakıp Onun yerine bilimi, maddeyi, ekonomiyi, eşyayı, fenni
putlaştırmıştır. Böylece maddenin ve kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan Allah
yerine ikâme ettikleri bilime, tabiata ve maddeye tapar olmuştur.
43. “Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek
a-damları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.”
Meğer ondan başka güç ve kuvvet sahibi
yokmuş. Meğer on-dan başka velî yokmuş, ondan başka yardımcı yokmuş. Meğer ben
de, benim gibiler de hep âciz ve güçsüz varlıklarmış. Meğer hepimiz ona
muhtaçmışız. Meğer şu anda sahip olduklarımızın tamamı kendimizden değil Allah’tanmış.
Ona hiç kimse yardım edemeyecekti. Gel arkadaş,
bağın bahçen böyle olduysa, gel sana yenisini verelim, gel onu eski haline getirelim
diyebilecek kimse yoktu. Allah’ın dışında kim kime yardım e-debilecek de?
İşte yeryüzünde Allah’a kafa tutarak, tâğutluk yaparak, hayatlarında
Allah’ı diskalifiye ederek kendi kendilerini güçlü kuvvetli görenlerin düşüşü.
Ve işte Rabbimizin yegâne güç kuvvet sahibi, göklerin ve yerin mülkünün sahibi,
göklerin yerin tümünde egemen olan, Kahhâr olan, tasarruf yetkisi elinde olan,
dilediğine dilediği kadar ve-ren, dilediğinden dilediği zaman verdiklerini alma
yetkisine sahip olan, kendisine karşı gelinmez, kendisine kafa tutulmaz mutlak
güç ve kuvvet sahibi Rabbimiz bütün azamet ve Celaliyle sahnede canlanıyor.
Evet adamın ifadelerinden anlaşılan o ki adam bu hadiseden
sonra aklı başına gelmişe benziyor. Allah’tan gelene karşı kendisine hiçbir
dost, hiçbir yardımcı da bulamadı. Zaten Allah’tan gelene Allah’tan başkaları
hiç bir fayda sağlayamazdı.
44. “İşte burada Kudret ve hâkimiyet, varlığı
gerçek olan Allah'ındır. Mükâfâtlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma
yönünden hayırlı olan da O'dur.”
İşte bundan sonra denilebilecek en doğru söz
“velâyet hak Allah’ındır. Velâyet, hakkın tâ kendisi olan Allah’ındır. Hayata
karışma-ya tek yetkili, hakkımızda karar almaya tek yetkili sadece Allah’tır.
Al-lah’tan daha hayırlısı yoktur. Allah’tan daha hayırlısı düşünülemez.
Hak veli Allah’tır, hak olmayan veliler de O’nun dışındaki
ve-lilerdir. Mü’minlerin hak velisi Allah’tır, diğerleri de kâfirlerin
velileridir. Şeytan ve tâğutlar. Mü’minler adına tek taraflı karar vermeye
yetkili veli Allah’tır, kâfirlerin karar mercileri de şeytan ve tâğutlar dır.
Çünkü velî Allah’tır, velâyet
sadece Allah’a aittir ve en güzel
âkıbeti lütfedecek olan da odur. Velâyetimiz onun elindedir. Bize danışmadan
bizim adımıza aldığı kararlarla bizim için en güzel âkıbeti belirleme hakkı
sadece ona aittir. O bahçe, o dükkan, o şirket, o hayat bizim için hayırlı mı?
Yoksa hayırsız mı? Bunu en iyi bilen Rab-bimizdir. Bizim için, bizim cennetimiz
için, hayırsızsa bazen alıverir Rabbimiz onu elimizden. Bizim için hayırlı
olanları bize veriverir. Çün-kü velî Odur, çünkü boyunlarımızdaki kulluk ipinin
ucu elinde olan Odur, çünkü bizi bizden iyi bilen, bizim hayrımızı menfaatimizi
bizden daha çok bilen Odur.
Öyleyse
bizler yaşarken hayatımızda Onu diskalifiye etmemeye, hayatımızı kendimiz
belirlemeye kalkışmayacak, tâğutluk yapmayacak, Onun istediği biçimde bir hayat
yaşayarak hem dünya, hem âhiret yurdunun güzel âkıbetlerini Ondan istemeye
çalışacağız. Zira en iyi âkıbet verici,
en iyi sevap verici Allah’tır.
Ve işte dikkat ederseniz burada Kehf sûresinin etrafında
dönüp durduğu ana temayı gündeme getirdi. İş sebeplerde değil, o sebeplerin
sahibine imanda ve her şeyi Ondan beklemededir. Unutma ki şu anda sahip olduğun
için bana ve etrafına hava atmaya çalıştığın şu malların, servetlerin,
imkânların, fırsatların zannettiğin gibi sebeplerin veya kendi zekânın, kendi
ilminin, kendi plan ve projelerinin kazancı değildir. Bütün bunların her şeyin
mâliki olan Allah’ın takdiridir.
Anladınız mı ey insanlar? Anlayabildiniz mi ey kullarım? Rab-binizin
gücünü kuvvetini, onun karşısında kendi âcizliğinizi, güçsüzlüğünüzü
anlayabildiniz mi? Anlayabildiniz mi Allah karşısında bir hiç olduğunuzu?
Rabbinizin hayat programına teslim olup onun istediği biçimde yaşamak zorunda
olduğunuzu hâlâ anlayamadıysanız, hâlâ hayatınızda Rabbinizi diskalifiye
etmeye, Rabbinizin sizin dünya ve âhiret saadetiniz için gönderdiği kitabına
karşı hâlâ vurdumduymaz bir hayat yaşamaya devam edecek olursanız size sizin
hayatınızdan bir örnek daha vereyim.
Görüyor
musunuz Rabbimiz sürekli uyarıyor bizi. Merhamet-lilerin en merhametlisi olan
Rabbimiz bizi sürekli cennet yolunda tutmayı, kulluk yolunda tutmayı ve cehennemden,
isyandan korumayı murad ediyor. Bizim cehennemimize asla rızası olmayan
Rabbimiz bakın bundan sonra hâlâ anlayamayanlara bir örnek daha veriyor:
45. “Onlara, dünya hayatı misâlinin tıpkı
şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler
birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her
şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.”
Dünya hayatının misâli şudur: Gökten su
indiririz ve indirilen bu su ile yetişen bitkiler birbirine girer. Yağmur
yağdırdı Rabbimiz ve çok güzel bir hayat ortaya çıktı. Ama sonunda o gördüğünüz
güzellik, o yemyeşil hayat taşıyan şeyler kısa bir süre sonra rüzgarın önünde
sağa sola savrulan kupkuru çerçöp haline geldi. Evet yağan yağmurla oluşan o
güzelim hayat durmadı, duramadı. Zaten durmaya gücü de yetmeyecekti onun.
Gençlik, hayat, saltanat elbette bir gün bitecekti. Elbette bunları var eden
bir gün yok edebilecekti.
İşte dünya hayatın örneği budur. Bu hayat tıpkı bir su
gibidir. Bir lütuf ve rahmet olarak inen bu su, bazen de azap ve gazap sebebidir
ki kitabımızın başka âyetleri bunu anlatır. İnen bu sularla yeryüzü bütün
güzelliğini, bütün ziynetlerini takınır. Arkasından bir de bakarsınız ki
kurumuş, solmuş, rüzgar önünde savrulup gider bir vaziyet almıştır.
Dünya
da öyle değil mi? Verir Allah bazen, ama bir süre sonra bakarsınız ki yavaş
yavaş çekilir gider. O, verdiği dönemin imtihanıydı, sonra alırken de aldığı
dönemin imtihan sorusudur. Ne fark eder? Yâni ne dersiniz, hangi soru daha
başarılı kılar insanı? Toplama mı, yoksa çıkarma mı? Ama bakın ki ekonomik
kaygı ve kavgada, dünya ile ilişkide sanki onu kucaklama sevdasına kapılanlar
hep toplama türünde bir imtihandan yanalar. Yâni hep Allah alarak değil de vererek
imtihan etsin arzusundadırlar. İmtihan gereği Allah ellerinden alıverdiğinde
feryadı basmadan yanalar. Halbuki işte Rabbimizin şu beyanları mal mülk, çoluk
çocuk hepsi bu dünya hayatın ziynetidir, süsüdür.
Bakın dikkat ediyorsanız çok kısa çok özlü kelimeler ve son
derece süratlice sunulan yıldırım hızıyla gözümüzün önünden gelip geçen bir
tablo sundu Rabbimiz bize. İşte hayat ve işte yok oluş. Fa-i takibiyelerle
birbiri ardından gelen üç cümle. Hayat ve hemen arkasından gelen ölüm. Üç
cümle, üç merhale ve göz açıp yumacak kadar kısa süren bir ömür. Ne kadar kısa
süren bir hayat değil mi? Kısa olmasının da yanında, ne kadar değersiz bir
hayat değil mi? Öyleyse değmez bu hayata bağlanmaya. Değmez bu hayat için ebedî
bir hayatı mahvetmeye.
Öyleyse
dünyaya meyledip hayatlarında Allah’ı diskalifiye edenler gibi olmayalım. Çünkü
o Allah her şeye Kâdir olandır. Her şeye güç yetiren ve her şeyi takdir edendir.
Hayatı ve ölümü yaratan ve takdir eden Odur. Bu dünyayı bizim imtihânımız için
kuran, düzenleyen ve bizi bu dünyaya getiren odur. Şu anda sahip olduğunuz şeylerin
tamamını imtihân için size lütfeden Odur. Sonra imtihan bitimi sizi öldürecek
ve şu anda sahip olduklarınızın tümünü sizden geri alacak olan Odur. Dünyayı ve
dünyadakilerin tümünü yok edip size imtihan sonuçlarını ilân etmek göstermek
üzere yeni bir hayat gösterecek olan, sizi tekrar diriltecek olan da odur. Unutmayın
ki ya biz onu bırakıp gidiyoruz, ya da o bizi bırakıp gidiyor. Veren alıveriyor,
ama ne zaman alacağını da söylemiyor.
İşte
görüyoruz, adam kazanıyor, kazanıyor ama kazandığını yiyemeden göçüp gidiyor.
Yâni nice imkân ve fırsat sahibi görüyoruz ki kullanamıyor bu imkânlarını. Sadece
para adına demedim bunu. Meselâ zamana sahip olan niceleri, gözü gören, kulağı
duyan, ağzı konuşabilenler, dimdik ayakta durabilenler de bugün bu imkânlarını
har vurup harman savurmuyorlar mı? Dünya hayatıyla sanki bir anlaşmaları
varmış, bugün kullanmazlarsa yarın kullanabileceklerine dair bir garantileri
varmış gibi davranmıyorlar mı? Halbuki ya o kullanmadığımız imkânlar bir gün
elimizden alınacak, ya da zamanı gelince bir onları kendi başına bırakıp gideceğiz.
Daha doğrusu onları bizsiz bırakacağız. Kural böyledir, yasa böyledir.
Evet
aldanıyor insanlar. Bugünkü sıhhat ve âfiyetlerini on sene sonra kullanmaya
kararlı olanlar, bugünkü akıllarını, bugünkü gözlerini, bugünkü kulaklarını on
sene sonra vahyi tanımada kullanmaya kararlı olanlar hep aldanıyorlar. Beş
aylık bir işim var, on ay sonra emekli olacağım, Kur’an’ı o zaman okumaya
başlayacağım diyenler hep aldanıyorlar. Peki o gün ölürse, o zaman da adamın
mezar taşına yazarlar; rahmetli tam başlayacaktı, ama öldü diye.
Hep
öyle olmamış mı? Gidin mezarlıkları bir dolaşın isterseniz. Göreceksiniz ki
niceleri nice programlarını yarıda kesip gitmişlerdir. Unutmayalım ki bizimki
de onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bugün başlasan, ölsen bile başladığın
hayrı yarım bıraksan da tam sayılacaktır. Çünkü onu değerlendirecek olan Allah
Alîmdir, Rahîmdir, Rahmândır ve Rauftur. Hani Abdullah İbni Ömer (r.a) efendimizin bir gü-zel sözü vardı:
"Akşamladığın vakit sabaha çıkmayı
bekleme, sabahladığın vakit de akşamı bekleme! Sıhhatinden istifade edip
hastalık dönemin için hazırlık yap, hayatından istifade edip ölümünden sonrası
için hazırlık yap!"
Ne koş bir ifade değil mi? Elbette söz sultanının
dizlerinin dibinde yetişen bir sahabe söyleyebilecekti bunu. Yani bir şeyi
yapman gerektiğini akşam mı anladın, hemen onu icra edip sabaha bırakma, çünkü
sabaha çıkmayabilirsin. Allah’ın senden istediği bir görevi yapman gerektiğini sabah mı anladın, aman
hemen icra et onu, akşama bırakma, çünkü akşama ulaşmayabilirsin diyor Abdullah
İbni Ömer efendimiz. Evet akşam mı aklın başına geldi? Kulluğuna engel olan
okulu bırakmayı, içkiyi atmayı, namaza başlamayı, açık saçıklığı terk etmeyi,
Kur’an’a sarılmayı, sünnete yönelmeyi akşam mı bildin, akşam mı anladın? O
halde hiç bekleme hemen yerine getir. Sakın sabahı bekleme. Zira sabaha çıkmaya
bilirsin. Belki o akşam senin son
akşamın olabilir. Sabah mı anladın? Akşamı bekleme. Belki akşama
ulaşmayabilirsin.
Bir de sağlığından
sıhhatinden istifade edip hastalığına, hastalık dönemine hazırlık yap.
Hayatından hayatta oluşundan istifade edip ölümüne hazırlık yap. Hasta olup
elinin kolunun kalkmayacağı zamanlarını düşünüp sıhhatliyken yapacağını yap,
bir gün ölümle yapacağın her şeyin bitme zamanı gelmeden hayattayken yapman gerekenleri
yap diyor İbni Ömer efendimiz. Ne kadar hoş bir söz değil mi?
Yani eğer şimdi iyiysen,
şimdi gençsen, şimdi sıhhatliysen şimdi oku, zira yarın okuyamayabilirsin.
Yarın gözlerinin feri kaçar da okuyacak bir imkân bulamayabilirsin. Şimdi
iyiysen, şimdi gücün kuvvetin varsa şimdi kıl namazını, öünkü yarın
kılamayabilirsin. Yarın namaz kılacak dizlerinde derman kalmayabilir. Şimdi
varsa ver elinde yarın vereceğin kalmayabilir. Şimdi infak et, şimdi zekât ver
yarın fa-kir düşüp elinde avucunda verebilecek bir şeyin kalmayabilir. Şimdi
çalışabilirsen İslâm için çalış, Allah
dininin hakimiyeti için çırpın yarın bu zemin kalmayabilir. Şimdi hayattaysan
cihadını yap, yarın toprağın altına girebilirsin. Şimdi düzelt evinin içini,
yarın buna fırsat bulamayabilirsin. Şimdi eğit eğitebilirsen çocuklarını, yarın
büyüdükleri zaman seni dinlemeyebilirler. Şimdi kazandır ehlini cennete, yarın
ölebilirsin ve çoluk çocuğun başkalarının elinde kalabilir. Şimdi konuş, şimdi
anlat, şimdi kavgasını ver inancının, zira yarın şartlar değişebilir. Yarın bir
Velid Bin Mugire çıkıp ağzına bir bant yapıştırabilirler. Şimdi yap yapacağını,
yarın kodese tıkılabilirsin.
Bakın Allah’ın Resûlü bir
başka hadislerinde buyurur ki:
“İki nimet vardır ki insanların
pek çoğu onların kadrini kıymetini bilme noktasında aldanıyorlar. Bunlardan birisi
sağlık, ötekisi de boş vakittir.”
(Buhâri, Rikak:1)
(R. Salihin 99 nolu hadis)
Sağlığın kıymetini bilip onu
satacak değiliz veya boş zamanın kıymetini bilip onu kiraya verecek değiliz elbette.
Bundan anladığımız şudur: Zamanı ilk etapta Allah’ın bize farz kıldığı emirlere
sarılarak doldurmaya cehd ü gayret ederken arta kalan zamanda da nâfilelerle
Allah’a yaklaşma zemini aramak zorundayız. Yani şunu hiç bir zaman hatırımızdan
çıkarmamalıyız ki boş vakitten ve sıhhatten kasıt mecburen yapmak zorunda
olduğumuz farzlardan arta kalan hayat bölümüdür. Farzlardan artan zaman
dilimidir. Yoksa bunun manası Allah bize bomboş bir zaman vermiştir de bizler
onu dolduracağız değildir. Bir de şunu söyleyelim ki bizler boş vakti İslâm’ın
ölçülerine göre doldurmak zorundayız. İslâm’ın zaman içinde belirlediği kulluk
programı nazar-ı itibara alınmazsa insanın bütün zamanı zaten boş demektir.
Yani işte görüyoruz şu anda insanların Allah’a danışarak değil de kendi
kendilerine ayarladıkları şu hayat programında insanların bir dakika bile boş
zamanları yoktur.
Sabahtan akşama kadar dükkana tezgaha satılmak, kahvede oturmak, sinemada
bulunmak, televizyon seyretmek, maç izlemek, yemeğe, çaya, kahveye zaman ayırmak
zaten insanların hayatında yetecek bir zaman bırakmıyor bile.
Evet Allah Resûlü böyle
diyor, onun pırlanta sahâbesi İbni Ömer efendimiz böyle diyor, diyor ama, bunu
birbirlerine tatlı tatlı hi-kaye cinsinden anlatsınlar, dergilerde yazıp
çizsinler diye değil. Duyar duymaz tatbik etsinler diye söylüyor. İman etsinler
ve hayatlarını bu imanla düzenlesinler diye söylüyor. Ama heyhat ki bizler tam
tersini yapıyoruz. Yolcu gibi olun dünyada diyor ama biz doğmadık kızımızın
çeyizini hazırlıyoruz. Kışlık ve yazlık konforlu evler yaptırıyoruz. Bir yıllık
patatesimizi, iki yılık unumuzu hazırlamak için çırpınıyoruz. Bu günün işini
sakın yarına bırakmayın diyor Allah’ın Resulü, ama biz doktoranın bitmesini
bekliyoruz. Ondan sonra yapacağız yapacağımızı. Sabaha ulaştığınız zaman akşamı
beklemeyin deniyor ama biz emeklik maaşının tahakkukunu bekliyoruz. Daha doğmadık
çocuklarımızın oturacağı evleri hazırlıyoruz. Halbuki bütün eşyası bir valizi
doldurmayacak insanları da tanıdığımız, gördüğümüz halde yine kendi bildiğimizi
okumaya devam ediyoruz.
Öyleyse ey Allah’ın kulları! Ey şu anda dünyada imtihan sahnesinde
olan insanlar! Yaşadığınız bu hayatın bir imtihan olduğunu asla unutmayın.
Yaşadığınız bu hayatta Allah’ı ve onun yasalarını diskalifiye kalkışmayın. Allah’ı
ve Allah’ın size gönderdiği kitabını u-nutarak kendi kendinize bir hayat şamaya
kalkışmayın. Unutmayın ki eğer bugün servetler içinde, bolluklar içinde, mallar
mülkler içinde, bağlar bahçeler içinde bir hayat yaşıyorsanız bunun kendinizden
ol-duğunu zannetmeyin. Tüm bunların size Allah tarafından verildiğini ve günün
birinde tüm bu imkânlarınızın biteceğini unutmayın. Elinizdekilerin tümünün bu
dünyada da bir imtihan sebebi Allah tarafında bir anda alınıvereceğini de sakın
unutmayın! diyor Rabbimiz.
Yunus sûresi bunu daha keskin ifadelerle şöylece ortaya
koyar:
“Dünya hayatı gökten
indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler
yetişip birbirine karışmıştır. Yeryüzünün süslenip bezendiği ve yerin
sahiplerinin bütün bunlara mâlik olduklarını sandıkları sırada, gece veya
gündüz buyruğumuz o yere gelmiş ve orayı hiç bir şey bitirmemişe çevirmişiz;
bir gün önce bir şey yokmuş gibi olmuştur. Düşünen millet için, âyetleri
böylece uzun uzun açıklıyoruz.”
(Yunus 24)
İşte günümüz maddeci medeniyetin tapındığı dünya
hayatını Rabbimiz böyle tasvir buyuruyor.
Rabbimiz işte bu beyanlarıyla dünya hayatının kısalığını,
sonluluğunu, faniliğini, ehemmiyetsizliğini, ebedî ve sermedî olan âhiret hayatının
yanında bir hiç mesabesinde olduğunu anlatıyor. Tıpkı Tevbe sûresinin beyan
buyurduğu gibi:
“Oysa
dünya hayatının geçimi âhirete göre pek az bir şeydir.”
(Tevbe 38)
Yine Hadîd sûresinde de konu şöyle anlatılır:
“Bilin ki, dünya hayatı
oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi
olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir
bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur.
Âhirette çetin azap da vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır;
dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.”
(Hadîd 20)
Bunların anlamı: Âhireti
unutmadan bir dünya yaşamak zorunda olduğumuz anlamınadır. Dünyada da, âhirette
de dünyanın ve âhiretin sahibinden hasene isteyerek bir dünya yaşamamız anlamınadır.
Bu hayatın her şey olduğu gafletine düşmeden bir hayat yaşa-mamız anlamınadır.
Tıpkı Müslim’in rivayet ettiği bir hadislerinde Ra-sulullah efendimizin buyurdu
gibi:
“Ey Rabbim! Muhammed’in ehlinin rızkını ihtiyacını giderecek
kadar gönder.”
İşte
dünyayı böyle anlayan, böyle değerlendiren ve böylece bir hayat yaşayan
pişdarımız bakın başka bir hadislerinde de şöyle buyurmaktadır:
“Allah’a yemin ederim ki, âhirete nispetle
dünya herhangi birinizin şu parmağını denize daldırışı gibi bir şeyden başka
değildir. Buna o kişi baksın bakalım, o parmak denizden ne kadar bir ıslaklıkla
döner?”
46. “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür.
Ama bâki kalacak yararlı işler, sevab olarak da, amel olarak da Rabbinin
katında daha hayırlıdır.”
Rabbimiz sûrede önce peygamberine sabah
akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rablerine ibadet eden garibanlarla beraber
olmasını dünyaya meyleden ve dünyayı kıble edinen insanlardan uzaklaşmasını
öğütlemişti. Bundan sonra da yine dünyayı hedef bilip, dünyayı kıble edinen ve
hayatında Allah’ı, âhireti ve hesabı diskalifiye ederek yaşamaya çalışan iki
bahçe sahibi bir adamdan örnek vererek yine dünya hayatıyla alâkalı bir örnek
sunmuştu. Burada da yine dünya hayatı ve bu hayat sonrası bâki kalacak
değerleri yerleştirmek üzere, insanların hayata bakışlarını düzeltmek üzere
şöyle buyuruyor.
Mal mülk, oğullar, kızlar dünya hayatının süsü ve
ziynetidir. Dünya hayatının eğlencesidir. Ama bâki olanlar, kalıcı olanlar, ölümsüz
olanlar, öbür tarafa intikal edecek olanlar ise sâlih ve güzel amellerdir. Sürekli
olanlar, devamlı olanlar, kalıcı olanlar sâlih
amellerdir. Yaşadığımız bu hayatın sonunda bizimle beraber olacak, bizi
asla terk etmeyecek ve bizi cennete götürecek olanlar sâlih amellerdir. O zaman ölümsüzlüğü aramak
zorundayız. Sonunda dünyada kalacak şeyler peşinde olmaktan vaz geçip sürekli
bizimle beraber olacak şeylerin peşinde olmak zorundayız. Yok olmayacak sâlih amellerin
peşinde olmak zorundayız.
Bakın Kasas sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatıyordu:
"Size verilen herhangi
bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan daha iyi
ve devamlıdır. Akl etmez misiniz?"
(Kasas
60)
Sanki o bölüm şöyle diyor: Bu
dünyada size bir şeyler veriliyor, bu verilenleri siz hevef kabul etmeyin, amaç
kabul etmeyin, her şey o zannetmeyin! Bunlar dünya hayatın metaıdır. Dünya
denaet ten türetilmiş bir kelimedir. Denaet de alçaklık demektir. Dünya kelimesi
hem de onun müennesi olunca kancıkça ve alçakça bir hayatın gereksinimidir bunlar
demektir. Bağlanmaya değmez demektir birde o dünyanın süsleridir. Dünyanın
süsünün şeytan tarafından süslenmiş süsler olduğunu da hatırlarsak yâni süsle
alâkalı hemen şeytanın gündeme geldiğini düşünürsek o zaman bunlara kanmamızın
hiçbir anlamının olmadığını çok rahat anlayıvereceğiz demektir.
Çünkü bakıyoruz bir varmış,
bir yokmuş. Hadîd sûresinde de hatırlatıldığı kadarıyla o dünya süsünün geçici
ve aldatıcı olduğu beyan edilir.İşte bu deni, alçak hayat, yakın hayat,
yaşadığınız hayat oyundur, eğlencedir, ziynettir, övünç vesilesidir, övünme vesilesidir.
Paranız, malınız ve evlâtlarınızın çoğalması konusunda aranızda övünme zeminidir.
Peki ne gibiymiş? Allah bunu bize bir
örnekle anlatıyor diyor ki: Bir yağmur düşünün ki Onun bitirdiği bitkiler çiftçileri
sevindirir, bah-çivanı sevindirir. Ama sonra bir de bakarsın ki boyun bükmüş müs-ferran
olmuş. Yâni görürsün ki sararmış solmuş.
Sonra da bakarsın ki hutama olmuş. Yâni
odun olmuş, çerçöp olmuş.
İşte dünya bu. Hangi zevkiniz yarın da
böyle devam ediyorsa o âhirettir, hangi zevkiniz de yarına intikal etmiyorsa
işte o da dünyadır. Çocukken oynadığınız oyunları düşünün, attığınız goldeki
sevinci düşünün veya damat olurken giydiğiniz elbisedeki güzelliği düşünün,
okula kaydolduğunuz günkü sevincinizi veya okulu bitirdiğiniz günkü sevincinizi
düşünün, bugün hiçte anlamı yok değil mi onların? Yâni o günküler, o günkü
anlamını hep kaybetmişlerse bunların hepsi dünya hayattır, hep geçici
şeylerdir. Ama Allah’ın yanında hep hayırlı ve bâ-ki olanlar vardır.
Cennet tariflerinde kâfirler
hep böyle kafa tutarmış. Karı kız mı? İstediğimi bulurum. Bağ bahçe mi? istemediğim
kadar var. Altlarından ırmaklar akan mı? üstlerinden de ırmaklar akıtabilirim.
Hattâ camdan köşkler içine saraylar da yaptırabilirim diyorlarmış ama "Halidîne
fîha ebeda" olunca işleri bitiyor onların. Çünkü bulurlar dünyada
bir şeyler belki ama ne kadar bulurlar? Ne kadar bir süreyle istifade
edebilirler o bulduklarından? Ölünceye kadar değil mi?
Veya işte bazen de harp oluyor, darp
oluyor, ihtiyarlık oluyor, ölüm oluyor, bayram, seyran oluyor adamın elinden
alınıveriyor o. Ama âhiretteki o ebedî dara, ebedî yurda gidince her şey
sürekli olacaktır, sonsuz olacaktır. Hesabınızı iyi yapın dedikten sonra diyor
ki Allah: Aklınız ermez mi sizin? Size verdiğim aklı bunu anlamada hiç kullanmayacak
mısınız? Aklınızı hâlâ arabanın modelini değiştirmede, evin şeklini
değiştirmede, halının kilimin modelini anlamada mı kullanacaksınız onu? Bu
gerçeği anlamakta hiç mi kullanmayacaksınız?
47. “Bir gün dağları yürütürüz de yeri
dümdüz görürsün. Hiç birini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.”
Evet bir gün dağlar yürütülecek ve
hayat son bulacak. Şu sa-pasağlam bildiğiniz dağlar gün olacak yürütülecek.
Yeryüzünün dengede durması için Rabbimizin denge unsuru olarak kazık gibi arza
çaktığı dağlar yok olacak. Yeryüzünde düzen bozulacak, yerçekimi kuvveti
kaldırılacak ve dağlar yürütülecek, yeryüzü dümdüz olacak ve saklanma
mekânizmaları yok edilecek. Hz. Adem’den beri gelip geçmiş tüm insanlar orada
Rablerinin huzurunda toplanacaklar. Onlardan hiç birini ihmal etmeden, saf dışı
bırakmadan hepsini diriltip saf saf toplayacağız. Yeryüzü insanların toplanması
için dümdüz oluyor. Oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatı son bulmuş,
imtihan bitmiş ve artık imtihan sonuçlarının okunması dönemi, hesap kitap dönemi
başlamıştır.
Evet
Hz. Adem’den beri ağaların, beylerin, paşaların, zenginlerin, fakirlerin,
zalimlerin, mazlumların, ezenlerin, ezilenlerin, ölenlerin, öldürenlerin,
kölelerin, kileleştirenlerin yaşadığı bir dünya hesap kitabı için, yaşadıkları
hayatın muhasebesi için, yaptıklarının değerlendirilmesi için Allah’ın
huzurunda toplanmışlar. Herkes Rableri huzurunda saf saf durmaktadır.
Evet, diyor ki Rabbimiz; biz insanların tümünü o gün huzurumuzda
toplarız, onların hiç birisi sayının dışında kalmaz. Herkes mecburen orada
toplanıp beklerler. Ben kalkmak istemiyorum, ben bulunmak istemiyorum, ben şahitlik
istemiyorum, ben muhakeme ol-mak istemiyorum demeye hiç kimsenin hakkı ve
selâhiyeti yoktur. Hani Nuh aleyhisselâmın oğlu öyle diyordu değil mi? Baba,
ben senin gemine binmek istemiyorum, dağa çıkar ve tufandan kurtuluş ümidi
ararım, bulurum belki de sığınacak bir yer diyordu. İşte şu anda herkes
kendince bir sığınak, bir yükseklik arıyor farkındaysanız. Ya kasasının
yüksekliğine, ya makamının, koltuğunun yüksekliğine, ya kesesinin şişmanlığına,
ya cirolarının yüksekliğine sığınarak dünya planında kendilerini
kurtaracaklarına inanıyorlar. Ama bilesiniz ki gün gelecek bütün dağlar, bütün
sığınma mekanizmaları bitecektir. İmtihanın bitip de imtihan sonuçlarının
okunma dönemi, ya da insanların imtihan sonuçlarına göre hesaba çekilmeleri
dönemi gelecek.
48. “Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara:
"Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere
toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi? " denir.”
Saf saf insanlar Rablerine arz edilmişlerdir.
Herkes saf saf Al-lah’ın huzuruna, Allah’ın mahkemesine arz olunacaklar. Hem de
bize geldiniz ilk yaratıldığınız gibi. Sizi ilk yarattığımız biçimde bizim huzurumuza
geldiniz. İnsanlar ilk yaratıldıkları gibi Allah huzuruna geliyorlar. Çırılçıplak,
güçsüz kuvvetsiz, malsız mülksüz, akılsız bilgisiz, evsiz barksız ilk
yarattığım gündeki gibi huzuruma geldiniz. Ne malınız var ne mülkünüz, ne
bilginiz var, ne aklınız, ne bağınız var ne bahçe-niz, ne atınız var ne
arabanız, ne hocalığınız var ne hacılığınız, ne diplomanız var ne doktoranız.
Tıpkı sizi dünyaya ilk getirdiğim gibi huzuruma geldiniz. Şairin dediği gibi;
“Hatırından çıkmasın uryan cihana geldiğin,
Nice kim geldin, yine anın gibi gitmen gerek.
Dünyaya çırılçıplak geldiğini unutma! Ama nasıl geldiysen öy-le
git. Günahsız geldin, âciz olduğunu bile bile geldin, malın mülkün, ipin sapın
yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış. Keşke bu hiç hatırımızdan çıkmasa. Bu hayat böyleymiş, bu hayatı var eden
kurallar koymuş, biz O’nun istediği gibi yaşamak ve sonunda yine O’nun huzuruna
gideceğiz gerçeği hep hatırımızda olsa güzel olacak. Yaşantımız hep ölüme ve
sonunda dirilişe doğru programlansa bu hayat çok kolay olacak. Ama heyhat ki
insanlar; nasıl olsa öleceğiz, bari yaşarken bu dünyadan kam alalım diye bir
hayat yaşamadan yanalar. Evet tıpkı yaratıldığımız günkü gibi çırılçıplak Allah
zuruna gideceğiz. Hani Müddessir sûresinde bu konuyu Rabbimiz şöyle anlatıyordu:
“Ey Muhammed! Tek olarak yaratıp, kendisine
bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nîmetleri yaydıkça yaydığım
o kimseyi Bana bırak. Bir de verdiğim
nîmetten artırmamı umar; Hayır; hayır;
çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır
(Müddessir 12,13,14)
Peygamberim sen onu ve benzerlerini bana bırak diyor
Rab-bimiz. Kim o? Şu yapayalnız yaratılanı, yalnızca yarattığımı.
1. Ana karnındayken, malı, mülkü, çevresi, hanımı, akrabası,
bilgisi, ilmi, irfanı, gücü kuvveti olmadan kendi başına. Hiçbir şeysiz yapa
yalnız, güçsüz kuvvetsiz bakışsız, görüşsüz, konuşmasız; işte öyle yarattığımı
sen bana bırak...
2. Diğeri ise bizzat Cenâb-ı Hakkın kendisine râci anlamına
gelecek. Yâni yaratma konusunda kimseye ihtiyacım olmadan, kimseyi yardıma
çağırmadan, ben yapayalnız yarattığımı sen bana bırak! Bu hepimizi ilgilendiren
bir tehdit unsuru. Ne oluyor yâni? Yapa yalnızdık, kimsesizdik, hiçtik, bir
şeyimiz yoktu, Allah da bizi var etmek için kimseye sormamış, danışmamış,
kimseden yardım falan da almamış, öyleyse ne bu halimiz? diyeceğiz...
Allah peygamber ve peygamber yolunun
yolcularına diyor ki "Sen onu bana bırak! Başka ne özellikleri varmış bu
kişinin? Malı uzun uzadıya uzatılmış, malı, mülkü, arâzisi, çiftliği, neleri
neleri vardı. Kim bu? Sen ben bizim oğlan. Tüm piyasadaki zenginler. Yazlıkları,
kışlıkları, evleri atları arabaları bulunanlar. 30 yıl önce neyimiz vardı? Bir
beş yıl daha gidin, neyimiz vardı? Biraz daha ileri gidin, baba evinde
kendimize ait bir evimiz olmadığı gibi evde bize ait bir bölümümüz, bir odamız
bile yoktu neydik yâni? Gücümüz neydi? Bilimiz neydi? Babamızıanamızı bilmediğimiz
gibi kendimizi bile bilmiorduk. Fırsatımız, imkânımız neydi? Niye? Şimdi
kendimizde ne görüyoruz da? Yokluğu ne çabuk unutuyoruz?
Hani kefenin cebi yok ki bir şeyler götürelim diye
biz söz söylenir. Düşününce biraz var gibi geliyor bana. Hattâ kefenin cebi o
ka-dar büyük ki oraya tüm amellerimiz konulacak, düşündüklerimiz, niyet
ettiklerimiz, ihmal ettiklerimiz konacak. Evimiz barkımız, malımız mülkümüz,
eziyetlerimiz, sabırlarımız, yiyip içtiklerimiz, biriktirip büyüttüklerimiz, şükür
ve hamdlerimiz, isyanlarımız, günahlarımız hülâsa her şeyimiz oraya konmuştur.
Onların tümü mezara bizimle beraber gitmektedir.
Hani Resûlullah Efendimizin
öyle bir hadisi vardı değil mi? Ki-şi ölünce üç şey onunla birlikte mezarın yanına
kadar gider. Birincisi, malı mülkü, serveti samanı. İkincisi, oğlu kızı, eşi
dostu, akrabası ya-ranı. Üçüncüsü, imanı ve salih amelleri. O mezara konunca ilk
ikisi geri döner, sonuncusu onunla birlikte mezara girer. Öyleyse neyin peşinde
olduğumuzu bir düşünelim. Yarın bizimle birlikte mezara gi-recek, orada bize
hayat arkadaşı olacak iman ve salih amellerin mi peşindeyiz, yoksa bizi orada
terk edecek şeylerin mi peşindeyiz?
Evet Rabbimiz buyurur ki onu yalnız yaratmıştım, yapayalnız,
hiçbir şeye sahip olmayarak yaratmıştım da sonra:
Sonra da ona malen memdûd verdim.
Bu memdud kelimesi üç anlama geliyormuş
1: Kesintisiz demektir. Yâni sürekli, kesintisiz, ay be ay gelen,
geliri olan demektir. Yapayalnız yarattım, tuttum ona mal verdim, ben verdim
onu! Niye unutuyor bunu?
Sonra ortada gezip dolaşan, gözünün önünde gezip dolaşan
çocuklar verdim ona. 5 tane, 10 tane, 13 tane çocuk verdim ona. Bu kim?
denecektir o zaman. İşte Velid Bin Muğire, Halid Bin Velid’in babası. Değilse
bize de öyle, Allah bize de çoluk çocuk verdi.
Başka? Başka neler vermiş Allah ona? "Ve ona döşedim de
döşedim" Fırsat verdim, güç kuvvet verdim, şan şeref verdim, riyaset
verdim.
İster ki daha da ziyâde edilsin ona. Öyle haris ki her şey
onun olsun ister. Hep cennete gidecek o olsun, ya da daha çok malı mülkü olsun
ister. 300'le yaşarken 500'e doymaz gibi.
Hayır hayır, mümkün değil, çünkü bizim
âyetlerimize karşı pek inatkar, anut davranıyor. Buradaki "Âyâtina"
dan maksat:
A: Kur’an-ı Kerîmidir denmiş. Allah’ın kitabına karşı pek
anud davranıyor.
B: Bir de hak olan hakikat olan her şeydir denmiş. Yâni hak
olan hakikat olan şeylere karşı anûd davranıyor, inatçı davranıyor.
C: Ya da Rasûlullah Efendimizdir denmiş. Allah’ın Rasûlüne
ve onun sünnetine karşı da inatçı davranıyor ihtiyaçsız ve eyvallahsız
davranıyor. Yâni hakka istinat etmeyen
îmanın devamcısı anlamına inatçı diyoruz.
Âyet ne derse desin o bildiğini okuyor, Kur’an ne derse desin,
Rasulullah ne derse desin o bildiğini okuyor. Ya da kitaba rağmen, peygambere
rağmen kendi kendine yol bulmaya çalışıyor. Kitaba ve peygambere yol sormadan
kendi kendine bir hayat yaşamaya çalışıyor.
Evet sizi ilk defa yarattığımız gündeki gibi tekrar huzurumuza
getireceğiz. Siz buna inanmıyordunuz. Sizi tekrar sizi diriltmeyeceğimizi
zannediyor, hesap kitap yok diyor ve hayatınızı bu inanca bina ediyordunuz.
Aslında yaşadıkları hayatın kendilerini ateşe doğru götürdüğünün farkında olan
insanlar vicdanlarını susturabilmek için di-rilişi reddetmeye çalışıyorlar.
Yahudi
ve Hıristiyanların derdi de işte budur. Ne diyorlardı adamlar? Efendim Allah
gökleri ve yeri yaratırken çok yoruldu da cu-martesi veya pazar günü dinlenmeye
çekildi. Niye söylüyorlar bunu? Şunun için: Efendim birincide yorulan ikinciyi
hiç beceremez demeye getiriyorlar hainler. Yâni yeniden dirilişi inkâr
edecekler, dertleri budur. Bakın Kaaf sûresi bu konuyu şöyle anlatıyordu:
“Biz
ilk yarışta yorulduk mu? Hayır; onlar yeniden yaratılmaktan şüphe
etmektedirler.”
(Kaaf 15)
Ne yâni biz ilk yaratışta yorulduk öyle
mi? Biz ilk yaratışta sanki aciz kalıp yorgun mu düştük ki tekrar sizi ikinci
defa yaratamayacağız? Yani gerek kendilerini, gerek başka varlıkları ilk defa
yaratırken kudretimizi ortaya koymuş değil miyiz ki ikinci defa yaratışı uzak
görüyorlar? İlk defa kendilerini yaratırken aciz kalıp birilerinden yardım mı
istedik ki ikinci yaratışa güç yetiremeyeceğimiz zehabına kapılıyor bu adamlar?
Eğer bu iş zannettikleri kadar zor ve imkânsızsa ilk defa yaratmak zordur. İşte
gördükleri gibi biz gökleri, yeri, göktekileri ve yerdekileri yaratırken sanki
yorulduk ta tekrar onları diriltemeyeceğimizi mi zannediyorlar? Yok ya Rabbi,
sen zaten bizi ilk defa yaratırken yorulmuştun, ikinci yaratılışımızı
beceremezsin diye Allah’a iftira atmaya çalışıyorlar.
Hayır
hayır onlar yeniden diriliş konusunda şüphe içindeler, kuşku içindeler, çelişki
içindedirler. İlk yaratışı kabul etmekle beraber, şu anda var olduklarını
bilmekle beraber, şu içinde yaşadıkları düzenin kuruluşunu, yaratılışını
görmekle beraber işi karıştırıp içinden çı-kılmaz hale getirmeye çalışıyorlar.
İkinci yaratış konusunda hiç şüphe etmesinler ki onları yenibaştan yaratacağız
ve hesaba çekeceğiz. Zaten dertleri işte budur. Tüm dertleri yaşadıkları bu
hayatta hesap kitap gündeme gelerek iştahları kaçmasın, işleyecekleri suçları
rahat işlesinler, rahat rahat zulmetsinler, rahat rahat kan içsinler, öldürsünler,
diledikleri gibi bir hayat yaşasınlar ve sonunda bir diriliş ve hesap olmasın.
Sümen altı edilsinler, yaptıklarının hesabı sorulmasın, tüm yaptıkları
yanlarına kâr kalsın. Yeniden dirilişi imkânsız görerek reddedişlerinin altında
yatan sebep işte budur.
49. “Amel defteri ortaya konunca, suçluların,
onda yazılı olanlardan korktuklarını görürüsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu
defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış! derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin
kimseye haksızlık etmez.”
Kitap
da ortaya konulmuştur. Kur’an ortaya konulmuştur. Ya da insanların amel
defterleri ortaya konulmuştur. Herkes defterini al-mış, bu ana kitapla
karşılaştırma imkânı bulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları sicilleri ortaya
konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alel acele kitaplarına
şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden dolayı hesaplarının
zorluğundan dolayı korkularından tirtir titremeye başlarlar. Çünkü o
zalimler Rablerini tanımamışlar,
Rablerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hattâ kendilerini Rab bilmişler
ve şimdi inkar ettikleri O Rab onları hesaba çekecek. Derler ki vah bize! Eyvah
bize! Yazıklar olsun, bu kitap da nasıl bir kitapmış ki ne büyük günahlarımızı
koymuş, ne küçüklerini koymuş, hepsini sayıp tesbit etmiş! Ne gizlide
işlediklerimizi koymuş, ne açıkta işlediklerimizi koymuş, hepsini yazmış,
hepsini tespit etmiş.
Halbuki
biz şunları, şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştik!
Şunları, şunları önemsiz zannetmiştik! Ne bü-ük koymuş, ne küçük koymuş, ne
gizli demiş ne aşikâr demiş hepsini tesbit etmiş. Halbuki dünya hayatında
zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram helâl aramamışlardı
hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan
gelmişler, müstekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini
karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani
dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar
mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine
kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri
bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin
dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları o
kadar kabarıktır.
Dünyada
müslümanları dosyalamaya çalışan, müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada
dosyalar hazırlanmıştır. Dosyaladığı müslüman sayısınca orada, onlara dosyalar
açılmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların
dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların
dosyaları, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer
açılmaya başlamıştır.
Ya
da kitap açılmıştır. Onların kendisiyle yargılanacakları Allah’ın kitabı
açılmış ve onunla yargılanma başlamıştır. Her bir dosya açıldıkça zalimler
amellerini ve amellerinin karşılığını orada hazır bulacaklar. Allah hiç kimseye
zulmetmemektedir. Bu amelleri kendileri işlemiştir. Kendi amellerinin
karşılığıdır bunlar. Değilse yapmadıkları, işlemedikleri suçlardan ötürü Allah
hiç kimseyi cezalandırarak zul-metmez. Ya da başkalarının günahlarını
yanlışlıkla bir adamın defte-rine yazarak işlemediği günahlardan ötürü ona
zulmetmez. Yaptıklarının bir kısmını zayi etmek sûretiyle Allah kimseye zulmetmez.
Hayır hayır Allah hiç bir haksızlık yapmaz bunlar bu adamın bizzat dünyadayken
kendi elleriyle işlediği amellerin değerlendirilmesidir.
Evet insanlık bu kitabın hükümleriyle yargılanacaktır. Bu zalimler yeryüzünde bir tek kitap bırakmamak için mücâdele verip yeryüzündeki
tüm kitapları yok etmeyi becerseler de sonunda yine yargılanmaları bu kitapla
olacaktır, bu kitaba göre olacaktır. Hükmü bu kitap verecektir.
Evet
kitap açığa çıkmıştır. Mücrimler, suçlular, kâfirler perişan oluyorlar, ne
yapacaklarını şaşırıyorlar. Yazıklar olsun bize, bu kitaba da ne oluyor ki
büyük küçük hiçbir şeyi bırakmamış, hepsini tespit etmiş? Hayır hayır onlar
amellerini onda hazır bulmuşlardır. Kitaptan ve peygamberden uzak bir hayat
yaşayanlar, yaptıklarını ve yapmadıklarını kitap kaynaklı belirlemeye
yanaşmayanlar o gün kendi amelleriyle, kendi kitaplarıyla baş başa kalınca
perişan oluyorlar. Niye? Ne var? Ne oluyor? Kim yazdı o kitabı? Kim yazdırdı
orada olanları? Kim yaptı onları? Kim işledi o amelleri? Siz kendiniz
yapmadınız mı onları? Siz kendiniz yazmadınız mı o kitabı? Size ait değil mi o
ameller? Daha önceki derslerimizden birisinde söylemiştim, yeri gelmişken bir
daha söyleyeyim:
Amellerimizi, amel defterlerimizi yazanlar meleklerdir, ama
as-lında yazan, yazdıran biziz. Bizim amellerimizin tespiti ve yazılması
hususunda melekler tıpkı bizim elimizdeki kalem veya daktilonun tuş-ları
mesabesindedirler. Öyle değil mi? Eline kalemi alıp bir şeyler ya-zan bir
kimseye; bunu kim yazdı diye sorsalar ne der? Bunu kalem yazdı, yahut
daktilonun tuşları yazdı filan mı der, yoksa bunu ben yazdım mı der? Ben yazdım
der değil mi? Kalem yazdı, ama ben yazdım, ben yazdırdım kaleme veya daktiloya.
İşte bizim amellerimizin yazıcısı, yazdırıcısı da biziz. Melek yazıyor ama,
yazan ve yazdıran aslında biziz.
Yâni
sanki adam eline daktiloyu alıyor, A tuşuna basıyor ve A yazıyor, sonra da
diyor ki, a ne oluyor buna yahu? Niye yazdı bunu? Demeye hakkı var mı? Yâni
başkasını mı yazsaydı? Sen A yaz diye o tuşa bastın, o da onu yazdı. Sen bir
yazarsan bir yazar, yok yazarsan yok yazar, var yazarsan var yazar kalem. Sen
ne yazarsan onu yazar daktilo. Daktilo isyan etmez, sen isyanda kullanıyorsun
onu. Ama adamlar şaşkınlıktan böyle diyorlar. Hani şaşıran adam hanımına teyze
teyze dermiş. Nitekim şaşkın ördek başın kor kıcından dalar göle derler ya işte
aynen o gibi şaşırıyorlar adamlar da diyorlar ki; ne oluyor bu kitaba? Büyük küçük
her şeyi sayıp dökmüş. Adamlar bomboş bir kitap bekliyorlar. Peki madem defter
bomboş da hani o zaman senin kulluğun denilmeyecek mi? Hani nerede kulluk? Sen
hiç dünyada yaşamadın mı? Hiçbir şey yapmadın mı?
Ey Kehfi tanıyanlar, bazen bazen düşünmeli, kendi kendimize
sormalı değil miyiz? Acaba ben bugün meleklere ne yazdırdım? Acaba bugün benim
defterime neler yazıldı diye düşünmek zorunda değil miyiz? Yatınca mı, kalkınca
mı? Bizim için herhalde yatarken çok zor. Efendim tam yatarken dükkanı getirdik
yatağın ucuna, tezgahı getirdik yorganın yanına, çekler, senetler yastığın
yanında ve sızmışız o kadar. Ama kalkınca da zor. Kalkmışız, koltuğa yaslanmışız,
karşımızda ekranda bir şeyler gelip geçiyor derken haydi dükkana. Yahu ne zaman
düşüneceğiz bunu? Ne zaman hesaba çekeceğiz kendimizi? Ben bugün meleklere ne
yazdırdık? Ne zaman düşüneceğiz bunu? Ne zaman muhasebe edeceğiz kendimizi?
Ama
şurasını da unutmayalım ki, yanlışlar ve doğrular bilinmeden yapılan
muhaseberin de hiçbir değeri olmayacaktır, bunu da unutmamalıyız. Yanlışların
ve doğruların ortaya koyucusu kitap ve sünnet tanınmadan yapılan kontroller de
boş olacaktır. Vahyi tanımayan insanlar elbette kendilerini hep doğruda kabul
etmeye devam edeceklerdir. Yemeleri doğru, içmeleri doğru, kılık kıyafetleri
doğru, her şeyleri doğrudur onların.
Öyleyse
kendimizi hesaba çekişte kıstas kitap olmalıdır. Vahiy eşliğinde bir muhasebeden
yana olmalıyız. Yâni önce Kur’an’dan bir şeyler öğrenelim, sonra da acaba ben
bu öğrendiğimden meleklere bir şeyler yazdırabildim mi diyelim. İşte o zaman
güzel olacak bu mu-hasebe. İşte böyle bir hesap bizi cennete götürecektir.
Değilse kendileri dalâlette olduğu halde hep hidâyet üzere zannedip yarın eyvah
diyenler gibi olmaktan kurtulamayız Allah korusun.
Amel defterlerini ellerine alma konusu gündeme gelince, hatırladığım
bir hadisi de burada nakledeyim inşallah: Resûlullah efendimiz buyurur ki; yarın
müslümanlar da amel defterlerini ellerine alınca, onlar da biraz şaşkınlık geçirecekler.
Eyvah, şu da, bu da var dercesine bir sıkıntı yaşayacaklar. Ama ikinci defa
bakınca bir de ne görsünler onların hepsi silinivermiş, tertemiz bir sayfa
halini alıvermiş. Melekler hemen fısıldayacaklar; geçmiş olsun tevbe etmişsin,
istiğfar etmişsin, pişman olmuşsun, onun üzerine, o hatayın üzerine birkaç
salih amel işlemişsin de Allah onları silivermiş. Âyet neredeydi? Evet işte
burada:
“Gündüzün
iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler
kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenlere bir öğüttür.”
(Hûd 114)
Gündüzün iki tarafında, yâni sabah ve
akşam ve geceye yakın zamanlarda namazı ikâme edin. Beş vakit namazı ikâme
edin. Çünkü muhakkak ki iyilikleriniz kötülüklerinizi giderir. Hasenatınız
seyyiatınızı yok eder. İşte bunun için bize namazı emrediyor Rabbimiz. Bize
olan sonsuz rahmetinin gereği namazı emrediyor. Namazların arasında işlenen
günahların silinmesi için gösteriyor bize namazı. Namaz iki namaz arasındaki
günahların affına sebeptir. Görüyor musunuz? Rabbimiz bize rahmeti gereği bir
günün aralarını namazlarla ayırmış ve o zamanlar içinde işlediğimiz günahları o
namazlarımızla silmeyi murad buyurmuş.
Bakın bir gün bir günah işleyen bir sahâbe Rasulullah’a gelerek:
Ya Rasulullah! Ben yapılmaması gereken bir şey yaptım! Evi-mize bir şey
istemeye gelen bir komşumun karısına bakılmaması gereken bir bakışta bulundum!
Benim durumum ne olacak? Allah için söyle yoksa ben helâkte miyim? der.
Rasulullah efendimiz bir süre sükut eder ve işte bu âyet-i kerîme inzal
buyurulur:
“Gündüzün
iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler
kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenlere bir öğüttür.”
Evet namaz kıl, çünkü iyiliklerin kötülüklerini giderir
buyuruyor Allah’ın Resûlü. Demek ki namaz artının eksileri götürdüğü gibi kişinin
günahlarını götüren, silip süpüren bir ibadettir. Çünkü namaz başlı başına bir
tevbe, bir yöneliş ve Allah’tan yardım isteme makamıdır.
Buhârî ve Müslim’de verilen nehir misâli bu türdendir. Allah’ın
Resûlü sizden birinizin evinin önünden bir nehir aksa ve her gün beş defa bu
nehirde yıkansa o kimse de kir kalır mı? Buyurur. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz
de elbette kalmaz deyince, Allah’ın Resûlü buyurur ki, işte beş vakit namaz da
bu nehir gibi hataları siler, yıkar gider buyurur.
"Beş vakit Namaz aradaki işlenenlere kefarettir, Ramazan da iki
ramazan arasında işlenenlere kefarettir, büyük günahlardan sakınıldığı müddetçe"
(Buhârî,Müslim)
Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbni Mâce’nin Hz. Ebu Bekir efendimizden
şunu rivâyet ederler:
“Bir adam Rasulullah’a gelip: Ya Rasulallah ben bir suç
işledim, Allah’ın kitabında cezam nedir? Onu ikâme et dedi. Rasulullah bir süre
sükut buyurdu. Nihâyet namaz vakti geldi. Sahâbeyle birlikte namazı kıldılar. O
adam Rasulullah’a dönüp bir daha tekrarlayınca Rasulul-lah şöyle buyurdu:
“Söylesene! Sen bizimle birlikte namaz kılmadın mı? Allah senin haddini affetmiştir.”
Evet büyük günahlardan, Kebair’den sakınıldığı müddetçe iki
namaz arasında işlenen ufak tefek günahlara bu namazlar kefarettir. Ramazan da
böyledir. İki Ramazan arasında işlenmiş günahlara da Ramazan kefarettir.
Burada Resûlullah efendimizin şu hadisini de okuyalım:
"Bir kötülük yaptığında, hemen arkasından bir iyilik yap ki o
kötülüğü yok etsin!"
(Tirmizî, kitabu’l- Birr
4/355)
İşlenen bir günahın akabinde yapılacak bir
iyiliğin, hayırlı bir amelin o günahı silip süpüreceğine dair Kur’an’da ve
sünnette pek çok deliller vardır. Bir kötülük, bir günah mı işledik, arkasından
bir sa-lih amel işleyiverin ki böyle o onu silsin, süpürüp yok etsin. Peki
nedir bu salih ameller? Kısaca özetleyelim inşallah.
1: Bunlardan birisi namaz kılmaktır. Hadisi demin
okudum:
"Beş vakit namaz aradaki işlenenlere kefarettir, Ra-mazan da iki
ramazan arasında işlenenlere kefarettir, bü-yük günahlardan sakınıldığı müddetçe"
(Buhâri-Müslim)
Ebu Dâvud, Tirmizî, İbni
Mâce’nin Hz. Ebu Bekir efendimizden şunu rivâyet ederler:
“Bir adam Rasûlullah’a gelip: Ya Rasulullah ben bir suç
işledim, Allah’ın kitabında cezam nedir? Onu ikâme et dedi. Rasûlullah bir süre
sükut buyurdu. Nihâyet namaz vakti geldi. Sahâbeyle birlikte namazı kıldılar. O
adam Rasûlullah’a dönüp bir daha tekrarlayınca Rasûlul-lah şöyle buyurdu:
“Söylesene! Sen bizimle birlikte namaz kılmadın mı? Allah senin haddini affetmiştir.”
2: Kitabımızın beyanına göre hataları, günahları
silip süpüren salih amellerden bir ikincisi de tevbedir. İşlenen bir günahtan
sonra o günahın silinmesine sebep olmak üzere yapılacak bir başka iş tev-bedir,
günahtan dönüştür. En’âm sûresi bunu şöyle anlatır:
“Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip
de arkasından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan ve
esirgeyendir."
(En’âm 54)
Sizden her kim ki bir
bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük yapar, bir günah işleyecek olurda
hemen arkasından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği
bir anda hemen kıblesini değiştirir ve Allah dönerse bilesiniz ki ben böyle
yapanlar hakkında rahmeti kendi üzerime yazdım buyuruyor Rabbimiz.
Evet demekki mü'min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu,
bir gaflet sonucu işleyebilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya
işleyeceği o isyanın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an
unuttuğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyanda
bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir. İşte bu durumda hemen kendine gelir
gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıblesini değiştiren ve bir daha
bu duruma düşmeme konusunda kesin kararlı olan mü’minleri affedeceğini bildiriyor,
Rab-bimiz.
Evet işlenen günahın akabinde
hemen tevbe edilecek ve bir daha o günaha dönmeme kararı verilecek. Bu konuda
Rasûlullah’ın pek çok hadisi vardır.
"İşlediği bir günahın akabinde tevbe eden (Pişman-lık
duyarak, bir aha dönmeme azmi içinde olan, kişi günah işlememiş gibidir."
(İbni
Mâce)
Bir adam gelip Rasûlullah’a:
Ya Rasûlullah bir kul bir günah işlese sonra tevbe etse Allah affeder mi? dedi.
Allah’ın Resûlü buyurur ki:
“Bir
kul günah işledi, tevbe etti. Affedilir. Yine günah işledi yine tevbe etti,
yine affedilir. Yine günah işledi, tevbe etti yine affedilir. En son Rasûlullah
şöyle buyurdu. “Hattâ şeytan melül mahsur oluncaya, ümidini kesinceye kadar”
(Hakim)
Ama şunu da unutmamalıyız ki işlenen bir günahın
arkasından sadece tevbe yetmemektedir. Bakın Rabbimiz Furkân sûresinde tevbeyle
birlikte yapılması gereken başka şeylerden söz ederek şöyle buyurmaktadır:
“Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte
Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet
eder.
(Furkân 70)
Yâni
kim önceki programından vazgeçerek Allah’ın programına dönerse. Allah için bir
hayat yaşamaya yönelirse ve de iman eder, imanını pratik hayatına aktararak,
iman kaynaklı bir hayatı tercih ederse. Yâni imanının gereği olan sâlih
amellere yönelirse işte Allah onların seyyiatlarını, günahlarını, kötülüklerini
iyiliğe tebdil edecektir. Çünkü artık o Allah’ın istediği gibi müslüman olmuş,
Allah’ın emirlerine teslim olmuş, Allah’a dönmüş, kıblesini değiştirmiş, tevbe
etmiştir. Bu tevbesinin gereği olarak da Allah’la bozulan arasını düzeltme
adı-na imanının gereği sâlih amellere yönelmiştir. Allah da onun hayatını
iyiliğe döndürecektir. Bakın Resûlullah efendimiz bir hadislerinde şöye
buyurur:
“Nefsim yed-i kudretinde bulunan Rabbime yemin ederim ki, eğer sizler
günah işlememiş olsaydınız, sizin yerinize günah işleyip de Allah’a istiğfar
edecek bir kavim getirirdi de onları mağfiret ederdi.”
(Müslim, Kitabut- tevbe 4/210)
Evet tevbe iman ve amel-i
salih istenmektedir. Yani işlenen günahtan tevbe edip vazgeçilecek, arkasından
iman edilecek, Allah’-la koparılan diyalog yeniden düzeltilecek ve de salih
amellere koşulacak.
3: İşlenen günahları silen bir
başka salih amel hakkında da yine
Rasûlullah şöyle buyurur:
"İslâm,
kendinden önceki günahları siler; hicret, kendinden öncekileri siler, hac da
kendinden önce işlenenleri siler mahveder.
[Müslim]
Evet İslâm kendinden
öncekilerin tümünü siler. Kişi müslüman olduğu andan itibaren önceki işlediği
günahlarının tamamı silinmiştir. Hicret de böyledir. Hicrette hicret öncesi
işlenmiş olan günahları siler. Hac da böyledir. Mebrûr ve makbul bir haç
kişinin anadan doğduğu gündeki gibi tüm günahlarını siler.
4: Bir dördüncüsü; bir adam
Rasûlullah’a gelip: Ya Rasûlullah ben azim bir günah işledim. Benim için bir
tevbe imkânı var mıdır? Buyurunca Rasûlullah ona şunu sordu:
Annen
var mı? dedi. Adam yok dedi. Peki baban? ada evet deyin Rasûlullah git ona iyilikte
bulun!" buyurdu
(İ. Ahmed- Tirmizî)
İmam Tirmizî der ki: Bu
hususta icma vaki olmuştur. Rasûlul-lah’ın vefatından sonra gelen bir adama
ashab-ı kiram aynı tavsiyede bulunmuşlardır. Kişinin yanında ihtiyarlamış annesine
ve babasına hizmet etmesi, onların şer’i ihtiyaçlarını görüp onların yüzünü
güldürmesi onun günahlarının affına sebep olacaktır.
5:Yine dünyada insanın başına
gelen kimi sıkıntılar da hadis-lerin ifadesine göre günahların affedilmesine
sebep olmaktadır. Bu yüzden âyet-i kerimede tevbe ile günahların affedilmesi
ayrı ayrı zikredilmiştir diyoruz Allahu alem. Bakın Şûrâ sûresinde Rabbimiz bu
hususu şöyle anlatır:
“Başımıza
gelen herhangi bir musibet ellerimizle işlediklerimizden ötürüdür. O, yine de
çoğunu affeder. Sizler Allah’ı yeryüzünde âciz bırakacak değilsiniz. Allah
berisinde ne bir dostunuz, ne de veliniz vardır.”
(Şûrâ 30)
Canınıza, malınıza gelen
herhangi bir musîbet sadece sizlerin ellerinizle işlemiş olduğunuz günahlar
yüzündendir. Günahlar sadece ellerle işlenmez. Ama genellikle fiiller elle
işlendiği için burada eller ifadesi kullanılmıştır. Evet mallarınız ve canlarınız
konusunda size ulaşan musîbetler sizlerin ellerinizle işledikleriniz
yüzündendir. Ama sizin ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah
affetmektedir. El-lerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah görmezden
geldiği, kaale almayıp affettiği için bunların cezasını size tattırmıyor. Eğer
Rabbiniz size bu kadar merhametiyle muamele etmeyip de yaptığınız her bir günah
yüzünden hemen cezalandırılsaydınız mutlaka hepiniz helak olup giderdiniz.
Kur’an’ın başka yerlerinde bu hususu anlatan âyetler vardır. Allah’ın Resûlü
Hz. Ayşe’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöy-le buyurur:
"Kulun yeryüzünde günahları çoğalıp onlara kefaret
olacak bir şeyler bulunmadığı zaman Allah onun günahlarına kefaret olmak üzere
onu bir üzüntüye duçar kılar. Böylece onun günahlarını döküverir"
6: Günahların silinmesinin
bir altıncı yolu da; kişi kendisi sü-rekli muttaki davranarak hayatının her bir
anında Allah huzurunda ol-duğunu Allah kontrolünde olduğunu unutmadan bir hayat
yaşayacak, kendisini kurtaracak ama bu ittikasının yanında, seyyiattan kurtulmasının
yanında bu ittikasının gereği olarak da başkalarını da kurtarmanın gayreti
içine girecektir. Kendisi cennete gitmeye çalıştığı gibi başkalarını da cennete
götürme çabası içine girecektir. Bu da onun vazifesidir. İnsanlara onların razı
olacağı muameleyi değil Allah ve Resûlünün isteği gibi davranmak ve onların
kurtuluşu için gayret etmek zorundadır. Mü’minin bu sahadaki gayreti de onun
günahlarının silinmesine vesile olacaktır inşallah.
7: Yine bir defasında
Allah’ın Resûlü:
“Sizden
biriniz işlediği bir günahın arkasından bir hasene yetiştirip onu sildirsin
buyurunca sahâbeden birisi sordu: Ey Allah’ın Resûlü “La İlahe illallah” da
hasene midir buyurunca Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “O hasene-lerin en
güzelidir”
Demek ki işlenen günahın arkasından söylenmesi gereken
sözlerden birisi de kelime-i tevhittir anlıyoruz. kelime-i tevhid de günahların
silinmesine sebep olacaktır.
8: Rasûlullah bir başka
hadisinde günahları mahveden ameli
şöyle anlatır:
“Mescidlere
yürümek, her bir namazdan sonra bir başka namazı gözetlemek, işte bunlar
ribattır.”
Evet Allah’ın Resûlü buyurur
ki bir günah işler işlemez hemen onun ardından bir iyilik işleyin, bir hasene
yetiştirin ki o günah silinsin buyuruyor. Ancak burada şunu da söyleyelim.
Bundan sonra yapılacak iyiliğin işlenen kötülüğün bir muâdili olma şartı
aranmaz. Meselâ adam bir hırsızlık yaptı bu günahın affı için illa da hırsızları
affetmek türünde bir iyilik yapma şartı yoktur. Yani yapılacak iyiliğin işlenen
kö-tülük cinsinden olma şartı yoktur. İşlenen günah ne olursa olsun karşılığında
Allah ve Resûlünün istediği hayırlı bir amel işlemek yeterlidir. Meselâ bir müslümana
Kur’an’dan bir âyet öğretmek, sünnetten bir bölüm tanıtmak günahların
silinmesine sebep salih amellerdendir. Hattâ bunun için bir saatını ayıran bir
müslüman 700 saat 700 kişiye 700 âyet öğretme sevabını bile alacaktır.
50. “Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik.
İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına
çıktı. Ey İnsanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz?
Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!”
Biraz önce mahşerdeydik. Kitaplarımızı
ellerimize almış hesap kitap dönemini yaşıyorduk ama bakıyoruz bir anda
Rabbimiz bizi in-sanlığın ilk yaratılış dönemine götürüverdi. Atamız Adem
yaratılıyor, sonra yeryüzünde Onun sulbünden bizler yaratılacağız, tüm insanlık
yaratılacak, tüm insanlık gelecek yeryüzüne, ama bundan önce bir deneyimden
geçirileceğiz. Bakarada detayıyla anlatıldığı gibi Rab-bimiz buyurur ki: “meleklere
dedik ki Adem’e secde edin. Onlar, tüm melekler Adem’e secde ettiler ama İblis
müstesna.” Tüm melekler Rablerinin emrine boyun büküyorlar, insanlığın
yeryüzüne gelişini onaylıyorlar ama İblis geri duruyor. Allah’ın emrine isyan
ederek yeryüzüne yeni gelen bu insanın varlığını kabullenmiyor. Böylece Allah’ın
secde emri havada kaldı, askıda kaldı.
Çünkü
İblis melek değil, o cinlerdendi. Cinlerden olduğu için Rabbinin emrinin dışına
çıkabilme imkânı buluyordu. Meleklerde böyle bir irade yoktur. Onlar kesinlikle
Allah’a isyan edemezler. Rableri kendilerine ne emrederse onu uygulamak
zorundadırlar. Halbuki İblis cinlerden olduğu için tıpkı insanlar gibi itaat
etmeye de isyan etmeye de imkân bulabilmektedir Rabbimizin yasası gereği.
Rabbimiz buyurur ki Beni bırakıp da sizler bu şeytanı ve onun
zürriyetlerini veliler mi edindiniz? Rabbiniz olarak sizi yaratan, sizi
yeryüzünün efendisi ve halîfesi yapan, tüm melekleri size secde ettirecek
biçimde sizi üstün vasıflarla donatan Rabbinizin sizin adınıza aldığı kulluk
maddeleriyle ilgilenmeyerek, Rabbinizin kitabına karşı nötr davranarak sizin
düşmanınız olan, sizin varlığınızı onaylamayan, sizin yeryüzüne gelişinizden
memnun olmayan ve atanızı cennetten çıkarmak ve intikam almak için çırpınan ve kıyâmete
kadar da sizi ce-henneme çağırma konusunda Allah’tan izin alan bu şeytanı ve
onun soyunu veliler edindiniz ha? Allah’ı dinlemiyor da bu düşmanınızı din-liyorsunuz?
Onu ve soyunu yolundan gidilecek, sözü dinlenecek veliler dostlar edindiniz
öyle mi? Halbuki onlar sizin için çok açık düşmandırlar. Şeytanların yoluna
tâbî olarak, şeytanları velî kabul ederek bu zalimlerin kazandıkları cehennem
ne kötü bir varış yeridir!
Evet şeytanı veli eden zalimlere verilecek karşılık ne kadar
kötüdür. Eğer insanlar yarın; eyvah diyeceklerse, yazıklar olsun bize
diyeceklerse, kesinlikle bilelim ki bu, onların şeytana uymalarından
kaynaklanmaktadır. Onları ve avanelerini velî bilmelerinden kaynaklanmaktadır.
Rabbimiz; ey kullarım, ben size bunu ta baştan bildirme-dim mi? Onun Adem
babanıza secde etmediğini size anlatmadım mı? Size sizin tanımanız gereken bir
imtihan modeli, motifi olarak onu tanıtmadım mı? Ne diye gaflet edip ona tabi
oldunuz? Ne diye onun gibi zalim oldunuz? Yarın pişman olacaksınız. Gelin
melekler gibi kul olun, şeytan gibi secdesizliği kabullenerek zalimlerden
olmayın diyerek Rabbimiz bize bir uyarıda bulunuyor. Zalimler için ne kötü bir
karşılık, ne kötü bir bedel, ne kötü bir değiştirme. Adem peşinde, melekler
peşinde olacak yerde şeytan peşinde oldular. Kulluk peşinde olacak yerde isyan
peşinde oldular. Velî olarak Allah’ı bırakıyorlar da başkalarının peşine
takılıyorlar.
51. “Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin
yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum.
Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.”
Ben onları ne kâinatın yaratılışına ne
de kendilerinin yaratılışına şahit kılmadım. Kâinatı yaratırken de kendilerini
var ederken de onların hiç haberleri yoktu. Kendilerinin yaratılışında bile söz
sahibi olmayan bu varlıklar nereden İlah ve Rab olabilecekler de? Benim
ortaklarım değil ki onlar? Ben böyle saptıranların hiç birisini ortak e-dinmedim.
Ben onların hiç birisine yetki vermedim. Ve yine ben saptıranları destekleyecek
de değilim. Göklerin ve yerin saltanatı konu-sunda göklere ve yere egemenliğim
konusunda onlara her hangi bir yetki vermedim ben. Göklerin ve yerin yaratılması
konusunda ve bu ikisini idare konusunda onlardan yardım da istemedim. Gökleri
ve yeri kendim yarattım ve bunlar üzerindeki egemenliğimi kendim kurdum. Ben bunları
yaratırken ve bunlar üzerinde egemenliğimi kurarken bunların haberleri bile
yoktu, onlara danışmadım ben. Bir gün diyeceğim ki:
52. “O gün Allah: "Bana ortak olduklarını
iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi
onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.”
Bir gün gelecek Allah diyecek ki: Hâdî
benim yanımda ortak kabul ettikleriniz, bana ortak kabul ettikleriniz, benimle
birlikte yetkili kabul ettikleriniz şu liderlerinizi, şu önderlerinizi,
şeriklerinizi, şürekanızı çağırın bakalım. Allah yanında kendilerine dua ettikleriniz,
Allah berisinde şafi kabul ettikleriniz, Allah berisinde hayata hâkim bildikleriniz,
Allah berisinde hukuk tanrısı kabul ettikleriniz tüm yardımcılarınızı çağırın
bakalım. Haydi çağırın onları da sizi şu içinde bulunduğunuz durumdan
kurtarsınlar. Sizi Allah’ın yargılamasından, Allah’ın azabın dan kurtarsınlar.
Onlar da çağırırlar; bu Allah berisinde yardımcı bildiklerini,
ama heyhat ki onlar onlara cevap veremezler, veremiyorlar. Onların arasına
büyük bir uçurum yerleştirdik. Ortakları ayrı bir yerde onları ortak kabul
edenler, ilah kabul edenler ayrı bir yerde. Hepsi de çaresiz cehenneme doğru
yaklaştıklarını anlayacaklar, bilecekler.
Bu "Mevbikan" kelimesi helâk
olunacak bir yer, cehennemde bir vadidir demişler, ya da onların yardımcılarının,
ilahlarının kendilerine kendilerinin de onlara ulaşamayacakları bir uçurumdur
demişler. Yâni dünyadaki sahte ilahlarla
o ilahlara tapınanların araları yarılmıştır açılmıştır. Onların dünyadaki
dostlukları âhirette korkunç ve derin bir düşmanlığa dönüşmüştür.
Kimi müfessirler de bu sûrenin evvelinde anlatıldığı gibi
onların Rap ve İlah kabul ettikleri Hz. Îsa, Hz. Üzeyr ve melekler gibi varlıklarla
onların aralarında uzak bir mesafe koyarız şeklinde anlamışlardır. Çünkü
onların ilah kabul ettikleri Allah’ın bu sâlih kulları; cennetin en yücelerinde
öbürleri ise cehennemin ta derinliklerindedirler.
Kimileri de bu uçurumun hidâyet ehliyle dalâlet ehlinin
birbirlerinden ayrılacağını anlatır demişlerdir. Rum sûresinin 14. âyeti ve Yâ-sîn
sûresinin 39. âyetleri bu hususu anlatır.
²
53. “Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini
anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.”
Girecekleri yeri görürler, ateşi
görürler. Cehennemi görür gör-mez artık anlarlar ki az sonra girecekleri yer orasıdır.
Az sonra bu mücrimler, bu Allah berisinde başka Rabler bulup onları da hayatlarında
söz sahibi kabul edenler kendilerini o ateşin içinde bulacaklarını artık
anlamışlardır. Ve de artık bir daha oradan çıkış yollarının olmadığını da
anlamışlardır. Bu konuda hükmün Allah’a ait olduğunu, yetkinin Allah’a ait
olduğunu bilmişlerdir. Kimse onlara yardım edemeyecek, kimse Allah’ın hükmüne
itiraz edemeyecek, kimse onun hükmünün dışına çıkamayacaktır. Allah’ın Resûlü
bir hadislerinde kâfirlerin kırk yıllık mesafeden cehennemi görüp oraya
düşeceklerini anlayacaklarını, kahrolacaklarını, mahvolacaklarını anlatır.
54. “Andolsun ki, Biz bu Kur’an'da insanlara
türlü türlü misâli gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.”
Evet gerçekten biz bu Kur’an’da
kullarımıza her türlü örneği verdik, her tür örnekten söz ettik. İnsanlar
gerçekleri anlasınlar daha hata etmesinler, şaşırıp kalmasınlar, ateşe
gitmesinler diye her şeyi açık açık anlattık biz bu kitapta. Ama buna rağmen
insan gerçekten tartışmaya pek meyyaldir. Tartışmak istiyor. Hakikati anlayıp
kabul edip ona teslim olmak yerine hep tartışmayı tercih ediyor. Hep tartışmadan
yana insan. İşi gücü tartışmadır insanın.
Yâni bu kitapta Rabbimiz her şeyi açık açık
anlattığı halde bu kitapta neyi eksik buluyor ki Allah’la tartışmaya giriyor bu
insan? Bu kitapta bu insanlar Rablerini tanımak istediler de bulamadılar mı?
Kendilerini tanımak istediler de, ne olduklarını? Nereden geldiklerini? Nereye
gittiklerini? Ne için yaratıldıklarını? Allah’ın kendilerinden nasıl bir kulluk
istediğini öğrenmek istediler de bulamadılar mı bu kitapta? Cenneti kazanmak
istediler de bunun yolunu mu bulamadılar? Dünyada mutlu olmak için müracaat
ettiler de yol mu göstermedi bu kitap
kendilerine? Cehennemi bilmek ve ondan korunmak istediler de göstermedi
mi Allah bu kitabında? Hayatlarının problemlerini çözmek için müracaat ettiler
de yol mu göstermedi Allah onlara?
Âhiret
hayatları için azık hazırlamak istediler de tarif mi etme-di bu kitap? Gökler
âleminden, melekler âleminden, cinler âlemin-den, arştan, kürsiden haberdar
olmak istediler de Kur’an onlara yetersiz mi kaldı? Allah onları sordukları
konularda mahrum mu bıraktı? Hayatlarında iyiliklerini kötülüklerini, kendileri
için hayırlı olanları şer olanları öğrenmek istediler de Allah onlara bilgi vermedi
mi? Yâni kıyâmete kadar insan nesli hangi dönemde, hangi devirde olurlarsa
olsunlar, hangi şartlar altında bulunurlarsa bulunsunlar, ne tür problemlerle
karşı karşıya gelirlerse gelsinler problemlerine samimiyetle çare aramak üzere
bu kitaba baş vururlarsa ne ararlarsa bulabileceklerdir bu kitapta. Hiç bir
konuda çaresiz bırakmayacaktır bu kitap insanları.
Kıyâmete
kadar ailevî problemler, hukukî problemler, sosyal sıkıntılar, ekonomik
sıkıntılar, siyasal dertler ne olursa olsun Allah o konuda mutlaka bir çözüm
yolu gösterecek ve insanlığın tüm problemlerini çözecektir bu kitabıyla. Ama
buna rağmen ellerinde böyle mübârek bir kitap bulunduğu halde, Allah onlara rahmetinin
gereği böyle bir kitap göndererek, onları adam yerine koyarak onlara kendi bilgisini
sunduğu halde ona teslim olmaları gereken bu insanlar Allah’la, Allah’ın
âyetleriyle, Allah’ın kitabıyla tartışmaya girmek istiyor-lar. Allah’ın
kitabıyla tartışmaya girerek kendi bilgilerini Allah’ınkiyle yarıştırmaya
kalkışarak hep kaybediyorlar. Halbuki tartışmaya girmek yerine teslim olsalardı
kazanacaklardı. Peki acaba bu insanları bu tartışmaya iten sebep nedir? Neden
böyle davranıyorlar bu insanlar?
55. “İnsanlara doğruluk rehberi
gelmişken, onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan
öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre
azaba uğramayı beklemeleridir.”
Bu insanları Allah’a, Allah’ın
âyetlerine iman etmekten ve Rablerine karşı istiğfar etmekten engelleyen sebep
nedir? Niye iman etmiyor bu insanlar Rablerine? Kendilerine Allah’ın yol
gösterisi, Allah’ın kitabı ve Allah’ın elçileri geldiği halde, hak bütün
çıplaklığıyla kendilerine beyan edildiği halde niye bu insanlar istiğfara
yanaşmı-yorlar? Niye kendilerine gelen bu hidâyet rehberinden istifade etmeye
yanaşmıyorlar? Allah’ın âyetlerine niye yönelmek istemiyorlar?
Eğer
onlara Rableri merhamet buyurup da böyle bir kitap göndermeseydi, Allah onları
muhatap kabul buyurup kendi bilgisiyle onları bilgilendirmeseydi, onlara böyle bir
rahmet kapısı açmasaydı o zaman şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Şimdi biz ne yapalım?
Nasıl e-delim? Bize senden yol gösteren bir kılavuz gelmedi! Bize katından bir
elçi göndermedin! Ne yapalım bizim senden de senin yolundan da senin kitabından
da senin cennetinden de cehenneminden de haberimiz yoktu! diyeceklerdi. Bizim
hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Günahı bilmiyorduk, sevabı bilmiyorduk, hayrı
şerri bilmiyorduk diyebileceklerdi. Ya da demeye hak kazanacaklardı belki. Bize
bir şey gönderseydin de biz de onunla amel etseydik, onunla yol bulup seni razı
etmeye, sana kulluk yapmaya çalışsaydık diyebilirlerdi.
Halbuki
durum hiç de öyle değildir. Allah kendilerine hak bir kitap gönderdiği halde,
bu kitabında onların muhtaç oldukları her şeyi onlara açık açık beyan buyurduğu
halde acaba bu kitapla bu hidâyet rehberiyle ilgilenmeyerek küfrü tercih
etmelerinin sebebi ne? Bunun sebebi şudur:
Onlar başka değil kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlerin
kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Ansızın onların başlarına gelen
belâların kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Bunlar; kendilerinden önce
Âd kavminin başına gelenleri gördüler, Semûd’un başına gelenleri duydular.
Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle ve Allah’ın elçileriyle
tartışmaya giren Firavunları, Nemrutları tanıdılar. Ashab-ı Kehf’i tanıdılar.
Onların başlarına gelenleri öğrendiler de hâlâ niye imânâ yanaşmıyorlar?
Her
halde bunlar başka değil bu kendi seleflerinin başlarına gelenlerin göz göre
göre kendi başlarına gelmesini bekliyorlar. Hayatlarında Allah’ı diskalifiye
ederek bilgilerini, güçlerini, imkânlarını, servetlerini, gençliklerini hayatlarını
kendilerinden biliyorlar. Ben olacağımı oldum beni kimse alt edemez demeye
çalışıyorlar. Ben güçlü-yüm, ben zenginim, kimse benim karşıma geçemez demeye
çalışıyorlar. Halbuki Allah’ın bu kitabında haber verdiği kendilerinden önce
Rabbimizin helâkinden kurtulamayanlar kendilerinden daha güçlüydüler.
Kendilerinden daha zengin ve saltanat sahibiydiler. Kendilerinden daha güçlü
olanlar yok olup gittiler.
Bakıyoruz bir yerlerde belli makamlara gelenler önlerinde eğilen
yardakçıları gördükçe Allah’ın kendilerine geçici olarak lütfettiği şeylerle
aldanmaya başlıyorlar. Allah bize de diyor. Ey kullarım! bu âyetler sizleri de
uyardığı halde siz neyi bekliyorsunuz? Allah’ın kitabı sizi uyardığı halde onun
uyarısından habersiz olarak, öncekilerin ha-yatlarına benzer bir hayatı
sürdürmeye çalışan sizler neyi bekliyorsu-nuz? Onların başlarına gelenlerin
sizin de başınıza gelmesini mi bekliyorsunuz? Üstelik öncekiler sizden daha
üstündüler. Ama onlardan hiç birisi Allah’la başedemediler. Allah’tan
kendilerine gelen azabın önüne geçemediler kendilerini kurtaramadılar.
Yoksa
şöyle mi demeye çalışıyorsunuz: Onlar kavim kavimdi, onlar küçük, küçük
kavimler halinde yaşıyorlardı. Güçsüz oldukları için Allah’la başedemediler.
Lâkin şimdi bizler Birleşmiş Milletler oluşturduk, Avrupa topuluğunu
oluşturduk, Nato’muzu kurduk. Binaenaleyh biz bugün onunla pek ala
başedebiliriz demeye mi çalışıyorsunuz? Allah önceki kavimler parça
olduklarından, güçsüz olduklarından onları parça parça halledebilir ama, O
bizimle başedemez mi de-mek istiyorsunuz? Vazgeçin bu tavırlarınızdan. Vazgeçin
bu küstahlıklarınızdan. Dünyanın konumu gereği her ne kadar Allah fırsat tanı-yorsa
da Allah’ı atlattık zannetmeyin ve unutmayın ki cehennem sizi bekliyor.
Öyleyse
gelin Allah’la savaşı sürdürmeyelim. Gelin Allah’ın kitabıyla savaşa tutuşarak
küfrü ve şirki genelleştirmeyelim. Gelin Rab-bimizin bir lütuf olarak bize
verdiği güç ve kuvvetlerimizi, imkân ve fırsatlarımızı Allah’a karşı
putlaştırmaya çalışmayalım. Allah’ın verdikleriyle ona karşı varlık iddiasında
bulunmaya kalkışmayalım.
Evet bu insanlar kendilerinden öncekilerin başlarına gelenler
kendi başlarına gelinceye kadar uyanmayacaklar. Bunlar helâklerini bekliyorlar.
Helâkleri gelmeden de bir türlü hakkı kabule yanaşmı-yorlar. Tıpkı selefleri
olan Firavun gibi geberirken iman edecekler, ama bu imanlarının onlara hiçbir
faydası olmayacaktır. Ya dünyada bir helâkle karşı karşıya gelince akılları
başlarına gelecek ya da âhi-rette Allah’ın cehennemini gördükleri zaman.
Bunların tabiat leri hakkı kabule müsait değildir.
Halbuki
Kur’an bu adamların zihinlerini kalplerini harekete getirmek için her türlü
aracı kullanmış, her türlü m
Bir
de bu sûrede sûrenin belkemiğini teşkil eden dünyanın süslenmesi, süslü
gösterilmesi de bu adamların iman etmelerine engel teşkil etmektedir. Dünyanın
süsüne ve ziynetine aldanmaları imânâ gelmelerine engel olmaktadır.
56. “Biz
peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar hakkı
bâtılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan
uyarmaları alaya alırlar.”
Rabbimiz müjdeci ve uyarıcı olarak
elçiler gönderir. Allah’ın elçileri bizi Allah’ın emirleriyle, bizi Allah’ın
âyetleriyle karşı karşıya getirip bizi onlarla uyarıyorlar. Bizi cennet ve
rahmetle müjdeliyorlar bizi cehennem ve Allah’ın gazabıyla uyarıyorlar.
Allah’ın elçileri kıyâmet günü gelmeden önce insanları yapacakları kötülüklerin
karşılığı olarak cehennemle ve yapacakları iyi amellerin sonucu olarak da cennetle
uyarmak için gelmişlerdir. Bize Allah’ı tanıtıyorlar, bize Allah’ın âyetlerini
tanıtıyorlar, bize Rabbimizi razı etmenin ve onun gazabından emin olmanın
yollarını gösteriyorlar, bize nasıl bir hayat ya-şarsak karşılığında nelerin
bizi beklediğini anlatıyorlar. Yaşadığımız bu hayatın sonunda bizi nelerin
beklediği konusunda bizi uyarıyorlar. Bizi kıyâmet gerçeğiyle, hesap kitap
gerçeğiyle uyarıyorlar. Bize rah-metinin merhametinin gereği Rabbimiz her dönem
uyarıcılar gönderiyor.
Ama
anlayışsız ve nasipsiz insanlar kendilerinin kurtuluşu için gelmiş,
kendilerinin saadeti için Rableri tarafından açılmış bu rahmet kapılarından
istifade etmek yerine onlara düşman kesilirler ve onların haber verdikleri kötü
sonu görmekte ısrar ederler.
Ya da eğer Allah’ın size haber verdiği ve sizi kendisiyle
uyardığı bu azabını illâ da görmek istiyorsanız bunu peygamberlerden istemeyin.
Bunu Allah’tan istemelisiniz. Çünkü peygamberler azabı getirmek için değil
azabı haber vermek için görevlidirler. Onların azap göndermeye güçleri yetmez.
Onlar azabı anlatmak ve size bu azaptan kurtulmanın yollarını tarif etmek için
gelmişlerdir. Öyleyse bu uyarıcıların uyarılarına kulak vermek zorundayız.
Ama gelin görün ki kâfirler, bâtıl hesabına hakla savaşmaya
çalışıyorlar. Hak karşısında bâtıla tutunuyorlar. Yâni peygamberler Allah
vardır diyorlar, hesap kitap vardır, diriliş vardır diyorlar. Ama
karşılarındakilerin bunlar karşısında ya da bu var denenlerin yokluğu konusunda
dayandıkları hiçbir delilleri yoktur. Sadece bâtıla dayanıyorlar. Sadece alay
edip geçiyorlar. Dolayısıyla onların dayandıkları şey sadece bâtıldır, sadece
boştur. Bâtıl namına, hakkı yok etmeye çalışıyorlar. Hakkı ezmek istiyorlar,
hakkı susturmak istiyorlar, hakka hayat hakkı tanımamak istiyorlar. Kendilerine
güvenerek, kendi fikirlerine, kendi sistemlerine dayanarak Allah’ın sistemini
yok etmeye çalışıyorlar.
Evet,
yeryüzünde, Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımı-yorlar. Allah’ın
sistemine uygulanma alanı bırakmamaya çalışıyorlar. Herkese evet, herkesin
fikrine evet, ama Allah’ın fikrine asla geçit yoktur demeye çalışıyorlar. Bir
şarkıcı, bir sanatçı, bir yazar çizer, bir homoseksüelin bile önerilerine kulak
verebiliriz, onun dediklerini deneyebiliriz ama kesinlikle Allah’ın dediklerine
uygulama alanı tanıyamayız demeye çalışıyorlar.
Hâsılı
Allah’la savaşa tutuşuyorlar. Allah’la savaşa tutuşan bir toplum iflah eder mi?
Allah’a hayat hakkı tanımayan bir toplumun ba-şı belâlardan kurtulabilir mi? Bakın
Allah buyurur ki:
57. “Rabbinin âyetleri kendisine
hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden
daha zalim var mıdır? Kur’an'ı anlarlar diye kalplerine örtüler, kulaklarına da
ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.”
Rabbinin âyetlerinden yüz çevirenden
daha zalim kim vardır? Allah’ın âyetlerinden yüz çeviren, onlarla ilgilenmeyen,
onları yok farz edip görmezden gelen kimselerden daha zalim kim vardır yeryüzünde?
Alçaklar Allah’la alay ediyorlar, Allah’ın âyetleriyle alay ediyorlar, kitap da
neymiş? diyorlar, peygamber de kimmiş? diyorlar. Allah’ın kitabını ve
peygamberinin hayatını hayatlarında diskalifiye etmeye çalışıyorlar. Kesin
biliyorlar ki toplumun hayatında Allah ve Allah’ın âyetleri gündemi işgal
ederse kendi pilleri bitecektir. Kesin biliyorlar ki toplumda Allah’ın
âyetleri, Allah’ın Resûlünün sünneti ısrarla gündemde tutulursa sihirbazlar
karşısında asanın oynadığı rol neyse; bunun da aynı rolü oynayarak tüm
sihirbazların, tüm halkın imânâ yöneleceğini bilmektedirler. Eğer Kur’an ve
sünnet ısrarla gündemde tutulur da, Allah’ın kulları Allah’ın kitabı ve
peygamberin sünnetiyle tanışma imkânı bulurlarsa; kesinlikle bilirler ki
kendilerine ve kendi sistemlerine hayat hakkı kalmayacaktır. Her şeyleri yok
olacak, tüm dayanakları yıkılacaktır.
İşte bunu çok iyi bildiklerinden Allah’ın âyetlerini
duyurmamaya çalışıyorlar. Allah ve peygamber sözünün dışında kimin sözünü
ederseniz edin fark etmez. O zaman siz objektifsiniz, siz aydınsınız, siz
entelsiniz, siz çağdaşsınız. Yeter ki Allah’tan, Allah’ın âyetlerin-den ve
Resûlünün hayatından bahsetmeyin. Allah’ın vahyini gündeme getirmeyin o zaman
sanki dünya başlarına yıkılmış gibi hayır hayır! Onu konuşmayın! O tarafsız
değildir! Allah tarafsız değildir! Kitap tarafsız değildir! Peygamber tarafsız
değildir! Ondan söz etmeyin, o çağdaş değildir! Şimdi onun zamanı değildir!
diye ateş püskürmeye, kin kusmaya başlıyorlar. Yâni sanki yeryüzünün sahibinin
yerdekilerden birisi kadar hayat hakkı yoktur. Gökleri ve yeri ve yerdekileri yaratan
Allah’ın sanki yarattığı kullarından birisi kadar konuşma hakkı yoktur.
Ey gafiller! Ey zalimler! Ey Allah’tan korkmaz kuldan utanmazlar!
hiçbir şey bilmeyen ihtiyar bir kadının bile, bir çobanın bile, bir cincinin
bile, bir homoseksüelin bile ülke problemlerinin çözümü konusunda konuşmaya
hakkı vardır da onların tümünün yaratıcısı olan Allah’ın konuşmaya hakkı olmaz
mı? Allah bu zalimlere akıl versin de bu milleti bu zalimlerin elinden
kurtarsın.
Bizler
toplum olarak dönüp Allah’a iltica etmek zorundayız. İçimizdeki bu beyinsizler
yüzünden bu toplumu helâk etme ya Rabbi! diye dua dua Allah’a yalvarmak ve af
dilemek zorundayız. Affet ya Rabbi! yıllar yılı içimizdeki beyinsizlerin yanlış
yönlendirmeleri sonucu seninle savaşa tutuştuk. Bilmeden senin kitabınla, senin
âyetlerinle ve senin sisteminle harp ettik. Cehaletimizden dolayı senin kitabına
karşı başlattığımız bu savaşta galip geleceğimizi zannettik. Ama sonunda
anladık ki battıkça battık. Ne yapacağımızı bilemez hale geldik. Kime baş
vuracağımızı bilemez hale geldik. Sana hiç söz hakkı vermedik. Senin
dediklerini duyurmaya çalışanları susturduk. Kitabını susturduk, peygamberini
susturduk. Hayatımızı hep başkalarına sorduk. Bunalımlara girdik. Ama anladık
ki hata etmişiz.
Şimdi
anladık ki söz hakkı seninmiş. Anladık ki hayatımıza hâkim olan yegâne varlık
senmişsin. Anladık ki hayatımızda uygulamanız gereken sadece senin kitabınmış.
Biz seninle sulh yapmaya geldik ya Rabbi. Hep başkalarının dediklerini
uyguladık. Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine yönelmek zorundayız. Tüm
problemlerimizi bu iki kaynakla çözümlemek zorundayız. Böyle yaparsak kazanacağız,
böyle yaparsak mutlaka kurtulanlardan olacağız Allah’ın izniyle.
Bakın Allah diyor ki biz böyle yapan zalimlerin kalplerine
ör-tüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da
artık onlar yol bulamazlar. Çünkü eğer bir insan Allah kendisini adam yerine
koyup ona kitap ve peygamber göndererek kendi bilgisini ulaştırdığı halde
Allah’ın bu hidâyetine karşı gelmeye, onunla savaşıp yenmeye ve onu reddetmeye
kalkışırsa Bu merhametli Allah’ın açtığı kapıya nankörlük etmeye kalkışırsa
elbette Allah da onun kalbinin üzerine perde çekecek ve kulaklarına da hakkı
duymalarına engel ağırlıklar koyacaktır. Dolayısıyla sonunda bu adamlar duymaz
duygulanmaz hale geleceklerdir. Ama unutmamalıyız ki bu Allah’ın onara bir
zulmü değildir. Onlar kendileri duymak duygulanmak istemeişler Allah da onların
bu özelliklerini alıvermiştir. Onlar kalplerini kullanmak istememişlerdir Allah
da onların kalplerine mührünü basıvermiştir. Çünkü:
58. “Bununla beraber, Rabbin mağfiret
ve merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek
isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır.
Onlardan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.”
Evet Allah gafur ve Rahîmdir. Eğer
dünyada yedikleri nanelerden dolayı hemen yakalayıp cezalarını veriverseydi
elbette onların işlerini bitirdi. Bir anda onların defterlerini dürer ve
azabını onlara gönderiverirdi. Ama öyle yapmıyor Rabbimiz. İmkân tanıyor
onlara, mühlet veriyor. İşte Allah’ın onlara imkân tanıması zaman tanıması onun
rahmetinin gereğidir. Allah kullarına süre tanır, mühlet verir ama asla ihmal
etmez.
Öyleyse
insanlar dünyada imtihan gereği, dünyanın konumu gereği işledikleri naneler
yüzünden hemen kendilerinin cezalandırılmamaları sebebiyle sakın aldanmasınlar.
Dünyanın yasaları sakın insanları aldanmaya sevk etmesin. Hani bu yaptıklarımız
karşısında hiç bir ceza görmedik bundan sonra da hiçbir ceza görmeyeceğiz diyerek
Allah’ı atlattıklarını zannetmesinler. Rahmeti gereği ve imtihan gereği dünyada
onlara dokunmayan Allah diyor ki bakın biz onlar için bir süre tayin ettik.
Allah onlar için bir buluşma zamanı, bir randevu zamanı tayin etmiştir. Bir
hesap kitap zamanı tayin etmiştir ki insanlar asla ondan kaçıp kurtulamayacaklardır.
Allah’ın kendilerine tanıdığı dünyadaki bu sürenin, bu imtihan
döneminin bitiminde takdir ettiği bir hesap kitap günü vardır ki o günde hiç
kimse yakasını kurtaramayacaktır. Evet ya dünyada bir helâk ya da âhirette bir
azap onların kaçınılmaz sonlarıdır. Evet tarihten buna örnek mi istiyorsunuz?
59. “Haksızlıklarından ötürü işte yok
ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.”
İşte zulmettiklerinden dolayı halkını
helâk ettiğimiz, insanlarını yıkıma uğrattığımız şehirler. Allah’a karşı geldikleri
için, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle ve Allah’ın sistemiyle savaşa
tutuşup kendi âyetlerini kendi sistemlerini Allah sistemi yerine ikâme etmeye
kalkıştıkları için halkını yerle bir ettiğimiz şehirler. Şüphesiz ki biz onların
yıkımları için de bir zaman tayin ettik. Onları helâk etmek için de tayin
edilmiş bir zamanımız vardır. O zaman gelince kesinlikle onlar bir sa-at bile
ertelenmeyeceklerdir. İşte hikmetini anlamasanız da yeryüzünde Allah’ın işleyen
sünneti budur. Bizim anlayamadığımız ve sadece Rabbimizin bildiği hadiselerin
arka planıyla alâkalı Rabbimiz burada bir kaç örnek verecek. Mûsâ (a.s) ve
Hızır kıssasını anlatmaya başlayacak.
Sûrenin başında da ifade ettiğimiz gibi müşriklerin
Rasulullah efendimizden sordukları kıssalardan birisi de Mûsâ Hızır kıssasıydı.
Bu kıssada Rabbimiz hem kâfirlere hem de mü'minlere çok önemli mesajlar
sunmaktadır. Bu kıssa insanlara çok önemli bir gerçeği sun-mak için anlatılmıştır.
Olayların sadece zâhiren görünen yönlerinin olmadığı onların bir de görünmeyen
yönlerinin olduğu, yâni olayların insanlar tarafından asla bilinemeyen bir de
arka planlarının olduğu anlatılmaktadır. Ve olayların sadece zâhiren görünen
yönlerine bakarak sonuca gitmenin hatalı olduğu anlatılmaktadır.
Yâni
yeryüzünde cereyan eden hadiselerin perde arkasında işleyen hikmetlerinin de
olduğu, bu hikmetleri insanların anlama ve kavrama imkânlarının olmadığı,
bunları sadece Allam’ul Ğuyub olan, gaybın da şehadetin de bilgisine sahip olan
Allah’ın bildiği ve insanların onun bilgisine, onun takdirine teslim olmak
zorunda oldukları anlatılmaktadır. İnsanların yeryüzünde işleyen hadiselerin
dış yönüne bakarak sonuca gitmelerinin çok tehlikeli olduğu anlatılmaktadır.
Meselâ işte sûrede anlatıldı Allah’ın dinine inanmış Allah
adına hareket eden gençlere karşı karşılarındaki zalimlerin güçlü oluşları veya
imanlı arkadaşına karşı iman zaafı içinde olan iki bahçe sahibine bu kadar
fazla nimet verilmesi veya işte görüyoruz günlük hayatta zalimlerin zenginliği,
mazlumların fakirliği, Allah’a isyan içinde olanların refah içinde bir hayat
yaşamaları, mü’minlerinse zorluk ve sıkıntılar içinde kıvranmaları,
günahkârların ve kâfirlerin zevk-ü sefa içinde bir hayat yaşamalarına karşılık imanlı
mü'minlerin acılar içinde kıvranmaları, kâfirlere bazen hiç hastalık gelmediği
halde mü'minlerin çeşitli hastalıklara maruz kalmaları gibi dünya hayatında
cereyan eden olayları gördükçe insanlar şaşkınlık içine düşmekte ve olayların
arka planını anlayamadıkları için yanlışlara düşebilmektedirler. Mü’-minler de,
kâfirler de yanlışa düşebilmektedirler.
Kâfirler
ve günahkârlar perde arkasını göremedikleri bu hadiselere bakarak alabildiğine
hırçınlaşmakta ve küfürlerini günahlarını artırmaktadırlar. Dünyada kendilerine
dur diyecek hiçbir gücün olmadığı veya bu dünyada uymaları gereken hiçbir
ahlâkî kuralın olmadığı zehabına kapılıyorlar. Bu dünyada dilediğimiz her şeyi
yapabiliriz. Çünkü hesap verecek hiç kimse yoktur. Hiç kimseye karşı sorumlu
değiliz demeye başlıyorlar. Gururları, kibirleri, azgınlıkları bir kat daha
artmaya başlıyor. Imardıkça şımarıyorlar. Eğer sizin dediğiniz gibi göklere ve
yere egemen, bizim hayatımıza karışıcacak bir Allah olsaydı elbette şu ana
kadar bizden bir hesap sorardı. Allah’ın günü O’na isyan içinde bir hayat
yaşıyoruz. O’nun emirlerini icra etmeyip yasaklarının tümünü çiğnediğimiz halde
hani nerede bu Allah? Niye gök kubbeyi başımıza geçirmiyor? Neden havamızı,
suyumuzu, güneşimizi kesmiyor? Neden bizden bir hesap sorup intikam almıyor?
Bizden intikam almadığı gibi üstelim müslümanlara vermediği mülk ve saltanatı
bize veriyor derlerken, mü'minler de cereyan eden bu olayları gördükçe moralleri
bozulup cesaretlerini kaybetmektedirler.
Tabii
kâfirleri ve Allah düşmanlarını bu tür bir hayatın içinde gördükçe mü'minlerin
imanları gerçekten zor bir imtihana tabi tutulmaktadır. Halbuki insanlar bu
olayların arka planını bilmemektedirler. Bu olayların arkasında işleyen
Rabbimizin hikmet parmağını görememektedirler. Bütün bu olayların sonunda öbür
tarafta kendilerini ne tür bir hayatın beklediğini, yaşadıkları bu olayların
kendilerine neleri kazandırdığını, karşılarındaki kâfirlere de hem dünyada hem
de âhi-rette neleri kaybettirdiğini bilmemektedirler.
Hattâ bakın Yunus sûresinde Rabbimiz tarafından kendilerine
verilmediği halde düşmanlarına verilen nimetlerin, mülk ve saltanatın onlara
veriliş sebebini ve bu olayların arka planını bilemediği için Allah’ın elçisi
Hz. Mûsâ’nın bile şöyle dua ettiğine şahit oluyoruz:
“Mûsâ:
"Rabbimiz! Doğrusu sen Firavuna ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında
mallar verdin. Rabbi-miz! Senin yolundan şaşırtmaları için mi? Rabbimiz!
Mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar"
dedi.”
(Yunus 88)
Görüyor musunuz bir peygamber bile yeryüzünde Allah’ın tak-dir
buyurduğu olayların arka planını bilemediği için Allah’a karşı böyle bir
serzenişte bulanabiliyor.
İşte Rabbimiz bu kıssada yeryüzünde yaşadığımız ve arka
planını anlayamadığımız, hikmetini kavrayamadığımız bir kaç olayın üzerindeki
esrar perdesini aralayarak, bir kaç olayın arkasında yatan hikmeti bize
anlatacak ve hem kâfirlere hem de mü'minlere çok büyük mesajlar sunacak.
Bu kıssa bu kâinatta bilinen ve görünen şeylerin dışında
bilinmeyen pek çok şeyin varlığını ortaya koyar. Bu dünyada yaşayan insan
hükümlerini daima gördüğü, duyduğu, hissedip algıladığı şeyler üzerine bina
eder. Bu sebeple de bildiklerine nazaran bimediklerinin daha çok olduğu bir
ortamda insan çoğu kez hataya düşer. Eğer böyle değil de tüm gaybî bilgilere
muttali olmuş olsaydı insan elbette şu andakinden çok daha farklı olurdu. İşte
bu kıssa insanın aklı, görüşü, ilmi, zekâsı ve duyularıyla vereceği kararlara,
hükümlere güven olmayacağı, çünkü bu dar yaratılışla onun bu geniş kâinat
gerçeklerini kuşatamayacağı anlatılır.
O zaman ısrarla insanın her konuda hüküm vermede
aceleci olmaması gerektiği vurgulanacak. Çünkü insan bilgisi ne kadar da
genişlerse genişlesin onun asla çözemeyeceği, içinden çıkamayacağı,
keşfedilemeyecek sırlar vardır. Eğer şu akıllara durgunluk veren muazzam kâinat
bu haliyle insanın uhdesine verilmiş olsaydı orada çoktan fesat olurdu. İşte
Rabbimiz Kehf sûresinin bu kıssasında “Gayba iman”dediğimiz bu büyük hakikati gündeme getirecek.
Bunlar, bu kıssalar insanların kendi hayal
güçleriyle bulabilecekleri, uydurabilecekleri cinsten şeyler değildir. Ancak
Allah’ın ayarlaması ve belirlemesiyle ortaya çıkan şeylerdir. Biz bu kıssalar
içinde kendimize çok güzel yer bulabiliriz. Kur’an’da Rabbimizin anlattığı
kıssaların genel özelliğidir bu. İşte hayat böylece yaşanabilir ve kıyamete
kadar insanlar arasında yaşanacak şeylerdir bunlar. Öyleyse bizler bu kıssa
içinde kendi yerimizi, kendi konumumuzu, kendi rolümüzü belirlemeliyiz. Bu hadisede,
bu kıssa içinde acaba ben Musa mıyım, yoksa Hızır mıyım? Herkesin Musa olması
elbette mümkün değil. Hızır olması, kendisine özel bilgi ulaştırılmış birisi olması
belki daha imkânsız. Ama Musa’nın peşine takılan, onunla beraber olmaya çalışan
o genç olabiliriz.
Kehf sûresinde anlatılacak bu olayın nerede ve ne zaman
meydana geldiği konusunda Kur’an-ı Kerîmde her hangi bir bilgi verilmiyor.
Rabbimiz olayın yeri ve zamanıyla alâkalı bir şey söylemiyor. Allahu âlem bu
konudaki rivâyetleri birleştirirsek bu olayın Mûsâ (a.s)'ın peygamberliğinin
ilk yıllarında vukua geldiğini söylememiz ge-rekecektir. Yâni bu olay Mekke’de
eziyetlere maruz kalmış mü'minleri rahatlatmak üzere anlatıldığına göre
herhalde aralarında bir benzer-lik kurmak üzere tıpkı Mekkeli müşriklerin bu
Allah’ın Resûlü ve bera-berindeki bir avuç müslümânâ yaptıkları işkenceler gibi
Firavun ve çevresindekilerin Hz. Mûsâ’yı ve İsrâil oğullarını şiddetli işkencelere
maruz bıraktıkları bir dönemde vukua gelmiştir.
Aynen
şimdi Mekke müşriklerinin düşündükleri gibi o gün Firavun ve adamları da
yeryüzünde işleyen hadiselerin arka planından habersiz olduklarından Allah’ın
elçisine ve ona inanan insanlara reva gördükleri eziyetler karşısında
kendilerine ses çıkarılmayışı ve azabın kendilerine gecikmesini kendilerine
hesap soracak bir gücün olmadığının ispatı zannederek Hz. Mûsâ’ya ve İsrâil
oğullarına yüklendikleri bir dönemde vukua geldiğini söyleyebiliriz Allahu
âlem.
İbni Kesir kıssada anlatılan Hz. Mûsâ ile yolculuk yapan bu
arkadaşının Hızır olduğu konusunda ve bu yolculuğa konu olan Mûsâ’nın (a.s)
İsrâil oğullarının Mûsâ’sı değil de başka bir Mûsâ olduğunu iddia edenlere
karşı bu Mûsâ’nın (a.s) İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderilen Mûsâ
(a.s) olduğu konusunda bir hayli hadis nakletmektedir. İmam Buhârî efendimiz de
bu kıssa ile alâkalı Rasulullah efendimizin uzun bir hadisini nakleder. Hadisin
tamamını nakil etmeyeceğim ancak yolculuğun sebebiyle alâkalı Allah’ın Resûlünün
şu beyanını söylemek zorundayım.
Buhârî’de c:2 Kitabu’t-Tefsir
bölümünde Rasulullah efendi-mizden rivayet edildiğine göre: “Bir
gün Mûsâ (a.s) İsrâil oğullarına bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonunda
kendisine yeryüzünde en bilgili insanın kim olduğu soruldu da Hz. Mûsâ da:
"Benim" deyince Allah da ona ey Mûsâ iki denizin birleştiği yerde senden
daha bilgili bir kulum var buyurdu. Mûsâ dedi ki: Ey Rabbim! Onu nasıl bulabilirim?
Diye sorunca Allah şöyle buyurdu: Beraberine bir balık alırsın, onu bir zembile
koyarsın, o balığı kaybedeceğin yerde o kulumuzu bulacaksın buyurdu..."
Diyerek Rasûlullah’ın bu konuyla alâkalı beyanı devam eder. Rabbimiz kıssayı
şöylece anlatmaya başlıyor:
60. “Mûsâ, genç arkadaşına: "Ben iki
denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım"
demişti.”
Hz Mûsâ (a.s) ilim arayışına çıkmıştı.
Allah’ın kendisine haber verdiği kendisinden daha âlim olan, Allah’ın kendisine
bildirmeyip de ona bildirdiği bir kulu aramaya ve Allah’ın ona bildirdiği
bilgilere muttali olmaya çıkmıştı. Yanındaki gence dedi ki; ben Rabbimin bana kendisini
bulabileceğim yer olarak tarif buyurduğu iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya
kadar, yahut bu yolculuğum yıllarca sürse bile devam etmeye kararlıyım.
Kendisinden bu bilgileri alabileceğim kişiye ulaşıncaya kadar bu yolculuğa
devam etmeye kararlıyım dedi. İbni Abbas’ın rivâyet ettiği bir hadislerinde
Allah’ın Resûlü Hz. Mûsâ’nın birlikte yolculuğa çıktığı bu geç adamın Hz.
Mûsâ’dan sonra halîfe olarak İsrâil oğullarının başına geçen Yuşa Bin Nun
olduğunu söylemiştir.
Musa aleyhisselâm ona dedi ki, haydi iki denizin birleştiği
yere. Orada Allah’ın kendisine ilim ulaştırdığı, Allah’ın rahmetine erdirdiği
bir kul bulacak ve ondan bilmediklerini öğrenecekti.
Bu
iki denizin birleştiği yer konusunda da müfessirler bunun Akdeniz ile Atlas
Okyanusunu birleştiren Cebeli Tarık boğazının olabileceğini ifade etmişler.
Bazıları da bu iki denizin Mûsâ (a.s) ile Hızır’ın kendileri olduğunu, çünkü
her ikisinin de ilimde deniz gibi olduklarını demeye çalışmışlar. İki deniz. Neresi burası? Kutuplarda mı? Okyanusların
kenarında mı? Nehirlerin denizlere dökülme deltaları arasında mı? Bilmiyoruz. Sahilde
yürüdüler. Yüz yıllar olsa da, yüz yıllar sürse de yürüyeceklerdi. Şu anda
bizler de yürümüyor muyuz? Ne kadar yürüyoruz? Kimisi elli yılın sonunda
Allah’la buluşacaksa, o kadar yürüyor, kimisi seksen yıl, kimisi doksan yıl
yürüyor. Yürüdüler.
Hz. Mûsâ bu iki denizin
birleşip tek bir deniz haline geleceği ana kadar yürüyeceğim buyurdu demişler.
Evet yürüyor Hz. Mûsâ:
61. “İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca,
ba-lıklarını unutmuşlardı, Balık bir delikten kayıp denizi boyladı.”
İki denizin birleştiği yere vardılar. Ama varacakları yerin orası olduğunun
farkında değillerdi. Delikanlı o balık sepetini, zembilini şöyle bir kenara
koymuştu. Balık denizde bir yol tutup kayıp gitti. De-likanlı gözleriyle gördü bu olayı, ama
unuttu o anda. Demek ki unutması gerekiyordu. Orada beklemeyeceklerdi. Yâni
ilim öğrenmeye talip olanlar ilim öğreticisinin yanına gideceklerdi, o bunların
yanına gelmeyecekti. Allah onların buluşmalarını böyle takdir buyurmuştu.
Evet, nihâyet ikisi o iki denizin
birleşme noktasına vardıklarında, yâni o bilginin sahibine yaklaştıklarında, buluşma
zamanı yaklaştığında onlardan birisi balığı unutmuştu. Balık da bir delikten
kayıp denize yol bularak gizlendi. Daha önce de Rabbimiz bu balığın dirilerek
kaybolmasının o zatı bulabileceklerinin delili olduğunu haber ver-mişti. İşte
deniliyor ki: Yuşa abdest alıyordu veya tuzlu olduğu için balığı yıkamaya
çalışıyordu birdenbire balık dirildi ve denizde yüzerek gözden kaybolup gitti.
62. “Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ, yanındaki
gence: "Azığımızı çıkar, andolsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük"
dedi.”
Nihâyet oradan uzaklaştılar ve
yollarına devam ettiler. Mûsâ (a.s) yanındaki gence: Kuşluk yemeğimizi (Sabah
kahvaltımızı) getir dedi. Yemin olsun ki bu yolculuk bizi bayağı yordu. Ondan
önce Hz. Mûsâ ne yorulmuş, ne de acıkmıştı. Ancak bu buluşma yerini geçtikten
sonra açlık ve yorgunluk hissetti. Yanındaki gençten azıklarını getirmesini
isteyince o genç dedi ki:
Evet az beklediler orada. Sonra devam ettiler
yollarına. Dedi ki; haydi şu azığımızı getirsene. Eğer biz olsaydık, her mola
yerinde bir yemek yer, yemek için bir mola daha verirdik. Yol acıktırır derdik,
acıkmak zorundayız derdik ve sürekli yerdik. Böyle acıkma modellerimiz var
bizim değil mi? Belki de böyle şartlandırıldık. Ama onlar böyle yapmıyorlar,
gittikçe gidiyorlar ve çok acıkıyorlar. Çünkü onlar yemek için yola çıkmadılar.
Onlar hayatın gerçeklerini öğrenmek için, perde arkasına ait bilgilere ulaşmak
için yola çıkıyorlar. Hattâ böyle bir yolculukta mümkünse daha az yenmelidir.
Beyniniz midenizde, mideniz de beyninizde olmamalıdır. Çünkü hazım için kanlar
mideye doğru akın edince, beyindekiler azalır ve kafanın kavrama ve çalışma
kapasitesi oldukça azalacaktır.
Öyleyse insanlar ağızlarında girenlerin
vücutlarının yapı taşlarını oluşturduğunu düşünerek ağızlarına neleri
gönderdiklerini çok ciddi düşünmek zorundadırlar. Bina yapımında kullandıkları
malzemelere çok dikkat eden bu insanların, kendi vücutlarının yapı taşlarına
karşı bu kadar kayıtsız kalmaları ne kadar garip değil mi? Evet yasal örneğimiz
Musa (a.s)’ın bu ifadesinden anlıyoruz ki, Allah için çıkılan yolda çok gıdaya
ihtiyaç olmayacaktır. Kulluğu yeterli miktarda gıda yetecektir. O zaman vücut
daha sıhhatli, kafa daha sakin olacaktır. Musa aleyhisselâm o gençten azığı
isteyince, genç fark edip, hatırlayıp dedi ki;
63. “O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda
balığı unutmuşum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık
şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.”
Ey Mûsâ o kayalığa vardığımız zaman
başıma gelenleri gördün mü? Ben orada balığı unutmuşum. Onu sana söylememi ancak
bana şeytan unutturdu. Balık orada şaşılacak bir sûrette dirilip denize atlayıp,
yolunu tutup gitmişti. Bundan anlaşılıyor ki o genç gördüğü bu acayip manzara
karşısında şaşakalmış olmasından onu unutmuştu. Bir de unutmayı Allah
yaratmadığından bu eylemin Allah’a değil de şeytana izafesini anlıyoruz
buradan. Onu sana söylememi bana şeytan unutturdu. Kalbime beni meşgul edecek düşünceler
yerleştirip beni onlarla meşgul ettiği için şeytan bana unutturdu dedi.
Ne kadar rahat değil mi genç? Elbette peygamber yanında
insan çok rahat olur. Çünkü fıtratı bilen ve onu asla gözardı etmeyen bir
peygamber yanındakileri rahat ettirir. Biz olsak ne yapardık? Hanımımız bir
şeyi unutsa, çocuklarımızdan birisi, hizmetçimiz unutsa biz ne yapardık? İnsandır
tabii unutabilir. Çocuklarımız, hizmetçilerimiz, hanımlarımız, memurlarımız
unutabilirler. Çünkü insandır onlar. Unutmak insanlığın gereğidir. İşte bakın
bu örnek hadise bize insanın unutabileceğini gösteriyor. Belki de bazen unutmamız
bizim hayrımıza olacaktır. Bana bunu şeytan unutturdu diyor. Demek ki bu tür unutmalarımızda
bizim kendi müdahalemiz yoksa, unutmak için uğraşmamışsak, şeytan yaptırmışsa,
Allah bizi bu unutmalarımızdan sorumlu tutmuyor.
"Hata ve unutmadan doğan sorumluluklar ümmetimden kaldırılmıştır."
(İbni
Mâce, Talâk 16)
Unutma
bir kişinin bir şeyi bilip de onu yaparken unutmasıdır. Meselâ kişi abdestsiz
olduğunu unutarak namaz kılarsa bu fiilinden ötürü ona günah yoktur. Ama
abdestsiz olduğunu hatırlar hatırlamaz namazını iade etmesi gerekir. Bir kişi
besmeleyi unutarak hayvan ke-serse İmam Ahmed’e göre bu hayvan yenir, zira
bundan geri dönüşü yoktur. Kişi unutarak bir namazı terk etse bunda bir günah
yoktur. Hatırlatınca o namazı kaza eder. Uyku da böyledir. Ama kişi bunun
ortamını kendisi hazırlarsa, meselâ gece geç saatlere kadar televizyon
seyrederken sabah namazına kalkamıyorsa bundan sorumlu olacaktır Allahu âlem.
Oruç da öyledir, ama oruç için özel bir nas var. Unutarak yiyip içeni şeriat
affetmiştir ve o kişi, tekrar orucuna
devam ediyor. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde:
"Kim unutarak orucunu yemiş içmişse orucunu ikmal etsin. Zira onu
ona yediren içiren Allah’tır."
Buyurur.
Ama nikâh konusunda durum böyle değildir. Meselâ bir kadın
ve erkeğin evlenmesinden önce, unutup da ses çıkarmayan bir kadın sonradan
durumu hatırlayıp da: "Eyvah! Ben ikinizi de birlikte emzirmiştim!"
derse bu yapılan nikâh hatadır ve başkasının nisyanından kaynaklanarak meydana
gelmiş olan bu hatadan taraflar ayrılarak, boşanarak dönülür. Burada geriye
dönüş emredilmiştir. Ama kimi nis-yanlardan geriye dönüş mümkün değildir.
Meselâ üç bardaktan ikisinde su, birisinde de içki var. Unutarak su zannıyla
içkiyi içmişse bir kişi, bunun geriye dönüşü yoktur. Bunun geriye dönüşü ancak
inti-badır, bu kişinin, dikkatli olması ve tevbe etmesi istenir.
Eğer kişi bunları kendi ihmalinden ötürü meydana getirirse,
meselâ dini vazifelerini öğrenme yoluna girmez, veya belledikten sonra onu
unutmamak için tekrar tekrar mütalaada bulunmaz, onu amel haline getirmez ve
onu başkalarına duyurarak kendi malı haline getirmezse ve böylece onu unutursa
bu unutma da mazur sayılmayacaktır diyoruz.
Evet
o genç unuttuğunu söyleyince Hz Musa aleyhisselâm da şöyle buyurdu:
64. “Mûsâ: "İstediğimiz zaten buydu"
dedi. He-men geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.”
İşte bizim aradığımız da oydu dedi.
Yâni bizim aradığımızı el-de ettirecek işaret ve alâmet oydu dedi ve hemen
izleri üstüne gerisin geriye döndüler. Çünkü Cenâb-ı Hakkın daha önceki beyanına
göre balığın kaybolması Hızır’la buluşmalarının deliliydi. O zatla buluşma
yerini geçmiş olduklarını anlayınca hemen gerisin geriye döndüler. Acıkma,
yorulma, balığı kaybetme, unutma, hatırlama, geri dönme işte bunların hepsi
insanların işidir. İnsanlar bunlara maluldürler.
Evet Musa (a.s) da zaten onu arıyormuş. Dedi ki;
hah! İşte aradığımız da oydu. Anlıyoruz ki Musa (a.s) yanındaki gence nereye ve
ne için gittiklerini söylememiştir. Bundan dolayı mıdır bilmem, Ra-sûlullah
efendimiz bir tek Tebuk seferi hariç çıktığı seferlerinin hedefini kimseye söylememiştir.
Kafamdakileri sakalımın bir tek telinin bil-diğini bilsem, onu keser atarım
diyen Fâtih’in hedefi de bu muydu bil-mem? Yönetici insanların, sorumluluk
yüklenmiş insanların kimi şeyleri insanlara söylememesi bazen daha uygundur.
Nice garip şeyler var değil mi bu dünyada? Nice garipliklerin
perde arkasını bilemiyoruz? Adam yıllarca gece gündüz çırpınıp kazanıyor, ama
bir anda elinden uçup gidiyor. Bir yangın, bir deprem, bir sel geliyor, bir
hırsız uğruyor, tüm birikimini alıp götürüyor, neden? Bilemiyoruz neden
olduğunu. Bir başkası oturduğu yerden kazanıyor, malı çoğalıyor rahat, doğuyor
rahat, ölüyor rahat. Neden? Bilemiyo-ruz perde arkasını. Allah en iyi bilendir
ya. İmtihanı Allah ayarlıyor ya. Kimilerini servetler içinde imtihan ediyor,
kimilerini meteliksiz. Kimilerine hep vererek, kimilerini de alarak imtihan
ediyor.
İzleri üzerine gerisin geriye döndüler. İnsan
yanılabilir, hakkı, doğruyu, gerçeği sonradan görmüşse, sonradan anlamışsa hemen
dönüvermelidir. Gurura, kibire kapılmamalıdır. Ben böyle biliyordum, bana ne
dememelidir. Tıpkı örneğimiz Musa (a.s) gibi diyeceğiz ki, ha ben bilememişim
dön geriye. Birilerine suçu atıp savuşturmanın anlamı yok. Ben yanılmışım deyip
yanlıştan dönüvereceğiz. Bakın şu anda insanların kendi bilememelerinin
faturasını kendilerine değil de hep başkalarına çıkarıyorlar. Geri
döndüler ve derken:
65. “Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir
rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullardan birini buldular.”
Derken orada katımızdan bir rahmet
verdiğimiz ve kendisine bilgilerimizden bazılarını öğrettiğimiz kullarımızdan
bir kul buldular. Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve kendisine kimseye öğretmediği
bilgilerinden bazısını açtığı bu kul, güvenilir tüm hadis kitaplarında Allah’ın
kendisine katından bir rahmet verdiği ve kendisine kendi bil-gilerinden
bazılarını öğrettiği bu zatın adından Hızır olarak söz edilir. Alimlerimizin
ekseriyeti bu kulun Hızır (a.s) olduğunu ve kendisinin bir peygamber veya bir
melek olduğunu söylemişlerdir. Bunun münakaşasına da burada girmiyorum, ileride
inşallah değineceğim.
O da görevli bir kul. Allah tarafından gönderilmiş,
görevlendirilmiş bir kul. Yaptığı, gösterdiği her şeyi Allah emretti, Allah
görevlendirdi, Allah bildirdi diye yapan bir kul. Zaten eğer o yaptıklarını
kendi kendine yapmış olsaydı, elbette Musa (a.s) onun canına okurdu. Allah
kullarından bir kul. Rasûlullah efendimize de kitabımız kul der.
Buradaki “ledün” ifadesine kafayı takıp Allah’ın muradının
dışında akıllarına estiğince çok yanlış mânâlara çekenler olmuştur. Bu konuyla
alâkalı sadece birkaç söz söyleyip esas diyeceklerimi daha sonraya bırakacağım.
Dikkat ederseniz azap konusunda da “min le-dün” denmişti. Azap Allah’tan, ilim
Allah’tan, hayat Allah’tan, ölüm Allah’tandır,
rahmet Allah’tan, her şey O’ndandır. Öyleyse söylesenize hangi peygamber sahip
olduğu ilmi Allah’tan almamıştır? Ledünnî olmayan bir ilim, ledünnî olmayan bir
hayat, ledünnî olmayan bir mal bir varlık, bir eşya var mı? Yâni Allah’tan
olmayan, Allah kaynaklı ol-mayan bir şey var mı? Allah kaynaklı olmayan bir
iman, bir tavır, bir hareket var mı? Her şey Allah’tan değil mi?
Hattâ bir zamanlar Mekke kâfirleri; “Biz şu anda canımız
istemediği için inanmayacağız, biz iman etmeyeceğiz, canımız istediği zaman
iman ederiz” dediler de, Rabbimiz buyurdu ki; “Ben size izin vermeden iman bile
edemezsiniz.” Yâni ne zaman iman edeceğiniz konusunda da bize bağımlısınız
buyurdu. İşte gördük bu sûrede Ra-sûlullah Efendimiz kendisine gaybî konularda
sorular soran Mekke müşriklerine; “Yarın gelin de size bu konularda bilgi vereyim”
buyurmuştu, inşallah demeyi unuttuğu için Rabbimiz bir süre kendisine vahyi
kesivermişti de peygamber efendimiz hiçbir şey bilememiş, hiç bir şey
söyleyememişti.
Peki birinde “min indina”, ötekisinde ise “min
ledünna” dendi. Yâni rahmet kelimesi “min indina” şeklinde ifade edilirken,
ilim kelimesi ise “min ledünna” şeklinde kullanılmış. Bu ikisinin arasında bir
fark mı var ki böyle buyurdu Rabbimiz diye tartışmaya girmenin anlamsızlığını
düşünüyorum. Öyleyse Allah’ın kendisine ait
rahmeti ve ilmiyle donattığı bir kul olarak Musa (a.s)’ın karşısına çıkarılmış
bir kul olarak anlıyoruz onu. Buluştular. Bizler de şu anda onların arkasında
yerimizi aldık. Biz orada, o ortamda öğrenme makamındayız. Tıpkı ondan sonra
kendisine düşen hiçbir görevden söz edilmeyen o genç durumundayız. Ben orada
Hızır’ın Musa’ya dediklerini öğrenme, Musa’nın Hızır’dan öğrendiklerini anlama
makamındayım. Adım adım, kulağımı dört açarak, gözümü bir ân bile üzerlerinden
ayırmadan olayı takip etmek makamındayım.
Bir yere Allah rızası için din anlatmaya, yahut da
Allah hatırına iki küs insanı barıştırmaya, bir problemi çözmeye gidersiniz de,
orada bin yıl düşünseniz aklınıza gelmeyen nice sözler, nice formüller aklınıza
gelir değil mi? İşte bunlar da ledünnî bilgilerdir. Allah’ın size lütfudur bunlar.
Ama buradaki ledünnî bilgi ile bu söylediklerimiz arasında belirgin bir fark
olduğunu unutmamalıyız. O da şudur: Bu tür bize gelen bilgiler konusunda
kesinlikle bu Allah’tandır demeye kimse cesaret etmemeli, bu bilgileri hak
yolda, doğru yolda, cennet yolunda, kulluk yolunda kullanmakla görevli olduğunu
unutmamalıdır. Burada bu kadarla iktifa ediyorum, ileride biraz daha söz
edeceğim bu konuda inşallah. Evet Hz. Mûsâ orada böyle bir kul buldu
ve ona dedi ki:
66. “Mûsâ ona: "Sana öğretileni bana hayra
gö-türen bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim? " dedi.”
Kıssanın başında arz ettiğim hadisin
ifadesine göre Hz. Mûsâ aradığı bu kulu bulunca ona: "selâmun aleyküm"
dedi. O da: "Ve aleykesselâm ey İsrâil oğullarının peygamberi!"
dedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s): "Sen bunu nereden bildin?" Dedi. O
da: "Seni bana gönderen" dedi. Hz. Mûsâ dedi ki: "Sana öğretilen
doğru ilimden bana da öğretmen için kendimi sana tabi kılabilir miyim?"
Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için peşinden gelebilir miyim?
Yâni sana öğretilen o ilim vasıtasıyla dinimde doğruluk bulabilmek için onu
senden öğrenme adına sana uyabilir miyim? Mümkün mü? Ben sana ittiba etsem. Hak nedir, rüşt nedir, doğru yol nedir,
doğru yolda olmak nedir, cennet yolunda olmak nedir ben bunu senden öğrenmek
istiyorum. Şu kâinattaki olayların perde arkasını öğrenmek istiyorum. Senin
öğrendiğin bu bilgileri bana da öğretmen şartıyla
Evet görüyoruz ki Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ, Hızır’a
ittiba edeceğini söylüyor. Kişi kendisinden ilim öğreneceği kimseye karşı alçak
gönüllü davranmak zorundadır ve bu konuda ondan izin almak zorundadır. Yine Hz.
Mûsâ’nın ilmi hocasına, cehaleti de kendisine izafe ettiğini görüyoruz.
"Sana verilen bu ilimden bana da öğretebilir misin?" diyor. Ama
hocasındaki bu ilmin de Allah’tan olduğunu ifade etmek için de: "Sana
öğretilen bu ilimden" diyor. Yâni Allah’ın sana lütufta bulunup bu ilmi
öğrettiği gibi, sen de Rabbinin sana yaptığı gibi onu bana öğretebilir misin?
diyerek işi Allah’a raci kılıveriyor.
Mûsâ (a.s)'ın kendisinde olmayan bir ilmi öğrenebilmek için
her türlü fedâkarlığı göze aldığını, bu ilmi öğretecek kimseye teslim olduğunu,
ona tabi olmanın karşılığında ondan her hangi bir şey talep de etmediğini
görüyoruz.
Hızır önce ona işin önemini anlattı. Hakkında
bilgin olmadığı şey konusunda nasıl sabredeceksin? Yâni Musa (a.s)’ın
mazeretini baştan Hızır (a.s) da kabul ediyor. Çünkü Allah Musa (a.s)’a bu hayatı
düzenlemenin bilgisini vermişti. Adam öldürmenin suç olduğunu, gemi delmenin, insanların
mallarına zarar vermenin yasak olduğunu bildirmişti. Şimdi perde arkasına ait
bilgilere nasıl sabredecekti? Öyleyse oğlu ölen birisi, hattâ bu peygamber bile
olsa, perde arkasını bilemediği için, hikmetini anlayamadığı için
ağlayabilecektir. Yine bunun tam tersi olarak yarın büyüyünce kâfir olacak bir
çocuğu doğduğunda da yarınını bilemediği için sevinecektir. Bilmedikleri konularda
insanların böyle davranmalarına Allah izin vermiştir. İşte Hızır (a.s)
karşısında da Musa (a.s)’ın durumu da buydu. Onun için Hızır aleyhisselâm ona
dedi ki;
67,68. “O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın,
bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana-bilirsin? " dedi.”
Hızır (a.s) ona dedi ki: Doğrusu sen
benim yanımda asla sabredemezsin! Anlayamadığın kavrayamadığın bir bilgiye
nasıl sabredeceksin? Benden senin şeriatine muhalif gibi görülebilecek bir takım
şeyler görebileceğinden benimle beraber olmaya dayanabilecek misin? Ben
Allah’ın sana öğretmediği bir bilgiye, sen de Allah’ın bana öğretmediği bir
bilgiye sahipken, her ikimiz de farklı emirlerle görevli iken, benden
mahiyetini anlayamadığın bir takım şeylerin zuhuruna nasıl dayanacaksın? Sen
buna asla tahammül edemezsin. Çünkü sâlih bir insan, sahih bir insan künhünü
anlayamadığı aslını kavrayamadığı ve kendince dış görünüşüyle münker bildiği
bir olay karşısında mutlaka sabırsızlık göstermek zorundadır. Yâni sen senin bilmeyip
de benim bildiğim bir takım işlere tepki göstereceksin. Çünkü sen bu konuda
mazursun. Benim yaptıklarıma dayanamayıp mutlaka tepki göstereceksin.
Gerçekten de meselâ şu anda Rabbimiz yaşadığımız şu hayatta
bizim gözümüzün önündeki gayb perdesini kaldırıverse bu hayata kim tahammül
edebilecek de? Gözümüzün önündeki gayp perdelerini aralayıp geleceklerle bizi
yüz yüze getiriverse, yaşanır mı bu hayat? Düşünün şu anda on yıllık veya yüz
yıllık hayatımızın geleceği gözümüzün önüne geliverse ne yaparız biz? Yakında
bizim başımıza gelecekler, yakınlarımızın başına gelecekler, ölümler, zulümler,
haksızlıklar, acılar, kederler, hastalıklar, hapisler... Yâni kendi kaderimiz,
yakınlarımızın kaderi, babalarımızın, analarımızın kaderi, hanımlarımızın
çocuklarımızın kaderi, sevdiklerimizin kaderleri. Bir anda onların ve bizim
başımıza gelecekleri biliversek yaşayabilir misiniz? Yaşanır mı bu hayat?
İçimizden
kimi beyinsizler varsınlar gaybı bildiklerini filan iddia ede dursunlar
Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki bundan do-layı gaybını kimseye muttali
kılmıyor. Peygamberler de dahil gaybını kimseye ezdirip bozdurmuyor Rabbimiz.
İhtiyaçları kadar bir bölümünü peygamberlere bildiriyor, da altından kalkamayacakları
bölümü onlara da bildirmiyor.
İşte
burada biraz sonra göreceğiz ki Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ da bunları bilmiyordu
ve Hz. Mûsâ da bu tür gaybi bilgilere muttali olunca tahammül edemiyordu.
Ama burada Hızır vasıtasıyla Rabbimiz Hz. Mûsâ’ya ve onun
şahsında hepimize künhünü anlayamadığımız, bizim içim kapalı olan gaypdan bir
kaç perde aralayacak. Bize bir kaç gayp penceresi açacak ve bize bir kaç konuda
bilgi verecek. Bir kaç olayın arka planını bize arz ederek hayatın mânâsını
anlatacak bize ve sonunda diyecek ki kullarım işte hayat budur. Yaşadığınız
hayatta mânâsını anlayamadığınız bu tür olaylarla karşılaştığınız zaman sakın
yanlışa düşmeyin ve hayatı böylece kabul edin diyecek.
Evet diyor ki Hızır, Mûsâ (as)'a kavrayamadığın, anlayamadığın
bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Hazmedemediğin bir şeye nasıl tahammül
edeceksin? Hz. Mûsâ dedi ki:
69. “Mûsâ: "İnşallah sabrettiğimi
göreceksin, sana hiç bir işte baş kaldırmayacağım" dedi.”
İnşallah beni sabredenlerden
bulacaksın. İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Ve de senin işine karışmayacağım.
Hiçbir zaman senin işine karışıp müdahalede ya da muhalefette bulunmayacağım.
Yâni Allah benim sabırlı olmamı dilerse, Allah bana sabır verirse sen beni
sabırlı bulacaksın dedi.
Evirip çevirip bu sûre bu konuyu anlatıyor. Yarın
birşey yapa-cağınızda inşallah deyin. Bağınıza, bahçenize girerken maşallah deyin.
Allah kontrolünde bir hayat yaşadığınızı unutmayın. Allah’la beraberliğinizi
unutmadan bir hayat yaşayın. Bakın Musa (a.s) diyor ki; inşallah beni sabredenlerden
bulursun.” Ben diyor, kendi kendime bu sabır işini beceremem. Kendi kendime söz
veremem. Bir insan olarak bu konuda kendime güvenemem. Ama inşallah diyorum.
Allah izin verirse diyorum.
Evet, söz verdi ama yaptıkları isyan değildi. Ben
hiçbir konuda sana isyan etmeyeceğim demişti, ama karşı gelişi ona isyan mânâsına
gelmiyordu. Meselâ bir iş yerinde çalışmak üzere mesai saatlerinin altına imza
atan bir müslümanın, namaz saatlerinde mola vererek namaz kılması, asla o
attığı imzaya isyan değildir. Çünkü namaz emri büyük yerden geliyor, yapmak
zorundadır müslüman. İşte Musa (a.s)’ın da Hızır karşısındaki durumu bundan
ibaretti. Söz verdi, sana hiçbir konuda isyan edip karşı gelmeyeceğim dedi, ama
Hızır çocuğu öldürünce hemen itiraz ediverdi. Çünkü emir büyük yerden
geliyordu, nasıl tepkisiz kalsın ki? Allah’tan kendisine gelen bilgiye göre,
vahye göre bu yasaktı. Bunun üzerine Hz. Hızır dedi ki:
70. “O da: "O
halde, bana uyacAksân, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana
soru sormayacaksın" dedi.”
Eğer bana tabi olmak ve benimle beraber
olmak istiyorsan bunun şartı; her hangi bir konuda ben sana bilgi verinceye
kadar bana o konuda hiçbir şey sormamandır. Ben sana bir şey dememişsem o
konuda bana soru sormayacaksın. Sen bana soru sormayacak ve benim o konuda sana
bilgi vermemi bekleyecek ve sabredeceksin. Yâni benden mahiyetini
kavrayamadığın bir şey sadır olduğunu görürsen o zaman sen sormadan, ben sana
onu anlatacağım. Bu şartlarda anlaştılar. Hz. Mûsâ soru sormayacak ve işine
karışmayacaktı. Yürüdüler.
Ancak bundan ve sonraki ifadelerden
anlaşılıyor ki yanlarında o genç yok. Sadece bu yolculukta o Abd ve Mûsâ var.
71. “Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda
bir gemiye bindiklerinde; O, gemiyi deliverdi; Mûsâ: "Gemiyi içindekileri
boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.”
Kalkıp yürüdüler ve derken gemiye
binmeleri gereken bir yere geldiler ve bir gemiye bindiler. Ve o kul bindikleri
gemiyi delmeye başladı. Geminin duvarından bir delik açmaya başladı. Böylece
gemidekilerin boğulmalarına sebebiyet vermeyecek derecede gemide göze çarpan
bir kusur meydana getirmeye yöneldi. Onun bunu yaptığını gören Hz. Mûsâ
dayanamayarak dedi ki: Şu yaptığını beğendin mi yâni? Gemiyi ve içindekileri
boğmak için mi bunu yapıyorsun? Doğrusu hayret edilecek bir iş yaptın. Korkunç
bir şey yaptın. Yâni olacak şey mi bu? Yapılacak şey mi bu senin yaptığın?
Adamlar üstelik bizden gemiye binmemizin ücretini de istemediler. Bize karşı
böyle davranan adamlara karşı şu yaptığına bir baksana! dedi.
Evet Hızır aleyhisselâm başladı gemiyi delmeye. Yâni
o gemiyi ayıplı, kusurlu bir gemi yapmaya çalışıyor. Gerçekten acayip bir şeydi
bu yaptığı. Musa (a.s) elbette tepkisiz kalmayacaktı. Çünkü o kendisine sunulmuş
bilgilerle hareket ediyor, kendi görevini yapıyor, Hızır da kendisine sunulan
bilgilerin gereğini yerine getiriyordu. Hep öyle olmaz mı zaten? Ben benim
bildiğim kadarıyla sorumluyum, sen de bildiğin kadarından sorumlusun. Şimdi
böyle bir durumda ne yapabilirdi Musa (a.s)? Bir sözü vardı Hızır (a.s) a
verilmiş. İtiraz etmeye-cek, karşı gelmeyecek, soru sormayacaktı. Ona tabi
olacak, onun peşi sıra gidecek ve ondan bilmediklerini öğrenecekti. Ama kendi
bil-diği Allah bilgilerine ters bir durumla karşı karşıya kalınca hemen itiraz
ediverdi.
Öyle değil ni? Anlaşmanın şartlarına göre Hz. Mûsâ’nın onun
yaptıklarına karşı hiç sesini çıkarmaması gerekiyordu. Onun işine ka-rışmaması
gerekiyordu ama unuttu ve Hz. Mûsâ itiraz ediverdi. Daha sonra o kul Hz.
Mûsâ’nın kendisine verdiği sözü unutup şartına muhalefetini görünce:
72. “Mûsâ'ya: "Ben sana yaptığım işlere
dayanamazsın demedim mi? " dedi.”
Sen bu işin iç yüzünü bilmiyorsun! Sen bu
olayın arka planını bilmiyorsun! Elbette bu yaptığımın senin bilmediğin bir
hikmeti vardır! Ben sana benim yaptığım işlere karşı dayanamazsın demedim mi?
deyince Hz. Mûsâ da:
73. “Mûsâ: "Unuttuğum için bana çıkışma,
gücümün yetmediği bir şeyden beni sorumlu tutma ve şu işimden dolayı bana bir
zorluk çıkarma" dedi.”
Unuttuğundan dolayı beni muaheze etme!
Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma! Unuttuğum için sana müdahale ettim,
binaen aleyh işimde bana zorluk çıkarma, ben senden senin bildiğin bu bilgileri
öğrenmek istiyorum dedi. Yâni insan olarak gücümün yetmediği bir şeyden dolayı
beni sorumlu tutma diyordu. Elbette Mûsâ’nın şeriatında unutan kimse unuttuğu
konuda sorumlu değildi. Bu bizim şeriatta da geçerlidir. Mûsâ mazur bir konumda
unuttuğu için o kulun yaptığı işe müdahale ediyor ve ilk tepkisini gösteriyordu.
74. “Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa
rastladılar, O, hemen onu öldürdü. Mûsâ "Bir cana karşılık olmaksızın
mâsum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.”
Yine yollarına koyuldular. Sonunda bir
oğlan çocuğuna rastladılar ki akranları arasında en güzel ve en sevimlileriydi.
O kul, tuttu arkadaşları arasından onu alıp boynunu kopararak öldürüverdi. Bunu
gören Hz. Mûsâ hayretler içinde bir önceki olaydan daha büyük bir tepki
göstererek; bir cana karşılık olmaksızın, yâni kısas olmaksızın bir cana kıydın
ha! Bunu nasıl yaptığını bir türlü anlayamıyorum? Göz göre göre çocuğu
öldürdün. Ne suçu vardı bu yavrucağın? Bir adam öldürmüş değildi ki onun
karşılığında kısas uygulayarak onu öldüresin. Gerçekten çok kötü bir şey yaptın
dedi.
Evet yine yollarına devam ettiler. Yâni hayatı
birlikte yaşamaya devam ettiler. Yapıp ettiklerini henüz yargılama imkânına
sahip değiliz. Ne Hızır (a.s)’ın Allah’tan aldığı bir emirle yaptıklarını, ne
de Musa (a.s)’ın yine Allah’tan aldığı bilgilerle yaptığı itirazını yargılamadan,
sorgulamadın onları takip etmeye devam ediyoruz. Bir çocukla karşılaşırlar.
Hayatın içinde her çocuk gibi bir çocuğa rastlarlar. Anası babası olan, hısımı
akrabası olan, eşi, dostu, akranı, arkadaşı olan bir çocuk. Öldürüverir Hızır
onu. Niye öldü çocuk? Bin bir beklentiyle doğmuş, doğumu gözlenmiş, doğumu
anası babası için büyük sevinç kaynağı olmuştu. Anası babası bu çocukla ilgili
ne kadar büyük hesapların içine girmişlerdi. O çocuk sebebiyle bacaları
tütecek, ışıkları sönmeyecek, adları anılacak, soyları devam edecek, malları
başkalarına kalmayacaktı.
Veya onların arkalarından o çocukları bıraktıkları
dinlerini yaşayacak, yollarını, izlerini canlı tutacaktı. Ama gelin görün ki
Hızır (a.s) onu öldürüverdi. Hani şu anda bir başka öldürücü daha var, Az-rail
(a.s). Bunun öldürdüğüne kimse lâf edemezken, bunun öldürdüğüne lâf edilecek
öyle mi? Öldürdü çocuğu ve Musa (a.s) yine soruverdi; demek sen bir can
karşılığı olmaksızın onu öldürdün ha!
Önce gemide bir ârıza girişimine, sonra da bu çocuğun
öldürülmesine şahit olan Musa (a.s) birden bire yine Musa oluyor, yine peygamberlik
göreviyle sahnede ve soruyor; neden yaptın bunu? Demek ki perde arkasını bilmeyenlere
göre haksız yere yapılan bir iştir bu. İşin arka planını bilmeyenlere göre
çocuğun öldürülmesi bir suçtur. Ama emri büyük yerden alana göre ise, o bir
görev icabıdır. İşte şu anda Azrail her gün binlercesini öldürürken kim suçlar
da Onu? Elbette Allah dedi diye yapılanlar suç olmayacaktır. Hattâ İslâ-m’a
göre öldürülmesi gerekenleri öldüren celladı ve ona bu emri veren devlet başkanını
kim suçlamış?
Ama çaresiz Allah’ın elçisi buna da tepki gösterecekti. Zira
onun şeriatına göre ancak kısasla adam öldürülürdü ve bu çocuk asla bunu hak
etmemişti. Dikkat ederseniz Hz. Mûsâ o kulun birinci yaptığı iş konusunda:
Demişti, burada ise:
Diyor. Yâni bu ikincisini daha büyük bir suç kabul ettiğini
vur-gulamak istiyordu. Bu çocuğun öldürülmesinin geminin delinmesin-den daha
büyük bir iş olduğunu demek istiyordu. Mûsâ (a.s) bu ikinci defa da
sabredemeyip onun işine karışınca o kul:
75. “O: “Ben sana,
yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? dedi.”
Aynen önceki sözünü tekrar ederek ben
sana benimle yolculuğa dayanamazsın demedim mi? Sadece öteki sözüne ilaveten bu
âyette "leke" ifadesini ilave etmiştir. Çünkü bu kelimeye kınamaya
daha elverişli bir kelimedir. Bu durumda Mûsâ (a.s) ancak şunu diyebilmişti:
76.” Mûsâ: "Bundan sonra sana bir şey
sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın"
dedi.”
Bu sondur artık. Eğer bundan sonra sana
bir soru daha sorarsam, bu seferden sonra yahut bu olaydan sonra sana bir soru
daha sorarsam o zaman artık bana arkadaş olmazsın. O zaman benim tarafımdan
mazur sayılırsın dedi. Ya da artık benim sana karşı bir mâzeret hakkım
kalmamıştır. Vazgeçtim artık bundan sonra ne bir soru soracağım, ne de senin
işine karışacağım dedi. Bir daha senin işine karışırsam işimiz bitmiştir dedi.
77. “Yine yola
koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba
halkı, bu ikisini m
Yine yolculuklarına devam ederek
nihâyet bir kasabaya vardılar. Kasaba halkından yemek istediler ve kendilerini
m
78. “O: "İşte bu, seninle benim
ayrılmamamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım"dedi.”
Artık bu seninle benim aramı ayıran
şeydir. İşte bu ayrılışımızın sebebidir. Artık yolun sonuna geldik. Şimdi artık
sana bu senin dayanamadığın, sabredemediğin olayların yorumunu, arka planını
anlatacağım dedi.
Üç olay yaşanmıştı. Rabbimiz üç olayla üç perde açmıştı bizim
gözümüzün önünden ve bu üç olayın bizim anlayamadığımız perde arkasını bize
sunmuştu. Bu olayların üçü de gaybi olaylardı. Allah’a havale etmeden bu ve benzeri
cereyan eden olayları hiç kimsenin bilmesi ve anlaması mümkün değildi. Gemi
deliniyor, çocuk öldürülüyor ve duvar düzeltiliyor. Durup dururken bütün bunlar
neyin nesiydi acaba? Bu sene iki defa hastalık geçirdim bu neyin nesiydi?
Geçenlerde
bir arkadaşım hanımıyla beraber trafik kazasında hayatlarını kaybederken dört
çocuklarının burnu bile kanamamıştı bu neyin nesiydi? Yaşamak isteyenler ölüyor,
ölmek isteyenler yaşıyor, bu neyin nesi? Varlık bitiyor, yokluk geliyor bu
neyin nesi? Yokluk bir anda varlığa dönüşüyor, varlık bir anda yokluğa dönüşüyor
bu neyin nesi? Başımıza gelen tüm bu olaylar neyin nesi? Çok sevdiğimiz ço-cuğumuz
bizden ayrılıp gidiyor bu neyin nesi? Kimileri evini kaybediyor, kimilerinin
başına sıkıntılar geliyor, kimileri gülüyor kimileri ağlı-yor bu neyin nesi? Kimileri
kız beklerken hep erkek veriliyor, kimilerinin şansı hep kızdan açılıyor bu
neyin nesi?
Kâfirler
servet içinde, zevk ü sefa içinde yüzerken müslüman-lar sıkıntı içinde
kıvranıyor bu neyin nesi? Bu hayat neyin nesi? Yeryüzünde yaşadığımız hayatta
bütün bu cereyan eden olayları yorumlayabilmek için, bütün bu olayların arka
planını anlayabilmek için bu üç olayda Rabbimizin bize açtığı üç pencereden çok
iyi bakmak ve bu üç olayı çok iyi anlamak zorundayız. Bu anlatılan üç konuyu
çok iyi anlamalıyız ki; tüm hayatı bunlarla yorumlama imkânını elde etmiş
olabilelim. Rabbimize hamd edelim ki onu bize bu sûrede bu kıssasında
öğretiyor. Bakalım ne diyecek Rabbimiz:
«
79. “Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula
aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşinde her sağlam gemiye zorla el
koyan bir hükümdar vardı.”
Gemiyi delip kusurlu hale getirme işine
gelince o gemi denizde çalışan ve onunla geçimlerini sağlayan birkaç yoksul
kişiye aitti. Önlerinde gidecekleri yerde de bulduğu her sağlam ve kusursuz gemiye
el koyan, müsadere eden bir kral vardı. Ben de böyle onu kusurlu hale getirdim
ki o kral bu gemiyi beğenip bu garibanların ellerinden almasın. Binaenaleyh
daha büyük bir zarara uğramamaları için bu küçük zarar onların başına
gelmiştir.
İşte bizim için gayb olan bir hadisenin arka planı. İşte
hikmetini anlayamadığımız garip bir olayın perde arkası. Şimdi ne bilebiliriz
ki bizim hayatımızda da bir kısım yaralar olmuş. Bize göre hayatımızda bir
kısım delikler açılmış. Dükkanımıza tezgahımıza ticaretimize bir kısım zararlar
gelmiş.
Ya
da yaşadığımız hayatta çevremizde birileri hiç beklemediğimiz halde bize bir
kısım zararlar vermeye başlamışlar. Çevremizden birileri bize zarar vermeye
başlamış. Hadiselerin arka planını bilmediğimiz için tüm bunların bizim
zararımıza olduğunu zannedebiliriz. Gayb Allah’ın elinde olunca, başımıza gelen
bu olayların sonucunun nasıl tecelli edeceğini bilen sadece Allah olduğuna göre
ve bu gaybını peygamberine bile açmadığına göre biz de bu hayatı böylece kabullenmek
zorunda olduğumuzu asla unutmayacağız.
Dış
görünüşü itibariyle musîbet gibi görünen böyle her hangi bir şey başımıza
geldiği zaman Onu takdir buyuran ve onun arkasında yatan şeyi en güzel bilen Rabbimize
dua edecek ve sadece ona sığınacağız. Ne biliyoruz belki de kendisine
sığınmamızı, kendisini daha çok hatırlamamızı istediği için Rabbimiz o hadiseyi
bizim başımıza göndermiştir. Belki de kulluğumuzdaki kusurlarımızı anlayıp da
daha çok kulluğa koşalım diye bizim başımıza bunları göndermiştir.
Yâni
bilemiyoruz, belki dış dünyamızdaki bir açık, malımız-daki bir açık,
arabamızdaki bir delik belki de bizim iç dünyamızdaki bir deliği kapatacaktır.
Belki de o açık bizim inanç dünyamızdaki bir açığı kapatmak için başımıza
gelmiştir. Küfür gibi şirk gibi ilerde vukua gelebilecek ve bizi sonunda bizi
kralların, zalimlerin beğenip de kendilerine kul köle olarak almaları
zararından korumak için küçük açıklarla bizi kendimize getirmek için Rabbimiz
başımıza bunları getirmiş olabilecektir.
Ya
da belki en önemlisi cennette bir açığımızı kapatmak için hayatımızda bu
delikleri açıvermiştir Rabbimiz. Çünkü hadisten bili-yoruz ki tırnağımıza batan
bir diken bile bizim bir günahımızın silin-mesine sebeptir. İşte bu olayı
böylece Rabbimiz bize çözümleme im-kânı vermiştir.
80.81. “Oğlana gelince; onun ana babası inanmış
kimselerdi, çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk"
Rableri o çocuktan daha temiz ve onlar daha çok merhamet eden birini vermesini
istedik.”
Evet o çocuğun hayatta kalması ana ve
babası hakkında büyük bir mefsedet olacaktı. Bu çocuk Rabbin sicilinde ilk
günden itibaren kâfir olarak kaydedildiği için, Allah onun kaderini bildiği
için yaşadığı zaman babası ve anasının hem dinlerini hem de dünyalarını et-kileyecek
ve belki de onları ona sevgisinden dolayı küfre sürükleyecekti. Büyüyüp de
ebeveynini küfre düşürmesinden korktuğum için onu öldürdüm.
Kim bilebilirdi bunun böyle olacağını? Halbuki o çocuğun babasının
da anasının da bundan hiç mi hiç haberleri yoktu. O çocukları dünyaya geldiği
gün hiç bir şeyden haberdar olmayan bu ebeveyn çok sevinmişlerdi. Öldüğü gün de
belki üzüntülerinden ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ama hadisenin arka planını
bilselerdi ne doğduğu gün sevinecekler ne de öldüğü gün bu kadar üzüleceklerdi.
Belki de o kulun, o çocuğu öldürdüğü günkü zararları o çocuğun yaşadığı zamanki
zararlarından çok daha az olmuştur. Halbuki onlardan aldığı bu çocuğun yerine
Rabbimiz belki onlara daha yakın ve merhametli bir çocuk verecek hem dünyaları
hem de dinleri konusunda Allah onlara yardımda bulunacaktı.
O
halde yaşadığımız hayatta başımıza gelen bu tür olaylar karşısında hadiselerin
arka planını bilmeyen bizler, Allah’ın kazasına razı olmak ve bizden aldığının
yerine daha güzeliyle bize mukabelede bulunması için Rabbimize dua edeceğiz.
Ama bakıyoruz çocukları ölen ana baba feryadı basıveriyor.
Başkalarınınkini değil de bizimkini mi buldun diye. Peki bilmiyoruz ki bizim
çocuk niye öldü? Adamın dükkanı yanıyor basıyor feryadı figanı. Bilmiyoruz ki
niye yandı? İşte bütün bunları bu bilgiye havale edelim ki yorumlama imkânımız
olsun diye Rabbimiz bize bu kıssayı anlatıyor. Değilse tüm bu başımıza
gelenleri Rabbimizin ilmine havale etmeden işin içinden çıkamayız ve sonunda
bizin için hayırlı olabilecek şeylerin ecrini de kaçırmış oluruz, Allah korusun.
Öyle değil mi? Zararımız oluyor, kaybımız oluyor, üzüntümüz
oluyor, sıkıntımız oluyor, bazen büyük, büyük deneyimlerle karşı karşıya
geliyoruz. Ama bunların sonunda bize neler kazandıracağını, neler
kaybettireceğini bilmiyoruz.
Meselâ
size bir soru sorayım: Şu anda biz rahat kahvelerimizi yudumlayıp, rahat
hayatımız yaşarken çevremizde bizim inancımızı paylaşan pek çok kardeşimiz
kâfirler tarafından öldürülüyorlar. Bizler yurtta sul cihanda sulh içindeyken
kardeşlerimiz savaşın içindeler. Acaba şu anda savaşta ölenler mi kazançta?
Yoksa savaş dışında gül gibi yaşayıp giden bizler mi kazançtayız? Bunu nereden
bilebileceğiz de biz?
Yâni
şu anda evleri yıkılan çocukları öldürülen, kocaları öldürülen, mallarını
mülklerini kaybeden insanlar mı kârlı? Yoksa çevremizde hiçbir şey olup
bitmiyormuşçasına mal mülk derdinde olan ve onların içine gömülmüş olan bizler
mi kârlıyız? Bütün bunların sonucunda karşımıza nelerin çıkacağını
bilemediğimiz için kimin kârlı kimin zararlı olacağı yarın belli olacaktır.
82. “Duvar ise,
şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi
vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların ergenlik çağına ulaşmasına
ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi.”
Evet o duvarın düzeltilmesinden duvarı
düzelten kişilere doğacak meşakkat o duvarın yıkılması halinde iki sâlih çocuğa
ya da babaları sâlih olan iki çocuğa gelebilecek zarardan daha ehvendir. Çünkü
o duvarın önceden yıkılması halinde o yetimler zarara uğrayacak ve malları zayi
olacaktı.
Bilmeyiz ki bu yeni yaptırdığımız ev niye göçtü? Bilmeyiz ki
bu ev ya da bu dükkan niye yapıldı? Bu para ummadığımız bir yerden niye geldi?
Bugün niye bu kadar fazla kazandık? Dün niye bu kadar az müşteri geldi? Bu para
niye geldi? Bu para niye gelmedi? Bu belâ niye geldi? Bu belâ niye savuştu? Tüm
bunları bilmiyoruz. Peki nesini biliyoruz bunun? Bildiğimiz bir şey varsa
Allah’ın mü'minlere gönderdiği şeylerin tamamı onun mü'minlere karşı işleyen
sonsuz rahmetinin gereğidir.
Bakın
gemi delindi rahmet, çocuk öldü rahmet, duvar yapıldı rahmet. Ben bu konuda
sadece Allah’a güvenirim ve ben ona kulluk yaptığım sürece benim başıma
gelenlerin hikmetini anlayamasam da onların tümünün benim hayrıma olduğuna
inanır ve Rabbime dua ederim. İyi şeyler gelince hamd ederim, bana göre kötü
gibi görünen şeyler gelince de yine O’na sığınır, O’nun bunlardan beni koruması
için dua ederim. Gerisini bilmem, bilemem de zaten. Bilmem de gerekmez. Gaybı
bilmeye de çalışmam, çünkü ben kulum. Kul olarak bana düşen sadece Rabbime
güvenmek ve Ona tevekkül etmektir.
Bütün bu olayların arka planını anlattıktan sonra o kul der
ki:
“Ben bunları kendiliğimden yapmadım.
İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur.”
Yâni sana gösterdiğim bütün bu garip
işleri ben kendi kafamdan yapmadım. Kendi içtihadımla, kendi bilgimle yapmadım.
Rab-bimin emriyle yaptım, Rabbimden aldığım emirle yaptım. Bu bana Al-lah’ın
öğretmesidir. İşte ey Mûsâ senin dayanamadığın ve bir türlü sabredemediğin bu
olanların iç yüzü buydu. Sorular sorduğun olayların tevili işte bunlardır.
Evet dünyadaki, yaşadığımız hayattaki cereyan eden tüm olayların
arka planını böylece bu üç olayda bize gösteriverdi Rab-bimiz. Hattâ Allah’ın
Resûlünün keşke kardeşim Mûsâ biraz daha sabırlı davranabilseydi de o kulu vasıtasıyla
Rabbimizin bundan başka konuları da bize öğretmesine imkân bulsaydık buyurduğu
rivâyet edilir.
Acaba bu kıssada anlatılan Allah’ın kendisine rahmet ve katından
bir ilim verdiği Mûsâ (a.s)'a hocalık yapan bu kul kimdi? Bu kulun peygamber
karşısında konumu neydi? Bizim için Rabbimiz anlatmadığına göre aslında kimliği
lâzım değildir, asıl bize lâzım olan onun bize sunmak istediği mesajdır; ama
günümüzde kimileri bunu çok değişik yerlerde kullanmaya kalktıkları, bundan çok
değişik deliller istidlal etmeye çalıştıkları için bu konuda da bir şeyler söylemeyi
uygun gördüm.
Rabbimiz hatırlayın kıssanın başında buyurmuştu ki:
Derken orada katımızdan bir rahmet
verdiğimiz, ve kendisine bilgilerimizden bazılarını öğrettiğimiz kullarımızdan
bir kul buldular. Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve kendisine kimseye öğretmediği
bilgilerinden bazısını açtığı bu kul hakkında kimi insanlar bu zatın İsrâil
oğullarından mertebesi çok yüce bir zat olduğunu, Allah’ın velî kullarından bir
kul olduğunu Allah’ın kendisine "ledün" ilmini, yâni vasıtasız olarak
direk Allah tarafından öğretilen bir ilme sahip olduğunu ve kıssada anlatıldığı
gibi onun ilminin peygamber Mûsâ (a.s)'ın ilminden daha üstün olduğunu
söylemeye çalışıyorlar. Geçmişte ve günümüzde bu ilme sahip olanların peygamber
bilgisinden daha üstün bir ilme sahip olduklarını iddia ediyorlar.
Yâni
peygamberlere gönderilen vahiy ilminden farklı olarak meleksiz, vasıtasız
öğrenilen ledün ilminin olduğunu ve de bu ilmin melek vasıtasıyla öğrenilen
nübüvvet ilminden daha üstün olduğunu iddia ediyorlar. Yâni yeryüzünde
peygamberden daha üstün ilim sa-hiplerinin olabileceğini söylemeye
çalışıyorlar. Bu son derece tutarsız ve delilsiz bir iddiadır.
Halbuki bütün güvenilir hadis kitaplarında Allah’ın kendisine
katından bir rahmet verdiği ve kendisine kendi bilgilerinden bazılarını
öğrettiği bu zatın adından Hızır olarak söz edilir. âlimlerimizin ekseriyeti bu
kulun Hızır (a.s) olduğu ve kendisinin bir peygamber veya bir melek olduğunu
söylemişlerdir.
Çünkü dikkat ediyorsanız Rabbimiz "Biz ona katımızdan
bir rahmet verdik" buyurmaktadır. Rabbimizin kastettiği bu rahmet nübüvvettir,
peygamberliktir. Çünkü bakıyoruz Kur’an-ı Kerîmde bu rah-met kelimesinin
Nübüvvet anlamına kullandığını görüyoruz.
Meselâ Zuhruf sûresinde Rabbimiz peygamberin ve peygamberliğin
kendilerinden veya kendilerinin istediği insanlardan birisine verilmesi
konusunda itiraz edenlere cevap olarak şöyle buyurur:
Ey Muhammed! Rabbinin
rahmetini onlar mı taksim edip paylaşıyorlar?
(Zuhruf 32)
Evet Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki o
rahmeti, yâni o risâleti, nübüvveti kime göndereceğini bilen ve bu taksimi
yapan Allah’tır. Tıpkı onların maişetlerinin taksimini Rabbinin yaptığı gibi.
Yine bakıyoruz Kasas sûresinde de Rabbimiz Rahmet kelimesiyle
peygamberliğin kastedildiğini anlatır:
"Sen, sana bu kitabın verileceğini
ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkarcılara yardımcı olma."
(Kasas 86)
Bu âyet-i kerîmede de rahmet ile peygamberlik kastedilmektedir.
Yine dikkat ediyorsanız Rabbimiz burada:
Buyurmaktadır. Yâni "kendisine nezdimizden bir ilim
öğrettik" buyurmaktadır. Bu ilim onun insanlardan, bir muallimden veya bir
mürşidden öğrendiği bir ilim değildir. Aksine âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki
insanların müdahalesi olmaksızın Allah’ın kendisine öğrettiği bir ilimdir bu.
Alimlerimizden bazıları da bu zatın bir melek olduğunu savunmuşlardır.
Elbette olayın cereyanı bizi bu şekilde de düşünmeye mecbur ediyor. Yâni eğer
Rabbimiz kıssada anlattığı bu kulunun bir insan olduğunu söylemiş olsaydı bu
konuda hiç tereddüdümüz olmayacaktı. Sünnette de bu konuda onun bir insan
olduğuna dair bir bilgi göremiyoruz. Evet Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde onun bir
insan olduğunu söylemiyor. Ne diyor?
Diyor. Yâni kullarımızdan bir kul ifadesini kullanıyor
Rabbimiz. Bu ifade de onun bir insan olduğunu göstermemektedir. Bakıyoruz
kitabımızda bu "abd" yâni kul ifadesi sadece insanlar için değil, hem
melekler için hem cinler için hem de öteki varlıklar için kullanılmak-tadır.
Çünkü varlıkların tümü Allah’ın kuludur. Bakın meselâ Zuhruf sûresinde Rabbimiz
melekleri için de kul ifadesini kullanmaktadır:
Onlar, Rahmân olan Allah'ın kulları melekleri
de dişi saydılar. Yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri
yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
(Zuhruf 19)
Bu âyet-i kerîmesinde ve yine meselâ
Enbiyâ sûresinin 26. âyetinde Rabbimiz melekleri için de kul ifadesini
kullanmaktadır.
Onun bir insan olduğunu iddia edenlerin bu konuda gösterdikleri
bir delil var. O da Rasulullah efendimizin bu kul hakkında racül ifadesini
kullanmış olmasıdır. Madem ki hadiste racül ifadesi kullanıl-ıştır o halde bu
kul bir insandı demeye çalışıyorlar. Halbuki bakıyoruz bu racül ifadesini
Rabbimiz Cin sûresinde cinler için de
kullanmıştır:
"Gerçekten, insanlardan bir takım Racüller, cinlerin
birtakım racüllere sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı. "
(Cin 6)
Bakın âyet-i Kerîmede Rabbimiz cinler
için de "Racül" ifadesini kullanmaktadır. O halde Rasulullah efendimizin
bu kul hakkında racül ifadesini kullanmış olması onun bir insan olmasını
gerektirmeyecektir.
Sonra eğer bu kul yâni Hızır bir insansa o zaman bu yaptıklarını
neyle izah edeceğiz? Peygamber değilse, bir melek de değil ve bir insansa o
zaman bu insan İsrâil oğullarından Mûsâ (a.s)’ın ümmetinden biridir. O zaman
acaba bu yaptıklarını yaparken kimin şeriatıyla amel ediyordu bu kimse? Öyle
değil mi? O dönemde yaşayan ve kendisi de peygamber olmayan bir insanın mutlaka
bir peygamberin şeriatına tabi olması gerekiyordu. Ve o zaman bakıyoruz şu
yaptıklarının hiç birisi o dönemin peygamberi olan Hz. Mûsâ’nın şeriatına uygun
değil. Gemiyi deliyor suç, çocuk öldürüyor suç. Eğer bunlar zaten Hz. Mûsâ’nın şeriatına
göre ve de şu andaki bizim şeriatımıza aykırı olmasaydı Hz. Mûsâ ona niye
itiraz etsindi? Eğer o, o dönemde yaşamış ve hiç bir peygamberin şeriatına tabi
olmayan bir insansa o zaman Mûsâ (a.s)'ın onun şeriatının onun yanında ne
değeri kalıyor? Ve bu adamın konumu dinde nedir?
Bugün de meselâ Muhammed (a.s) getirdiği
şeriata uymayan bir adama ne gözüyle bakacağız? Vardır bir hikmeti mantığıyla işi
savuşturmaya mı kalkacağız? Yoksa hayır! Tüm insanlık bu şeriatla sorumludur!
Kim bunun dışında bir şeyle amel ederse o mü'min değildir mi diyeceğiz? Bu
anlayış hiç uygun düşmüyor yâni.
Ama onun bir melek oluşunu düşünürsek o zaman bütün bu
yaptıklarının izahını yapmak çok kolay olacaktır. Çünkü melek mâsumdur, çünkü
Meleğin iradesi yoktur ve o yaptığı her şeyi Allah’tan aldığı bir emirle
yapmaktadır.
Veya
geçenlerde Dinarda onlarca insanı öldürüverdi de kimse onu İslâm şeriatına göre
sorumlu tutmadı. Allah’tan aldığı emirle melek dilediğini yapar ama kimse ona hesap
soramaz. Çünkü onlar için haram helâl söz konusu değildir. Ama insan asla böyle
değildir. Bu insan kim olursa olsun, makamı konumu ne olursa olsun, ister peygamber
olsun, ister ledün ilmine sahip birisi olsun kim olursa olsun fark etmez
yaptığı şeyler Allah’ın gönderdiği şeriata aykırıysa o cezalandırılır.
Yâni
bu tür âyetleri delil getirerek kimse kendi nanelerine kılıf bulmaya çalışmasın.
Efendim bizim yaptıklarımız kitaba ve sünnete uymasa da biz bunları Rabbimizden
aldık filan diyerek kimse kendisine paye çıkarmaya çalışmasın. Kimse üstünlük
taslamaya çalışmasın. Çünkü Allah katında en üstün insan Allah’ın elçileridir
ve onlar bile Allah’ın gönderdiği şeriata ters düşseler Allah onların bile şah
damarını koparacağını dost ve yardımcıları olmayacağını beyan buyurmaktadır.
Öyleyse
bu kul ya bir peygamberdir ki Allah’ın kendisine gönderdiği bir şeriatla amel
etmektedir, ya da bu bir melektir ve yaptığı işlerin arka planını da ona Allah
bildirmektedir. Zaten âyet-i kerîmede de bu kul öyle diyordu:
Ben bu yaptıklarımı kendimden, kendi içtihadımla, kendi bilgimle
yapmadım, ben bunları Rabbimin ilahi emirleri doğrultusunda yaptım diyordu.
Sonra bakıyoruz Hz. Mûsâ’nın o kula şöyle dediğini görüyoruz:
Bana öğretmen için sana tabi olabilir
miyim? Halbuki bir pey-gamber öğrenme hususunda peygamber olmayan veya melek
olmayan birisine teslim olamaz. Eğer öyle olsaydı o peygamberin toplumu sen
bunu birilerinden öğreniyorsun demez miydi? Nitekim Bu ifade Duhân sûresinin
15. âyetinden anlıyoruz ki Allah’ın Resûlü için öyle olmadığı halde
söylenmişti. Bu âyet o kulun Hz. Mûsâ’dan ilim yönünden üstün olduğunu
göstermektedir. Halbuki peygamber yahut melek olmayan birisi kesinlikle
peygamberden üstün olamaz.
Mûsâ’nın (a.s) ilmi ile,
görüşü ve anlayışı ile perde arkasına dair gördükleri uyuşmaz. Mûsâ’nın (a.s)
işin dış görünüşüne bakarak verdiği karar o işin bilinmeyen, perde arkasına
yönelik yönüyle ters düşer. Musa’nın (a.s) dış görünüşüne bakarak verdiği hüküm
geminin delinmesiyle gemiye ve içindekilere verilecek bir zarardır. Halbuki
durum bilinmeyen yönüyle hiç de öyle değildir. Çocuğun öldürülmesi, kendilerine
yiyecek vermeyen insanların duvarlarının düzeltilmesi de böyledir. Aslında bunları
akıl ve mantık kabul edemez. Onun içindir ki gördüğü bu münker işler karşısında
Hz. Mûsâ söz verdiği halde tepkisini gizleyemiyordu. Evet ama bakın işin arka
planı hiç de Mûsâ’nın (a.s) zannettiği ve bildiği gibi değildi. İşin arka
planında başka bilinmeyen hakikatler gizliydi.
Öyleyse insan her şeyi bildiği cüretkârlığına kapılmamalıdır.
Öyleyse insan hayatı sadece bu dünyadan ibaret görmemelidir. Öy-leyse hakikat
şu materyalist medeniyetin iddia ettiği gibi sadece görülen ve bilinenlerden
ibaret değildir. Öyleyse insan kendisine verilen kıt bilgiyle, sınırlı aklıyla
hemen hüküm vermede acele edip Allah’ı, gaybı inkara yönelmemelidir. Çünkü bu
âciz insan asla unutmamalıdır ki, bilmediklerinin yanında bildikleri denizden
bir damla bile değildir. Biraz sonra Allah söyleyecek:
“De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler
mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler
tükenirdi."
(Kehf 109)
Aynı hususu anlatan Lokman
sûresi de:
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler
mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın
sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, Hakimdir.”
(Lokman 27)
Allah’ın buradaki
kelimelerinden maksat şu kitabımızın içindeki kelâmı, kelimeleri değildir. Öyle
olmuş olsaydı işte yazılabilmiştir. Buradaki kelimelerden kasıt Rabbimizin
sonsuz ilim ve hikmetinin kelimeleridir. Onlardan sadece “Ol” buyurarak takdir ettikleri işte bu kitabıyla bize ulaşmıştır.
Öyleyse bütün bu sözlerin
sonunda şu gerçeği ifade edelim: İnsanlık kendisinden başka bir şeyle asla
saadete ulaşamayacağı, dünyasını da, ukba’sını da asla kazanamayacağı, mamur
edemeyeceği sâlih ve sahih bir bilgiye muhtaçtır. Bu bilgi de bilineni de
bi-linmeyeni de, görüleni de görülmeyeni de, perde önünü de perde ar-kasını da,
gaybı da şehadeti de bilen, tam bilen, eksiksiz bilen, mut-lak bilen bu hayatın
sahibinden gelen Vahiy bilgisidir. Bu bilgiye iman
eden, bu bilgiye sarılan, bu bilgiyle hayatı, bu bilgiyle ölümü, bu bilgiyle
âhireti değerlendirenler dünyalarını da, âhiretlerini de mamur ederlerken, bu
bilgiyi göz ardı edenler, bilimi, maddeyi, eşyayı, dünyayı putlaştırıp bu
bilgiye sırt dönerek bir hayat yaşayanlar da dünyalarını da mahvetmişler,
âhiretlerini de berbat etmişlerdir.
Bundan sonra Rabbimiz Zülkarneyn’in kıssasını anlatacak.
"Ve yes'elûneke" İfadesinden anlıyoruz ki bu kıssa da müşriklerin ve
ehl-i kitabın Rasûlullah’a sorduğu sorulardan birisiydi. Zülkarneyn de kıssada
göreceğimiz gibi güç kuvvet sahibi, iktidar sahibi bir sâlih kuldur. Allah’ın
yeryüzünde kendisine güç kuvvet verdiği, kendisine yeryüzünde büyük saltanat
verdiği kullarından biri. Ama Allah’ın ken-disine verdiği bu gücü ve kuvveti,
bu iktidarı kendisinden değil Allah-tan bilen ve Allah yolunda kullanmaya gayret
eden birisidir. Zülkar-neyn (a.s) gücünü kuvvetini Allah’a kullukta kullanan,
gücüne kuvvetine mağrur olmayan ve Allah’ı asla unutmayan birisi. Yeryüzü meliklerinden
tüm meliklere örnek olacak bir melik ve mülk ve saltanatını Allah’ın emrine veren
bir melik.
Rabbimiz Kehf sûresinde anlattığı bu son kıssanın kahramanının
kimliği konusunda da bilgi vermez. Kimdi? Nerede ve hangi dönemde yaşamıştı bu
konuda bilgi yok. Belki de kıssanın hedefi de budur. Kıssadan maksat hisse
almaktır. Hisse de hiçbir zaman zaman ve mekânla sınırlı değildir. Yâni kıyâmete
kadar her dönemde her devirde yaşayabilecek bir örnektir bu. Gerçi müfessirler
bu olayın kahramanının kimliği konusunda epey tartışmalara girmişler. Kimileri
Onun işte büyük İskender olabileceğini, kimileri de başkalarının olabileceğini
söylemeye çalışmışlar.
Kim
olursa olsun bizim için onun kimliği önemli değildir. Bize lâzım olan
yeryüzünün doğusuna, batısına fetihler yapması, kuzeye ve güneye uzanması, buralara
Allah’ın dinini götürmesi, yeryüzünde iradesini, gücünü, kuvvetini ve
iktidarını Allah’a teslim ederek Allah’ın istediği biçimde adâletle hükmetmesi,
ayrıca Allah kullarını Ye’cuc ve Me'cüc akımlarından korumak üzere küfrün,
şirkin karşısına sağlam bir bent yapmasıdır. Yâni hayatını Allah adına yaşayan
Allah’a ve âhirete iman eden âbid bir kul olmasıdır. Bu açıdan Zülkarneyn yeryüzünün
doğusuna ve batısına hâkim olan bizdeki cihangir anlamına gelen bir kelime de
olabilir. Kimilerinin iddia ettikleri gibi belki bir peygamber belki de Sîret-i
İbni Hişam’da Hz. Ali efendimizin dediği gibi, Allah’ın kendisini sevdiği
kendisi de Allah’ı seven sâlih bir kuldur.
Bakın Rabbimiz kıssayı şöylece anlatmaya başlıyor:
83. “Ey Muhammed! Sana Zülkarneyn'i sorarlar,
" Onu size anlatacağım" de.”
Evet Zülkarneyn kıssası da bir
zikirdir. Bir zikradır. Kıyâmete kadar insanların gündemlerine almaları
gereken, hatıralarında hayatlarında diri tutmaları gereken bir gündem
maddesidir. Bir tezkiradır ki insanlar onunla yol bulsunlar, insanlar onunla
hayata bakışlarını, mala bakışlarını, güç ve kuvvetlerine, iktidarlarına
bakışlarını onunla belirlesinler.
Zül Karneyni soruyorlar. Nesini sormuşlar? İnsanlar
nesini sorarlarsa sorsunlar, onunla alâkalı şunlar önemlidir, bize şunlar lâzımdır
diyerek Rabbimiz o konuda bize bir hatıra, bir zikra nakledeceğini haber
veriyor. O’nun gündemini size sunacağım buyuruyor.
Zül Karneyn; iki çağ anlamına da gelir. Tıpkı
Hızır’ın Arapça-da yeşillik anlamına gelse de, tercüme edilemediği gibi, Zül
Karney-n’in de tercüme edilmeyerek Zül Karneyn olarak bilinmesi gerekecektir.
Eğer bu bir isim değil de, bir sıfattır diyecek olursak, o zaman iki çağ
sahibi, iki çağ insanı, ya da iki bölge insanı veya iki saltanat sahi-bi, doğunun
ve batının egemeni anlamlarına gelecektir. Allah’ın izniyle mekânın tümüne egemen
bir kuldu.
Acaba bu mânâda herkes kendince iki çağ sahibi mi
dersiniz? Bir oğul çağ, bir baba çağ dönemi mi vardır herkesin? Veya gençlik
çağı, olgunluk çağı. Öyleyse biz de Zülkarney gibiyiz ve onun gibi ol-mak, onun
rolünü oynamaya namzediz. Çünkü Allah yeryüzünde bi-ze de imkânlar vermiştir.
Birilerine verilmeyen, bize verilen imkânlar. Herkeste olmayan, ama bize
lütfedilen imkânlar. Haydi biz de kullanalım o imkânları.
84. “Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiştik
ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.”
Onu yeryüzüne yerleştirdik. Gerçekten
çok büyük bir güç ve kuvvet sahibi olarak onu yeryüzünde hâkim bir konuma getirdik.
Onu yeryüzünde iktidar mevkiine oturttuk. Her bir sebebi de ona lütfettik ki
artık yeryüzünün dilediği bölgesine gidebilsin ve yeryüzünün dilediği iklimine
hükmedebilsin. Takip ettiği hedefine ulaşabilmesi için ilim, zeka, güç, kuvvet,
asker, ordu, siyaset bilgisi gibi her türlü hükmetme ve fethetme vasıtalarını
da ona verdik. Sebepsiz, hikmetsiz ve düzensiz hareket etmeyecek biçimde onu sebep
bilgileriyle donattık. O her ne zaman neyi yapmaya karar verirse onu o hedefine
götürecek bir sebep yarattık. Çünkü hedefe varmada kullanılan eşya, yol ve
metot sadece bir sebeptir. Aslında hedefe ulaştıran şey bizzat o eşyanın, o sebeplerin
yâni tutulan yolun kendisi değil Allah’tır. Çünkü biliyoruz ve iman ediyoruz ki
eşyaya fonksiyonunu veren Allah’tır. Ateş yakmaz o sadece yakan Allah’ın yakma
eylemini gerçekleştiren bir sebeptir.
Yâni yeryüzü adına, mekân adına, dünya adına, dünyada
egemenlik kurmak adına ona imkân ve fırsat verdik. Bu konuda neye ihtiyacı
varsa hepsini ona lütfettik. Her şeyin yolunu, her şeyin sebebini, imkânını ve
fırsatını ona veriverdik. Her konuda söz sahibi, hakimiyet sahibiydi. Peki hani
Süleyman (a.s)’a verilenler kimseye verilmemişti. Evet O dünyanın da ötesinde
cinlere, şeytanlara, kuşlara ve rüzgarlara da egemendi.
Evet ona sebeplere sarılarak hedefe ulaşma bilgisini öğrettik.
Bu kıssada Rabbimiz bize sebepler dünyasında hedefe ulaşabilmek için yeryüzünde
koyduğu yasalar gereği o hedefi gerçekleştirecek sebeplere sarılmayı ama bu
sebeplerin de Allah’ın izniyle bir anlam taşıdığını unutmamayı ve sonucu bu
sebeplerden değil Allah’tan beklemeyi öğretiyor. Evet o artık sebeplerine
sarılarak yeryüzünün doğusuna da, batısına da, kuzeyine güneyine de, ya da gün
doğumuna ve gün batımına da gidebiliyordu.
85. “O da bir yol
tuttu.”
İşte Zülkarneyn
Allah’ın kendisine öğrettiği bu sebeplerden birisine sarıldı ve Allah’ın
emrettiği biçimde Allah’ın emrettiği yerlere gitmeye başladı. Nerelere gitmiş? Sebebe sarıldı, şu imkânı değerlendirelim dedi.
Kendisine lütfedilen imkânları değerlendirdi de güneşin battığı yere kadar
vardı. Güneşin battığı yere de hâkimdi.
86. “Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca
onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı.
"Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin"
dedik.”
Batıya doğru gitti. Bir yol tutup
batıya doğru yürüdü. Yâni o yeryüzünün batı tarafına ulaşabilecek bilgileri tedbirleri
aldı, bunun sebeplerine sarılarak dünyanın en batısına kadar gitti. En sonunda
güneşin kara balçıkla battığı bir yere kadar ulaştı. Yâni belki en sonunda kara
parçalarının tükenip okyanusun sularının başladığı bölgeye kadar ulaştı da orada
güneşin sanki siyah bir çamura batıyormuşçasına okyanusun suları içinde
battığını gördü. Orada bir kavim buldu. Rabbimiz buyurur ki: Ey Zülkarneyn!
Onlara azap da edebilirsin, iyi muamele de edebilirsin! dedik.
Yâni
ya bu zat bir peygamberdi Allah ona bu şekilde vahy etmişti, ya da o ülkeleri
fethettiği zaman Allah onun kalbine böyle bir ilham bırakmıştı. Onları
cezalandırmak ve onlara adâletle muamele etmek durumlarından birini seçme
hürriyetiyle karşı karşıyaydı tüm fatihler gibi.
Dilersen hak etmişlerse onlara azap edersin. Yâni
zevkin bilir, keyfin bilir, onlara keyfine göre davran demek değildir elbette
bu. Bunu Firavunlar yapar, Nemrutlar yapar. Allah’la diyalog halinde olan bir
müslüman yapabilir mi bunu?
Evet
görüyoruz ki o bu konuda serbest bırakılmıştı. Onları cezalandırmak yahut da
affetmek konusunda serbest bırakıldığı halde o onlara iyi davranmayı, âdil
davranmayı tercih ediyordu. Çünkü Allah’a inanıyordu. Çünkü bu zaferi kendisine
lütfeden Allah’ın farkındaydı. Çünkü sonunda Allah huzurunda hesaba
çekileceğine inanıyordu. Biliyor ve inanıyordu ki Allah deniyordu onu ona
verdikleriyle. Allah kendisine verdikleriyle deniyordu onu. Şu anda her birerimize
verdikleriyle bizi de denediği gibi.
Haydi gidelim biz de batıya. Kimilerinin güneşi batmış,
karanlıktalar, zifiri karanlığın içindeler. Cehalet karanlıklarının,
bilgisizlik zulmetlerinin içinde bunalmışlar, ne yaptıklarını, ne yapacaklarını
bi-lemedikleri için bocalayıp duruyorlar. Kitap ve sünnetten haberdar ol-madıkları
için, o karanlıkların içinde cezayı hak edecek davranışlarda bulunuyorlar.
Küfür, şirk ve isyanların karanlıklarına gömülmüşler ce-henneme doğru
gidiyorlar, ama nereye gittiklerinin bile farkında değiller. Onların üzerlerine
bir güneş doğduracak, dünyalarını aydınlatacak, onları kulluğa sevk edecek seni
bekliyorlar. Haydi var mısınız siz de sizin dünyanızın Zülkarneyni olsanız.
Güneşi kaybetmiş, nuru kaybetmiş, ışığı kaybetmiş, karanlıkta el yordamıyla yol
almaya çalışan yığınların imdadına koşacak bugünün Zülkarneyn’leri nerede? Siz
olmak istemez misiniz? Bir ev ki, bir mahalle ki, bir yer ki, bir ülke ki, bir
toplum ki eğer aydınlatıcılar, uyarıcılar, tebliğciler kaybolmuşsa bize düşen
onlara ışığı sunmak ve şöyle demektir.
Gelin işte yol budur, işte hidayet budur, eğer zulmeder,
haksızlık yapar, kendinize yazık ederseniz sizi ben cezalandırırım, ama yarın
Allah’ın görülmemiş cezası çok daha çetindir ki o sizi beklemektedir. Siz o cezaya
doğru gidiyor, kendi kendinize zulmediyorsunuz. Dilerseniz iman eder, Salih
ameller işler cennete gidersiniz, diler bu zulümlerinize devam eder kendinizi
cehenneme götürürsünüz. Haydi bunu yapmaya ne dersiniz? Güneşin battığı evlere
gitmeye ne dersiniz?
Veya
bir zamanlar Dâvûd (a.s)'ı denemişti, Süleyman (a.s)'ı denemişti, Rasûlullah’ı
denemişti, Sahabeyi denemişti, Raşit Halîfeleri denemişti, saltanat döneminin
meliklerini denemişti, müslüman idarecileri denemişti. Dedelerimizi,
babalarımızı denemişti. Allah verdikleriyle ne yapacak? Diye tüm kullarını
denemektedir. Kendilerine verilenleri kendilerinden bilip kendi keyifleri
istikâmetinde mi kullanacaklar? Yoksa verilenleri Allah’tan bilip ona kulluk
istikâmetinde mi kullanacaklar diye Rabbimiz tüm kullarını denemektedir.
Allah’ın kendi-lerine verdiği malı nerede kullanacaklar? Parayı nerede
kullanacaklar? Güç ve kuvveti nerede kullanacaklar? Zekayı, aklı, bilgiyi
nerede kullanacaklar? Allah’ın kendilerine lütfettiği iktidarı nerede kullanacaklar?
Allah denemektedir.
Evet o isterse onlara zulmedebilirdi, isterse onları
sömürebilirdi, isterse onları haraca bağlayabilirdi, isterse onları
köleleştirip mallarını mülklerini cebine aktarabilirdi, isterse onları bir
kültür istilasına maruz bırakıp, hafıza kaybına uğratabilir veya asimilasyona
tabi tutabilirdi. İsterse onları ezip ömürlerinin sonuna kadar vergiye bağlayabilirdi,
isterse de erkeklerini öldürüp kadınlarını câriye olarak alabilirdi. Şu andaki
yeryüzü hâkimlerinin yaptıkları gibi.
Ama gücünü kuvvetini, iktidarını saltanatını Allah’tan bilen
ve sahip olduğu her şeyin sahibi olarak Allah’ı tanıyan ve ne yaparsa yapsın
sonunda Allah’a hesap ödeyeceğinin farkında olan Zülkar-neyn böyle yapmadı.
Dilediği her şeyi yapabilecek bir konumda iken, karşısındakiler onun hükmüne
boyun bükmüşlerken o yine de seçimini Allah’tan yana kullandı. Allah’ın
seçimini seçim kabul edip onlara Allah’ın razı olduğu davranıştan yana hareket
etti. Bu noktada da sebepsiz hareket etmedi. Burada da sebebe sarıldı ve azabı
zalimlere, iyiliği ve affı da iman edip sâlih ameller işleyenlere izafe
ediverdi. Dedi ki bakın:
87,88. “Haksızlık
yapana azap edeceğiz, sonra Rab-bine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır;
ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan
kolay olanı söyleriz" dedi.”
Azap zalimlerin hakkıdır. Kim zulmederse,
kim kendisine çevresine ve Allah’a karşı zulmederse yâni kim ki kendisine hak din olan İslâm arz
edildiği halde bu fırsatı tepip de illâ da küfür ve şirk üzerinde kalmaya
ısrarlı davranırsa işte ona azap edeceğim. İşte bu kişi zaten dünyada da
âhirette de azabı hak eden kişidir. Ama kim de iman eder ve bu imanını yaşamaya
çalışırsa hem dünyada, hem de âhirette en güzel bir hayat onu beklemektedir.
Ona zor ve ağır gelecek şeyleri değil kolay ve hoşuna gidecek şeyleri
emredeceğiz dedi.
Evet diyor ki; ya Rabbi, elbette cezayı hak
edenleri cezalandıracağım, mükâfatı, iyi davranmayı hak edenleri de
mükâfatlandıraca-ğım. Kim zulmederse, kendisine, kendi âzâlarına, bedenine,
eline, a-yağına, ağzına kulağına, çevresine ve ailesine. Nasıl? İnanması gerekirken
inanmaz, inancının gereği bir hayat yaşaması gerekirken o hayatı yaşamaz,
inancının gereği amel-i salih işlemesi gerekirken yapmazsa ona azap edeceğim.
Ama iman edenlere, imanlarının gereğini yerine getirenlere, inançları kaynaklı
bir hayat yaşayanlara da güzel bir mükâfat vereceğim. İşte hayatı ilgilendiren
bir yasadır bu.
Ne hoş bir ifade değil mi? Ne güzel bir sebebe bağlanma örneği
değil mi? Allah’ın yasalarını ne kadar da güzel biliyor Zülkar-neyn değil mi?
Elbette kendisi Allah’a teslim olmuş bir kişi tebaa-sından da teslimiyet
isteyecektir inandığı Allah’a. Kendisi Allah’a teslim olmuş kişi elbette gücünü
kuvvetini de Allah’a teslim edecektir. İktidarını Allah’a teslim edecek,
Allah’ın istediklerini isteyecek, Allah’ın yasakladıklarını yasaklayacak,
Allah’ın emrettiklerini emredecek, Allah’ın razı olduklarından razı olacak ve Allah’ın
gazap ettiklerinden de nefret edecektir.
İşte
Allah’a teslim olmuş bir hükümdar bir devlet başkanı örneği. Dâvûd (a.s) da
böyleydi Süleyman (a.s) da böyleydi ve Allah’ın Kerîm elçilerinin tamamı böyle
güçlerini iktidarlarını Allah’ın emrine teslim etmiş kimselerdi. Çünkü onlar o
güçlerinin kimin tarafından ve ne için kendilerine lütfedildiğinin farkındaydılar.
Bakın dikkat ediyor musunuz elinde güç ve kuvvet bulunan bu
Allah eri, elindeki gücü ve devlet imkânını kullanmazlık yapmıyor. Sebepleri
çok iyi bildiğinden her sebebe sarılarak elindeki gücü ve imkânı Allah yolunda
son kuruşuna kadar harcamasını da biliyordu. Diyor ki bakın zalimlere önce biz
haddini bildiririz. Çünkü bu gücü bize Allah verdi. Allah’ın verdiği bu gücü
kullanarak Allah düşmanlarına elbette ilk hadlerini biz bildiririz. Zalimler
ilk defa karşılarında bizi bulurlar. Bizi bulacaklar. Yeryüzünde adâletin ve
Allah’a kulluğun ilk garantisi biz oluruz. Bizler yeryüzünde güç ve kuvvet
sahibi olduğumuz müddetçe, Allah bize bu imkânı lütfettiği müddetçe, bizler iktidarda
olduğumuz müddetçe adâletin savunucusu, dinin müdafii, imanın ve İslâm’ın
askeri olmaya devam etmek zorundayız.
Evet
kim zulmeder ve zalimlik yaparsa onları biz cezalandı-rırız. Ama kim de Allah’a
Allah’ın istediği biçimde iman eder ve sâlih ameller işlerse onlar için de iyi
davranırız. Zaten onlar için dünyada da, ukba’da da haseneler vardır diyordu.
Evet işte böyle müslümanın egemen olduğu toplumlarda zalimler
cezalandırılır, âdiller mükâfatlandırılır. Ama zalimlerin, kâfirlerin egemen
oldukları toplumlarda da âdiller, mü’minler cezalandırılırlarken, zalimler
mükâfatlandırılmaktadır. Bu değişmeyen bir yasadır. Zalimler zalimlere sahip
çıkarken, âdiller de âdillerden yana olacaklardır. Artık bu mânâda şu anda
içinde bulunduğunuz toplumun yöneticilerinin âdillerden mi yoksa zalimlerden mi
olduklarını siz düşünün. Bu toplumda müslümanlar mı cezalandırılıyor, yoksa zalimler
mi onu siz düşünün.
Evet Zülkarneyn batıya gitmiş, biz de gidelim. Peki
doğuya gitmeyelim mi? Haydi bir de doğuya gidelim. Güneş öyle net doğuyor ki,
öyle ayan beyan ki önünde hiçbir engel yok. Hakikatler o kadar apaçık gözler
önünde ki, insanlar çok net ve açık o hakikatlerle baş başalar, yüz yüzeler.
Ama üzerlerinde hiçbir şey yok. Beyinlerinde hiçbir şey yok, fikir çıplakları
insanlar. O kadar düşünce fakirleri ki, si-zin götüreceğiniz her şeye
muhtaçlar. Bilgi olarak, basiret olarak, an-layış olarak sadece sizin
götüreceklerinize bakıp duruyorlar. Biz ne biliyoruz ki? Bizim bilgimiz ne ki?
Filan demeyin sakın, inanın en az bileninizin bile bildiğiniz en küçük bir
bilgi kırıntısına bile ihtiyaçları var. Haydi öyleyse ne duruyoruz? Niye
gitmiyoruz onlara? Şu şehrin doğusundaki mahallelere, evlere gitmek için acele
edelim. Bizi cennete götürecek bu ameli aman ihmal etmeyelim.
Kimileri Zülkarney’i uzayda filan düşünmeye çalışmışlar.
O zaman bana ne uzaydaki bir olaydan? Halbuki Allah benim dünyamı ilgilendiren
konuları anlatıyor. Ben bu olayı benim dünyamda bilmek ve bana örnek olarak anlamadıktan
sonra ne kıymeti olacak da bunun? Bakın Allah anlatıyor;
89,90. “Sonra yeni
bir yol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerine
elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.”
Sonra bir başka sebebe daha sarıldı.
Bir iş bitince elbette bir başkasına yönelecekti. Bugün de oralarda fetihler
gerçekleştirecekti Allah adına. Çünkü bu gücü, bu imkânı, bu bilgiyi Allah vermişti
ona. Ve Allah verdiği bu imkânla deniyordu hayatının sonuna kadar onu. Bir
sebebe daha sarılıp bu defa da doğuya doğru yürüdü. Ve güneşin doğduğu yere
kadar gitti. Yeryüzünde güneşin arada bir engel olmaksızın doğduğu doğunun da
doğusuna gitti.
İşte
Afrika’nın doğu kıyıları veya Asya’nın uzak doğu bölümleri. Gitti ve nihâyet
güneşin doğduğu yere kadar ulaşınca orada güneşi öyle bir kavim üzerine doğuyor
buldu ki hiç onlara güneşin berisinde bir siper yapmamıştı Rabbimiz. Binaları
yok, gölgelikleri yok, çadırları yok, ağaçlıkları yok belki elbiseleri de yok,
böyle güneş direkt olarak doğuyordu onların üzerlerine. Belki de bir çöl ortamında
yaşayan insanların ülkesine gitti.
Evet diğer fırsatları değerlendirmek istedi.
Kendisine sunulan başka imkânlardan faydalanmak istedi. Ya da görevini bir
başka alanda icra etmek istedi. Sonra güneşin doğduğu yere vardı. Güneşin
doğduğunu gördüğü yere vardı. Güneşle doğrudan ilgiliydiler. Güneşle aralarında
engel yoktu. Güneş onların üzerlerine doğuyordu. Güneşle iç içe bir hayat
yaşıyorlardı.
Yâni
böyle uzak dememiş, yakın dememiş, zor dememiş zahmet dememiş ulaşabildiği her
yer ve ülke insanına Allah dinini ve hâ-kimiyetini ulaştırma çabası içine girmiş.
Her sebebi, her fırsatı değer-lendirmeye çalışmış Allah için. Peki neymiş,
nasıl mış bu toplumun durumu? Neydi bu
toplum? Kimdi bu doğudakiler? Güneşin doğduğu yerde miydi bunlar? Ya da güneşin
doğrudan üzerlerine doğduğu kimseler miydi? Evleri, barkları, elbiseleri,
barınakları yok muydu? Ya da bunlar güneşi daha iyi anlayan kimseler miydi?
Yâni Allah’ın âyet-lerini anlamaya, Allah’ın âyetleriyle ilgi kurmalarına engelin
olmadığı bir toplum muydu? Ayakkabıları olmayan, ayakları güneşle direk te-mas
halinde olan çocuklar mı? Üzerlerinde elbiseleri bile olmayan garibanlar mı?
Yoksa evsizler, barksızlar, evleri olmadığı için, dışarı-da yatıp kalktıkları
için güneş doğunca direk üzerlerine doğanlar mı yoksa bunlar?
Peki şimdi var mı sizin şehirde de böyle insanlar,
garibanlar, aç ve açıkta yaşayanlar? Gitmezseniz şehrin doğusuna, batısına nereden
göreceksiniz de onları? Giderseniz hattâ üzerlerine hiç güneş doğmayan nice
köleleri göreceksiniz. Yâni bizim ülke ve içindekiler veya bizim şehir ve
içindekiler anlatılıyor sanki. Evsiz insanlar. Köprü altı çocukları. Ana baba gibi
sıcak bir yuvayla, eş dost gibi sıcak bir ortamla tanışamamış, sıcaklığa hasret
büyümüş insanlar.
91. “İşte bunun gibi, onun yaptıklarının
hepsini baştan başa biliyorduk.”
İşte böyle. Onun yaptıklarını baştan
sona biliyorduk biz diyor Rabbimiz. Onu Allah kuşatıyordu. Yaptıklarını
yaptıran, hedeflerine ulaştıran, sarıldığı sebeplerin tümünü ona gösteren ve
kolay kılan Allah’tı. Onun her bir haline Allah muttali idi. Allah gözetiminde
yapıyordu o bütün bunları. Onun halinden Allah’a gizli kalacak hiç bir şey
yoktu. Allah veriyordu ona bütün bu imkânları.
Evet,
Allah yeryüzünde Zülkarneyn’e hikmeti gereği ve onu onlarla denemek için pek
çok şey nasip etmiş, ama bu gördüğü in-sanlara hiçbir şey vermemişti. Hattâ
kendilerini güneşten koruyacak bir örtü vasıtası bile vermemişti. İşte Allah’ın
kendilerine bolca servetler verip her şeye sahip kıldıkları ve işte Allah’ın
kendilerine hiçbir şey vermedikleri. Allah kimilerine bolca vererek, kimilerini
de her şeyden mahrum bırakarak imtihan eder.
Koskoca
yeryüzü bir imtihan salonu ve yeryüzündeki tüm insanlar da bu imtihan salonunda
imtihan edilmektedirler. Ama bakıyoruz ki yeryüzünde herkesin sorusu farklıdır.
İşte Allah’ın vererek kendisini imtihan ettiği Zülkarneyn Allah’ın vermeyerek
imtihana tabi tuttuğu bu kullarını görünce onun kalbinden elbette bir takım
duygular geçmişti. İşte buradaki Allah onun her halini ihata etmişti âyetinin
mânâsını böylece de anlamaya çalışıyoruz.
Güçlü
birinin zayıf birisi karşısında kalbinden ne geçirdiğini Allah bilmektedir. Ona
karşı gücüyle gurur mu duymaktadır? Yoksa bu gücü ben kendim bulmadım, bunu
bana veren Allah’tır, beni bununla öbürünü de onunla imtihan eden Rabbimdir
diyerek bunun bir imtihan sebebi olduğunu mu düşünecek? Bunu bana veren ve beni
bununla imtihan eden, öbürünü de onunla imtihan eden Rabbimdir mi diyecek?
Zengin birisi fakir karşısında ne yapacak? Ne düşünecek? Ve nasıl bir tavır
takınacak? Bunu Allah bilmektedir.
92,93 “Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda, iki
dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.”
Sonra
bir sebebe daha tutunarak kuzeye ya da güneye doğru gitti. Artık Konya’nın
güneyi kuzeyi mi? Araplar, bin konutlar tarafına mı? Aydınlık taraflarına mı?
Yoksa Adana Antalya taraflarına mı? Bir yol tutup güneye yahut kuzeye doğru
gitti. Nihâyet iki seddin arasına, iki dağın arasına vardığında. Sed; iki şeyin
arasına engel olan perde olan şeye sed denir. Dağa da sed denir. Bazıları bunu
"süd" okumuşlar bazıları da "sed" okumuşlar. Birisi gözle
görülen, ötekisi de gözle görülmeyen engel anlamına gelmektedir. Benim
anladığım o ki; burada kastedilen iki dağ değil, iki set, iki engeldir. Çünkü kitabımızda dağ ifadesi var, set
ifadesi de var. Bakın Yâsîn sûresinin dokuzunca âyetinde şöyle buyurulur:
“Önlerine ve arkalarına
set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.”
(Yâsîn 9)
Evet onların önlerine bir set,
arkalarına da bir set çektik, gözlerini de perdeledik ki artık görmüyorlar,
görmezler diyor Rabbimiz. Yâni bu tavırlarından ötürü onları kuşatmışız da
artık baksalar da gö-remiyorlar. Allah’ın kitabına karşı böyle nötr bir tavır
almış insanların bir şey görmeleri ne mümkündür? Allah’a imanın güvencesinde
olmayan, kitabın emanı ile bir hayat yaşamaya yanaşmayan bu insanlara bir cezadır bu. Allah’ın vahyi, Allah’ın
kitabı kendilerine ulaştırılıp ta onu duyan, onu anlayan insanlar ona
teslimiyet göstermeyince el-bette fıtratları bozulmuş insanlar haline
geleceklerdir. Artık onların önlerinde önlerini görmelerine engel setler
oluşacak, arkalarında geç-miştekilerin başlarına gelenlerden ibret almalarını
engelleyecek setler oluşacaktır.
Demek öyle bir insan grubu varmış ki bunlar,
Allah’ı dinlemeyenler, Allah ne derse desin ben bildiğim gibi yaşarım diyenler
var ya, işte onların önlerinde ve arkalarında birer set vardır. Onların gözleri
kapalıdır, görmüyorlar, göremiyorlar, görmek istemiyorlar. Ne geçmişlerine
bakabiliyorlar, ne kulluk endişesiyle geleceği programlayabiliyorlar. Bakın bu
âyette de set kelimesi geçmektedir.
Demek ki insanlar setler arasındadırlar, engeller
arasındadırlar. İşte burada da set arasına, setler arasına sıkışıp kalmış bir
kavim vardır ki, o setler sebebiyle hakka, hidâyete ulaşamıyorlar, ya da o
setlerden gelebilecek tehlikelere karşı korunmasız durumdalar. Ezilmişler, kahredilmişler,
soykırıma uğratılmışlar, her şeylerini kaybetmişler de neredeyse meramlarını
bile anlatmaktan âciz bir konuma düşürülmüşlerdi. Veya harf devrimine maruz
kalmışlar, dillerini bile kaybetme durumuna düşürülmüşlerdi. Cesaretleri kalmamıştı
konu-şup dertlerini gündeme getirmeye.
Evet sonra Allah’ın kendisine tanıdığı bir fırsatı
daha kullandı. İmtihan pozisyonunda olduğunu unutmadan bir imkânını daha kulluğa
kullanmaya koyuldu. Zülkarney (a.s) Allah’ın verdiği fırsatların nasıl
değerlendirileceği konusunda bize yol göstermeye devam ediyor. İşte karşısına
bir fırsat daha çıktı ve yürüdü. Hattâ iki set arasına kadar geldi. Oraya
vardığı zaman neredeyse söz anlamayan bir toplum buldu. Neredeyse meramlarını
bile anlatamayacak mahcubiyet içinde bir kavim buldu orada. Söz anlamayacak,
yahut söz anlatamayacak bir toplum.
Bizim
şehrin, bizim ülkenin doğusunda batısında nice böyle insanlar var değil mi?
Hattâ belki bizim evin içindekiler de böyle değil mi? Söz anlamayacak, söz
anlatamayacak kadar nice cahil, nice İs-lâm’dan, Allah’tan, kulluktan habersiz
insan var değil mi?
Meselâ
bizim evdekiler, sizin evdekiler, Bakarayı soracaklar ama bilmiyorlar. Âl-i
İmrân’ı soracaklar ama ne soracaklarını bile bil-miyorlar. Bu sûrelerin adından
bile haberleri yok garibanların. Biz du-yurmadık çünkü onlara bunu. Akşam eve
giderken koltuğumuzun al-tında iki âyet iki hadis götürmedik onlara. Dükkanı
taşıdık evlerimize. Kendimizin dükkana tezgaha köleliğimiz yetmiyormuş gibi akşam
bir de çocuklarımıza onu taşıyarak onları da köle etmenin mücâdelesini verdik.
Biz anlatmadığımız için de, biz bildirmediğimiz için de onlar bilmiyorlar. Ne
soracaklarını, ne isteyeceklerini bile bilmiyorlar.
Evet böyle konuşamayacak kadar âciz bir toplum buldu orada.
Ama biraz sonra göreceğiz ki bu söz söylemekten bile âciz insanlar kendilerine
hak anlatıldıktan sonra, İslâm’la tanıştıktan sonra bülbül kesilecekler.
Sarraflarını bulduktan sonra, ehlini bulduktan sonra hemen kendilerinden
beklenen değişimi gösterecek cevheri içlerinde bulunduran kimselerdi bunlar.
Zülkarneyn onlarla konuştu. Onların dirilişine sebep olacak İslâm’la tanıştırdı
onları. Onlara hakkı duyurdu da; onlar hemen anlar oldular, konuşur oldular.
Dostlarını düşmanlarını seçer oldular. Bakın dirildikten sonra ona dediler ki:
94. “Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cuc ve
Me'cüc bu ülke de bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman
için sana bir vergi verelim mi?”
Ey Zülkarneyn! Biz inandık Rabbimize!
Biz teslim olduk onun emirlerine. Ama bizim imanlarımızı tehdit eden, bizim
Allah’a kulluğumuzu engelleyen Ye’cuc ve Me'cüc isimli iki toplum var. Onlar
boz-gunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasında bir set yapman için sa-na bir
vergi verelim mi? Bu iş karşılığında sana haraç versek de bizi onlardan
kurtarsan dediler. Yâni kendi aralarında mal toplayıp bunu Zülkarneyn’e vermek
istediler sed yapsın diye.
Evet diyorlar ki; ey Zülkarneyn şu seddin
ötesindeki toplum var ya, şu bizim karşımızda yer almış olanlar var ya,
gerçekten bu adamlar yeryüzünde bozgunculuk sevdasındadırlar. Bizim hayatımızı,
bizim inancımızı, bizim itikadımızı bozuyorlar. İfsât ehlidir bunlar. Ne dersin
ey Zülkarneyn, sen onlarla bizim aramızda bir set yapsan da bunun karşılığında
biz sana bir haraç ödesek. Biz tüm imkânlarımızı sana sunsak da sen bu bir
engel yapsan ki, onlar bunu asla aşaasalar, geçemeseler.
Bu insanlar düzen bozuyorlar. Çocuklarımızın eğitimini
bozmalarından, ekonomik düzenimizi bozmalarından, kılık kıyafet düzenimizi
bozmalarından, bireysel ve toplumsal hayatımızı ifsât etmelerinden,
ürünlerimizi fesâda vermelerinden, hukukumuzu felç etmelerinden, her şeyimizi
tarumar etmelerinden korkuyoruz. Çünkü onlar kendilerini bize karar mercii
olarak lanse ediyorlar. Yasa belirleyici olarak takdim ediyorlar. Egemen biziz
diyorlar. Hayatı biz düzenleriz diyorlar. Ne yaparlarsa öylece dinlemek zorunda
olduğumuzu kabule zorluyorlar. Onların istediği gibi giyinmemizi soyunmamızı,
onların istediği gibi yiyip içmemizi, onların istediği gibi yaşamamızı
istiyorlar. Oysa biz, onların dışında bir veli, onlardan başka bir karar mercii
is-tiyoruz. Ey Zülkarneyn, ne olur, bize düşen neyse yapalım, paraysa para,
malsa mal getirelim de, sen onlarla bizim aramıza bir set yapıver
diyorlar.
Hocam, ben okumayı bilmem, sen benim yerime biraz
okur musun diyenler de mi aynı ki? Hacı efendi, şu parayı alsan da benim
geçmişlerime bir Yâsîn okuyuversen de onlarla cehennem arasına bir set
çekiversen diyenler de mi aynı? Tıpkı ben yemek yemeyi bilmem, sen bir zahmet
yiyiver de ben doyayım demek gibi garip bir şey değil midir bu? Yâni
insanlardan kimileri kendi yapacaklarını bir başkalarına yüklemeden yana
oluyorlar. Bilmiyor zavallılar ne yapsınlar? Din diye birilerinden yıllarca
bunu öğrendiler adamlar. Güzel güzel, kırıp dökmeden anlatsak inşallah anlayacaklar.
Hırpalamayalım böyle garibanları. Zaten setlerin arasında, set sahiplerinin
arasında sıkışmış kalmış garibanlar, bari bizim yanımızda rahat konuşsunlar.
Öyle çok setler, set sahipleri, Ye’cûc’ler var ki. Ekonomik dünyanın
Ye’cûc’leri, sosyal hayatın Ye’cûc’leri, siyasal hayatın Ye’cûc’leri, din
sınıfının Ye’cûc’leri var. Her bir alandan gelen baskılarla garibanlar ne yapacaklarını
şaşırmışlar. Gelin onları biraz dinlemeye sabır gösterelim.
Ne yapıyormuş Ye’cûc ve Me’cûc? Yeryüzünde fesât çıkarıyormuş.
Peki nedir fesât? Nedir ifsât? Yâni düzen bozmak ne demektir?
Düzen ne demektir? Bu konuyu tek cümleyle özetlersek: Allah’ın düzen dediği
şey düzendir, düzensizlik dediği de düzensizliktir. Düzen, ya da düzensizlik,
fesat, ya da sulh, ifsat, ya da ıslah bunlardan biri mü'minin tavrı, diğeri
de kâfir ve münafığın tavrıdır. Veya değişik söyleyelim: Bunlardan biri imanın
sonucu, diğeri de küfrün sonucudur. İnancın gereği olan amel amel-i salihtir.
İmansızlığın gereği olan amel de amel-i gayri salihtir.
Fesat; ıslahtan sonra yapılan şeydir. Yâni fesat bozmadır,
dü-zeni bozmak demektir. Allah: Ben arzı ve ondakileri düzenledikten sonra
sakın onu bozmayın diyor. Allah, düzenlediği arzda bir vakte kadar bizim
oturmamızı istemiş ve onun ıslahı ve fesadından bizi so-rumlu tutmuştur.
Cenab-ı Hak da Hz. Adem Aleyhisselâm’dan bu ya-na bu dünyada bir düzen koymuş
ve bundan bizi haberdar etmiştir. Kan dökmeyin! Adam öldürmeyin! Zina etmeyin!
Küfretmeyin! Mü-nâfıklık etmeyin! Namaz kılın! Oruç tutun! Bana kul olun! Beni
dinleyin! Benim emirlerimi yerine getirip, yasaklarımdan sakınarak koyduğum
düzeni koruyun, bozmayın buyurmuştur. Evet ifsat, bozmak de-mek; yeryüzünde
Allah’ın koyduğu bu düzenini bozmak demektir. Allah’ın isteklerinin dışına
çıkmak, Allah’ın istediklerinden farklı yaşa-mak demektir ki bu kâfir ve münâfıkların
işidir. Bir de Ye’cuc ve Me’-cuc’un işiymiş. Bu Ye'cuc ve Me'cüc konusun Buhârî
ve Müslimde anlatılan bir hadis var. O hadiste anlatılır bunlar Adem’in soyundandırlar.
İşte bunların şerlerinden bizi koruyacak bir sed yapman için sana para
yardımında bulunalım derler. Onların bu teklifleri karşısında Zülkarneyn der
ki:
95,96. “Rabbimin bana
verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle
onların arasına bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi.
Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demir kor
haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.”
Rabbimin
bana verdikleri sizin bana vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağım
işi Allah adına yapıyorum. Binaen aleyh sizin paralarınıza ve maddî yardımlarınıza
da ihtiyacım yoktur. Allah zaten bunun için beni yeryüzünde hâkim konuma
getirdi. Ben sizin bu konuda paranızı pulunuzu istemiyorum, ben yapacağımı
kendi gücüm nispetinde yapmakla mükellefim. Yâni Zülkarneyn (a.s) diyor ki; sizin hayatınızı ipotek etmem gerekmiyor bu iş
için benim. Haraç vermeniz germiyor bana. Ancak eğer yardım edecekseniz
o zaman bizzat sizler de benim bu sorumluluğumu üstlenmek zorundasınız. Sizler
de eğer benim dâvâma sahip çıkar, onun sorumluluğunu omuzlamayı kabul ederseniz
işte o zaman bana en büyük desteği yapmış olursunuz.
Bakıyoruz bu güz bize de aynı şeyleri söylüyorlar. Hocam biz
para verelim, sen çalışıver. Biz paralarımızla seni destekleyelim, sen de şu
bizi tehdit eden küfrün karşısında duruver. Küfrün karşısına bir sed çekiver.
Âyet mi anlatacaksın, hadis mi duyuracaksın, mücâdele mi edeceksin, hapse mi
gireceksin? Bunu sen yapıver diyorlar. Bizim programımız bozulmasın. Biz rahat
dükkanlarımızda para kazanmaya, rahat plajlarımıza gitmeye, rahat
pikniklerimizi yapmaya devam edelim. Bizim huzurumuz kaçmasın, sen git çalış
diyorlar. Ben de ay-nen Zülkarneyn efendimin dediğini diyorum bu insanlara. Ben
para pul istemiyorum. Eğer bana yardım etmek istiyorsanız benim sorumluluğumu
siz de omuzlarsanız, benim derdimi siz de dert bilirseniz o zaman haydi buyurun
Allah kullarına din anlatmaya ve uygulamaya.
Evet Zülkarneyn onlara dedi ki benim yardıma ihtiyacım yoktur.
Ben sizden bu konuda haraç da istemiyorum. Ancak iş gücünüzle bana yardım
ederseniz, benim dâvâmı siz de omuzlarsanız sizinle onlar arasına bir sed
yaparım. Ne hoş bir ifade değil mi? Şu anda yeryüzündeki egemen güçlerin
ellerine böyle bir fırsat geçtiği zaman neler yapacaklarını bir düşünün.
Meselâ
dün körfezde birilerini kurtarma amacıyla geldiklerini iddia edenlerin ne
yaptıklarını gördünüz. Güya yardım ettik dedikleri ülkelerin tüm servetlerinin
yüzde ellisine el koyup geçip gittiler. Ömürlerinin sonuna kadar bellerini
doğrultamayacak hale koyup gittiler o zavallıları. Yüzde ellisini kendileri
aldılar yüz de yirmisini de o bölgede kendilerine yardım eden dostlarına ve
kendilerine itaat eden yöneticilere dağıttılar. Tam bir soygun, tam bir sömürü
ve zulüm sergilediler.
Evvelki
gün Amerika’ya giden Hıristiyanların oradaki yerli kızıl derililere yaptıkları
da bunun aynısıydı. Dün Avrupalıların Afrika’dan milyonlarca insanı katlederek
köleleştirmeleri de aynı senâryoydu.
Evet
zalimlerin ellerine imkân geçti mi böyle yaparlar. Onların dertleri sömürmek ve
kan emmektir başka onlardan beklenen bir şey yoktur. Ama elhamdülillah ki bu
zalim egemen güçler yavaş yavaş güçlerini kaybetmeye başladılar. Dünyanın her
bir yanındaki bu savaşlar da bundandır zaten. Müs’taz’aflar yavaş yavaş ayağa
kalkıp silahlanmaya başladılar elhamdülillah. Müslümanlar son zamanlarda böyle
bir diriliş sürecine girmeselerdi savaşa da gerek kalmadan durumu idare
ediyorlardı ama şimdi durum değişince savaş kaçınılmaz hale gelmeye başladı.
Evet diyor ki Zülkarneyn benim sizin paranıza pulunuza ihtiyacım
yok, Rabbimin bana verdikleri sizin vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu
yapacağımı Rabbim için yapıyorum, Rabbimin rızasını kazanma adına yapıyorum.
Eğer bu yeryüzüne müslümanlar hâkim olsaydı bu insanlık bunun çok örneklerini
görecekti ama heyhat ki şu anda dünya siyasetinde gayri müslimler olduğu için bunu
görmek mümkün değildir.
Ve hemen Zülkarneyn işe koyuldu. Bana demir kütleleri getirin
dedi. İki dağın arasını demir kütleleriyle doldurunca da körükleri çalıştırın
dedi. Körükle demir kor haline gelince de bana erimiş bakır getirin ki onu bu
demir kütlelerinin üzerine dökeyim dedi.
97. “Artık Ye'cuc ve Me'cüc onu ne aşabildiler
ve ne de delip geçebildiler.”
Öyle bir sed yapıyor ki Ye'cuc ve
Me'cüc’e karşı herkesi âciz bırakacak bir seddi bu. Demir kütleleri var onları
eritiyor sonra da daha sağlam olsun diye bugünün tekniğini bile şaşırtacak biçimde
onun üzerine erimiş bakır döküyor. Kütleleri demir, harcı da bakır eriiği bir
sed. Artık bu Ye'cuc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ne de ondan bir delik
delebildiler. Artık orada düzen bozanlar
düzen bozmaya imkân bulamıyorlardı. Uğraşacaklar, didinecekler ama artık Zülkarneyn
(a.s)’ın seddini aşmaya imkân bulamayacaklardı. Yâni artık bu insan-ların
düzenini bozamayacaklardı.
Peki siz de sizin dininizi, sizin düzeninizi
bozmaya yeltenenlere karşı peygamberinizin yanına gitseniz ve böyle bir
teklifte bulunsanız olmaz mı? Ey Allah’ın Resûlü, şu bizim hayatımızı ifsât
edenlere karşı bir set yapıversen de bu adamlar bizim düzenimizi bozmasınlar
deseniz, peygamber efendimiz de demirle mi, bakırla mı, yoksa Kur’-an’la mı,
sünnetle mi, âyetle mi, hadisle mi, sizi müslümanlığınızın gereği bir hayata
çağırmakla mı, yoksa sizin düşmanlarınızı size tanıtarak mı? Bir set yapsa
nasıl olur? Siz gidip Buhâri’ye, Müslim’e müracaat etseniz güzel olmaz mı?
Peygamberinizin düzenlediği bir ekonomik anlayışla birilerinin ürünlerinin
önüne bir set çekiverseniz, istemiyorum bundan böyle kola içmeyi deyiverseniz
onun işini bitirmiş olmaz mısınız? İstemiyorum bu şeytan vahiylerini dinlemeyi,
deyip Rabbinizin kitabını dinlemeye yöneliverseniz o düşmanın işini bitirmiş
olmaz mısınız? İstemiyorum dinimi dinamitleyen bu gazeteleri okumayı.
İstemiyorum bu medya Ye’cûc’lerinden bilgilenmeyi. İstemi-yorum bu moda
tanrılarının, bu moda Ye’cûc’lerinin istedikleri kıyafetleri giymeyi diyerek
onlarla kendi arana bir set çekiversen işlerini bi-tirmiş olmaz mısın o
düşmanların?
Ne onu aşabilecekler, ne de delmeye güç yetirebilecekler.
Peki nedir bu set? Nasıl bir şeydir bu set? Öncekilere akıl erdirdik de bir tek
bu kalmışsa, ne’liği üzerinde söz edelim. Sûrenin önceki bölümleri bize demedi
mi, bırakın akıl erdirmeyi de teslim olun diye?
Peki acaba bu set nerededir? Bu set; düzen bozanlarla,
düzenleri bozulanların arasındadır. Kur’an bize böyle anlatıyor, başkasına ne
gerek var? Nerede olduğu denmiyor bakın. Anlıyoruz ki fiziksel olarak böyle bir
set var, ama ben onun nerede olduğunu bilmiyorum. Tıpkı Musa Hızır kıssasının
nerede geçtiğini, mağara ashabının nerede yaşadığını bilmediğim gibi.
Öyleyse bu set, bizim kafa düzenimizi, aile düzenimizi,
hukuk düzenimizi, ekonomik düzenimizi, hayat düzenimizi bozanlarla bizim
aramızda olan bir settir. Ve biz böyle düzen bozucular karşısında, müfsitler
karşısında mutlaka peygambere koşmak, peygambere mü-racaat etmek zorundayız.
Peygamber rehberliğinde bir çare bulmak ve uygulamak zorundayız. Zülkarneyn’e dedi ki:
98. “Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir
rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin
verdiği söz gerçektir" dedi.”
İşte bu benden değil Rabbimdendir. Bu
Rabbimin rahmetidir. Müslüman yaptığı her işin sonunda, başardığı her eserin
sonunda bunu demelidir. İşte bu Rabbimin yardımı ve rahmetiyle olmuştur. Bunu
ben yaptım! Bunu ben becerdim! Bu benim ürünüm dememeli, böyle demelidir. Bu
Rabbimin rahmetidir ve de bu sonsuza kadar da sürecek değildir. Bu Allah’ın
dilediği zamânâ kadar sağlam kalacak Rabbimin vaadi geldiği zaman param parça
olacaktır. Rabbimin vaadi geldiği zaman ifadesinin iki anlamı vardır. Birincisi
bu duvarın bu yapının miadı dolduğu zaman demektir. İkinci bir mânâsı da kıyâmet
geldiği zaman demektir. Kıyâmet geldiği zaman her şeyin yok edileceği gibi bu
da yok edilecektir diyor.
Bunu kıyâmet alâmetlerinden sayanlar olmuş. Öyle bir zaman
gelecek ki tıpkı barajların sedlerinin yıkılıp da muhteşem suların akması gibi
bu sed de yıkılacak ve bu Ye'cuc ve Me'cüc yeryüzüne da-ğılacaktır deniyor. Ama
bu inşallah bizi üzmeyecek zaten kıyâmetle birlikte yeryüzünde bizim hayatımız
da bitecektir. Bu hususu da Rab-bimiz kıssanın son bölümünde şöyle anlatır:
99. “Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde
birbirlerine girerler. Sur'a üflenince hepsini bir araya toplarız.”
Evet Kehf sûresinde anlatılan son kıssa da burada son buluyor.
Rabbimiz ehl-i kitap bilginlerinin Resûl-i Ekreme sormaları öğütledikleri
Zülkarneyn kıssasını da yine öteki kıssalar gibi hem ehl-i kitaba, hem de
Mekkeli müşriklere bir cevap olarak anlatıverdi. Yâni ey ehl-i kitap ve ey müşrikler!
Sizin şöhretini duyduğunuz ve Peygamberime sorduğunuz bu Zülkarneyn sizler gibi
sadece dünyalık peşinde koşan, dünyayı kıble edinmiş, kendini üstün gören, insanları
ezmek ve sömürmek peşinde olan bir fatih değildi. Aksine o şu anda sizin karşınızda
duran Allah elçisi ve ona iman eden sahabesi gibi tüm gücünü ve varlığını
Allah’tan bilen ve hayatını Allah adına yaşayan bir muvahhid idi. O sizin gibi
elindekilerin kulu kölesi olan, elindekilere güvenerek Rabbini unutan birisi
değildi buyurarak hem onun yolunun yolcularına bir destek hem de düşmanlarına
karşı bir tehdit unsuru oluşturmak üzere kıssayı böylece ortaya koyuverdi
Rabbimiz.
Evet bu kıssa ile anladık ki bizler de esbap âlemi çerçevesinde
yâni sebeplere sarılarak, sebeplerini işleyerek Allah’ın dinini yeryüzü
insanlığına anlatmakla ve bu dini yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz. Çünkü
Rabbimiz yeryüzünde böyle bir yasa koymuştur. Allah’ın yasalarına göre hareket
etmekle mükellefiz. Bu sebeplerin ötesinde harikulade bir şeyler beklemek zorunda
değiliz. Biz beklemek zorunda değiliz ama dilerse Rabbimiz harikulade bir kısım
olaylarla bize yardımda bulunabilir. Bu başkadır ancak bizlerin mükellefiyeti
esbap âlemi yasasına göredir. Biz müslümanlar Allah’ın dinini yaşayıp hâkim
kılabilmek için Allah’ın bize verdiği gücümüzü, kuvvetimizi, imkânlarımızı
ortaya koyarak çalışıp çabalamak zorundayız. Zülkarney-n’in de tüm sebepleri
kullandığını gördük. Kendisini gayelerine ulaştıracak tüm esbaba tutunduğunu
anladık.
Öyleyse
bizler de sebepleri ihmal etmemek zorundayız. Yâni evlenmeden çocuk talebinde
bulunmamalıyız. Her türlü hazırlıkları yapıp silahı elimize almadan zaferi beklemeden
yana olmamalıyız. Malımızı ve canımızı ortaya koymadan galibiyeti
beklememeliyiz. Şe-hadeti göze almadan cenneti ummamalıyız. Allah bize bunları
anlatıyor.
Bakın bundan sonra, sûrenin sonunlarına doğru bir
değerlendirme geliyor. Acaba bizler bu kıssalarda neler anlamalıydık? Bizler
kul olarak bu kıssalarda cennet ve cehennemi anlamalıydık. Zaten bu kitap bunun
için vardı. Bana Rabbimi tanıtmak, bana beni tanıtmak için geliyordu bu kitap.
Bana hayatı öğretmek için vardı bu kitap benim dünyamda. Yaşadığım hayat bana
ne kazandıracak? Sonunda ne kazanacağım, ne kaybedeceğim? İşte Kur’an’ın varlık
sebebi buydu. Beni cennet ve cehennemle uyarsın diye gelmişti bu kitap. Bir gün
gelecek, kıyamet kopacak ve insanlar Rablerinin huzurunda toplanacak. İşte o
gün;
100,101. “Gözleri
bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen
kâfirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!”
Evet kâfirlerin bunları dinlemeye bile
tahammülleri yoktur. Bunları gündeme getirmeyin de ne yaparsanız yapın
diyorlardı. Kur’-an okumayın da ne okursanız okuyun. Çünkü Kur’an okununca, Allah’ın
bu tür âyetleri gündeme geldikçe huzurları kaçıyordu. Çünkü gidecekleri yer gündeme
geliyordu. Çünkü Kur’an okununca bana göre sana göre diyemeyeceklerdi. Çünkü
Kur’an okununca istedikleri gibi yaşama imkânları kalmayacak yedikleri nanelere
devam edemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an gündeme gelince, Allah’ın sistemi gündeme
gelince bunun karşısında duracak güçleri yoktu. Toplumda Allah ve peygamberi
konuşulmaya başlandı mı kendilerinin sözleri bitecekti. Kendi sistemleri çöpe
atılacaktı. Bunu çok iyi bildikleri için kâfirlerin Kur’an’ın gündeme gelmesine
asla tahammülleri yoktur. Onun için sürekli gündem değiştiriyorlar. İnsanların
gündemlerini değiştiriyorlar. Bakın adamların programlarının gündemlerine. Hiç
Allah var mı? Din var mı? Kitap var mı? Peygamber, âhiret, hesap, kitap,
diriliş, cennet, cehennem var mı?
Zikre gözleri kapalı olanlar, Kur’an’a gözleri
kapalı olanlar, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşuna kalpleri kapalı olanlar var ya
işte cehenneme arz olunacak olanlar onlardır. Dinlemiyorlardı onlar, dinlemeye
güçleri yetmiyordu. Kur’an’ı dinlemeye eyvallah etmiyorlardı. Kulaklarını tıkıyorlar,
elbiselerine bürünüyorlar, çevreleriyle bürünüyorlar, Kur’an’ı duymamak için
parmaklarıyla kulaklarını tıkamaya ça-lışıyorlardı. Kendileri duymaya,
dinlemeye tahammül edemedikleri gibi, başkalarının dinlemesini de engellemeye
çalışıyorlardı. Allah’ın zikrinden perdelenmeye çalışıyorlar, gözlerine perde
çekmeye çalışıyorlardı.
Halbuki Allah tüm âlemler için zikir, program, gündem
olarak göndermişti. İnsan zaman ve mekânın kesiştiği noktada Allah’ı, Allah’ın
istediklerini bu kitapla hatırlayacaktı. Ben burada, bu zaman ve mekânda
Allah’a karşı ne yapmalıyım? Allah benden ne ister? Sorusunun cevabını bu
kitapla öğrenecekti. Ama kâfirler bu kitaptan perdeli oldular. Allah’ı da,
Allah’ın kendilerinden istediği programı da bi-lemediler. Çünkü o kadar
yoğundular ki, o kadar müstağniydiler ki o-nu dinlemeye zaman bulamadılar.
Evet o gün cehennem insanlara, ona sa’y edenlere,
onu hak edenlere arz olunur. Sanki denir ki onlara; hayrola neydi sizin derdiniz?
Bunu mu istiyordunuz? Bundan mı kaçıyordunuz? Neydi sizin dünyadaki derdiniz? Neydi
hedefiniz? Buyurun, işte kendisine koşup durduğunuz cehennem. Veya işte kaçıp
durduğunuz ateş denilecek.
Kitabımızın başka sûrelerinden de öğreniyoruz ki
cennet de cehennem de insanlara yaklaştırılacak o gün. Böylece kâfirler iki
kere kahrolsunlar, mü’minler de iki kere sevinsinler diye.
102. “İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı
dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak
hazırladık.”
Evet inkar edenler tüm bu uyarılarımıza
rağmen, tüm bu âyetlerimize rağmen hâlâ Allah’ın velâyeti altına girmeyi kabul
etmeyerek kullarımızın velâyetini mi kabul etmek istiyorlar. velî olarak,
hayatlarına kulluk maddesi alıcı olarak hayatlarında hayat programı belirleyici
ve kanun koyucu olarak beni kabul etmiyorlar da bu kâfirler yerde benden başka
veliler mi arıyorlar? Sûrenin başında anlatıldığı gibi bana kulluğu bırakıp da
benim kullarımdan birilerine kulluk etmeye mi çalışıyorlar? Kullarımdan Îsâ’ya,
Üzeyir’e ve meleklere ibadet etmek mi istiyorlar?
Ya
da benim kendilerine gönderdiğim kitabımın ve peygamberimin kendilerine
gösterdiği hayatı yaşamaya yanaşmayarak şeytanın velâyetini mi kabullenmek
istiyorlar? Şeytanın ya da kendileri gibi âciz varlıkların velâyetleri altına
girerek onların hayat programlarını mı uygulamak istiyorlar? Bizim arzularımızı
gerçekleştirmeyi bırakıp onların emir ve yasaklarına mı uymak istiyorlar? Biz
böyle bizim kitabımızdan, bizim peygamberimizden ve bizim hayat programımızdan
habersizce yaşayarak başkalarının hayat programlarının peşine takılan kâfirler
için cehennemi bir konak olarak hazırladık. Onların varacakları barınacakları
sığınacakları yer orasıdır.
Kâfirler öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi zannediyorlar?
Zanlarını temel kabul edip hesaplarını buna göre mi yapıyorlar? Ama bil-sinler
ki onların hesapları sadece zanna dayalıdır ve sonunda boşa çıkacaktır. Demek
Rab olarak, İlâh olarak, velî olarak beni bırakacaklar da kendilerine
başkalarını bulacaklar. Benim dışımda hayatlarına karar mercileri bulacaklar
öyle mi? Bana sormadan hayatlarına program yapacaklar öyle mi? Şu benim berimde
tâgutları velî biliyorlar öyle mi? Sosyal hayatlarıyla ilgili, ekonomik
programlarıyla ilgili, kılık kıyafetleriyle ilgili, hukukları eğitimleriyle
ilgili yapılanmalarında beni bırakacaklar da başkalarına gidecekler öyle mi?
Beni dinlemeyecekler de başkalarını dinleyecekler öyle mi? Hangi insan hayatı Allah’tan
daha iyi bilir?
Evet şu kâfirler, benim Rab ve İlâh oluşum
gerçeğini gündem-den kaldırmaya çalışanlar, kendilerinin sadece bana kul köle
olmaları gerçeğini örtüp, örtbas edenler, benim zikrimi, kitabımı göz ardı edenler,
işlevini bitirip, defterini dürenler ne zannediyorlar? Nasıl bir hesabın içine
giriyorlar? Beni bırakacaklar velî olarak, benim dışımda kendilerine velî
bulacaklar öyle mi? Beni bırakacaklar Rab olarak, benim dışımda kendilerine
hayat programı yapacak rabler bulacaklar öyle mi? Eğer küfürlerinde ısrar
ederlerse, hayat programlarını benim dışımda başkalarından almaya devam ederlerse, iyi bilsinler ki; ben
cehennemi onlara nüzula eyledim. Cehennem onları bekliyor. Kendi-leri bilir.
103.104 “Ey Muhammed!
"Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?" de. Dünya
hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.”
Dünya hayatında amelleri boşa giden ve
insanların en zararda olanlarını size haber vereyim mi? Onların dünya hayatında
tüm sa’y leri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya
da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış
kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble dinmiş, tüm plan ve programlarını
dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve
başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve
âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada
başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu
yüzden hayat-larında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar kitabı
yok farz etmişler hesabi yok farz etmişler. Hesabı yok farz edince de kendilerini
her türlü sorumluluktan zade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi, ipini koparmış
danalar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar.
Bunu
yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını
mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, ken-dilerini de kendilerine verilen
imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı
dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş
insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kar etmesi de düşünülemez.
105. “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı
inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü Biz onlara
değer vermeyeceğiz.”
İşte bunlar Rablerinin âyetlerini ve
ona kavuşmayı inkar eden kimselerdir. Allah’ın kendilerine yol göstermek üzere
gönderdiği kitabının âyetlerini inkar etmişler. Allah’ın âyetlerini örtmüşler,
âyetleri gündemlerinden düşürmüşler, âyetlerden habersiz bir hayat yaşamışlar.
Ve de ona kavuşacakları günü hesaplarına katmadan yaşamış-lar. Yaşadıkları bu
hayatın sonunda kendilerinden hesap sorulma-yacak zannederek yaşamışlar. Onun
için tüm amelleri boşa gitmiştir. Rabbimiz buyurur ki biz onlar için kıyâmet günü
her hangi bir tartı da tutmayacağız. Onların amelleri asla değerlendirmeye tabi
tutulmaya-caklardır. Amellerinin hiç bir değeri olmayacaktır yâni. Ne
yaparlarsa yapsınlar, isterse büyük, büyük ameller işlesinler, fabrikalar,
yollar, köprüler kursunlar, açları doyurup çıplakları giydirsinler değil mi ki
tüm bu amellerinin yaptırıcısı Allah değil, hepsi boştur bunların.
106. “İşte onların cezası; inkarlarına,
peygamberlerimi ve âyetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.”
Evet Allah’ı inkâr eden hayatında
Allah’ı hesaba katmadan yaşayan, Allah’ın elçilerini ve Allah’ın âyetlerini
alaya alan insanların cezası cehennemdir. Çünkü yeryüzünde bundan daha büyük
bir suç olamaz.
107,108. “Ama inanıp
yararlı iş işleyenlerin ko-nakları Firdevs cennetleridir. Orada temelli
kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.”
Kâfirler yaşadıkları hayatın karşılığı
olarak cehennem azabını boylarken iman edip imanlarını yeryüzünde yaşama savaşı
veren mü'minler de Firdevs cennetlerindedirler. Onlarda orada temelli
ka-lacaklar ve başka hiçbir yere gitme arzusu duymayacaklardır. Yâni bu
mü'minlerin aynı yerde aynı nimetler ve aynı hayat içinde kalmaları kesinlikle
onlara bir bıkkınlık vermeyecek ve onlar orada ebedîyen nimet içinde yaşayıp
gideceklerdir.
109. “De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak
için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbi-min sözleri
tükenmeden denizler tükenirdi. "
Rabbimin sözleri, Rabbimin kelimeleri,
Rabbimin ilmi ve hikmeti sonsuzdur, sınırsızdır. Denizlerse sınırlıdır. Sınırlı
olan tükenmeye mahkum olan bir şeye yine onun gibi sınırlı ve tükenmeye mahkum
olan bir şey eklense de yine sınırsız olanın yanında tükenmeye mahkumdur. İşte
Allah’ın kelimeleri, Allah’ın âyetleri, Allah’ın bilgisi ve hikmeti böyledir.
Peki durum böyle olunca bu insanlar nasıl oluyor da Allah’ın hikmet dolu bu
kitabından yüz çeviriyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın velâyeti
altına Allah’ın dini altına girmiyorlar da kendileri gibi âciz varlıkların
velâyetleri altına girmeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da hikmeti ve bilgisi
sonsuz olan Allah’ın göndermiş olduğu bu insanların bilmesi mümkün olmayan gaybî
kıssaları ve baştan sona kulluğu anlatan kitabından gafil olabiliyorlar?
Gerçekten bunu anlamak mümkün değildir.
Yâni
insanlar nasıl oluyor da bu kitaba karşı kayıtsız kalabiliyorlar? Nasıl oluyor
da bu kitaptan habersiz bir hayat yaşayabiliyorlar? Ama onlar ne yaparlarsa
yapsınlar, nasıl yaşarlarsa yaşasınlar sen onlara şunu söyle peygamberim:
110. “De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir
insanım; ancak bana İlâhınızın tek bir İlâh olduğu vahy olunuyor. Rabbine
kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rab-ine kullukta hiç ortak koşmasın.
"
Bende sizin gibi âciz bir beşerim.
Allah’ın bu sonsuz ilmini ve hikmetini benim de kuşatıp kavramam mümkün
değildir. Kardeşim Mûsâ’nın da kavrayamadığı gibi Rabbimin hikmetini benim de
kavra-mam mümkün değildir. Ben size asla böyle bir iddiada bulunmuyo-rum. Ben
bunları size kendimden değil Rabbimden okuyorum. Bak bunları siz bana sorunca
Rabbim vahyini kesiverdi de benimde yapacağım bir şey kalmadı. Ben de sizin
gibi bir insanım. Ancak benim sizden bir farkım var o da Rabbim bana vahy ediyor.
Rabbim kendi bilgisinden bana bilgi ulaştırıyor. Rabbim sizin hayatınıza
karışma ko-nusunda beni sözcü seçti ve size söyleyeceklerini benimle söylüyor.
O
halde beni dinleyin. Bana tabi olun ki hepimizin, sizin de benim de İlahımız
tek bir İlahtır. Hepimizin kendisini dinleyeceğimiz, hepimizin boyunlarındaki
kulluk ipinin ucu elinde olan İlahımız Rab-bimiz tek İlahtır, tek Rab’tır. Ben
nasıl Ona kulluk ediyor ve sadece Onun çektiği yere gidiyorsan sizler de yalnız
Onu dinlemek ve sade-ce Onu razı etmek zorundasınız.
Artık bundan böyle kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, kim bu
hayatının sonunda onunla karşı karşıya gelerek ona hayatının hesabını
vereceğine inanıyorsa, kim Rabbiyle güzel bir karşılaşmayı ümit ediyorsa,
onunla karşılaştığı zaman Rabbinin kendisinden razı olmasını istiyorsa, Allah’ın
rızasını, rahmetini ve cennetini istiyorsa ona lâ-yık ameller işlemeye baksın.
Ve de en önemlisi yaptığı amellere hiç kimseyi de Ona ortak koşmasın. Yaptıklarını
sadece Allah dedi diye ve Allah hatırı için yapsın. O zaman Rabbi kendisinden
razı, kendisi de Rabbinden ve Onun kendisine bahşettiği cennetinden razı, çok
hoş bir hayatı elde etme imkânını elde etmiş olacaktır inşallah.