Yedi Göğün Yaratılışı Ve Yerle
İlişkisi
Hz. Hûd Yardım İstiyor Ve Yardım
Geliyor
Peygamberler Peşpeşe Gönderilmiştir
Peygamberler Kul Oldukları İçin İlahı
Emre Muhataptırlar
Gerçek Mü'mînlerin Özellikleri
Kur'ân'a Olumsuz Tepki Gösterenlere
Sorular Ve Değerlendirmeler
Ne Yapılırsa
Yapılsın Yola Gelmeyecek Kafirler Vardır
Tarihsel
Olgulara Ne İle Yaklaşılacak
Doğruyu
Biliyorlar Ama Yanlış İnanıyorlar
Ahirette
Amellerin Değerlendirilmesi
Şıkve
Kelimesinin Kurbândaki Kullanımı:
Kâfirlerin
İsteğine Yüce Allah'ın Cevabı
Mü'minûn
Sûresinden Çıkarılan İlkeler
1. Tevhîd
İnancı İle İlgili İlkeler:
2.
Peygamberlikle İlgili İlkeler:
3. Ahiret
İnancı Ve Öldükten Sonra Dirilme İle İlgili İlkeler:
4.
Mü'minleri Kurtuluşa Götürecek Ahlâkî İlkeler:
Âlimlerin çoğu bu sûrenin Mekke dönemi sûrelerinin sonuncusu olduğunu söylemektedirler. İman konularını içermesi bakımından bu görüş doğru kabul edilebilir.
Dikkatle bakıldığında bu sûrenin, Hacc sûresinin devamı olduğu görülecektir. Hacc sûresinin 77. âyeti felah "kurtuluş" kelimesiyle bitmektedir. Mü'minûn sûresinin ilk kelimesi de eflehadır. Her iki sûre de kurtuluşun yollarını açıklamaktadır. Adeta Hacc sûresinin sonu, Mü'minûn sûresinin başı olmaktadır.
Ayrıca Mü'minûn sûresinin, 12. âyetinden itibaren insanın yaratılışının ele alınması itibariyle de Hacc sûresinin 5. âyetinin devamı durumunda olduğunu göstermektedir. Öldükten sonra dirilme konusunda şüphe edenlere insanın yaratılışı ve tabiattaki canlanma Hacc sûresinin 5. âyetinde delil getirilmiş, Mü'minûn sûresi 12-20. âyetlerinde de aynı olgunun ispatı yapılmıştır.
Hz. Nûh, tufan konusu ve gemi yapımının ele alınması bakımından da Hûd sûresinin açılımı ve devamı olan bu sûre, insanlığın bir atadan gelen tek bir millet olmasına rağmen çeşitli nedenlerle parçalara bölünmesi konusunu ele alması bakımından da önce Bakara, sonra da Enbiyâ sûresinin devamı mahiyetindedir.
Halkın, nefsin arzularına uyması halinde kâinatın düzeninin bozulacağını söylemekle de bu sûre, Meryem 88-93. âyetlerin açılımını yapmaktadır. Mahşerde adalet terazisinin kurulması ile amellerin tartılması ve bu tartılma ile nelerin olacağını açıklaması ile de Kâri'a sûresine gönderme yapmaktadır.
Mü'minûn sûresi, resmî sıralamada 23, iniş sırasına göre de 74. sûredir ve 118 âyetten meydana gelmiştir. [1]
Rahman Ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla
1. Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir.
2. Onlar namazlarını huşu içinde kılarlar.
3. Boş şeylerden yüz çevirirler.
4. Zekat verme görevlerini yerine getirirler.
5. İffetlerini korurlar.
6. Ancak eşleri ve ellerinin sahip oldukları hariç. Bunlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.
7. Ama bunun Ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşanlardır.
8. (Mü'minler) emanetleri korur ve verdikleri sözleri yerine getirirler.
9. Namazlarını korurlar.
10. İşte vâris olacaklar onlardır.
11. Onlar Firdevs'e vâris olacaklar ve orada çok uzun süreli kalacaklardır.
Mü'minûn sûresinin bu âyetleri, Ra'd sûresinin 'adn cennetlerine kimlerin gireceğini açıklayan 19-24. âyetlerinin devamı durumundadır. Ayrıca Me'âric sûresinin, cennetlerde ağırlanacak olan kimselerin özelliklerini sıralayan 22-35. âyetlerini çağrıştırmaktadır. Diğer taraftan da Enbiyâ 77'nin devamını sağlamaktadırlar. Sûrenin bu ilk âyetleri, mü'minlerin öne çıkan özelliklerini ele almaktadır. Onların analizi yapılırken, hangi neticeleri doğurdukları görülecektir.
1. "Gerçekten mü'minler kurtuluşa ermiştir." Bu âyet iman ile kurtuluş arasında bir bağlantı kurmaktadır. Sanki bu âyet, önce imanı tanımlamaktadır. Bize, "nedir iman?" diye sorsalar ve biz bu âyete dayanarak tarifimizi yapsak: "İman, kurtuluştur" diyebiliriz. Nasıl olur da imana kurtuluş manası verebiliriz? Çünkü iman, inkârdan ve şirkten kurtuluşu ifade etmektedir.
İman, inkâr bataklığına ve inkârın oluşturduğu alevlerin içine düşmüş olan insanın oradan kurtuluşu anlamına gelmektedir.
Diğer taraftan iman, kâfir ve şeytanın pençesine düşmüş olmanın kendisine verdiği inanç bunalımından kurtuluşu simgelemektedir. İman, nefsin gönlü istila edip aklın önünü kesmesinden meydana gelen psikolojik çöküntüden kurtulmaya işaret etmektedir; içten ve dıştan insanın aklına vurulan zincirlerden kurtulmayı ifade etmektedir.
İmana efleha "kurtuluş" kelimesi açısından bakarsak, ona da bir tanım getirmektedir: "Nedir kurtuluş?" sorusunun cevabı: "İman etmektir" diyebiliriz. İman, kurtuluştur; kurtuluş, imandır. Bu kavramlar birbirini tanımlamakta, tamamlamakta ve imanın değerini öne çıkarmaktadır.
Şimdi "kurtuluş" manasını verdiğimiz felah kelimesinin manalarını ele alarak iman ile her an bağlantılarını kurabiliriz.
felaha fiili, "yeri ziraat için sürmek, hile yapmak, malı almaya niyeti olmadan müşteriymiş gibi diğer müşterilerin meylini çekmek için fıatı artırmak, arzusuna ulaşmak, alt dudağı çatlamak, istediğini elde etmek, korktuğundan, gam ve kederinden kurtulmak, nimet ve rahatta sürekli olmak, âhiret cennetine kavuşmak, çiftçilik etmek"; el-felah şeklindeki isim kalıbı da "kurtuluş, zafer ve mutluluk" manalarına gelmektedir.
Âyette bu kelime dil efleha kalıbında gelmekte ve Mü'minlerin felaha, yani kurtuluşa girdiğini ifade etmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyetlerin dışında Kur'ân'da kimlerin kurtuluşa erdiğine ve kimlerin ermediğine bakabiliriz: Bunlar arasında "gayba inanan, namazı kılan, infâk eden ve Allah'ın indirdiği bütün kitaplara ve âhiret gününe inananlar (Bakara 2/3-5); Allah'tan sakınanlar ve O'na saygı duyanlar (Bakara 2/189, Al-i İmrân 3/130); iyiliği emredip kötülükten sakındıranlar (Al-i İmrân 3/104); sabredip sebat gösterenler ve Allah'a saygı duyanlar (Âl-i İmrân 3/200); Allah yolunda cihâd edenler (Mâide 5/35); şeytanın amelinin pisliğinden kaçınanlar (Mâide 5/90); mahşerde sevapları ağır gelenler (A'râf 7/8); Allah'ın nimetlerini hatırlayanlar (A'râf 7/69); Hz. Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar (A'râf 7/157); Allah'ı çok anıp çok düşünenler (Enfâl 8/45); namazını kılan, sadece Allah'a kulluk eden ve iyiyi hayata geçirenler (Hacc 22/77); toplu halde tövbe edip Allah'a dönenler (Nûr 24/31); aralarında hüküm verilmesi için Allah'a ve peygamberlerine davet edildiklerinde, "işittik ve itaat ettik" diyenler (Nûr 24/51); akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa Allah'ın rızasını isteyerek verenler (Rûm 30/38); Allah'a ve âhiret gününe inanıp, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a düşman olanları dost edinmeyen, kalplerine Allah'ın imanı yazdığı, katında bir ruh ile desteklediği, cenneti ödül olarak verdiği, Allah'ın kendilerinden, kendilerinin de Allah'tan razı olduğu ve Allah'ın tarafından olanlar (Mücâdele 58/22); nefsinin kıskançlığından ve cimriliğinden korunmasını becerenler (Haşr 59/9); ruh temizliğini elde edenler (A'lâ 87/14) ve nefsini kötülüklerden arındıranlar (Şems 91/9)" sayabiliriz.
Peki kimler kurtuluşa eremezler? Bu soruya "yukarıda kurtuluşa götüren amellerin tersini yapanlar" diye cevap verebiliriz. Ama, yine Kur'ân'a giderek onunla cevap vermeğe çalışalım: Tevhîd inancını bırakıp şirk veya inkâra dönenler (Kehf 18/20); Allah'a yalan iftirada bulunan zalimler (En'âm 6/135); sihirbazlar (Yûnus 10/77); kâfirler (Mü'minûn 23/117); Allah'ın mucizelerine "uydurulmuş sihir" deyip alaya alanlar (Kasas 28/36-37) bu grup içerisinde sayılabilir.
Şimdi felah kelimesinin anlamı ile "iman"a yorumlar getirebiliriz. "Yeri ziraat için sürmek" anlamından hareketle imana bakarsak şöyle söyleyebiliriz: İmansız insan sürülmemiş toprak gibi serttir. Atılan tohuma hayat vermez. Ama iman eden kişinin beyni ve gönlü sürüldüğü, altı üstüne getirildiği için hayat vermeğe hazırdır. "Hile yapmak" anlamından bakarsak, imanın şeytana ve nefse karşı hile yapmanın ürünü olduğunu söyleyebiliriz. "Fiyatı artırmak" manası için de, imanın, insanın değerini Allah katında artırdığını söyleyebiliriz.
Madem ki felah, "istediğini elde etmek"tir, o zaman iman, "insanı Allah'a götüren bir akıl ve gönül eylemi" olmaktadır. "Kederinden kurtulmak" manası ile bakınca, imanın teşekkül etmediği gönül ve ona sahip olan kişinin daima keder içinde olduğu ve âhirette de aynı durumda kalacağını söyleyebiliriz. İşte "iman", onu bu kederinden kurtarmaktadır. İman, inkâr, şeytan ve nefsle verilen mücâdelenin zaferidir, mutluluğun kendisidir; aynı zamanda kişiyi cennete götüren bir beyin ve gönül eylemidir.
Bu ilişkiden dolayı Yüce Allah, iman ile kurtuluşun bağını kurmakta ve imanın, kurtuluşun olmazsa olmazını teşkil ettiğini öğretmektedir. İman, gönülün eylemi olduğu için orada durmaktadır. Yüce Allah, gerçek imana sahip olanların, amellerini de sıralamaktadır. Bu amelleri, imanın etrafında dolaşan gezegenler olarak takdim etmektedir. O amelleri imanın parçaları ve ürünleri olarak sunmaktadır.
2. "Onlar namazlarını huşu' içinde kılarlar." Salât kelimesinin manasını ve namaz konusunu Bakara 3'te geniş bir şekilde açıkladık. Ancak burada manalarını kısaca vermeyi uygun buluyoruz: Salât, "dua" (Tevbe 9/103); "kıraat, rüku, secde, tahiyyât ile icra edilen bir ibadet" (Yûnus 10/10; Hacc 22/77); "Kur'ân" (İsrâ 17/78); "zikir" (Tâhâ 20/14); "bir şeyi yakmak için ateşe atmak" (Hakka 69/31; Tebbet/Mesed 111/3); "tâbi olmak" (Müddessir 74/43) anlamlarında kullanılmaktadır.
Yüce Allah bu âyetinde, kurtuluşa erecek olan mü'min kişinin namaz kılmasını normal görmekte, namazında esas olarak huşu'u yakalamasını daha çok önemsemektedir. Herkes namaz kılar ama, namazında huşu'u yakalamayı herkes gerçekleştiremeyebilir. "Nedir huşu'?" Huşu', "itaat etmek, boyun eğmek, tevazu göstermek, korkmak, sesini al-çaltmak, yere bakmak, önünde eğilmek, balgam tükürmek, güneş tutulmak, yıldız batmaya yüz tutmak, yağmursuzluktan yer kurumak, mütevazi olmak" manalarına gelmektedir. "Ulaşılmayan yer" denirken de bu kelime kullanılmaktadır.
Huşu' kelimesinin Kur'ân Maki manaları şunlardır:
Huşu kelimesinin Bakara sûresi 45. âyetinde kısa bir açıklaması yapılmış, ama burada daha geniş bir izah yapılacaktır.
a. Sesini kısmak
"Artık, çok merhamet sahibi Allah hürmetine sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin" (Tâhâ 20/108). Bu âyette haşa'a fiili, mahşerde, Allah'ın huzurunda insanların ileri-geri konuşamayacağını ifade etmektedir.
b. Yumuşamak
"İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'ân sebebiyle kalplerinin yumuşama zamanı daha gelmedi mi?" (Hadîd 57/16). Bu âyette de tahşa'a fiili, Kur'ân'a karşı insan gönlünün alacağı veya alması gereken durumu açıklamaktadır.
c. Gönülden bağlılık
"Tekrar ağlayarak secdeye kapanırlar ve Kur'ân onların Allah'a olan gönülden bağlılıklarını arttırır" (îsrâ 17/109). Bu âyetteki huşu', ilâhî bilginin gönüldeki etkinliğini ifade etmektedir.
d. Ezilip büzülmek
"Bu Kur'ân'ı bir dağa indirmiş olsaydık, dağın ezilip'büzülerek Allah korkusuyla paramparça olduğunu görürdün" (Haşr 59/21). Bu âyetteki hâşi' kelimesi, ezilip büzülmeyi ifade etmektedir.
e. Yürekten Allah'a yönelmek
"Sabır ve dua ile Allah'tan yardım isteyiniz. Kuşkusuz bu davranış, yürekten Allah'a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir" (Bakara 2/45). Bu âyette hâşi kelimesi, Allah'ın emirlerini yerine getirmeyi kolaylaştıran Allah'a yönelişi ifade etmektedir.
f. Boyun eğmek
"Şüphesiz, kitap sahiplerinden, Allah'a, size indirilene ve onlara indirilene inanan, buyruğuna uyarak Allah'a boyun eğen ve Allah'ın âyetlerini az bir bahaya satmayanlar da vardır" (ÂI-i İmrân 3/199). Bu âyette zikri geçen hâşi'în kelimesi boyun eğmek anlamına gelmektedir.
g. Saygı duymak
"Onlar, bize son derece saygılıdırlar" (Enbiyâ 21/90).
Bu âyette zikri geçen hâşi'în kelimesi, Peygamber ahlâkının ö-nemli bir davranış şeklini ve ruh halini ifade etmektedir.
h. Gözleri öne eğmek
"Korkudan gözleri öne eğik halde, etrafa saçılmış çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar" (Kamer 54/7). Bu âyette zikri geçen huşşa' kelimesi, kıyamet günü korkunun gözlere verdiği şekli anlatmaktadır.
i. Kupkuru, çorak
gördüğün toprağa yağmur yağdırdığımızda titreşip kabarması da O'nun varlığının işaretlerindendir" (Fussılet 41/39). Buradaki hâşi'a kelimesi, susuz toprağın aldığı durumu anlatan bir ifade olmaktadır.
j. Zelil olmak
"O gün bir takım yüzler zelildir" (Gâşiye 88/2). Buradaki hâşi'a kelimesi, konunun işlenişine göre zelil, öne düşük anlamına gelmektedir.
k. Alçakgönüllülük
"Onlar namazlarını alçak gönüllülükle kılarlar" (Mü'minûn 23/2). Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 2'de hâşi'ûn kelimesi, namaz ibadetini bihakkın yerine getiren müminin ruh halini ifade etmektedir.
Demek ki, alçakgönüllülük içinde kılınan namaz ile kurtuluş arasında sıkı bir bağ kurulmaktadır. Bu kelime, şirkin, kibrin ve şeytanın bağlarından kurtulup Allah'ın huzurunda huşu' içinde namaz kılmayı ifade etmektedir. Kısaca huşu', namazda kaliteyi yakalamaktır. Kaliteli ibadet, kurtuluşa giden basamağın ikincisini teşkil etmektedir. Huşu içerisindeki ruh haletinin yeri ve kaynağı gönüldür. Gönülde olan, ya da ortaya çıkan huşu', namazda organlara yayılır ve organların disiplinli ve ahenkli bir şekilde hareket etmesini temin eder. Demek ki huşu', içerden dışarıya doğru hareket eden bir özelliğe sahiptir. "Bütün organları kontrolü altına aldığında gönlün içindeki oluşun huşu' diyebiliriz. Gönül, organlara olan hükümranlığını huşu ile delillendirir.
Namazda huşu' bulmanın etkinliği öncelikle ahlâkta görülmektedir. Kaliteli namaz kılmak, bir taraftan kurtuluşa götürürken, diğer taraftan da kişiyi ahlâkî düzene de sokmaktadır. Ahlâkın temel direklerinden biri akıl, biri bilgi, bir diğeri de gönüldür. Namazı şekilden çıkarıp gönüle bağlayan huşu', hayasızlıktan ve kötülüklerden alıkoyan bir etkinliğe sahiptir ('Ankebût 29/45). Onun içindir ki, namazda huşu'u yakalamayan insanlar için Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Namaza duran nice kimseler vardır ki, onun bu durmasından eline geçen pay, yorgunluk ve argınlıktır".[2]
3. "Onlar boş şeylerden yüz çevirirler."
el-Iağv kelimesi Bakara 225'te açıklanmıştır. "Anlamsız konuşmak, faydasız bir iş yapmak, manasız, hükümsüz, bozulmuş, muteber olmayan bir şeyi öne sürmek, bir projeyi iptal etmek" manalarına gelen bu kelime, Kur'ân'da şu anlamlarda kullanılmaktadır: Anlamsız söz söylemek (Fussılet 41/26); manasız söz (Mü'minûn 23/3); düşünmeden söylenen söz (Mâide 5/89).
Bu manaların da içini doldurmak gerekiyor: Dahhâk boş şeylerden kastedilenin "şirk" olduğunu söylerken, el-Hasen de "bütün günahlar" olduğunu vurgulamıştır.[3] Bu güne göre lağv kelimesinin içini doldurabiliriz. Öncelikle yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn sûresinin birinci âyetinde geçen felah, "kurtuluş" kavramı ile bağlantı kurabiliriz. Lağv, "insanın kurtuluşuna mâni olan, umduğunu elde etmesini engelleyen, mutluluğu yakalamasını zorlaştıran her şey"dir. Gâşiye 11'de lağv kelimesinin "ağızdan çıkan sözle alakalı bir şey" olduğunu görüyoruz: "Cennette hiçbir lağv duymazsın." Demek ki "lağv" bir sözdür ve duyu organını ilgilendirmektedir. Bundan hareket ederek şu yorumu yapabiliriz: Okullarda Öğrencilere anlatılan bazı konuların, özellikle bazı felsefelerin lağv olduğunu görüyoruz. İnsanı insandan, insanı kendisinden ve insanı Allah'ından, hakikatten uzaklaştıran ne varsa lağvdır. Yalan, hurafe, bâtıl, yanlış, çirkinlik dolu sözler lağvdır.
Günümüzün bazı gazete, bazı televizyon programları, bazı radyo programlan lağv doludur. Çocuklara, gençlere, lüzumsuz ve faydasız şeyleri işittiriyor, öğretiyor ve neticede onları yoldan çıkarıyor. İşte bütün bunlar lağvdır. Yazılan bazı kitaplar, çevrilen bazı filmler, oynanan kumar oyunları, boş sohbetler, hurafe dolu konuşmalar lağvdır. Bunlar insanın ruh olgunluğunu yakalamasına, gelişmesine ve ilerlemesine engel teşkil etmekte, onun için Allah tarafından lağv olarak isimlendiril-mektedir.
Beden denen ülkenin gümrüklerinden biri kulaktır. Kulak gümrüğünden hangi bilgilerin, hangi seslerin girdiğinin kontrol edilmesi, pasaportunun sorulması gerekiyor. Beden ülkesinin kurtuluşu buna bağlıdır. Aynı zamanda gençliğin, daha genel bir ifadeyle tüm mü'minlerin kurtuluşu da buna bağlıdır.
Lağv denen yalan, boş lakırdıya nasıl bir tepki göstermek gerekiyor? Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet soruyu cevaplandırmaktadır. Yüz çevirmek aynı zamanda kulağını tıkamak, dinlememek, pisliğe bakmamak ve ona bulaşmamak demektir. Aslında yüz çevirmek, beyni çevirmek demektir. Yüz çevirmek nemelazımcılık değil, tam tersi bulaşıp etkisi altında kalmamak için kendini korumaktır. Furkân 72'de de Rahmân'ın kullarının özellikleri sayılırken, bu davranış şekli de gündeme getirilmektedir.
Nasıl ki, Yüce Allah lağvden bizi korumayı öngörüyorsa, eğitimciler de gençliği lağvden korumalıdır. Bunu yapmadıkça etkili eğitimi gerçekleştiremezler.
4. "Onlar, zekat verme görevini yerine getirirler."
Bunun anlamı, arınmak için yapılması gerekeni yaparlar. Zekat, mal ile yapılan bir ibadet olmasına rağmen, neticelerinden biri zekatı verenin ruhunda meydana gelen "arınma"dır. "Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin ve arındıracağı bir sadaka al" (Tevbe 9/103).
Bakara Sûresi'nin 151. âyetinde zekat kelimesinin açıklaması yapıldı. Ancak burada kısaca değinmek istiyoruz: "Büyümek, gelişmek, artmak, kalbi temiz olmak, âdil olmak, temizlemek, terbiye etmek" anlamına gelen bu kelime, Kur'ân'da "iyi" (Kehf 18/19); "günahsız" (Kehf 8/74); "mübarek" (Meryem 19/19); "temiz kalmak" (Nûr 24/21); "haklı çıkarmak" (Necm 53/32); "arınmak" ('Abese 80/3); "nefsi temizlemek" (Şems 91/9) manalarına gelmektedir.
Buradaki anlam örgüsü içinde Mü'minûn 3'te geçen lağv kelimesine ne anlam verirsek, zekat da "ondan temizlenmeye işaret etmektedir" diyebiliriz. Lağvi "şirk" anlamına alırsak "şirkten temizlenmek"; lağvi "günah kirleri" anlamına alırsak "gönülü günahlardan temizlemek" manası verebiliriz. O zaman, mü'minleri kurtuluşa getirecek olan şeyin ruhsal temizlik ve gönülü arındırmak olacağı fikrine varabiliriz.
Buradaki temizleme eylemini birkaç açıdan ele almak gerekiyor. Zekatı verilen mal temizlenmiş oluyor. Çünkü Zâriyât 19'a göre zenginin malında fakirin hakkı vardır. Diğer taraftan zekatın verildiği kimsenin gönlünde zengine karşı olan çekememezlik, haset ve kin de temizlenmektedir. Ayrıca zekatı verenin gönlü Allah'ın emrini yerine getirmiş olma ve sosyal hizmeti görmüş olmadan dolayı temizlenmekte ve ruhu arınmaktadır.
Ebû Müslim'e göre, zekat övgüye değer ve beğenilen her iş hakkında kullanılır. Ebû Müslim, görüşüne gerekçe olarak da: "Nefsini temizleyen hiç şüphesiz kurtuluşa ermiştir" (A'lâ 87/14); "Nefislerinizi temize çıkarmayın" (Necm 53/32) âyetlerini bu manaya delil olarak getirmektedir. Maldan çıkarılıp fakire verilene de zekat denilmesi, bu temizleme manasından dolayıdır.[4]
Zemahşerî de zekat vermeyi manevî temizlik yapma anlamında almaktadır.[5]
Genelde Kur'ân'da "namazı kıl" emrinin ardından hemen "zekat ver" emri gelmesine rağmen, burada namazdan sonra "boş sözden yüz çevirme" gelmiş, zekat ise ondan sonraya kalmıştır. Namaz ile zekat arasına, "boş sözden yüz çevirme" eylemi girmiştir. Bunun sebebi ne olabilir? Namaz, "lağv" denen yanlış davranışlardan uzaklaştırıyor, zekat da onların günahından arındırıyor, şeklinde cevap vermemiz mümkündür. Namaz ile zekat ibadetleri "Iağv"i aralarına alıp sıkıştırmaktadırlar. Namaz insanı yüz kızartıcı davranışlardan, kötülüklerden çıkan-
yor, uzaklaştırıyor; üzerine bulaşmış pisliği de zekat denen ruh temizliği arındırıyor.
Namaz, kötülüklerden çıkarıyor, zekat hortumu tutup temizliyor. İşte günah pisliğinden çıkış ve arınma, felaha götüren eylemlerin başında yer almaktadır.
Bu açıdan bakınca namaz ile zekat sadece bir ibadet değil, aynı zamanda terbiye veren bir okul niteliğini taşımaktadırlar.
"Onlar iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip oldukları hariç. Bunlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Ama bunun Ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşanlardır."
Beden ülkesinin ikinci gümrük kapısı cinsel organlardır. Bu gümrük kapılarından neyin girip, neyin çıktığı, hangi ülkeye girdiği bilinmeli ve ona göre kontrol altına alınmalıdır. Bu âyetlerde erkekler ele alınmaktadır. Cinsellik bakımından saldırgan olan, sosyal bakımdan büyük yara oluşturabilecek olan erkek olduğu için onu öne almaktadır.
Bizim bu yorumumuzu Muhammed Esed'in açıklaması devre dışı bırakmaktadır. Bizim açıklamamızın sadece bilinmesinde yarar vardır, ama Muhammed Esed'in yorumu doğru ve esas olarak alınmalı ve benimsenmelidir: Çoğu müfessirler, meleket eymânühüm ifadesinin, şüphe götürmez bir şekilde "kadın köleler"le ilgili olduğunu ve ev "yahut" takısının da meşru seçeneklerden birine işaret için kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu geleneksel yorum, bizce kadın kölelerle evlilik dışı cinsel ilişkinin meşruiyetini öngördüğü sürece doğru ve kabul edilebilir gözükmemektedir. Çünkü böyle bir öngörü ya da önkabul, Kur'ân'ın diğer sûrelerindeki âyetlerle çelişmektedir (bkz. Nisa 4/3, 24-25; Nûr 24/32). Üstelik sözü geçen yoruma karşı yapılabilecek tek itiraz da bu değildir. Çünkü Kur'ân, "mü'minler" terimiyle hem erkek hem de kadın mü'minleri kasdetmekte, ezvâc "eşler" terimi de hem erkek hem de kadın eşlere işaret etmektedir. Bunun içindir ki mâ meleket eymânühüm ifadesinin "onların kadın köleleri" anlamına yorulması için ortada hiçbir sebep yoktur. Öte yandan bu ifadeyle erkek ve kadın kölelerin birlikte kadın kölelerin birlikte kastedilmiş olması da söz konusu olmadığına göre, ifadenin hiçbir şekilde kölelerle ilgili olmadığı, fakat Nisa 24'teki gibi nikah yoluyla meşru olarak sahip oldukları kimseler anlamına geldiği aşikardır.
Yalnız ifade burada, bu anlam örgüsü içinde Nisa, 24'tekinden önemli bir farklılık göstererek evlilik yoluyla birbirine "meşru olarak" sahip olan hem erkek hem de kadın mü'minlere işaret etmektedir. Bu yoruma göre cümlenin başında yer alan ev takısı da "yahut" anlamında bir seçenek bildirmeyip benzer şekilde açıklayıcı bir ifadeye geçiş işlevini görmektedir ki, bu durumda, bir bütün olarak cümlenin anlamı şöyledir: "Eşleri yani (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları kimseler dışında".[6]
Ayette yer alan ğayru metûmîn "kınanmazlar" ifadesini iki boyutlu olarak ele almak gerekiyor: Aslında bu ifade "Allah tarafından kınanmazlar", "toplum veya insanlar tarafından kınanmazlar" anlamına gelmektedir. Allah'ın kınamasını bu anlam örgüsü içinde görmezlikten gelemeyiz. Çünkü meşru olmayan yani evlilik dışı ilişkiler, onu gerçekleştirenlerin oluşturduğu toplum tarafından bazen kınanmaz hale gelebilir. Onun için Allah'ın kınaması her an göz önünde tutulmalıdır.
"Nikah" hukuki bir akit olduğu için, topluma bu evliliği ilan edip meşru hale getirmekte ve kınanmayı ortadan kaldırmaktadır. Kınamayı sosyal bir tepki, tenkit olarak ele aldığımızda Yüce Allah'ın, toplumun beğenisine ve tepkisine önem verdiğini söyleyebiliriz. Tıpkı insanların kıydığı nikahı kabul etmesi gibi. Böylece kurtuluşa giden yolun, cinsel disiplinden geçtiğini söylemekte yarar vardır.
"Bunun ötesine gitmek isteyen olursa işte onlar haddi aşanlardır" ifadesinde yer alan verâe kelimesi, cinsel ilişkide bir sınır olduğuna, sınırın ötesi ve berisi diye bir alanın bulunduğuna işaret etmektedir. Biz buna "cinsel ilişki ve cinsel ahlâkın sınırı" da diyebiliriz. Sınırın berisi, meşruluğun, nikahın ve Allah'ın onayı ile toplumun benimsemesinin kabulünün bulunduğu alan, ötesi de bunların yer almadığı zina olgusu ve alanıdır. Mü'min insan, bu sınırları bilen, bilinçli olarak tecavüz etmeyen bir şahsiyete sahiptir.
Zeccâc ve Kurtubî, verâe kelimesine "başkası", yani "eşinden başkası" anlamını vermişlerdir.[7] Diğer taraftan bu alanlar arasını tecavüz edecek olan asıl etken, "istek"tir. Disiplin edilmeyen istekler, cinsel alanlarda meşru olanla meşru olmayan alanları ortadan kaldırıp karmakarışık hale getirir. Burada isteme idinin faili insandır. Çünkü Yüce Allah, kulunun zina etmesini istemez. "İşte onlar haddi aşanlardır" derken Yüce Allah, kelimesini "sınırı, haddi aşmak" anlamında kullanmaktadır. Yüce Allah, insan ilişkilerinde, haklarda manevî sınırlar koymuştur. İnsan, nefsinin istekleri ile karşı karşıya kalınca, tutsak haline gelmekte ve bu istekler ona konan tüm sınırları çiğnetmektedir.
Mü'minûn sûresinin buraya kadar olan âyetlerinin içeriği bağlamında konuya bakınca, iman, namaz, boş şeylerden uzak durma, zekatı vererek arınmanın neden önce gelip sonra cinsel organların korunması geldiğini anlamamız mümkün olacaktır. Bunlar, cinsel organları kontrol altında tutmayı kolaylaştıran ibadet ve eylemlerdir. Bu eylemler, manevî yapımızın bağışıklık sistemini oluşturmaktadırlar ve insanda bir içsel ahlâkî disiplin meydana getirmektedirler.
Biyolojik anlamda cinsel organların korunmasını Yüce Allah manevî askerlere vermektedir. Demek ki, cinsel ilişkide sınırı aşmak kafanın içinde başlamakta, cinsel organlar onun sonucu olmaktadır. Öncelikle nefsin istekleri, akıl ve bilinç alanına tecavüz etmekte, sonra cinsel organlar harekete geçmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah Kur'ân okulunda bu ve bununla ilgili diğer âyetleriyle cinsel eğitim yapmaktadır. Yarattığı insanın doğasına cinsel iç güdüyü koymuş, onun için onun eğitimine de vahyinde yer vermiştir. Önce ana-babalar, sonra öğretmenler cinsel eğitimi yapacak, gençleri bu konuda bilinçlendireceklerdir. Aile hayatının korunması, meşru olmayan cinsel ilişkilerin azalması için bu eğitim şarttır ve böyle davranmak, bütüncül eğitim için gereklidir. Beyin, gönül ve cinsel eğitim müşterek yürümelidir. İrade ile arzular arasındaki ilişkiyi öğretmek, bu alanın olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
6. "Onlar, emanetleri korur ve verdikleri sözleri yerine getirirler."
a) Emanet nedir? Genelde emanet, "birisinin yanında bırakılan, başkasına ait olan şey" olarak tanımlanmaktadır. Ama bize göre emanetin daha geniş anlamı vardır: "Güvenilen, itimat edilen şey" anlamındaki emîn kelimesi de emanetin ayrı bir kalıbıdır. Dolayısıyla emanet, "Allah veya insanlar tarafından teslim edilen şey" anlamına gelmektedir. Emanet kelimesi Nisa 58'de geniş bir şekilde açıklanmıştır.
Allah Teala'nın bize teslim ettiği emanetler arasında, varlığımız, aklımız ve onun getirdiği sorumluluklar vardır. Manevî kabiliyet ve yeteneklerimiz, namusumuz da bu emanetler arasında yer almaktadır.
Bakara 283. âyete baktığımızda: "Kendisine emanet edilen kişi, emaneti sahibine teslim etsin" ifadesini görüyoruz. Burada emanet, "maddî bir değerin saklanıp korunması ve zamanı geldiğinde sahibine teslim edilmesi gereken şey" demektir. Emanet, taşınabilir ve taşınamaz maddî bir değer olabilir. Hatta bu, sır da olabilir.
Nisa 58. âyeti dikkate alırsak emanetin başka bir boyutunu yakalamış oluruz. Siyâsî erk, idarî bakımdan tüm kamu görevleri birer emanettirler. Emanetin ehline verilmesi, o işin uzmanına verilmesi demektir. İşi ehline vermek, emaneti ehline vermek demektir (Nisa 5/58). Allah da bir emanet olan peygamberliği, ehline vermektedir.
b) Ahd, "verilen söz" demektir. İnsan, sözünün eri olmalı ve mutlaka onu yerine getirmelidir. "Ey inananlar! Ahitleri yerine getirin" (Mâide 5/1) Duyurulurken, ahdin, dindeki önemi vurgulanmış olmaktadır. Ra'd 19-20'de Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi, düşünen aklın gereklerinin başında ifade edilmektedir.
Yüce Allah, verdiği sözde durmayanı, yaptığı işi yıkan bunamış bir kadına benzetmektedir (Nahl 16/92). İnsanlarla yapılan antlaşmayı Yüce Allah kendine verilmiş söz olarak kabul etmektedir. Onun için bu antlaşmalarda verilen sözlerin mutlaka yerine getirilmesi emredilmektedir (Nahl 16/91).
Demek ki "başkasının bize verdiği şey" emânet, "bizim ona verdiğimiz" de ahd oluyor. Her ikisinin bir âyette yer alması ve aynı râ'ûn "korurlar, yerine getirirler, riâyet ederler" kelimesiyle ifade edilmesi de bu yakınlığı göstermektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki emanetlerin korunması, verilen sözlerin yerine getirilmesi kurtuluşa giden basamaklardan birini teşkil etmektedir. Emaneti korumayanları ihanet etmiş olarak değerlendiren Yüce Allah bu konuda şöyle emir vermektedir: "Ey iman edenler! Allah'a ve peygambere hainlik etmeyin. Sonra bile bile kendi emanetlerinize ihanet etmiş olursunuz" (Enfâl 8/27).
Emanetlerin korunması, verilen sözlerin tutulup yerine getirilmesi, dünya siyasetini, aile hayatını, ekonomik ilişkileri ve eğitimi düzeltecek, onlara hayat verip sağlıkla yürümelerini temin edecektir. İnsan ahlâkının temel değerlerinden olan emaneti korumak ve verdiği sözde durmak, hem ferdi hem de toplumu yüceltmektedir. Geçmiş nesillerin sonraki nesillere emanet ettiği manevî kültür bir emanettir. Bu emanete sahip çıkacak olan eğitim faaliyetidir. Manevî kültürü gelecek kuşaklara aktarmakla yükümlü olan eğitim, bu görevini yerine getirmezse geçmiş nesillere, kendi kültür mirasına ihanet etmiş olur.
Bütün peygamberlere gelen ve özet olarak Kur'ân'da yer alan ilâhî vahy ve onun getirdiği mesajlar da birer emanettir. Bu emanete sahip çıkmamak Enfâl 27'ye göre Allah'a ve peygambere ihanettir. Gelecek nesiller bu mesajlar ve bu kültür mirası ile tanışacak, bunları ruhuna sindirecek ve gelecek nesillere aktaracaktır.
Nisa 58'e göre emanetleri ehline verebilmek için, yani dini mesajları, milli kültürü ve evrensel değerleri emanet edeceğimiz nesillerimiz bunları korumaya ehil olmalı, başka bir ifadeyle bunları koruyacak beyin ve gönül donanımına sahip olmalıdırlar. Onun içindir ki, genç nesiller, yetişkin nesle, siyâsî erki elinde tutanlara, eğitimcilere emanettirler. Bu nesilleri kendi manevî kültürünü, dinini koruyacak nitelikte yetiştirmemeleri ülkelerine bir ihanettir. Din, Allah'ın bize bir emaneti olurken, milli kültürümüz de bize milletimizin bir emanetidir. Bu emanetleri kuşaktan kuşağa taşımak da siyâsî erki elinde bulunduranlarla eğitimcilere bir emanettir, böyle davranmak onlar için bir görevdir. Milletin kurtuluşu bu emanetleri yerine getirmekten geçmektedir. Bunu yapamayan milletlerin geleceği karanlık, mutsuzluk, mağlubiyet ve köleliktir. Kendi emanetlerine sahip çıkamayan nesiller, başkalarının emanetini korumak için bekçi olurlar.
7. "Onlar namazlarını korurlar."
Mü'minûn 2'de namazda huşu'u bulmak, 9. âyette de namazı korumak, yani namaza devam etmek gündeme getirilmektedir. Devam ile huşu', farklı özelliklerdir. İnsan namaza devam edebilir ama huşu'u bulamayabilir.
Diğer taraftan Mü'minûn 2'deki salât kelimesine "dua" manasını da vermemiz mümkündür. O zaman âyete, "duasında huşu'u yakalamak" manası verilebilir. Böylece ikinci âyetle 9. âyetin farkının ibadetlere işaret ettiğini söylememiz mümkün olacaktır. "Namazı" ahlâkın temeli, hatta kendisi olarak kabul ettiğimizde buradaki namazların, ahlâktaki devamlılığı ifade ettiğini de söyleyebiliriz. Namaza devamlılık, ahlâkın bozulmaması demektir. Meryem, 59'da açıkladığımız gibi, namazı kaybetmek ahlâkı kaybetmek ve ahlâkını bozmaktır. Namaza devam eden, yüz kızartıcı davranışlardan, kötülüklerden kendini koruyor ve buna devam ediyor demektir. Namazlarını koruyup devam edenler, Bakara 238'de: "namazlara ve orta namaza devam edin" şeklindeki ilâhî emri yerine getirenlerdir.
8. "İşte vâris olacaklar onlardır: Onlar Firdevs'e vâris olacaklar ve orada çok uzun süreli kalacaklardır." Dikkat edilirse yorumunu yapmakta olduğumuz 10. âyette "vâris olacaklar" ifadesine, 11. âyette de "Firdevs'e vâris olacaklar" ifadesine yer verildiği görülecektir. Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Neden iki âyette de vâris olmaktan bahsediliyor? İkinci vâris kelimesinin Firdevs için kullanıldığı anlaşılıyor, ama birinci vâris olma ne ile alakalıdır? Bu soruların cevabını şu şekilde verebiliriz: "îşte vâris olacaklar onlardır" ifadesindeki "vâris", bu dünya ile alakalıdır. Bunu Enbiyâ 105'e giderek çözümleriz: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır." Demek ki, Mü'minûn 10'daki veraset "bu dünyada hükümran olmak, siyâsî erki ele geçirmek" anlamına gelmektedir"Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, "Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vâris kılmak istiyorduk" (Kasas 28/5) âyeti de bu anlamı destekler mahiyettedir. Ayrıca Ahzâb süresindeki veraset de bunun diğer bir örneğini oluşturmaktadır (Ahzâb 33/27).
11. âyetteki vâris olma ise, âhiretle alakalı ve bunun Firdevs denen cennet olacağı zaten anlaşılmaktadır. Firdevs kelimesi, Râzî'nin naklettiğine göre Habeşce de "cennet" anlamına gelmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Mü'minûn sûresi'nin ilk 11 âyeti, bir sistem meydana getirmektedir. Başta kurtuluş, sonda da dünyada dünyevî makamlara veya özlenen duruma ve âhirette cennete vâris olmak yer alıyor. Başlık ile sonuç arasım bir takım ameller ve değerler doldurmaktadır. Böylece Yüce Allah, hangi davranışlar, ameller nereye götürür ne ile sonuçlanır konusuna açıklık getirmekte, sonuçların kaynağının insan beyni, gönlü, nefsi ve eylemleri olduğuna dikkat çekmektedir. İman, namazında devamlılık ve huşu', boş sözlerden uzak durmak, ruhunu a-rındırmak için zekat vermek, cinsel organlarını korumak, emanetine sahip çıkmak ve sözünde durmak gibi eylemler hem kurtuluşa hem de dünyada siyâsî erki ele geçirip hükümran olmaya götürmektedir. Öyle anlaşılıyor ki kurtuluşa, siyâsî erke ve cennete giden yol iman ve ahlâktan geçmektedir. Buradaki ahlâk kelimesinin içine ibadet de girmektedir. Buradaki ahlâk kelimesinin içine ibadet de girmektedir.
Yüce Allah, insana bir eylem yaptırmak ve onu bazı şeyleri yapmaya teşvik etmek için ödül koymaktadır. Bir bakıma onu motive, yani teşvik etmektedir. Ödülün amacı teşvik, cezanın amacı da caydırmaktır. Yüce Allah'ın bu metodu, insanın doğasına uygun düşmektedir. Çünkü insana karşılıksız bir iş yaptırmak zordur; hatta imkansızdır. Onun içindir ki, Mü'minûn sûresinin ilk 11 âyetinde yer alan iman, ahlâkî kurallar ve ibadetlerin dünyada hükümranlığa, âhirette ise cennetle son bulacağına işaret edilmektedir. Bunu bir eğitim ilkesi olarak almamız gerekiyor. Kaliteli eğitim için ödüllendirme şarttır. Ödül genel, değişmez olunca ve herkese açık olunca rüşvet olmaktan çıkacaktır. [8]
12. Andolsun ki Biz, insanı çamurun özünden yarattık.
13. Sonra onu dölsuyu damlası halinde sağlam bir yere yerleştirdik.
14. Sonra bu dölsuyu damlasından döllenmiş hücreyi yarattık; sonra bu döllenmiş hücreden de cenini ve ceninden kemikleri yarattık; sonra da kemiklere et giydirip onu yepyeni bir yaratık halinde var edip ortaya çıkarttık. Yaratanların en iyisi olan Allah'ın şanı ne yücedir.
15. Sonra bunun ardından kesinlikle öleceksiniz.
16. Sonra kıyamet günü tekrar diriltileceksiniz.
İnsanın topraktan yaratılışı Â!-i İmrân, 59. âyetinin tefsirinde geniş bir şekilde anlatılmıştır.
1. İnsanın yaratılış serüveninde toprak safhası, çamur safhası, yapışkan çamur safhası, kupkuru çamur, özlü kara balçıktan, çömlek gibi pişmiş çamurdan yaratılma safhaları Kur'ân'da ele alınmıştır. Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 12'de de "çamurun özünden" yaratıldığına dikkat çekilmektedir. Âyette geçen sülâle kelimesine "öz" manası verilmektedir.
Çamurun özü deyince, insan bedeninde var olan organik ve inorganik unsurların meydana getirdiği öz kastedilmektedir. Bu organik ve inorganik unsurlar toprağın kendi içinde vardır. Hz. Âdem bu özden doğrudan doğruya yaratıldığı halde, bizler dolaylı olarak yaratılmaktayız. Yediğimiz bitkisel ve hayvansal besinler, toprağın özünü teşkil eden organik ve inorganik unsurların bileşiminden meydana gelmektedir. Sırasıyla toprağın özünden besine, besinin özünden kana, kanın özünden meniye, yani döl suyuna, oradan da insana dönüşme safhalarından geçmekteyiz.
2. Ayette geçen nutfe "döl suyu, meni" anlamına gelmektedir. Sağlam bir yere yerleştirmenin anlamı, koruma altına almaktır. "Kırba veya kovanın altında kalan az su"ya nutfe denmektedir. Kıyamet sûre-si'nin 37. âyetinden nutfenin meninin tamamı değil, bir kısmı olduğu anlaşılmaktadır: "O, döl yatağına akıtılan meninin içinden bir sperm (nutfe) değil miydi?" Demek ki nutfe, "sperm"e denmektedir. Spermi, meni hayvancığı olarak manalandırabiliriz. Sperm, rahimdeki fallop kanalında yumurtayı döller ve tek bir hücre haline gelir. Daha sonra döllenen bu yumurta fallop kanalından çıkarak rahim duvarına yerleşir.
Yüce Allah, toprağın özünden süzülüp gelen besini sağlam bir karargahta sperm ve nutfe haline getirdiğini söylemektedir.
3. Daha sonra Yüce Allah, nutfe yani sperm ile yumurtanın döllenmesinin ardından 'alaka şekline getirmektedir. 'Alaka, Fallop kanalından çıktıktan sonra rahmin duvarına yapıştığı, oradan beslenmeğe başladığı safhayı ifade etmektedir. Bu konuyu daha önce Hacc 5'te açıkladık, 'alaka safhasından sonra mudğa safhası gelmektedir. Mudğa, "bir çiğnem et" demektir. 'Alaka safhasından sonra, henüz insan şeklinin/görünümünün verilmesinden önceki durumu mudğa "bir çiğnem et", yani hiçbir canlıya benzemediği safhanın adıdır.
Mudğa denen "bir çiğnem et" safhasından sonra kıkırdak ve kemikler teşekkül etmektedir. Daha sonra bu kemiklere et ve kaslar giydirilmektedir. Bu safhalardan sonra da insan "Sonra onu bambaşka bir yaratık halinde var edip ortaya çıkarıyoruz" buyruğu gereği bütün organları ile teşekkül etmiş biyolojik olarak tam bir insan haline geliyor. "Yepyeni, yani başka bir yaratık" ifadesinden ne anlayabiliriz? Demek ki, anne karnında döllenen bütün yaratıkların döllenme safhası, kemiklerin teşekkülüne kadar aynı görünümü vermektedir. Kemiklerin teşekkül etmesi ile, farklı bir yaratık olmaları kendini göstermektedir. Kemiklerin oluşumu farklılığı meydana getirmektedir.
4. "Yaratanların en iyisi olan Allah'ın şanı ne yücedir."
İnsanın yaratılışını, anne karnında geçirdiği safhaları ele almaktan kasıt nedir? Bu soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz:
a) Bütün bu safhaların anlatılmasındaki amaç, sonsuz kudrete sahip olan Allah'ın varlığını ve birliğini anlayıp O'na inanmaktır. Aynı insanlardan yani kadın ve erkekten gelen sperm ile yumurtanın fallop kanalında buluşup döllenmeleri, ardından harekete geçip fallop kanalından çıkıp rahim duvarına yapışıp oradan beslenmeğe başlaması, ardından kemiklerin teşekkül edip kemiklere et ve kasların giydirilmesi gibi oluşumların komutunu kim vermektedir? Bu şekillenmeyi kim gerçekleştirmektedir? Sperm ile yumurtanın buluşmasını ve ondan sonraki safhaların oluşmasındaki hareketi, hücrelerin çoğalma sistemini o küçük yaratığa kim öğretti? O düzenin takibini ona kim öğretti? Bunları inceleyen insanların yaratıcı olarak Allah'ın yüceliğini kabul etmemeleri olacak iş değildir. Demek ki Yüce Allah, yaptıklarını burada bize anlatmakla kendisine imanı temin etmeyi istemektedir; bir bakıma tevhîd inancının eğitimini yapmaktadır; yaratılandan yaratana, eserden müessire gitmeyi öğretmektedir.
b) İnsanın anne karnında yaratılışı ve geçirdiği safhaları Hz. Mu-hammed'in bilmesi ve anlatması mümkün değildi. Öyleyse Kur'ân'ı Hz. Muhammed yazmamıştır; onun, Allah'ın gönderdiği bir vahy olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ayetlerde bahsedilen safhaları ve değişim noktalarını Hz. Muhammed nereden bilecekti?
c) Diğer taraftan Yüce Allah, embriyolojinin yapılmasını, bilimsel araştırmaların programında yer almasını teklif etmekte, araştırma konularında yer aldıktan sonra, Öğretim programlarına girmesini istemektedir.
d) Kur'ân'in geneline bakınca insana kendisi üzerine iki kitap yazdığını, bu kitapları okuyup incelemesini emretmektedir. Bu kitaplardan birisi biyolojik yani maddî yapısının yaratılışı ve safha safha gelişiminin anlatıldığı kitaptır; yorumunu yapmakta olduğumuz âyetler bu kitaptan dersler vermektedir. Bir diğer kitap da insanın psikolojik, manevî yapısı için yazılan kitaptır. Bu kitabın üzerine gözlem yapılmasını (Kıyamet 75/14), düşünülmesini (Rûm 30/8) istemektedir.
Psikoloji kitabının içindeki manevî kanunların biyoloji kitabındaki kanunlarla nasıl örtüştüğünü, beraberce nasıl çalıştıklarını, aralarındaki denge ve ahengin nasıl sürüp gittiğini görmek ve onun daha bilemediğimiz nice sırlar taşıdığını anlamak bu öğretim faaliyetinin amacını belirlemektedir.
e) Bütün bu öğretimin diğer bir amacı da, insanın nereden geldiğini, nasıl geldiğini ve nereye doğru gittiğini anlayıp, ne kadar âciz bir yaratık olduğunu fark etmesini sağlamaktır; mucize dolu bir beden ve psikolojik yapıya rağmen, insanın, Allah'ın karşısında ne kadar âciz olduğunu anlama erdemini yakalayıp imana ulaşmasını temin etmektir.
5. "Sonra bunun ardından kesinlikle öleceksiniz." Çünkü "Her canlı ölümü tadar" (Enbiyâ 21/35; 'Ankebût 29/57). Bunun anlamı "bütün canlılar ölümlüdür." "Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler" (Zümer 39/30). "Ölme" olgusu, insanın engel olamadığı bir oluşumdur. Hatta insana acziyetini hissettiren en büyük oluşumlardan biridir. "Ölüm" olgusu, ahlâkın sağlam kalmasını temin eden hakikatlardan biridir. Bir gün öleceğini bilen, haksızlıklardan ve zulümden kendini geri çekebilir.
6. "Sonra kıyamet günü tekrar diriltileceksiniz." Bu dünyadaki Ölüm, insanın sonu olmamaktadır. İnsan, dünyada yaptıklarının hesabını vermek için tekrar diriltilecektir; âhirette ödül veya ceza alması için bütün amelleri değerlendirmeğe tâbi tutulacaktır. "Ölüm" gerçekleştikten sonra tekrar dirilme olgularından birincisini görüyoruz; ama ikincisine iman ediyoruz. Onun gözlemi âhirette olacaktır. Onun içindir ki, Bakara 260'da Hz. İbrahim, ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini Allah'tan istemiştir. İnsanların en çok zorluk çektikleri konuların başında öldükten sonra dirilme gelmektedir. Bunun ispatını Hacc 5'te görmüştük.
Ama Mü'minûn sûresinin bu âyetlerinde yaratılış, ölüm ve öldükten sonra dirilme olgularının gündeme getirilmesi hem bir ilahiyat öğretiminin konularını belirlemekte hem de kurtuluşa götüren, cennete kavuşturan iman, ibadet ve ahlâkın temelleri atılmaktadır. Böylece farklı konuların nasıl birbiriyle bağlanabileceği, birinden diğerine nasıl geçileceği de öğretilmektedir. Bilimsel bilgiden ilahiyata, ilahiyattan bilimsel bilgiye geçişin, yardımlaşmanın yolları Kur'ân'da gösterilmektedir. [9]
17. Andolsun biz, sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yaratmadan habersiz değiliz.
18. Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yeryüzünde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.
19. Böylece yağmur suyunun sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
20. Tur-i Sînâ 'da da bir ağaç daha meydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir.
21. Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakinden size içiririz. Onlarda sizin için bir çok faydalar daha vardır. Etlerinden de yersiniz.
22. Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.
Yüce Allah, kendi kudretini anlatırken birinci delil olarak insanın yaratılışını gündeme getirmişti. Bu âyetlerde ikinci, üçüncü ve dördüncü delillerini açıklamaktadır. Nedir bu deliler?
1. Göklerin Yaratılışı
Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 17'de şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun biz, sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz."
Eski müfessirler bu âyette geçen seb'a tarâık "yedi yolu" Mülk Sûresi'nin 3. âyetine dayanarak: "Tabaka tabaka yedi göğü yaratan O'dur" bu âyeti m an al an di rm ıslardır.[10]
Âyette geçen "yedi" rakamı çokluk ifade etmektedir. Başka âyetlerde geçen "yedi gök" de çokluğu ifade etmektedir. Aslında bu "yedi yol", "yedi kozmik sistem"e işaret etmiş olabilir.
Daha önce insanın yaratılışı ile ilgili âyetleri dikkate alıp bu âyetle bir bağlantı kurarsak, yakından uzağa metodu ile Yüce Allah'ın insanoğluna neyi araştıracağının programını yapmakta olduğunu görürüz. Önce kendi yaratılışını inceleyecek, sonra üzerimizdeki kozmik sistemlerin araştırılmasını ele alacaktır. Biz buna araştırma ve öğretim metodlarında "yakından uzağa metodu" diyoruz. Kendini araştırıp tanıyan insan, gökler alemini de araştırıp anlayabilecektir.
Ayrıca Yüce Allah'ın yaratıcı kudretinin delilleri olarak insanın kendisi ve göklerin yaratılışı yeterli olacaktır. Maddî anlamda küçük âlemden büyük âleme gidip araştırma yapılması öngörülmektedir. Ama manevî manada alınca, insanı büyük âlem, gökleri de küçük âlem olarak alabiliriz. O zaman "büyükten küçüğe giderek incelemenin yapılması istenmektedir" diyebiliriz. Maddî anlamda küçükten büyüğe, manevî manada büyükten küçüğe giden bir araştırma metodu gündeme gelmektedir.
Hamdi Yazır ise yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 17'de geçen "yedi yolu" psikolojik manada yorumlamıştır: Yedi yoldan "yedi idrak yolu"nu anladığını ifade etmiştir. Görme, işitme, tatma, koklama, dokunma gibi beş duyu organına akıl ve vahy (ilham) yollarını da ilave etmek suretiyle, yediye çıkartmıştır .[11]
"Yedi Yolu" "yedi sistem" manasına alırsak Hamdi Yazır'ın bu yorumunu haklı görebiliriz. Aklı güneş sistemi, işitme, görme, koklama, tatma, dokunma ve ilhamı da onun etrafında, kendi yörüngesinde hareket eden sistemler olarak alabiliriz.
"Yedi yola" Yâsîn Sûresi'nin 40. âyetinde geçen ve bizim "yörünge" olarak mana verdiğimiz el-felek de denebilir. İster yedi kat gök, ister yedi yörünge, isterse psikolojiik manada yedi idrak yolu densin, önemli olan bu "yedi yolun" araştırılmasının insana ödev olarak verilmesidir.
Gerek insanın, gerekse göklerin yaratılışını araştıran insanın varacağı netice, ya da yapacağı değerlendirme ne olmalıdır? Sorunun cevabını 17. âyetin sonunda buluyoruz:
"Biz yaratmadan habersiz değiliz." Başka bir ifade ile, "biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz." Yaratan yarattığı şeyleri en iyi bilendir; yarattığından gaflette olması mümkün değildir. Yaratma bir bilme işidir. Bilen yaratır, yaratan yarattığını tam anlamıyla bilir. Bunu Kâf sûresinin 16. âyetiyle açıklayabiliriz: "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız." Yüce Allah, insanı yarattığı için, onun her şeyini bildiğini söylemektedir. Yaratan yarattığını hem en iyi bilendir, hem de ona en yakın olandır.
Yarattığından gaflette olmayan Allah, yarattıklarının ihtiyaçlarını da bilir ve bunları giderir. Daha sonraki âyetler bunu açıklamaktadır.
2. Suyun yaptıkları
Yüce Allah, Mü'minûn 18'de ölçü ile indirdiği su ile neleri yaptığını anlatarak kudretine delil getirmektedir.
"Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yeryüzünde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter."
a) Âyette geçen kader kelimesi "Ölçü" anlamına gelmektedir. "Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık" (Kamer 54/49) buyuran Yüce Allah, ölçünün, yaratmanın temel kanunu olduğuna işaret etmektedir. Aynı şekilde yağmurun yağdırılması da belli bir ölçüye göre gerçekleşmektedir.
Yağmurun yağmasmdaki ölçünün kaybolmasını ve yeryüzünün ne hale geleceğini düşündüğümüzde kaderin yani ölçünün ne anlama geldiğini daha iyi anlarız. Yağmurun fazla yağmasının sellere, tufanlara, az yağması da çöllere sebep olacağı bir gerçektir.
Yüce Allah, gökten yağmurun inmesi yani yağmurun yağması kanununun incelenmesini ve bundaki ilâhî kudretin görülmesini istemektedir ve zaten onun için "indirdik" demekte, indirme eylemini kendisinin gerçekleştirdiğini vurgulamaktadır.
b) Ayrıca Yüce Allah, suyu yeryüzünde durduranın da Kendisi olduğuna işaret etmektedir. İnen yağmurun yeryüzünde durmadığını düşünürsek, bitkilerin ve denizlerin olamayacağını anlanz. İnsanın sofrasına gelen bütün gıdaların su ile toprağın buluşması ve suyun orada kalmasından geldiği bir gerçektir.
Onun içindir ki, Yüce Allah 'Abese 24'te "İnsan, yediğine bir baksın!" diyerek, önündeki gıdanın nereden geldiğini safha safha anlatmaktadır ('Abese 80/25-32). İşte suyun yeryüzünde tutulmaması neticesinde bu gıdaların oluşması mümkün değildi.
Yağmuru ölçülü indirip onu yeryüzünde tutması hem bize nimet, hem de Allah'ın kudretinin delili olmaktadır. Yerküre yuvarlak olduğuna göre, alt tarafta olan suların boşluğa dökülmemesini nasıl açıklarız? İşte bunların araştırılmasını Allah, bir ödev olarak insanlara vermektedir.
c) Yüce Allah, o suyu yok edip gidermeğe de gücünün yettiğine dikkat çekmektedir, suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?" (Mülk 67/30).
Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, bir önceki âyetlerde insanın yaratılışı ile ilgili biyolojinin, 17. âyette astronominin, burada da sularla ilgili bilimin programda yer almasını ön görmektedir.
d) "Böylece yağmur suyunun sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için bir çok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz."
Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 19'da insanın önüne gelen tüm meyvelerin kaynağında suyun olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir bakıma, bu ve bundan sonraki âyet En'âm 99 ve Nahl 10-11. âyetlerin devamı durumundadır. Âyetin, bahsi geçen bütün meyvelerin dışındaki meyveleri kapsamına aldığını "bunlarda sizin için bir çok meyveler vardır" ifadesinden anlıyoruz. Hurma ve üzümün dışındaki tüm meyveler de su sayesinde yaratılmaktadır.
Ayette Önemli olan enşe'nâ "meydana getirdik" ifadesindeki ilâhî kudrettir; "meydana getirme" eylemini gerçekleştiren Allah'ı görebilme ve O'na inanabilmektir; yediği meyvede Allah'ın kudretini görebilme, anlayabilme ve farkedebilme kabiliyetini göstermektir; nimetin Allah'tan geldiğini anlayıp iman edebilmedir.
e) "Tûr-i Sînâ'da da bir ağaç daha rrfeydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir."
Tûr-i Sînâ, "Sina Dağı" demektir. Bu dağ ve çevresi, Hz. Peygamber'den önceki peygamberlerin yaşadığı ve dinlerini öğrettikleri bir çevre, bir okul ve bir eğitim çevresi niteliğini taşımaktadır. Arafat'ın Hz. Âdem; Cûdî dağının Hz. Nûh; Nûr dağının Hz. Muhammed için ifade ettiği ne ise, Sina Dağı da Hz. Mûsâ için onu ifade etmektedir. Bu dağlar, ilâhî vahyin alıcı istasyonları, okutulduğu okulların özelliğini taşımaktadır.
"Sina Dağı" kavramı, yağı çıkarılan ve kendisi yiyenlere katık olan zeytin meyvesinin yetiştiği toprakların tümünü ifade etmektedir. "Parçayı anarak bütünü kasdetme kuralı"nı burada işletirsek, bu ağacın yetiştiği Akdeniz bölgesinin doğu kesimine işaret edildiğini söyleyebiliriz. Ayetteki ed-dühn "yağ"; es-sıbğ da "katık" anlamına gelmektedir.
Neden Yüce Allah diğer meyveler gibi yeryüzünü genel kullanmayıp zeytin için özellikle "Sina Dağı" kavramını kullanmıştır? Biraz zorlama da olsa, bundan başka yoruma geçmek suretiyle soruyu cevaplandırmak istiyoruz.
"Sina Dağı" sadece bedenimiz için gıda olan zeytin ağacını çıkarmıyordu. Ruhun gıdası olan öğretilere de kaynaklık ediyordu. Çünkü Sina Dağı, ruhlara gıda sunan peygamberlerin, ilâhî vahyin ve tevhîd inancının okulu durumundaydı. "Sina Dağı"nın ruhlara sunduğu gıda, Nur Dağı'nı müjdeliyordu. Sina Dağı'ndan çıkan tevhîd inancı, yani ilâhî vahyin ağacı insanlara hem yağ, hem de katık oluyordu.
3. Hayvanların faydaları
Göklerin yaratılışı, yağmurun yağdırılması, su ile insanın bitki ve meyve anlamında insanın önüne konan gıdaların delil olarak sunulmasından sonra, dördüncü delil olarak da hayvanlardan elde edilen faydalar gündeme getirilmektedir.
"Hayvanlarda sizin için elbette İbretler vardır. Onların karini an ndakin den size içiririz. Onlarda sizin için bir çok faydalar daha vardır. Etlerinden de yersiniz. Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız."
Burada Mü'minûn 21-22. âyetlerinin yorumunu birlikte yapacağız.
a) "Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır." 'ibret kelimesini "ders" anlamına almamız gerekiyor. Böylece Yüce Allah, hayvanlar âleminin incelenmesini, programa konmasını öngörmektedir. Zaten kendisi varlığını, birliğini ve kudretini anlatmak için hayvanlar üzerinde ders vermektedir. Hayvanlar âlemini, özellikle insan için çeşitli açılardan faydalar temin eden hayvanları incelemenin, kuşkusuz ilahiyatın konusu olmasını bu âyet ve benzerlerinden çıkarmamız mümkündür.
Bu bakımdan Nahl 66'da da daha önce böyle bir dersin verildiğine şahit olmuştuk. Bu âyetlerde geçen En'âm kelimesi, "dört ayaklı, çifte tırnaklı, geviş getiren ve otobur olan hayvanlar"ı ifade etmektedir; deve, manda, sığır, koyun ve keçileri ifade etmektedir.
b) "Onların karınlarındakinden size içiririz." Yüce Allah, burada neyin içirildiğini söylememektedir. Ama Nahl 66'da bunu detaylı bir şekilde açıklamaktadır. "Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz." Bu âyeti Mü'minûn 21. âyete götürürsek "süt" içirdiğini anlarız. Ayrıca Nahl 66'da sütün fışkı ile kan arasından elde edilen üçüncü bir mamul olduğuna da dikkat çekilmektedir. İşte derslerin en büyüğü, ot yiyen hayvanın içinde Yüce Allah öyle bir rafineri tesisi koymuş ki, tesisten hem fışkı, hem kan, hem de süt çıkarmaktadır.
İşte nasıl ki simsiyah ham petrolü rafineri tesisleri benzin türevlerine ayırıyorsa, hayvanın bedeninde Yüce Allah'ın kurduğu rafineri tesisi de ottan çeşitli mamuller çıkarmaktadır. Bu tesis nasıl oluyor da bedene hayat veren kanı, gıda veren sütü ve işe yaramayan fışkıyı üretiyor? İşte bu durum "ibret" denen dersi oluşturmaktadır. Bu tür ifadeler bir taraftan insan aklını Allah'a götürmekte, diğer taraftan da araştırmak üzere insanın önüne konan bir ödev olmaktadır.
c) "Onlarda sîzin için bir çok faydalar daha vardır. Etlerinden de yersiniz." Burada bahsedilen hayvanların, eti yenen hayvanlar olduğunu da anlıyoruz. Hem sütünden, hem etinden, hem derisinden istifade ettiğimiz söylenmektedir. Yüce Allah, her şeyini kullandığımız bu hayvanları bizim için yarattığını, bizim istifademize sunduğunu anlatarak sahip olduğumuz nimetin şükrünü yapmamızı istemektedir.
d) "Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız." Taşıtın olmadığı dönemlerde ve yerlerde nakil vasıtası hayvanlardı. Bu da insan için bir nimet teşkil etmektedir. Yüce Allah, gemiyi gündeme getirmekle hayvanın dışında geminin de bir taşıma aracı olarak kullanıldığını ve kullanılacağını söylemektedir. Başka bir ifadeyle taşımacılıkta hayvanın dışında araçların yapılabileceğine işaret edilmektedir. Bir bakıma gemi sanayisinin dışında vasıtaların üretilmesini insanlara ödev olarak vermektedir.
Netice olarak şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz: Nahl 66'da "süt içiririz" denmesine rağmen Mü'minûn 21'de sadece "onların karınlarından içiririz" demektedir. Bize göre "sütü" burada anmamasının sebebi, arının karnından çıkan bal ile tavuğun karnından çıkan yumurtanın da kasdedilmiş olmasıdır. Nahl de arı ve onun karnından çıkan bal ayrı bir âyette ele alındığından 66'da süt anılmıştır.
Yüce Allah, insanın gönlünü gerçek imana yumuşatması için burada dört delili sunmaktadır. İnsanın yaratılışı, su ve faydaları, insanın gıdası olan meyveler ve hayvanı gıdalar. Yüce Allah, bu kitapları okumamızı ve araştırma yapmamızı, oradan ilâhî kudreti anlayıp iman etmemizi emretmektedir. İnsan, sofrasına konan nimetler üzerinde düşünürse, Allah'ını bulmaması mümkün değildir. [12]
23. Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik ve o: "Ey Kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka bir tanrı yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?" dedi.
24. Kavminin inkâr edenlerinden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu da, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah di-leseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Bunları geçmiş atalarımızdan duymadık.
25. Bu adam deliden başka bir şey değildir. Öyleyse bir süreye kadar ona katılıp bekleyelim bakalım."
26. Nuh da: "Ey Rabbim, yalanlamalarına karşı bana yardım et" dedi.
27. Biz de ona şöyle vahyettik: "Bizim kontrolümüz ve talimatımızla gemiyi yap. Emrimiz gelip de sular kay-nayınca her cinsten birer çifti ve aleyhinde hüküm verilmiş olanlar dışında aileni de gemiye bindir. Zalimler hakkında benden bir şey isteme. Kuşkusuz onlar boğulacaklardır. "
28. "Sen ve beraberindekiler gemiye binip yerleşince, 'bizi bu zalim toplumdan kurtaran Allah 'a hamd olsun' de."
29. "Ey Rabbim, beni uğurlu bir yere indir. Sen indirenlerin en iyisisin " de.
30. Kuşkusuz bu olguda ibretler vardır. Biz, kesinlikle denemekteyiz-
Bundan önceki sûrelerde Hz. Nuh'un olgusu gündeme getirilmişti. Her gündeme getirilişinde, olgunun farklı yönleri ele alınmıştır. Ancak Mü'minûn süresindeki Hz. Nuh'un olgusu, daha çok Hûd sûresinde anlatılana benzemektedir. Şimdi bu sûrede geçen kısmının analizine geçebiliriz:
1. Tevhîd inancı
Daha önce söylediğimiz gibi bütün peygamberlerin önde gelen öğretilerinin başında "tevhîd" inancını şirkin yerine dikmek, yaymak, öğretmek gelmektedir. Çünkü tevhîd inancı, bütün peygamberlere gönderilen vahyin, mesajın özünü, cevherini, yani merkezî konusunu teşkil etmektedir.
a) "Andolsun Nuh'u, kavmine gönderdik." Yüce Allah, her peygamberi kendi kavminin içinden seçip göndermiştir. Çünkü o toplumun problemlerini, ihtiyaçlarını, hastalıklarını en iyi bilen kişi, o toplumun içinden gelen kişi olacaktır. Bundan şu kuralı çıkartıyoruz: Bir toplumu eğitecek olan öğretmenler, kendi içlerinden yetişmeli-dir. Her toplum kendi milli kültürünü, değerlerini ve dinini koruyabilmesi için öğretmenlerini kendi içinden çıkarmalıdır. Aynı şekilde her toplum kendi yöneticisini de kendi içinden çıkarmalıdır. Bir toplumun siyâsî erkini elinde tutacak olanlar kendi içlerinden yetişmelidir; ithal elemanlarla sonuç almak doğru değildir.
b) "Ve O: 'Ey Kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka tanrı yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?' dedi." Hz. Nuh'un kavmine öğrettiği ilk şey, belki de tebliğ ettiği ilk ilâhî mesaj tevhîd inancıdır. Hz. Nûh, kavmine, kime kulluk edeceklerini yani kime tapacaklarını öğretmektedir; Kendisinden başkasının tanrı olamayacağı Allah'a tapınmalarını söylemektedir. Dinin özü, tapınma ya da kulluk meselesidir. Kime kulluk edeceğini bilmek, takva denen manevî bağışıklık sistemidir; Allah'a saygı duymanın, O'na karşı sorumluluğunun bilincinde olmanın göstergesidir.
Onun içindir ki Hz. Nûh, kavmine takva kelimesini kullanarak sorusunu yöneltmektedir. Belki de insanlığı "takva" kelimesiyle ilk tanıştıran Hz. Nûh olmuştur. "Sakınmaz mısınız?" manasıyla "takva", topluma bir uyarı niteliğini taşımaktadır. O zaman toplumun şirk koştuğunu ve bu nedenle şirkten sakınıp tevhîd inancı gereği sadece Allah'a kulluk etmelerini onlara öğretmektedir. Ama takvayı "saygı duymak" anlamına alırsak, o zaman da tevhîd inancının saygı ile olan ilişkisini gündeme getirmiş olduğunu söyleyebiliriz.
2. Toplumun tepkisi
Daha önce Hûd sûresinde geniş bir şekilde görüldüğü gibi, toplumu Hz. Nuh'a çok ağır, olumsuz bir tepki göstermiştir. Her peygamber, toplumunun karanlık güçleri tarafından tepki ile karşılanmıştır.
a) "Kavminin inkâr edenlerinden ileri gelenler şöyle dediler."
Kur'ân'a bakıldığında, hep toplumun ileri gelenlerinin peygamberlerine karşı koyduğu, peygamberlerin onlar tarafından reddedilmiş ve yalanlanmış olduğu görülecektir. Bunun sebebini Hûd sûresinde açıklamamıza rağmen burada da değinmek istiyoruz: Peygamberlerin Allah'a imanı, yani tevhîd inancını esas olarak öğretmeleri, onların da müşrik veya kâfir olması başta gelen bir nedendir. Peygamberi aşağı görüp kibretmeleri, kendi kötü ahlâk ve sömürülerine engel olacağı düşüncesine kapılmaları, halk kitlelerine peygamberin getirdiği özgürlük ve değerlere tahammül edememeleri bu tepkinin sebepleri arasında yer almaktadır.
b) "Bu da, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir." Toplumun ileri gelen kâfirleri, Hz. Nuh'un sade bir insan olmasını, kendilerince toplumda yüksek bir statüsü olmamasını, onun peygamberliğe layık olmadığına delil olarak ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, peygamber insan üstü bir varlık olmalıdır.
Furkân 7-9'da da Hz. Peygamber'e aynı şekilde tepki gösterildiğini görüyoruz.
c) "Size üstünlük taslamak istiyor." Kâfir ileri gelenler, Hz. Nuh'un peygamber olduğunu ilan etmesi ile, kendi statülerinin, toplumdaki yerlerinin tehlikeye gireceğini anlamışlar ve onu bu açıdan yorumlamışlardır. Ellerinde bulundurdukları sosyal seviyenin altından geçen fay hattının tehlikesini görmüşlerdi. Sezdikleri bu tehlike onların olumsuz tepki göstermelerine sebep olmuştur.
d) "Eğer Allah dikseydi, kesinlikle melekleri indirirdi."
Dikkat edilirse, kâfir ileri gelenlerin, Allah'ı ve Allah'ın dilemesini bilecek kadar dini kültürleri vardı. Hatta onlar, meleklerin olduğunun da farkında idiler. Kendi içlerinden sade bir vatandaşın peygamber olması yerine, "Allah, meleklerden birini peygamber seçebilirdi" demekten kendilerini alamadılar. Kimi peygamber göndereceğini Allah'a öğretmeğe kalktılar.
e) "Bunları geçmiş atalarımızdan duymadık." Kâfir ileri gelenlerin bu sözü taklidin ne kadar eski dönemlerde başladığını göstermektedir. Geçmişi kutsallaştırıp, geleceğin ayağına zincir vurmak, yeniyi ve gelişmeyi katletmek, eskilere kadar uzanan bir hastalıktır. Babalarımızı bu yolda bulduk (Zuhruf 43/23); babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız (Bakara 2/170) şeklindeki sözleri, burada: "Bunları geçmiş babalarımızdan duymadık" şekline dönüşmüştür. Duymadıkları şey neydi? "Sadece Allah'a kulluk etmek, O'ndan başka tanrı olmadığına inanmak, Allah'a saygı duyup O'ndan çekinmek" gibi konulardı.
f) "Bu adam deliden başka bir şey değildir." Mü'minûn 25'te tepki zirveye ulaşmaktadır. Demek ki alışılmışın dışında yeni bir şey söyleyen kişiyi "cin çarpmış, delilenmiş" şeklinde değerlendirmenin geleneği Hz. Nûh toplumuna kadar inmektedir. Geçmişin anlayışı, inancın sıfatını almaya bir sebep olarak görülüyordu. Bir peygambere deli demek, katılığın, inadın, inkârın ve geçmişi tanrı edinmenin en büyük göstergesidir.
g) Kâfir ileri gelenler kendi kendilerine ve halka belli bir süreye kadar beklemelerini söylüyorlardı. Önünde durmalarının imkansızlığını anlayınca, beklemelerini önermişlerdi. Diğer taraftan Hz. Nuh'un başarıya ulaşacağını hiç ummadıklarından dolayı böyle söylediler. Burada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah, "Hz. Nuh'a toplumunun ileri gelenlerinin bu tepkisini bize niçin anlatıyor?" sorusunun cevabını bu sûrenin 30. âyetinde, "bunda ibretler, dersler vardır" diyerek vermiştir. Ancak bu dersin ne olduğunu bu âyetlerin içeriğinden çıkarmamız gerekiyor.
Geçmişte peygamberlerin, deli denecek, ölümüne gidilecek kadar ağır tepki almaları, din âlimi ve görevlileri için önemli bir Örnek, bir ders niteliği taşımaktadır. İyiye güzele, doğruya ve hakka karşı, kötüler ve kâfirler tarafından tepki gösterilmiştir. Bu olumsuz tepki günümüzde devam etmekte, gelecekte de devam edecektir, tyiyi, güzeli, doğruyu ve hakkı savunanlar, onların tepkilerine aldırmadan işlerine devam etmelidirler. Olumsuz tepkiler engel olma yerine teşvik edici olmalıdırlar. Geçmişin geleceğe bıraktığı en büyük hastalık, kirlilik ve karanlık ilâhî vahye karşı gösterilen tepki olmuştur.
3. Hz. Nûh yardım diliyor
Hz. Nûh, onların yalanlamalarının çok ileri gittiğini, onlarla başa çıkamayacağını anlayınca durumu Allah'a bildirerek yardım istedi. Demek ki, Allah'ın varlığı, çaresizlere çare bulma ile kendini göstermektedir. Allah makamı, çareler ve yardımlar yeridir. Dertler, problemler, ihtiyaçlar ve çözümsüzlükler oraya sunulur ve sunulmalıdır. İnsan kendi gücü ile yapılması gerekeni yapacak, yetmediği şeyleri Allah'a bırakacaktır.
Halkın yalanlamasına karşı Allah'ın yardımından başkası çare bulamaz. Yalanlar denize dönüşüp Hz. Nuh'u boğacak hale gelmişti. O denizden kurtulmanın yolu ilâhî yardımdan geçmektedir. Hz. Nûh bunu bildiği için, Allah'tan yardım dilemiştir. Bu yardımın neticesinde toplumun yalanları tufan olup kendilerini boğmuştur.
4. Yardım geliyor
Biz de ona şöyle vahyettik: Bizim kontrolümüz ve talimatımızla gemiyi yap. Emrimiz gelip de sular kaynayınca her cinsten birer çifti ve aleyhinde hüküm verilmişlerin dışında aileni de gemiye bindir. Zâlimler hakkında benden bir şey isteme. Kuşkusuz onlar boğulacaklardır."
Hz. Nuh'un yalanlara karşı Allah'tan yardım istemesinin ardından Yüce Allah, duasını kabul ediyor ve ona gemi yapma teknolojisini öğreterek kurtuluşun yolunu gösteriyor.
a) "Bizim kontrolümüz ve talimatımızla gemiyi yap." Bundan şunu anlıyoruz: İlk gemiyi yapan Hz. Nûh olmuş ve ona bu bilgiyi Allah vahyetmiştir. Yapımında onu bizzat Allah kontrol etmiştir. Demek ki, bütün teknolojik ve bilimsel buluşların ilk kaynağında ilâhî ilham vardır. Yüce Allah, peygamberlere vahyederek, diğer insanlara da ilham ederek bu buluşları yaptırmaktadır.
b) "Emrimiz gelip de sular kaynayınca, her cinsten birer çift ve aleyhinde hüküm verilmişlerin dışında aileni de gemiye bindir."
Yüce Allah, tabiat kanunlarına, kâinatın her zerresine, yerküreye ve göğe emir verip hareket ettirmektedir. Kâinatta her şey Allah'ın emrini anlayıp, emre uygun hareket etmektedir. Mesela "Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, göğe ve yerküreye: 'İsteyerek veya istemeyerek, gelin!' dedi. İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler" (Fussılet 41/11). Zemahşerî, buradaki gelme emrini, varlık alanına gelme olarak manalandırmıştır. İşte aynı emri, yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 27. âyete uyarlayabiliriz. Yüce Allah, fırının kaynamasını, yani yeryüzünün suları fışkırtmasını emredince fırın da kaynamaya başladı. Âyetteki et-tennûr kelimesini "yeryüzü" anlamına almak daha doğru olacaktır.
Suların kaynaması, tufanın başlangıcı demektir. Ayrıca suların kaynaması Hz. Nûh ve ona inananlar için kurtuluşu yalanlayanlar için de helak şeklindeki bir ceza olmuştur. Aynı şey, insan gruplarına farklı etkilerde bulunup farklı neticeler doğurmaktadır. Aynı şeyin farklı gruplara farklı etkide bulunmasını belirleyen de, o grupların inançları ve davranışları olmaktadır. Aslında Hz. Nuh'u yalanlayanlar, ona karşı koyanların sözleri ve davranışları ilâhî aleme çıkarak, oradan ilâhî emri alıp gelmiş ve yeryüzünde suların kaynamasına sebep olmuştur. İnsanların yanlış sözleri gökleri çatlatacak, yeri yaracak, dağlan yıkıp düşürecek güçtedir (Meryem 19/88-90; Mü'minûn 23/71). Bu âyette de söz konusu etki, yerden sular fışkırtmanın sebebi olmuştur. İnsanların gönlünde kaynayan inkâr ve yalanlamalar, yeryüzünün suları kaynatması şekline dönüşmüştür.
Yerden sular kaynarken, yukarıdan da bardaktan boşalır gibi yağmur yağıyordu. "Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık; yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti" (Kamer 54/11-12).
Demek ki, Hz. Nuh'un toplumundaki kâfirlerin inkârları ve davranışları gökten yağmur, yerden de su haline dönüşüp helaki getirmeye başlamıştı.
Gökten nehirler gibi inen yağmur ile yerden fışkıran su buluşunca Yüce Allah, Hz. Nuh'a her canlının çiftinden ve ailesinden hakkında hüküm verilener hariç kendine inananları gemiye bindirmesini emretti. Artık onlar için kuruluş, kâfirler için helak yolculuğu başlamıştı.
Ayetin bu kısmına biraz inceden bakarsak şu gerçeği yakalayabiliriz: Yüce Allah kâfirlere ve paygamberlerini yalanlayanlara, iman etme ihtimali ortadan kalkanlara hayvan kadar bile değer vermemiştir. Zira hayvanların kurtuluşunu emrederken kâfirlerin dışta kalmasını istemiştir. Çünkü kâfirler; A'râf 179'a göre hayvandan daha aşağı durumdadırlar. En'âm 125'e göre de inanmayanlar murdardırlar.
Yüce Allah Mü'minûn 27'de kâfirler hakkında helak olacaklar diye hükmünü verdiği için gemiye alınmamışlardı.
Diğer taraftan Hz. Nuh'a geminin yapılmasının Allah tarafından emredilmesinin arkasında da iman edenlerin gönülleri vardır. İman eden gönüller de sahiplerini suyun üstünde yüzdürmektedir. O gönüller ilâhî vahyi getirtip gemiyi yaptırmıştı. Aslında yüzen, gemi değildi; iman edenlerin gönlü idi. "Gönül vardır, su üstünde yüzdürür; gönül vardır, suyun dibine boğdurur. Gönül vardır, insanı hayvandan aşağıya indirir; gönül vardır, yücelere erdirir."
c) "Zâlimler hakkında benden bir şey isteme. Kuşkusuz onlar boğulacaklardır." Bu ifade aynen Hûd 37'de de yer almaktadır.
Nûh sûresi'nin 26. âyetine baktığımızda, orada Hz. Nuh'un bütün kâfirlerin kökünü kazıması için Allah'a dua ettiğini görürüz. Yüce Allah bu duayı kabul etti ve onlar hakkında başka bir şey söylememesini ona bu âyette emretmektedir. Diğer taraftan hanımı ve oğlunu kurtarması için Allah'a yalvarmış olmasından dolayı onların boğulacağını da söylemiş olabilir.
Mü'minûn 27'de geçen "benden bir şey isteme" emrinin Hûd 76'da geçen "Ey İbrahim ! Bundan vaz geç" emrine benzemekte olduğu görülmektedir. Şirk ve inkâr zulüm olduğundan boğulmaya neden olmaktadır. Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah'ın bize anlattığı bu durumdan günümüze getireceğimiz bir ışık var mıdır? Anlatılan bu tufan bir tarihsel olgu olarak mı kalacaktır? Bunlara şu cevabı verebiliriz: Bu olay, Hz. Nûh dönemindeki inkârın şiddeti günümüzde olduğunda çeşitli cezaların verileceğine işaret etmektedir diyebiliriz. Artık günümüzde medyanın, kitapların ve kötülüklerin fışkırması insanları tufanın içinde bırakmaktadır. O günkü zulüm, suyu kabartıp tufan haline getirdi; bugünkü zulüm de kötülükler tufanına sebep olmaktadır. Günümüzün kötülüklerinin meydana getirdiği tufanın içinde insanlar boğulmaktadır.
Hz. Nûh zamanında yerden sular fışkınyordu. Şimdi de insan nefsinden kötülükler fışkırmaktadır. O zaman gökten nehirler akar gibi su akıyordu, bugün de yanlış düşünenlerin fikirleri çeşitli yollarla akmaktadır. Bunlar birleştiğinde insanları boğar duruma gelmektedir.
5. Yardımdan sonra yapılması gerekenler "Sen ve beraberindekiler gemiye binip yerleşince: 'Bizi bu zâlim toplumdan kurtaran Allah'a hamd olsun' de. 'Ey Rabbim! Beni uğurlu bir yere indir. Sen indirenlerin en iyisisin' de."
Mü'minûn 28-29. âyetlerinden çıkaracağımız neticeler olacaktır. Yüce Allah, Hz. Nuh'a gemiyi nasıl yapacağını vahyettikten, yani öğrettikten sonra tufan başlayıp kurtuluş için gemiye bindiğinde ne yapacağını da öğretmektedir. Alimler, Hz. Nûh ile beraber gemiye binenlerin sayısını vermektedirler. Kur'ân sayıyı vermemekte ve Hûd 40'ta "Onunla beraber pek azı iman etmişti" denmektedir. Kaç kişinin ona inanıp gemiye bindiği önemli değil, önemli olan ona çok az kişinin inandığı konusudur.
Yüce Allah, Hz. Nuh'tan, beraberindekilerle gemiye yerleşince şu şekilde dua etmesini istemektedir: "Bizi bu zâlim toplumdan kurtaran Allah'a hamd'olsun." Demek ki, Hz. Nuh'a nerede/neden dolayı hamd edileceği bildirilmektedir. Şahsına ve başkalarına bir nimetin gelmesi ile hamd etmek gerektiği Öğretilirken, hamd etmenin zorunlu olduğu hem Hz. Nuh'a hem de bize bildirilmektedir. Düşmana karşı Allah'ın bize yaptığı yardımın ardından hamd etmek farzdır.
Hamd kelimesinin içinde başarıyı kendine mal etmemek gibi bir erdem anlamı da vardır. "Düşmandan ben kendi gücümle kurtuldum" demiyor da, "Allah bizi kurtardı" diyor. İşte bu ifade peygamberi ahlâkın temellerinden birini oluşturmaktadır. Genelde biz, başarıyı kendimize mal ederiz. Başarıyı kendisine mal eden de kendisini över; Allah'ı övmekten, O'na hamd etmekten uzak kalır.
Kurtuluşu Allah'a mal edip ona hamd edince, bu sefer başka bir yardım isteme hakkı doğmaktadır. 29. âyette de başka bir yardım için nasıl yalvaracağının formülü ona verilmektedir. "Rabbim, beni uğurlu bir yere indir. Sen indirenlerin en iyisi-sin." Ayette geçen mübarek kelimesine, tufana bakarsak "uğurlu", ama ekonomik açıdan bakarsak "bereketli" manasını verebiliriz. Bu kelime, kutlu, güvenli yer anlamına da gelmektedir.
Yüce Allah, bu dua formülü ile Hz. Nuh'a geminin mutlaka bir yere konaklayacağını, tufanın dinip karaya ineceğini bildirmektedir. Bir bakıma Yüce Allah, Hz. Nuh'u konuk edinecekti. Aslında bu dua kurtuluş için yapılan bir dua niteliğini taşımaktadır.
6. Hz. Nûh olgusunun anlatılış sebebi "Kuşkusuz bu olguda ibretler vardır. Biz kesinlikle denemekteyiz."
Bu âyet, Hz. Nuh'un olgusunun neden anlatıldığını açıklamakta ve onun bir ders niteliği taşıdığına dikkat çekmektedir. Düşünen insanlar bu olgudan dersler çıkarmalıdır. Bu dersler ne olabilir?
a) Sizden önceki toplumlara, vahy ve peygamber göndererek öğretim faaliyetinde bulunduk ve ardından öğretilenleri hayata geçirip geçirmedikleri konularında imtihan ettik. İmtihanı kazananlar hayatta kaldı, kazanamayanlar helak oldu.
Bu imtihan yaşamakta olan ve gelecekteki toplumlar için de geçerlidir. Onun için, geçmiş toplumların başına gelenlerin sebeplerini iyi tahlil edip kendi hayatınız için dersler çıkarıp ışık olmalısınız.
b) Peygamberi yalanlamanın, tevhîd inancına ters düşmenin, geçmişi taklit etmenin, peygambere hakaret etmenin nasıl bir ceza ile cezalandırıldığını görüp, insan gönlünün, beyninin devre dışı kalıp nefsin neler yaptığına dikkat ederek doğru yolu tutmanın dersi alınmalıdır. İnsanın yanlışlarının, yanlış inanç ve davranışlarının hayatım nasıl kirletip boğulacak hale getirdiğinin dersi verilmektedir.
c) Allah'ın dinine yardım edenlere, O'nun nasıl yardım ettiği konusunda da bir ders verilmektedir. İlâhî yardım, beklenmedik bir yerden ve beklenmedik bir şekilde gelebilir.
i. "Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir" (Talâk 65/1).
ii. "Kim Allah'a saygı duyarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder" (Talâk 65/2).
iii. "Ona beklemediği yerden rızık verir" "Kim Allah'a saygı gösterirse, Allah ona işinde bir kolaylık verir" (Talâk 65/3-4).
d) Dünyada iyi hayat, erdemli yaşam sürebilmek için Hz. Nuh'un anlatılan olgusu, bir teşvik niteliği taşımaktadır. Diğer taraftan bu olgu, kötüler için de caydırıcı özelliğe sahiptir.
e) Yüce Allah, Hz. Muhammed'i göndermekle Arapları ve diğer toplumları bu konuda imtihana tâbi tuttuğunu geçmişte yaşananlarla açıklamaktadır. [13]
31. Sonra bunların ardından başka bir nesil meydana getirdik.
32. Onlara içlerinden: "Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir tanrınız yoktur, saygı duymuyor musunuz?" diyen bir elçi gönderdik.
33. İnkâr eden ve âhiret buluşmasını yalanlayan kavminin ileri gelenleri ve kendilerine dünya hayatında nimet verdiklerimiz şöyle dediler: "Bu da, sizin gibi insandan başka bir şey değildir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.
34. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o zaman siz kaybedersiniz.
35. Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman tekrar dirileceğinizle sizi tehdit mi ediyor?
36. Oysa tehdit edildiğiniz şey ne kadar, hem de ne kadar uzak!
37. Bizim dünya hayatından başka hayatımız yoktur. Burada ölür ve burada yaşarız. Biz, asla tekrar diriltilmeyeceğiz.
38. O, Allah adına yalan uyduran bir kişiden başka birisi değildir. Biz, ona asla inanmıyoruz."
1. Hûd sûresine bakarsak, Hz. Nûh kavminden sonra oluşan toplumun adı 'Ad kavmidir. "Arkalarından başka bir nesil meydana getirdik" buyurulurken, bu neslin 'Ad kavmi olduğu görüşü en doğru olanıdır. Bu nesil, Hz. Nuh'un gemisine aldığı inanırlardan üremiştir. Ayrıca A'râf 65'te de Nûh kavminden sonra 'Ad'ın geldiğini görüyoruz. Kur'ân'da peygamberler ve onların toplumları anlatılırken Hz. Nuh'tan sonra Hûd'un geldiğini görüyoruz. Diğer taraftan Şu'arâ sûresi 123. âyete bakılırsa aynı sistem görülecektir. Kamer 18'de de bu sistem yer almaktadır. Kısaca diyebiliriz ki Mü'minûn 3I'de kasdedilen nesil ya da milletin 'Âd kavmi olduğunda şüphe yoktur.
ütili enşe'nâ kelimesi, "meydana getirdik, yetiştirdik, dünyaya getirdik, yarattık, oluşturduk, çıkardık" manalarına gelmektedir. el-karn kelimesi Kur'ân'da daha çok belli bir tarih dilimi anlamında kullanıldığı gibi, tarihin belli bir diliminde yaşayan nesil anlamında da kullanılmaktadır. Kısaca diyebiliriz ki, Hz. Nuh'un gemisinde bulunup kurtulanlardan Yüce Allah yeni bir nesil çıkarmıştır.
2. Onlara da peygamber gönderildi
Yetişen yeni nesle de ilâhî vahyi öğretecek bir peygamber gönderildi. Belli ki onlar da yozlaşmaya başladı, Hz. Nuh'un getirdiği mesajdan uzak düştüler. Onların bu durumunu düzeltmek için kendi içlerinden seçilen bir kişiyi Yüce Allah, peygamber olarak göndermiştir.
Bu peygamber işe, tebliğine, öğretimine ne ile başlamıştı?
a) "Allah'a kulluk edin."
Daha önce Mü'minûn 23'te Hz. Nuh'un aynı çağrıda bulunduğuna ve bunun bütün dinlerde, ilâhî vahyde yer alan ilk esas olduğuna dikkat çekmiştik. Demek ki, 'Âd kavmi de, Allah'tan başkalarına kulluk ediyordu, tapınıyordu. İşte bu nedenle Allah'a kulluk etmelerini onlara bildirmişti.
b) "O'ndan başka hiçbir tanrınız yoktur." Allah'a kulluk yapmanın şartı da, O'ndan başkasını tanrı edinmemek ve tevhîd inancına sahip olmaktır. Allah'a kulluk, tevhîd inancına dayanmalıdır.
c) "Saygı duymuyor musunuz?"
Hz. Nûh gibi, Hz. Hûd da yaratılıştan Yüce Allah'ın içimize koyduğu takva denen, sakınma, saygı duyma duygusunu, manevî bağışıklık sistemini harekete geçirmektedir. Allah'tan başka tanrıları dışlayıp tevhîd inancına sahip olmanın nedeni, takva denen saygı ve sakınma duygusudur.
Göze giden bir eşyaya karşı nasıl göz bir refleks ile karşı koyup kendisini sakınmak için kapaklarını kapatırsa, gönüle giden sahte tanrı inançlarına karşı sakınma refleksi ile gönül de kapılarını kapatmalıdır. Takva denen sakınma duygusu bu refleksi ve bu tepkiyi gönüle yaptırmalıdır.
3. Hz. Hûd'a gösterilen tepki
Hz. Nûh gibi Hz. Hûd da, verdiği bu tevhîd inancı mesajından dolayı toplumundan ağır bir tepki gördü. Bu tepkinin boyutları hemen hemen Hz. Nuh'a gösterilen tepkiyi andırmaktadır.
a) "İnkâr eden ve âhiret buluşmasını yalanlayan kavminin ileri gelenleri ve kendilerine dünya hayatında nimet verdiklerimiz şöyle dedi."
Yüce Allah, Hz. Hûd'a karşı koyan, ona ağır bir şekilde olumsuz tepki gösteren toplumun ileri gelenleri olduğuna dikkat çekmektedir. Olumsuz tepkiyi gösterenlerin özelliklerini Yüce Allah şöyle sıralamaktadır: i. Bunlar Allah'ı inkâr ediyorlardı, ii. Âhiretteki buluşmayı yalanyalanlıyorlardı, iii. Yüce Allah, dünya hayatında onlara refah vermişti. Onlara nimetler vermişti.
Hz. Hûd'a gösterilen tepki bir sonuçtu; bu sonucun sebepleri ise, inkâr psikolojisi, yalanlama ve servetin verdiği şımarmadır. Yüce Allah'ın bu psikolojik analizi gelecek nesillere de sosyolojik tepkileri analiz etme yeteneğini kazandıracaktır. Bu yetenek, davranışları yöneten psikolojik odak noktalarını öğretmektedir. Günümüzde ve gelecekte İslam dinine karşı gösterilen ve gösterilecek olumsuz tepkilerin değişmeyen nedenleri işte burada sıralanmaktadır.
b) "Bu da, sizin gibi insandan başka bir şey değildir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor." 'Âd kavmi de, Nuh kavmi gibi bir İnsanın peygamber olmasını içlerine sindiremiyorlardı. Peygamberin, yemeyen ve içmeyen bir insanüstü varlık olması beklentisi içindeydiler.
'Ad kavminin ileri gelenleri, bu sözleri ile halkı muhatap almışlardı. Hz. Hûd'a tepki olsun diye halkı kandırıyorlardı. Onlar biliyorlardı ki, halkın Hz. Hûd'u kabul etmesi ile kendi etkinlikleri kaybolacak, yaşadıkları suflî hayatı sürdüremeyeceklerdi.
Aynı tepki tarzı Hz. Peygamber'e de gösterilmişti: "Onlar şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber! Bizler gibi yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!" (Furkân 25/7).
Aynı sözleri kavmi, Hz. Nuh'un kendisine de söylediler (Hûd 11/27). Hz. Nuh'a toplumunun söylediğini, Hz. Hûd'a da hakaret edercesine söylediler: "Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sayıyoruz" (A'râf 7/66).
Bundan şunu çıkartıyoruz: İnsanlar dünya hayatı bakımından belki ilerliyorlar ama manevî bakımdan ilkellikten bir türlü kurtul amam aktadırlar.
c) "Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o zaman siz kaybedersiniz."
Bu insanlar, "itaat" kavramını da biliyorlardı. Ama "itaatin" beşerden gelen bir peygambere olacak boyutunu kabullenemiyorlardı. Çünkü kendileri sahip oldukları zenginlik nedeniyle şımarmış ve kibirlenmişlerdi. Beşerden seçilen bir peygambere itaat etmenin bir nevi manevî iflas olacağını halka söylüyorlardı.
Kaybedecekleri ne olabilirdi? Toplumun ileri gelenlerine olan yakınlıklarını, onların muhabbetlerini kaybetmiş olacaklardı. Çünkü bu ileri gelenler, manevî iflası, kaybedişi, hüsranı bilmez ve inanmazlardı.
d) "Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman tekrar dirileceğinizle sizi tehdit mi ediyor? Oysa tehdit edildiğiniz şey ne kadar hem de ne kadar uzak!"
Öldükten sonra dirilmenin olacağını ve buna inanmanın zorunlu olduğunu halka öğretmeyi bir "tehdit" olarak saymışlardı. Daha önce belirttiğimiz gibi insanların inanmakta en çok zorluk çektikleri konulardan biri öldükten sonra dirilme olmuş ve olmaktadır. Zorluğu, metafizik yani madde ötesi bir olguyu gündeme getirip inanç prensipleri arasına sokmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu olgunun deneylenememiş olması da bu zorluğa katkıda bulunmaktadır.
Gerçi Yüce Allah, bu konuda yapmış olduğu bazı uygulamalarını Bakara 259. ve 260. eyetlerde anlatmaktadır. Aynı tarzda reddetme Hz. Nuh kavminde olmuş, Hz. Muhammed'in toplumunda da görülmüştür:
"Kendi yaratılışını unutarak bize karşı rnîsâl getirmeğe çalışıyor ve:
'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir" (Yâ-sîn 36/78-79).
Öldükten sonra dirilmeyi farklı bir ifadeyle reddetmektedirler: "O tehdit edildiğiniz şey ne kadar, hem de ne kadar uzak." heyhat, "ne kadar uzak" derken böyle bir şeyin olmayacağını ifade etmek istemişlerdir.
e) "Bizim dünya hayatımızdan başka hayatımız yoktur. Burada ölür ve burada yaşarız. Biz asla tekrar diriltilmeyeceğiz."
Halka bazı şeyleri söyledikten sonra, kendi düşüncelerini, iddialarını,
inançlarını da açıklıyorlar. Dünya
hayatından başka bir hayat yoktur. Burada yaşıyor ve burada ölüyoruz. Tekrar dirilme diye bir şey yoktur. Halkı inançlarından dolayı tenkit etmenin ardından kendilerine göre vurucu etkilerini yapıyorlardı.
f) "O, Allah adına yalan uyduran bir kişiden başka birisi değildir. Biz ona asla inanmıyoruz."
Önce âhiret inancını inkâr ettiler. Başka bir ifade ile Hûd peygamberin getirdiği dinin temel inancı olan öldükten sonra dirilmeyi reddettiler, oklarını o esasa çevirdiler. Ardından Hz. Hûd'a dönüp onu yalanlamak için bu sözleri söylediler. Aslında onların bu söylevini bir psikolojik analize tâbi tutabiliriz. Kendi inkârlarını, yalanlamalarını ve iftiralarını projeksiyon, yani yansıtma yaparak Hûd peygambere iftira etmektedirler. Kendi psikolojilerini Hûd Peygambere yansıtıyorlar. Bu durum bir çeşit psikolojik hastalıktır. Kendi iç alemindeki oluşumları başkasına elbise gibi giydirme durumunda olduklarının bilincinde bile olamamaktadırlar.
Allah'a yalan uydurduğunu söylerlerken demek ki bu kavim de "Allah", "yalan", "uydurma" yani "iftira etme" kavramlarını biliyorlardı. Yalanlayanlar, inkâr edenler bu sefer de Allah'a toz kondurmamaktadirlar. Öyle anlaşılıyor ki, kâfirler kendi görüşlerine uymayan fikirleri yalan saymaktadırlar.
Netice olarak diyebiliriz ki, günümüzün ve geleceğin din adamlarını Yüce Allah kâfirlerin psikolojik yapılarını, saldırılarının yönünü, iddialarını, halkı nasıl kandırmaya çalıştıklarını anlatarak bilinçlendirmektedir. [14]
39. O peygamber: "Rabbim!" dedi. "Beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!"
40. Allah şöyle buyurdu: "Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!"
41. Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses ya-kalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zâlimler topluluğunun canı cehenneme!
Bu âyetlerin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır:
1. "O peygamber: 'Rabbim!' dedi. Beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol." Hûd peygamberin yalvarışının metnini meydana getiren kelimeler ile Mü'minûn 26'daki Hz. Nuh'un yalvarışindaki metin aynıdır. Her ikisi de toplumlarının kendilerini yalanlamaları nedeniyle yardım istemişlerdir. Bu yalanlama, dönüşü olmayan bir yalanlama idi. Dönüşü olmayan yalanlamanın, kin ve ardından düşmanlığa dönüşüp öldürmeye kadar varma ihtimali olduğundan yardım istemişlerdir.
Diğer taraftan, bu insanların eğitimden nasiplerini alıp değişime uğramalarının da ihtimali ortadan kalkmıştı. Demek ki eğitilemeyen insanlar da olacaktır. Eğitimin, sihirli bir değnek gibi her şeyi yapma, herkesi değiştirme gücüne sahip olmadığını bu âyetlerden anlıyoruz. Ayrıca peygamberlerden de anlıyoruz. Ayrıca peygamberlerin, herkesi etki altına alacak beşerüstü güçlerinin olmadığı da aynı gerçeği göstermektedir.
2. "Allah şöyle buyurdu: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar." Yüce Allah, Hûd peygamberin duasını,
yardım dilemesini kabul etti ve çok geçmeden onları pişman edecek cezalandırmayı yapacağını bildirdi. Vereceği cezanın, pişmanlık meydana getireceğine de Yüce Allah işaret etmektedir. Demek ki insan, pişman olacağı bir işi yapmamalıdır. Böyle bir cezayı vereceğini önceden peygamberine bildirmiş ve onu rahatlatmıştı.
3. "Nitekim vukuu kaçınılmaz'olan korkunç bir ses yakalayıverdı onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zâlimler topluluğunun canı cehenneme!"
Yüce Allah, kısa zaman sonra onları "ses" ile cezalandırdı. Bu cezanın şekli, ya da özellikleri şunlardı:
a) Bu azap hakikate uygun, ya da adalete uygun bir ceza idi. Ayetteki bi'1-hakk ifadesini böyle anlamak gerekiyor. Ayrıca bu kelime, gerçekleşmesi engellenemez, kaçınılmaz manasına da gelir. es-sayha "ses", bir tabiat olayıdır. Ama Yüce Allah onları neden "ses" ile cezalandırmıştır? Soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz: Allah'ın vahyini dinlemeyene, peygambere kulak vermeyene, yani onların sesini dinlemeyene, ses ile ceza vermek, suça denk bir ceza olacaktır. İlâhî sese kulak vermeyeni, ses helak eder.
b) "Onları sel süprüntüsüne çevirdik." ğüsâ' kelimesi, "selin getirdiği çer-çöp, kütük, siyahlaşmış, çürümüş yapraklandır. A'lâ4 ve 5'te şöyle Duyurulmaktadır: "Yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel atığına çeviren."
Demek ki bu korkunç ses, onları faydasız, selin hızına ayak uyduramayıp kenara itilen çer-çöpe dönüştürdü. Bu, bir bakıma varlığını kaybetme anlamına gelmektedir. Yüce Allah, mesajına, peygamberine inanmayıp bir kenara atan, onlara çer-çöp muamelesi yapana nasıl çer-çöp muamelesi yaptığına, onların nasıl çer-çöp haline getirdiğine işaret etmektedir. Burada da işlenen suça denk bir cezanın verildiğine şahit oluyoruz.
c) Bu ceza, zâlimleri uzaklaştıran, onları cehenneme götüren bir ceza oldu. Bu da âhirette karşılaşacakları cezadır. Demek ki onların inkârı, yalanlamaları ve şımarmaları tek kelime ile zulümdü. Böylece bunlar kendilerine zulmetmişlerdi. Bu ifadesiyle Yüce Allah zulüm ve zalim kavramına bir tanım getirmiş oldu. [15]
42. Sonra onların ardından başka nesiller getirdik.
43. Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.
44. Sonra birbiri peşinden peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalanladılar. Onları birbiri peşinden yok edip, hepsini birer efsaneye çevirdik. İnanmayan millete lanet olsun.
Bu âyetlerin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır. Aslında Hz. Nuh'un kavminin helak edilmesinden sonra ne oldu ise, 'Ad kavminden sonra da benzer şeyler oldu. Bu durum, bize sosyal olaylar ve olgular arasında sebep sonuç ilişkisi dediğimiz bir determinizm kanununun işlediğini göstermektedir. "Aynı olaylar aynı şartlar altında aynı neticeleri doğurur" ilkesi burada da geçerli olmaktadır.
1. "Sonra onların ardından başka nesiller getirdik." kiraz Önce yorumladığımız Mü'minûn 31'de Hz. Nûh toplumunun ardından "bir nesil" getirildiği söylendiği halde, şimdi yorumunu yaptığımız 42. âyette ise 'Âd kavminden sonra "nesiller" getirildiği söylenerek, kurun "nesiller" kelimesi çoğul kalıbında getirilmiştir.
Helak olacak kötü davranışlarda bulunanların dışında kalan iyilerle Yüce Allah nesilleri devam ettirmiştir. Onların nesilleri ile insanlığı döl-leyip devam ettirmiş ve gerekli olan değişimi sağlamıştır. Bu ifadeden hareketle Hz. Nuh ile Hz. Hud arasında fazla bir zaman aralığının bulunmadığı, birbirlerine yakın zamanlarda yaşadıkları anlaşılmaktadır.
2. "Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir."
Buradaki "ümmet" sosyolojik bir kavram olduğu için "ecel" kelimesi de sosyolojik bir anlam taşımaktadır. Bir ferdin ömrü olduğu gibi bir toplumun da ömrü vardır. Bir fert öldüğü gibi, bir toplum da ölür. İşte bu âyet bir toplumun ömründen ve ölümünden bahsetmektedir. Fert için Münâfikûn 11. âyet şunu buyurmaktadır: "Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi ertelemez." Bir toplum, millet, ümmet için A'râf 34'te şöyle açıklık getirilmektedir: "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler."
En'âm 2'nin yorumunu yaparken tespit ettiğimiz gibi ferdin bir oynak eceli, bir de sabit eceli vardır. Bu durum bir toplum için de söz konusudur. Toplumların Ömrü de yaşayan bir organizmanın hayatına benzemektedir. İnsanlar hayatlarını kullandıklarına göre, ecellerini öne alma bakımından kaza denen ecelin takdirine sebep olurlar. Toplumlar da kötülükleri işleyerek kendilerini çürütürler ve kaza denen ecelin takdirine sebep olurlar. Ama mükemmel bir hayat yaşayan bir toplumun da öteye geçemeyeceği sabit bir eceli vardır. İşte bu sabit ecel geldiğinde bunu erteleme imkanı yoktur, aynı zamanda bu sabit ecel öne çekilemez.
Bundan şunu çıkartıyoruz: Hiçbir toplum kendini ebedî göremez ve görmemelidir. Sosyolojinin temel kanunlarından biri, toplumların doğup büyüdüğü ve sonra ölüp yerlerine başka toplumların geldiğidir. Bu gidiş gelişler bir süreç olarak devam etmektedir.
3. "Sonra birbiri peşinden peygamberlerimizi gönderdik."
Peygamberlerin ardı ardına gelmesi, toplumların ardı ardına gelip gitmesi ile ilgilidir. Ayette geçen tetrâ kelimesi el-vitra kelimesinden türemiştir. "Ardı ardına gelmek, gelenler" anlamına gelen mütevâtir de ondan türemiştir. Bu kelimenin anlamı Bakara 87'de geçen kaffeynâ kelimesine benzemektedir. "Ondan sonra ardı ardına peygamberler gönderdik" buyururken aynı anlamı kasdetmektedir. Toplumların bir zincirin halkaları gibi birbirini takip etmeleri ne ise, peygamberler zincirinin birbirini takip etmesi de odur. Toplumların hayat tarzı peygamberlerin gelişinde sebep olmaktadır. Peygamberlik müessesesi bir öğretim, bir elçilik müessesesidir. Yüce Allah'ın kurduğu vahy okulunda ders verenlere peygamber denmektedir.
4. "Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalanladılar."
Yalanlanmak sanki peygamberlerin kaderi olmuştur. Aslında bu onların kaderi değil de, peygamberlerin mesajlarına uyamayacak, onları kabul edemeyecek kadar süfli hayat ve yanlış inanç yaşayanların kaderi olmuştu. Yalanlamak, onların değişmeyen ahlâkı olmuştu. Sebep sonuç ilişkisi içinde düşündüğümüzde, toplumların neden helak olduğunun sebebi burada tespit edilmektedir.
5. "Onları birbiri peşinden yok edip, hepsini birer efsaneye çevirdik. İnanmayan millete lanet olsun."
İşte peygamberleri yalanlamaları, onların helakini getirmiştir. İnanmayan toplumun uzak tutulması, lanetlenmesi bundan dolayı olmuştur. O zaman Yüce Allah burada imana yeni bir anlam kazandırmış olmaktadır. İnanmak, ya da iman, toplumların helakim, lanetlenmesini, Allah'tan uzak kalmalarını önleyen bir gönül eylemidir. Demek ki iman, ferde, topluma ve tüm insanlığa güzellikleri getiren, karanlıkları ortadan kaldıran, aklın gönülde oluşturduğu eylemin adı olmaktadır.
İşte inanç duygusunu bir kenara atıp, onun gerçek imanla doyurulmasını gerçekleştiremeyen, ya da gerçekleştirmeyi uygun bulmayanlan Allah tarihte yaşamış efsanelere döndürmektedir. Ayetteki ehâdîs kelimesi, "hikaye, efsane", başka bir ifade ile "tarihî birer olguya dönüşmek" demektir. Onlardan sadece sözle bahsedilmektedir; varlık alametleri kalmamıştır. İzleri kalmamış, sadece sözlerde kalmışlardır.
Netice olarak diyebiliriz ki, peygamberlere karşı çıkan, onları asılsız kabul eden ve onların getirdiği mesajı geçmişin hikayeleri olarak görenleri Yüce Allah, izi kalmayan, asılsız sözlere çevirmektedir. Böylece Yüce Allah, sebep sonuç ilişkisi içerisinde geçmişin olguları üzerinde analizler yaparak, yaşanan ve yaşanacak zamanın nesillerine ışık tutmakta, öğüt vermekte ve uyarıda bulunmaktadır. Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn sûresinin başında yer alan kurtuluşu, mutluluğu, zaferi elde etmeğe mâni olan inanç ve davranışları da anlatmaktadır. Önce, kurtuluşu elde etmenin yollarını göstermiş, sonra da ona mâni olan şeylerin neler olduğunu açıklamıştır. Bu anlatımı ile Yüce Allah beşerî eğitime şu ilkeyi kazandırmıştır: Eğitim sadece iyiye, güzele, doğruya, hakka giden yolları anlatmayacak, onlara gitmeyi engelleyen şeyleri de öğretecektir. Olumlu ile olumsuz bir anda verilmelidir. Ekşiyi tatmayan tatlıyı, tatlıyı tatmayan ekşiyi anlayamaz. Fikirler de, değerler de zıtlan ile Öğretilirse, manevî bağışıklık sistemi güçlü olacaktır. [16]
45-46. Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn 'u, Firavun ve ileri gelenlerine âyetlerimizle ve kesin delillerimizle gönderdik. Kibirlendiler ve zaten büyüklük taslayan bir topluluktular.
47. Bu yüzden dediler ki: "Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?"
48. Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helak edilenlerden oldular.
49. Andolsun biz Musa'ya, belki onlar yola gelirler diye, Kitâb'ı verdik.
İnsanların kurtuluşa, mutluluğa ve zafere ulaşmasını engelleyen sebepler, Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'un toplumları ve Firavun ile olan ilişkileri içinde anlatılmaktadır.
1. "Sonra, Mûsâ ve kardeşi Harun'u Firavun ve ileri gelenlerine âyetlerimizle ve kesin delillerimizle gönderdik." Yüce Allah, nereye peygamber göndereceği konusunda ölçü veya Ölçüler koymuştur. Bunlardan bazıları şunlardır: Tevhîd inancının kaybolup şirkin egemen olduğu, insan haklarının çiğnendiği, insanların sömürüldüğü toplumlara peygamber göndermiştir. Bu saydıklarımız ana nedenleri teşkil etmekte, kuşkusuz başka sebepler de vardır.
Ayetimize dönersek şunu görürüz: Firavun kendisini toplumunun tanrısı görüyordu (Nâzi'ât 79/24); halkı gruplara ayırıyor, bir grubu tutuyor, diğerini eziyordu (Kasas 28/4); erkek çocukları boğazlatıyor, kız çocuklarını bırakıyordu (Bakara 2/49; Kasas 28/4); İsrâiloğullarını hem sosyal statü, hem hukuk ve hem de ekonomik bakımdan köle olarak kullanıyor ve sömürüyordu (Mü'minûn 23/47). Firavun ve etrafındakiler, Mısır'da böyle bir sosyal çevre oluşturdular. İdare ettikleri toplumu, insan hak ve özgürlükleri, tevhîd inancı ve ekonomik bakımından tam bir bataklığa çevirmişlerdi. Bu bataklığı kurutmak için de Allah, Hz. Mûsâ ve kardeşi Hz. Harun'u peygamber olarak o dönemde görevlendirdi.
O dönemin tarihine sosyoloji kanunları ile yaklaşırsak şunu görürüz: O devirlerde, toplumu idare eden ileri gelenlerin din, inanç ve anlayış değiştirmesi ile halk da aynı şekilde değişime uğrardı. İyilikler veya kötülükler yukarıdan aşağıya doğru inerdi. Toplumun tepesindekileri etkileyip değiştirmek, toplumu değiştirmek demekti. Onun içindir ki âyette "Hz. Mûsâ ile kardeşi Harun'u Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik" ifadesine yer verilmiştir.
Bunun bir anlamı da şudur: "Parçayı anarak bütünü kasdetmek" kuralınca, Firavun ve ileri gelenleri anılarak tüm toplum kastedilmiştir. Yüce Allah, onları eğitebilmesi ve onları yola getirebilmesi için de Hz. Musa'yı ve kardeşini mesajları ve yetki ile donanımlı olarak göndermişti. Eğitim araçları ile onları donatmıştı. "âyetlerimizle" derken Yüce Allah'ın neyi kastettiği konusunu âlimler farklı şekilde yorumlamışlardır. İbn Abbâs "dokuz mucize"; Hasan el-Basrî "din" olarak yorumla-mışlardır. Ayâtina kelimesine "mesajlar", sultân kelimesine de "yetki" anlamını vermek daha doğru olacaktır. Ama Mü'minûn 49. âyeti dikkate alarak mana verirsek "mucizeler" manasını vermemiz gerekiyor.
Sultân kelimesinin açıklaması Hicr 42'de yapılmıştır. "Belâ etmek, üstün kılmak, delil, nufûz, otorite, hükümranlık, ferman, mesaj, güç, yetki, saltanat" manalarına gelen bu kelime yorumunu yapmakta olduğumuz âyette, "delil ve yetki" anlamına alınabilir.
Kısaca Yüce Allah, onları mucize ve delillerle donanımlı olarak, yetki vererek göndermişti. Hem mucizeler hem de yetki Allah'tan geldiği için, onların bu işe kendiliklerinden soyunmadıkları anlaşılmaktadır. Biz bundan şu neticeyi çıkartıyoruz: İnsanları eğitecek olan öğretmenler ve imamlar bilgi ile donanımlı olmalıdırlar. Halka, öğrenicilere vereceği bir şeyi olmayan, yetersiz kişileri Öğretmen ve din görevlisi olarak atamak doğru değildir ve bu tür görevlendirmeler eğitimin kalitesini düşürecek, halkın ve öğrencilerin cahil kalmasını sağlayıp değişimine mâni olacaktır. Toplumun iyiden yana değişmesi, kaliteleşmesi, kaliteli öğretmen ve kaliteli din adamını zorunlu kılmaktadır.
2. "Kibirlendiler ve zaten büyüklük taslayan bir topluluktular." Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'a karşı sözü edilen kâfirler, kibir gösterdiler. Toplumda bulundukları yer itibari ile onlar servet ve statü bakımından büyük, yüksek bir yere sahiptiler.
Bu yer onları gurura, kibre şevketti. Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'a böyle bir tavır takındılar. Kibir psikolojik bir etkeni, büyüklük de sosyal nitelikli statüyü veya seviyeyi ifade etmektedir. Kendi iç âlemleri ve sosyal statüleri onların Allah'ın mesajlarına tepki göstermelerine sebep olmuştur. Tepki, hem içerden hem dışardan gelen sebeplerle oluşuyordu. İçeriden kibir, dışarıdan da sosyal statü birleşince Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'a olumsuz tepki koymuşlardı.
3. "Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken/bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?"
a) "İsrâiloğullari, Firavun ve etrafındaki ileri gelenlerin kölesi olması ve Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'un onlardan olması sebebiyle onları küçük gördüler. Her ne kadar Hz. Mûsâ Firavun'un sarayında yetişse bile köken itibariyle köle bir toplumdan geliyordu. Onun ve kardeşinin bu durumu, kibirlenen Firavun ve etrafındaki ileri gelenlerin gözünde aşağılanmaya neden olmuştu. Yüce Allah, bu etki ile tepkiyi bize niçin anlatıyor? Aslında günümüzde bu ilişki sistemi devam etmektedir. Statü itibariyle düşük olan insanların çocuklarına siyâsî iktidarı vermemek, onları ağır sorumlulukları olan makamlara yükseltmemek, onları küçük görmek günümüzün büyük siyâsî ve sosyal yaralarından biridir. Güzel Kur'ânî bir terbiye almış olan ileri gelenler bunu böyle görmez, görmemesi için Yüce Allah bunları bize anlatmaktadır.
Asırlarca Osmanlı devletinde ve günümüzde ne yazık ki Anadolu insanı küçük görülmüş, devlet kademelerinde, ekonomide, siyasette görülmeyen engellerle karşılaşmıştır. Ama bu durum her toplumda her çağda böyle sürüp gitmiş ve gitmektedir. Dindar bir aileden, ya da statüsü düşük bir aileden gelen insanlar küçük görülerek engellenmişler, kabul edilememişlerdir.
Hatta Hz. Nuh'un etrafında toplanıp ona inananları küçük gördükleri için toplumun ileri gelenleri ona inanmamışlar ve ona bu düşük seviyedeki insanları kovmadıkça ona yaklaşmayacaklarını söylemişlerdi (Hûd 11/27). İşte Kur'ân bunları bize anlatırken, insanları kavimlerinin, ana-babalarının statülerine göre değerlendirmenin yanlış olacağını ve bu kibrin, toplumların helakine sebep olacağını öğütlemektedir. Yüce Allah
öğüdünü, öğretisini yaşanmış bir olgunun altın tepsisi içine koyarak bize sunmaktadır.
b) Hz. Nûh ve sonraki toplumlara gönderilen peygamberlere gösterilen tepkinin bir benzeri de Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'a gösterilmiştir: "Bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?" Her zaman insanüstü varlıklardan, meleklerden peygamber beklemişler, kendi içlerinden çıkan peygamberlere inanmamış veya inanmakta zorluk çekmişlerdir.
4. "Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helak edilenlerden oldular." Yüce Allah, Firavun toplumunun helak edilişinin sebepler zincirini vermektedir. Sebepler zincirinin ilk halkaları şunlardır: "Allah'ın mucizelerini, delillerini inkâr ettiler. Bu inkârın sebebi kibir ve büyüklük taslamaları olmuştur. Onların bu psikolojisi Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun'u da yalanlamalarına sebep olmuştur. Yalanlama ve inkârları da helaklerine sebep olmuştur. Bir toplumun helake gidişini en ince detayına varıncaya kadar anlatan Yüce Allah, sebepler zincirinin başına insanın iç alemindeki kibri koymuş, o kibre tamamen bürünmüş olanların Allah'ın âyetlerine ve peygamberine karşı takındıkları tavrı açıklamış ve ardından bu inkâr ve yalanlamanın getirdiği sonuca dikkat çekmiştir; böylece tarihî olguların arkasında veya içindeki sebepler yumağını gündeme getirerek, hem bizi eğitmekte ve hem de tarih araştırmalarının nasıl yapılacağını öğretmektedir.
5. "Andolsun biz Musa'ya belki onlar yola gelirler diye, Kitâb'i verdik." Kimlerin doğru yola gelmesi için Yüce Allah Kitâb'ı Hz. Musa'ya vermiştir? Bu konuda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Kadı Beydâvî, "Firavun ve halkının doğru yolu bulması için ona Kitâb'ı vermiştir" derken Zemahşerî çok önemli bir delile dayanarak bunu reddetmektedir. Onun dayandığı delil Kasas 43. âyettir:
"Andolsun biz, evvelki nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya düşünüp öğüt alsınlar diye, insanlar için apaçık deliller, hidâyet rehberi ve rahmet olarak o kitâb'ı vermişizdir." Zemahşerî bundan Hz. Musa'ya Kitâb'ın Firavun ve halkının helâkından sonra verildiğini çıkarmaktadır.[17]
Râzî, Kadı Beydâvî ile Zemahşerî'nin görüşlerini naklediyor fakat kendi tercihini ve görüşünü belirtmiyor.
Diğer taraftan A'râf 148-150. âyetlere bakarsak, Hz. Mûsâ Tûr dağından kitabın levhalarını getirdi. Bu durum, Firavun'un boğulmasından sonra olmuştur. Öyleyse, "belki onlar yola gelirler diye"den kasdedilen İsrâiloğullarıdır. Böylece Allah, Hz. Musa'ya gönderdiği Kitâb'ın amacını belirlemiş ve bu amacın doğru yola rehberlik olduğunu söylemiştir.
Ayetin "belki onlar yola girerler" cümlesine biraz derin ve inceden bakarsak şunu yakalayabiliriz: Kitâb'ı öğrenince insanlar kendiliklerinden yola girecekler, doğru yolu bulacaklardır. Bilgiye sahip olan, doğru yolu kendisi bulur ve bulmalıdır. yehtedûn fiilinin öznesi insanlardır. Demek ki kitap, doğru yolu gösterir ama o yola girme eylemini yapacak olan insandır. Bilginin aydınlatıcı, rehberlik edici, harekete geçirici yönü, insanın da onu hayata geçirecek eylemci yönü gündeme getirilmektedir. Bilgi insanı yürütür, o motorun yakıtı, ışığın kaynağı gibidir. Bilginin yürütemediği insanlar, taşlaşmış ve o nedenle çok ağırlaşmış gönüllere sahip olanlardır. [18]
50. Meryemoğlunu ve annesini de bir alamet kıldık; onları yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.
Bu sûrenin başındaki felah, yani "kurtuluş" kelimesine dönersek, oraya giden yolun anlatılmasında başvurulan beşinci olgunun bu olgu olduğunu görürüz. Ancak Hz. îsâ ve annesinin olgusu geniş bir şekilde Meryem sûresinde anlatıldı. Al-i İmrân'dan Nisâ'ya, oradan Mâide'ye intikal eden bu olgunun başka sûrelerde de gündeme getirildiğini görüyoruz. Mü'minûn sûresinde ise diğerlerine göre çok daha kısa bir değinmenin olduğuna şahit oluyoruz. Ayetin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır.
1. Hz. îsâ, annesi ile beraber
anılmaktadır. Hz. Meryem, dünya kadınlarının bir simgesi olmuştur.
"Erkekler olmasaydı dünya yürümezdi" diyen ve kadını çok küçümseyip
aşağılayan bir kültürün içinde Hz. Meryem, kadın
haklarının öne çıkmasını, yaşantısıyla sağlayan büyük bir şahsiyet olmuştur, olmakta ve gelecekte de olacaktır.
Yüce Allah, ona kocasız bir erkek çocuk vermesi ile erkekler âlemine erkeksiz dünyanın nasıl yürüyeceğini, kadını küçümsemenin ne denli yanlış olduğunu göstermiş ve haykırmıştır. Kocasız dünyaya getirdiği çocuğunun çileleri, kadın haklarının, kadınların değerinin güneş gibi doğmasını sağlamıştır.
Çileler nura ve Kur'ân'da yer alacak kadar ilâhî beğeniye dönüştü. O, bir ezilen, horlanan, itilen, kakılan, aşağılanan kadının sesi, ayağa kalkışı ve değeri oldu. Onun için Kur'ân'da peygamber olan oğlu îsâ nerede ise o da orada olmuştur. Onun için Hz. Meryem bir delil, bir belge bir alâmet ve bir ders olmuştur. Onunla Yüce Allah kıyamete kadar insanlığa ders vermekte ve verecektir.
2. Hz. îsâ, yani Meryem'in oğlu da dünya insanlığı için yaratılışı gereği bir âyet, bir delil ve bir ders niteliğini taşımaktadır. Aslında yaratılışı Hz. Âdem'in yaratılışına benzemektedir (Al-i İmrân 3/59). Kendisine verilen mucizeler ve beşikte konuşması ile de tam bir ders niteliği taşımaktadır. Büyük peygamberlerden olan Hz. Isâ (Bakara 2/253), Kur'ân'daki anlatımla İsrail oğullarının son peygamberi olmuş Hz. İsmail'in soyundan gelen Hz. Muhammed'i müjdelemiştir.
Kendisinin adı, daha sonraları "Allah'ın oğlu" deninilerek bir i-nanç bunalımına, şirke bulaştırılmış, Yüce Allah'ın ona verdiği unvanının ötesine Allah'ın yanına oturtulmuştur. Onun için onun etrafındaki bu yanlış inançları düzeltmek için Kur'ân gelmiştir.
Dikkat edilirse Yüce Allah, Hz. Meryem ile Hz. isa'yı iki ayrı "âyet" olarak göstermemiş de tek âyet göstermiştir. Bunun böyle olmasını Râzî, "her ikisinin ortak olduğu doğum hadisesi"ne bağlamıştır .[19]
3. Yüce Allah, anne ve oğlunu yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirmesini burada niçin gündeme getirmektedir?
Ayette geçen kavramları açıkladıktan sonra bu soruyu cevaplandırmayı uygun buluyoruz. âveynâ fiili, "yerleştirdik, barındırdık, eriştirdik" anlamlarına gelmektedir. rabve de "yüksek yer, tepe" demektir. Bu tepenin bulunduğu yerin neresi olduğu konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir.
Râzî bu ihtilafları şöyle nakletmektedir: Katâde, "Beyt-i Makdis arazîsi olan iliyâ"da; Ebû Hureyre, "Ramle"de; Kelbî ve İbn Zeyd, "Mısır'da; çoğu âlimler, "Dimeşk (Şam)"da; Mukâtil ve Dahhâk da "Şam'ın sulak arâzîleri"nde olduğunu iddia etmişlerdir. karâr, "düz ve geniş toprak parçası" demektir, me'în de, "yeryüzünde akan su" demektir. Yapılan bu açıklamalar, konuya maddî açıdan bakıldığını ifade etmektedir. Maddî açıdan bakınca doğal olarak ihtilaf çıkmakta, farklı görüşlere gidilmektedir.
Yukarıda sorduğumuz soruya cevap verebilmemiz için, konuya maddî açıdan değil de manevî açıdan yaklaşmamız gerekiyor. Önce, Muhammed Esed'in âyetin bu kısmına verdiği mükemmel manaya dönmemiz gerekiyor: "Ve onların her ikisini ebedî esenliğin, berrak çeşmelerin bulunduğu yüce bir makama eriştirdik." İşte bu mana âyete doğru tefsir getirmemizi temin edecektir.
Âyette geçen ve bizim "tepe" diye tercüme ettiğimiz mekan, gerçekten maddî anlamda bir tepe değildir. Tıpkı Bakara 265'te Allah rızasını umarak ve kendi ruhunu kuvvetlendirmek için infâk ibadetini yapan insanın manen bir tepenin üstündeki cennete benzetilmesi gibi. Bu benzetme, söz konusu insanın yüce ruhlu olduğunu, âhirette, cennette ona yüce bir makam verileceğini ifade etmektedir. Me'în de "berrak çeşmeler, gözeler", yahut "akarsular" demektir. Bu da pek çok âyette geçen ve özellikle Muhammed 15'te isimleriyle açıklanan cennetteki nehirleri ifade etmiş olabilir.
Böylece buradaki ifadeleri "Hz. Meryem ve oğlu Hz. isa'nın manen ulaştıkları yüce makam" olarak almamız daha doğru olacaktır. Bu makam aynen Meryem 57'de geçen "İdrîs'i üstün bir makama yücelttik" ifadesinin aynısıdır. Bütün bunlar onların ulaştığı bu yüce makamlara komşu olabilmek için çaba göstermeye teşvik etmek için bize anlatılmaktadır. İyiliğin, güzelliğin, doğrunun aktığı ırmağın dönüm noktalarında olanların durumu anlatılıyor ki, bizlerde de onların durumuna karşı bir istek, arzu ve özlem uyandırsın da iyi olmanın yollarını arayalım, iyi kalmanın önemini anlayalım; anlayalım da, iyiyi hayata geçirmek için çaba sarfedip dünyayı güzelliklerle süsleydim; o yüce makamlara bunlar olmadan ulaşılamayacağının bilincini kazanalım. [20]
51. Ey peygamberler! Temiz şeylerden yeyin, iyi işler yapın; doğrusu Ben yaptığınızı bilirim.
52. Şüphesiz bu insanlar bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana saygı duyunuz.
55. Ama insanlar işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendilerinde bulunan ile sevinip bö-bürlenmektedirler,
54. Onları bir süreye kadar, gaflet ve sapıklıkları ile baş başa bırak.
55-56. Kendilerine mal ve çocuklar vererek, onlara iyiliklerde bulunmaya acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller.
Bütün peygamberlere hitap edilmesini anlayabilmemiz için, bir Önceki Hz. Meryem ile oğlu Hz. isa'yı konu edinen âyete dönmemiz gerekiyor. Hz. îsâ'ya kutsallık verip onu tanrı makamına oturtan (Mâide 5/72) veya üç tanrıdan biri olarak gören (Mâide 5/73; 116); ya da onu Allah'ın oğlu olarak gören (Tevbe 9/30) topluluklara, peygamberlerin de kul oldukları, onların da Allah'ın emirlerine muhatap oldukları hatırlatılıp inançlarını düzeltmek amacı güdülmektedir.
Diğer taraftan Mü'minûn sûresinde buraya kadar anlatılan dört peygamber insanüstü olmadıklarından yani birer beşer olmalarından dolayı inanmamalarına da bir cevap verilmektedir. İnsanlar gibi yaşayan, insanların sorunlarını bilen ve insanların ihtiyaçlarını duyan birinin peygamber seçilmesinin geçerliliği anlatılmaktadır. İnsanın duyduğu ihtiyaçları duymayan birinin peygamberlik yapamayacağı tüm insanlara öğretilmektedir.
1. "Ey Peygamberler!"
er-rusüi "peygamberler" kelimesinin çoğul getirilmesini âlimler tartışmışlardır. Bu tartışmaları Râzî nakletmektedir. Bunlardan "peygamberlerden kasıt, Hz. Muhammed'dir" diyen görüşü alıyoruz. Sonraki âyetleri de bu görüş üzerine oturtacağımızı söylüyoruz. Daha önce şu kaideyi kullanarak tefsir yaptığımızı belirtmiştik: Allah bazen parçayı anar, bütünü kasdeder. Şimdi burada bu kuralın tersi geçerlidir: Yüce Allah, "bütüne hitap ederek tek olanı kastetmek"tedir. Hz. Peygamberin şahsında bütün peygamberlere hitap etmektedir.
Çünkü Kur'ân'da yer alan bir hitap ve verilen bir emir, hayatta olmayan peygamberleri kapsamına almaz. Bir emir, hüküm ve kanun geriye doğru işlemeyeceği esasını da göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Onun için Kur'ân'ın geldiği dönemde yaşayan peygambere hitap ettiği gerçeğini kabul ederek, aynı emrin daha önceki tüm peygamberlere verildiğini de söyleyebiliriz.
Demek ki her peygamberin kendi kutsal kitabında böyle bir emir yer aldığı için, bu âyette toplu halde onlara verilen hükümler bir arada gündeme getirilmektedir.
2. "Temiz şeylerden yeyin, iyi işler yapın; doğrusu ben yaptığınızı bilirim." Yüce Allah, Bakara 168'de tüm insanlara hitap ederken helal ve temiz kavramlarına ayrı ayrı yer vermiş olmasına rağmen, burada sadece temiz kavramını kullanmıştır. Bu durum Bakara 172'de de aynen geçmektedir. İman edenlere sadece tayyib, tüm insanlara helal ve tayyib kelimeleriyle hitap edilmektedir. Bakara 172'nin tefsirinde belirttiğimiz gibi bu şundan kaynaklanmış olabilir: Tabiatı gereği yenmesi yasak olan domuz eti, kan, leş gibi gıdalardan iman edenlerin yeme ihtimali çok azdır. Ama kul hakkı yeme ihtimali vardır. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 51'deki tayyib kelimesi, "kul hakkının karışmadığı helal gıda"yı ifade etmektedir diyebiliriz. Onun için Muhammed Esed'in şu mealini mânî-dâr buluyoruz: "Meşru nimetlerden payınızı alın".
Yüce Allah, Önce meşru azıklardan, helal gıdalardan yemeyi emrettikten sonra neden iyi işler yapmayı emretmiştir? Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Haram lokma yiyen insanlardan iyi davranış beklemek çok zordur. Haram lokma insanın bütün manevî dengelerini alt üst etmektedir; psikolojik yapıya büyük tahribat vermektedir. Dengeleri bozulmuş bir psikolojik yapıdan iyi davranış beklemek, iyi davranışlar için verilen emirleri o yapının üzerine bina etmek çok iyimserlik olacaktır. Haram lokma A'râf 22'de belirttiğimiz gibi, haya duygusunu, asaleti bozmakta ve ortadan kaldırmaktadır.
Yüce Allah'ın, helal rızık yemeyi iyi amelden ayırıp öne almasının sebebi de budur. Eğitimde en önemli iş, çocuklarına helal rızık, lokma ve gıda yedirmektir. Demek ki bu emirler sadece Peygamberimiz'e veya tüm peygamberlere verilmemiş, aksine onların şahsında tüm insanlara verilmiştir.
Bu iki emrin yerine getirilebilmesi ya da getirmeleri için, Yüce Allah bütün yaptıklarını bildiğini gündeme getirmektedir. Bunun anlamı, her an onları murakebe ettiğini, bilgisinin dışında hiçbir davranışta bulunamayacaklarını söyleyerek onları, yani bizleri disipline etmekte, içimize "her an gözetleniyoruz" bilincini yerleştirmektedir. "İnsanlar görürse bizi ayıplarlar, kınarlar" yerine; "Allah bizi görür" ilkesini getirerek ahlâk anlayışında tanrıya yer açmaktadır. "İnsanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır" (Nisa 4/108). Açıklanan konu, yani ahlâkı yıkan, ahlâka insan kontrolünü sokup Allah'ı dışlayan anlayış, hem Allah inancına hem de ahlâka ters düşmektedir.
İşte Nisa 108 deki "Allah yaptıklarını kuşatıcıdır" ifadesi Mü'minûn 51'de "Ben, yaptığınızı bilirim" şeklinde yer almaktadır. "Kuşatmak" ile "bilmek" iç içe girmektedir. Müşterek manaları, hiçkimsenin Allah'ın ilminden hiçbir şeyi gizleye-meyeceği gerçeğidir.
3. "Şüphesiz bu insanlar bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana saygı duyunuz."
Bundan önce 51. âyette Hz. Peygamber'in, ya da peygamberlerin kendilerine ait emirler verilmiş, kendilerine yönelmeleri istenmişti. Helal yemeleri, iyi amel yapmaları ve Allah'ın tüm yaptıklarını kuşattığını bilmeleri istenmişti. 52. âyette de onların sosyal yönüne dikkat çekilmektedir.
Yüce Allah, bütün insanlığı bir tek ümmet olarak takdim etmekte ve peygamberi, ya da peygamberleri o ümmetin peygamberi olarak görmektedir. Yüce Allah, ilâhî vahyin insanlığa getirdiği temel inanç ve davranış prensipleri bakımından insanlığı bir tek ümmet olarak görmektedir. Sosyal bakımdan, hatta kültürel açıdan farklı topluluklar, milletler olabilir; ama tevhîd inancı bakımından tüm insanlık bir ümmettir. Neyi dikkate alarak tüm insanlığı bir ümmet olarak kabul edeceğimiz sorusunu âyetin devamı cevaplandırmaktadır. "Ben de sizin Rabbinizim." Allah tek olunca, inanç bakımından insanların bölünmesi doğru olamaz. Hucürât 13'e göre, Yüce Allah tanışıp kaynaşmak için insanları millet ve kabileler şekline soktuğunu söylemektedir. Bu farklılaşmaya sosyolojik açıdan bakmak gerekiyor; ama tevhîd inancı açısından bakınca böyle bir farklılaşma doğal değildir; farklılıklar tevhîd inancı için bir tahribat, bir yanlış ve bir tefrikadır.
Sosyal hayat ve hukuk bakımından her toplumun Allah'a giden bir yolu vardır. "Biz her biriniz için farklı bir sistem ve farklı bir hayat tarzı belirledik'' (Mâide 5/48) buyurulurken, sosyal ve manevî bakımdan insanların refahı için bir hukuk sistemi ve hayat biçimi yani kültürel yaşam belirlenmiştir. Ama tevhîd inancı ve Allah'ın tek olması bakımından insanlık tek bir ümmettir. Aynı inanca sahip olup, farklı milletlerin olması da buna delil teşkil etmektedir.
"Kulluk" kavramının farklı toplumu, milleti, çağı olmaz. Bu bilinçte olanlar tek olan Allah'a saygı duymalı, O'nda ihtilaf edip ayrılığa düşme bakımından sakınmalıdırlar. Yüce Allah, bu âyette bölünmeleri, ihtilafları, düşmanlıkları önlemenin eğitimini yapmaktadır. Allah'ın tek olduğunu bilen, insanlığın tek bir kaynaktan geldiğinin farkında olan ve Allah'a saygı duyan insanlar ve toplumlar arasında kavga olması zordur.
Burada şu soruyu sormak zorundayız: Yüce Allah 50. âyetten sonra bu âyetleri niçin getirdi? Hıristiyanların, tevhîd inancını yıkarak, Hz. Meryem ile Hz. îsâ'ya tanrılık, rablık atfetmeleri nedeniyle Yüce Allah bu âyeti gündeme getirmiştir, diyebiliriz.
4. "Ama insanlar işlerini kendi aralarında parça'parça ettiler. Her grup kendilerinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedirler."
Ayette geçen emrahüm "işleri" ne anlama gelmektedir? Zemahşarî, İbn Abbâs, Beydâvî, Hâzin, Nesefî, Râzî buradaki "iş" kavramına "din", "din işleri" manasını vermişlerdir. Buradaki emr "iş" kavramına "din" demeleri doğru mudur? Alimler En'âm 159'u dikkate alarak bu manayı vermişlerdir: "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya" buyururken Yüce Allah, "din" kelimesini doğrudan kullanmıştır. Demek ki Enbiyâ 93. ve Mü'minûn 53'te bu kelime emr şeklinde ama "din" anlamına gelmektedir. Kısaca Mü'minûn 53'teki emr kelimesine "din" manası verenler haklıdırlar.
Allah'ın dinini nasıl doğradılar? Bunun cevabını şu âyetlerde bulmamız mümkündür:
a) "Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler" (Bakara 2/213).
Din adamlarının, âlimlerinin aralarındaki kıskançlık yüzünden din konularında ihtilafa, anlaşmazlığa düşmüş olama]an nedeniyle dinlerini farklı iddia ve fetvalarla doğradılar.
b) "Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha zâlimdir?" (En'âm 6/144).
c) Bunlara Nahl 116. âyeti de eklediğimizde şu netice çıkar: Gelişigüzel "bu helaldir, şu haramdır" diyerek Allah'a iftira edenler, dinlerini doğramışlardir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 53'te geçen zübur kelimesi, "muhtelif kitaplar" demektir. Bu anlamdan hareket edersek "onlar dinlerini çeşitli dinlere çevirdiler" manasına varırız. Söz konusu kelime züber şeklinde okunursa, "parçalara, bölümlere, kısımlara böldüler" anlamını ifade eder. Günümüzde dini konularda farklı fetvalar, farklı görüşler veren, Allah'ın söylemediğini söylemiş gibi gösteren, Allah'a iftira edip dini doğrama yoluna gidenler yok mudur? Kur'ân gibi bir kitabın, Hz. Muhammed gibi bir peygamberin uygulamaları elimizde olduğu halde derin ayrılıklara ve bu ayrılıkların doğurduğu gruplara bölünmedik mi? Bu gruplar insanlara Kur'ânî ölçülerle değil de kendi görüşlerine göre bakıp değerlendirmiyorlar mı? "Allah ne dedi?"den ziyade kendi grubunun alimlerinin ne dediğine bakıp fetva vermiyorlar mı?
Her grup kendi iddiasından, görüşünden dolayı böbürlenmiyor mu? "Benim grubum doğru yoldadır, diğerleri yoldan çıkmıştır, onlar hak değildir" demiyorlar mı? Yüce Allah'ın, geçmişte yapılan bu dini doğrayıp parçalamaları bize anlatmasının sebebi aynı hataya Hz. Muhammed'in ümmetinin düşmemesidir.
5. "Onları bir süreye kadar, gaflet ve sapıklıkları ile baş başa bırak."
Bu emir, doğrudan doğruya peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed'e hitap etmektedir. Ama dinde yanlış fetvalar, bölünmeler, parçalamalar devam etmektedir. Öyle ise bu "bırak" emrini Hz. Peygamber'in şahsında din âlimleri için düşünebiliriz.
Ayette geçen el-ğamra kelimesi; "boyu aşan su" demektir. İnsanlar boylarından yüksek, güç ve ilimlerinin yetmeyeceği fetvalar verirlerse, onun içinde boğulurlar. Onun için ğamra, "cehaletlerinin, gafletlerinin, sapıklıklarının derin gafleti içinde olmak" demektir. Dini parçalayan kişi veya gruplar, her şeyi parçalamaya hazır demektir. Onları o durumları içinde bırakmaktan başka çare yoktur.
Ayette geçen hattâ hîn ifadesine Râzî, "Ölene kadar, görene kadar, azaba kadar" yorumunu getirmiştir. Onları o sarhoşlukları ve sapıklıkları içinde bırakıp beklemek gerekiyor. Kimileri hatalarını anlayıp dönebilir, kimileri de cezasını görürler. Yüce Allah, niçin "onları bu sapıklıklarında bırak" demiştir? Bu sorunun cevabını En'âm 159 ile vermemiz mümkündür. O âyette inançlarının bütünlüğünü ve safiyetini bozup doğrayanlara Hz. Peygamber'in bile yapabileceği bir şeyin olmadığına burada işaret edilmektedir. Yapacak bir şey olmayınca bırakmak gerekiyor. Demek ki, dinlerini yanlış görüşlerle parçalayanlar, tedavisi mümkün olmayan manevî hastalığa yakalanmışlardır; onları ölüme terk etmekten başka çare yoktur. Manevî hastalıkların çareleri bulunabilir ama, inanç ve dinlerinin bütünlüğünü bozanların hastalığına çare yoktur.
"Kendilerine mal ve çocuklar vererek, onlara iyiliklerde bulunmaya acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller."
a) Yüce Allah, dinlerini kendi şahsî görüşleri ve yaşantılarından dolayı doğrayan kimselere mal ve çocuk verir. Onlar da kendilerini nimet içinde görür ve o nimetlere layık olduklarını zannederler. O nimetlerin, iyiliklerine mi azgınlıklarına mı yaradığını anlayamaz, durumu fark edemez ve bilemezler. Genelde mü'min olup da fakir olanlar, zaman zaman hata ile onlara imrenirler. Yanlış yolda olan bu insanlara Allah'ın bol evlat ve mal vermesinden dolayı Allah'ın adaletini sorgulamaya kalkarlar.
b) İşte bu insanların yanlış bir düşünceye kapılarak, Allah'ın onları acele ile nimetlendirmesi zannına kapılmamaları onlara söylenmektedir. Çünkü bu evlat ve malların onları azgınlığa götüreceğinin farkında değillerdir. Kendileri için içinde kötülük olanı iyilik olarak zannetmelerinin yanlışlığı işte bu âyette kendilerine anlatılmaktadır.
c) Başka âyetlerde de, Hz. Peygamber'in şahsında mü'minlere, onların evlat ve mallarına imrenmemeleri emredilmektedir: "Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor" (Tevbe 9/55). "Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir" (Tâhâ 20/131).
Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, dinleri konusunda ihtilafa düşüp, onu doğrayanları evlat ve mallarının kurtaramayacağını ifade etmektedir. Onların durumu, derin suda boğulmak üzere olan insanı andırmaktadır. Onların bu sapıklığına bulaşmadan uzaklaşmak gerekiyor. Bulaşmadan, onları kendi halinde bırakmak en doğru metottur. Bu metodun bir benzeri de, Nisa 140 ve En'âm 68'dedir. Allah'ın âyetleri hakkında ileri geri konuşanların yanından kalkıp gitmek de bir usûldür. Burada Önemli olan Allah'ın âyetlerine hakaret ettirmemektir. İleri geri konuşmanın meydana getirdiği hakareti susturacak güç yoksa, o işlerin yapıldığı ortamı terk etmek en iyi yoldur. Bu insanlarla beraber oturmak doğru değildir. [21]
57. Rabîerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar,
58. Rablerinin âyetlerine inananlar,
59. Rabîerine ortak koşmayanlar,
60. Rabîerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar,
61. İşte onlar iyiliklere koşarlar ve iyilik için yarışırlar.
Dinlerini paramparça edip sapıklığa gömülen ve içinde bulunduğu nimetin kendisine ne getireceğinin farkında olmayanların ardından Yüce Allah, gerçek imana sahip olanların inanç ve davranış özelliklerini açıklamaktadır. Ritm psikolojisi gereği bu âyetler grubunda da kötüden hemen sonra iyi ele alınmakta, kötümserliğin bulutları dağıtılmaya çalışılmaktadır.
1 "Rabîerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar." Bu âyetteki el-haşye kelimesi, "saygı" anlamına gelmektedir. el-işfâk da "olanca gücüyle rikkat, çekinme, hassas davranmak" demektir. Bazı âlimler haşyet ile işfâkı aynı anlama alıp, burada bir araya gelmelerini te'kit, yani kuvvetlendirme olarak görmüşlerdir. Bazıları da haşyeti "korkmak" anlamına almışlardır.
Işfâkla beraber alınca "tir tir titremek" manasına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları da işfâkı, haşyetin, yani korkunun neticesi olarak almışlardır. O zaman mana "korkudan dolayı Allah'a itaate devam etmek" olur. İşfâk, haşyetin zirvesini teşkil eder. Özetle âyet, bu dünyada Allah'ın gazabından, öteki âlemde de azabından korkarak günahlardan oldukça uzak durmanın önemini anlatmaktadır .[22]
Demek ki, gerçek mü'minlerin Öne çıkan özelliklerinden biri, saygısından dolayı, Allah'ı üzmekten uzak durmasıdır; saygısından dolayı, Yüce Allah'ın yasaklarından kaçınmasıdır.
2. "Rabblerinin âyetlerine inanırlar."
Onların ikinci özellikleri, Allah'ın âyetlerine inanmalarıdır. Bir önceki âyetle bağlantı kurulursa, onların imanının, Allah'a olan saygılarına dayanmakta olduğu anlaşılacaktır. "Allah'ın âyetleri", O'nun mesajları, hükümleri ve emirleri anlamına gelmektedir. Ama haşyet yani "saygı", işfâk yani "çekinmek" acaba neden imandan önce geliyor?" sorusunu soranlar olabilir.
Yukarıda bizim getirdiğimiz imanın saygı üzerinde oturması esasını yeterli bulmayabilirler. O zaman şu açıklamaya geçebiliriz: 58. âyette geçen "âyet" kavramını, tabiat kanunları, yani Allah'ın varlığına işaret eden, ona bir delil teşkil eden tabiat kanunları anlamına alabiliriz. O zaman, tabiat kanunlarının Allah'ın varlığına delil teşkil ettiğine iman etmeleri ilkesine varmamız gerekiyor. Çünkü tabiat kanunları da Allah'ın âyetleridir. Bunu nasıl ispat ederiz?
Fussılet Sûresi'nin 53. âyetinde Yüce Allah dış âlemdeki, maddî âlemdeki kanunlara da âyet demektedir. Biz burada başka bir açılım da getirebiliriz: İnsanların bir kısmı, Allah'ın yarattığı dış âlemin kanunları karşısında kendisini tir tir titreten bir saygı duyar ve ardından hemen iman eder.
3. "Rabblerine ortak koşmayanlardır."
Önce iman, sonra şirk koşmamanın gelmesi de manidardır. İman ettikten sonra, yani tevhîd inancına sahip olduktan sonra da, bazılarının şirke düşme ihtimali vardır. Bundan dolayı Yüce Allah bu müminlerde imandan sonra şirke düşme ihtimalinin olmadığını gündeme getirmektedir. İşte burada sözü edilen müminler, gönüllerindeki tevhîd inancına şirki asla bulaştırmazlar.
4. "Rabblerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlardır."
a) Rablerine döneceklerine, yani âhiret gününe inanmaktadırlar. Zira onlar, Allah'tan gelip Allah'a döneceklerini biliyor ve buna inanıyorlar.
b) Ahiretteki hesaba, amellerin değerlendirilmesine inanmaları, davranışlarına yansıyarak, kalpleri çarparak, imanları artmış olarak iş görürler, vereceklerini verirler, amelde bulunurlar.
Kalplerin çarpması, İmanın gücünü, işinde Allah'ı hatırlaması, samimiyetini ifade etmektedir. İşlerini, Allah'a döneceği bilinci ile yapmak, kötülüklerden tamamen sakınıp iyi amelleri yerine getirmek demektir. İşte ilâhî eğitimin amaçlarından biri ve en önde geleni bu bilincin beslediği iman ve ameli gerçekleştirmektir; başka bir ifadeyle, davranışlarını, amellerini bilinçli imanla mayalamaktır.
Mesela: Bu mü'minler fakirlerin iniltisini duyduğunda kalpleri ürperir ve ona bu ruh haleti içinde yardımda bulunurlar; haklar konusunda da bu şekilde hassas davranarak adalet dağıtırlar.
5. "İşte onlar' iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar." Yüce Allah'ın burada tanımladığı mü'minlerin diğer bir özelliği de iyiliklere koşmalarıdır. İyi bir iş gördüğü yerde yürüyerek değil de koşarak giderler. Buradaki el-hayrât kelimesi, insanlığa faydalı olan her şey anlamına gelmektedir. İnsanlığa faydalı olan işlerde ağırdan almazlar; o işi hemen yapmak için elinden geleni ardına koymazlar.
Hatta bu müminler, değil koşmak, birbirleri arasında yarışırlar. Bunun anlamı faydalı olan için yarıştıkları gibi, insanlara faydalı olmak için de yarışırlar. İyiliğe koşarken, öne geçerler.
Netice olarak diyebiliriz ki, bu âyetler, yani mü'minlerin özelliklerini anlatan âyetler, aslında Mü'minûn sûresinin ilk âyetinde yer alan "mü'minler kurtuluşa erdi" ifadesinin açıklamasını yapan ilk 9 âyetin devamı durumundadır. Allah'a saygı duyup uygun olmayan kötü şeylerden uzak durmak, Allah'ın âyetlerine iman edip şirk koşmamak, Allah'a döneceği inancı ile kalbi çarparak amellerini yapmak, iyiliklere koşup bu konuda yarışıp öne geçmek gibi özelliklerin içinde ahlâkî değerler, fedâkârlık, saygı, iyiyi hayata geçirmek vardır. İşte bu değerlere sahip olanlar kurtuluşa ereceklerdir.
Yüce Allah, bu özellikleri sayarken dînî şahsiyete sahip olan kişilerin yani dindarların hangi doğrultuda ve hangi amaçla yetiştirileceğine açıklık getirmektedir. Bu erdemleri insanlara kazandırmak, oldukça çaba isteyen, emek ve yoğun faaliyetlere ihtiyaç duyan bir eğitim işidir. Beyin, gönül, eylem ilişkisi içerisinde bunu gerçekleştirmek kolay olsaydı, Yüce Allah vahy göndermezdi. Onun içindir ki, bu eğitim faaliyetinin bir ucu Allah'a dayanmaktadır. [23]
62. Biz, herkesi ancak gücü oranında sorumlu tutarız. Katımızda hakikati konuşan bir kitap vardır, onlar haksızlığa uğratılmazlar.
63. Ama, inkarcıların kalpleri bundan habersizdir. Bundan başka onların yapa geldikleri işler de vardır.
64. Sonunda varlıklılarını azapla yakaladığımız zaman feryad ederler.
65. Onlara şöyle deriz: "Bugün feryad etmeyin, doğrusu katımızdan bir yardım göremezsiniz."
66-67. "Ayetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz.
Yüce Allah, yukarıda verdiğimiz âyetlerin ilkinde, dinin temel ilkelerinden birini gündeme getirmektedir.
1. "Biz herkesi ancak gücü oranında sorumlu tutarız."
Âyetin bu kısmı Bakara 28'de de yer almış ve konu orada açıklanmıştır. kelife kökünden türeyen nükellifu/teklîf kelimesi, "kahve rengimsi olmak, yüzü kızarmak, çillenmek, istemek, niyet etmek, temayül etmek, heves etmek, yönelmek, düşkün olmak, çok bağlanmak, aşık olmak, vazife vermek, tayin etmek, uhdesine vermek, yüklemek, emanet etmek" manasına gelmekte ve Kur'ân'da çeşitli konular için, birçok âyette geçmektedir: Haklarla ilgili konularda (En'âm 6/151-152); iman ve iyi amellerle ilgili meselelerde (A'râf 7/42); hayırda yarışmakta (Mü'minûn 23/62); aile ilişkilerinde özellikle infâkta (Talâk 65/7); çocuğun büyütülmesinde (Bakara 2/233); ferdî sorumlulukta (Nisa 4/84) ve benzeri konular bunlardan sadece bir bölümüdür.
Yorumunu yapmakta olduğumuz âyete dönersek, âyetin hem öncesi hem de sonrası ile alakası olduğunu görmemiz mümkündür. Âyette geçen kelimesi de "takat, güç, kapasite" anlamına gelmektedir. Bir kişi bir eylemi, işi gerçekleştirirken gücü ona dar gelmiyorsa, insanın eylemi onu kapsamına alıyor demektir. Onda zorlanmıyorsa, onu vüs’ ediyor demektir. Âyet, güç ile sorumluluğun dengesini kurmakta ve bunu ilke haline getirmektedir. Ayetin öncesinde mümine biçilen özellikler, kişinin yapabileceği türden eylemleri içermektedir. Kâfirlerin de, dünya hayatında dinî sorumlulukları, emirleri ve görevleri güçlerinin üstünde görmelerinin yanlış olduğuna dikkat çekmek için bu âyet gönderilmiştir. Âyetin ilgili olduğu konulan yukarıda vermiştik, şimdi ondan çıkaracağımız ilkeleri sıralayabiliriz:
a) Siyâsî erki elinde bulunduranlar, halka gücü nispetinde yükümlülükler yüklemelidirler. Özellikle vergi konusunda, halkın gücü dikkate alınmalıdır. Yapılan kanunlar, halkın gücünü zorlamamalıdır.
b) Eğitimciler, öğretmenler, öğrencilerine güçlerinin üstünde yük yüklerlerse Öğrenimin kalitesini düşürürler; öğrencileri öğrenimden soğuturlar. Ana-babalar da çocuklarının kapasitesini iyi bilmeli ve onlardan yapabilecekleri şeyleri beklemelidirler. Onun için öğretmenler çocuk psikolojisini iyi bilmeli, ferdî farklar psikolojisine göre, çocukların hangi alana yatkın olduklarını, zeka seviyelerini tespit etmelidirler.
Bu söylediklerimiz aynı zamanda sünnetüllâh, yani Allah'ın koyduğu ve kendisinin de bizzat uyduğu bir husustur. "Allah sizden yükünüzü hafifletmek ister, çünkü insan (Nisa 4/28); zayıf yaratılmıştır" (Nisa 4/28); "Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi" (Enfâl 8/66). Yüce Allah, insanı tabiatı gereği zayıf yarattığı için, daima yükünü hafifletmekten yana iradesini kullanmaktadır. Bir bakıma kendi yarattığı tabiata kendisi uymaktadır; yaratılış ne ise, hükümlerini de ona uydurmaktadır. Yüce Allah'ın bu uygulaması, siyasetin, eğitimin, öğretimin temel kanunu olmalıdır. Bu kanun dikkate alınarak yapılan uygulamalarda kalite yakalanacak ve başarılı neticeler alınacaktır.
2. "Katımızda hakikati konuşan bir kitap vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar."
Âyetin bu kısmını âlimler yorumlarken hakikati konuşan kitabın âhirette amellerin yer aldığı kitap olduğunu söylemişlerdir. Hatta bu kitabın Levh-i Mahfuz "korunmuş levha" olduğunu da söyleyenler olmuştur. Bazıları da bu kitabın Kur'ân olduğunu ifade etmişlerdir .[24] Biz bu ihtilaflara girmeden kastedilen kitabın Kur'ân veya amel defteri olabileceğini kabul ederek, açıklamamızı yapmak istiyoruz.
a) Kur'ân, insan gibi konuşmaktadır. Çünkü Kur'ân canlıdır. Şu'arâ 52'de Kur'ân'ın ruh yani can olduğu ifade edildiğine göre, canlıdır. Konuşarak kendini ifade etmekte, içindeki değerleri ortaya koymakta, Allah'ın hükümlerini insanlara ulaştırmakta ve onlara mutluluğa giden yolun rehberliğini yapmaktadır.
b) Kur'ân gerçeği, hakikati konuşmaktadır. Kur'ân gerçeği yani mutlak hakikati konuşmaktadır. Buna ters taraftan bakarsak, mutlak, yani değişmez, evrensel olan gerçeği Kur'ân'da aramak gerekiyor. Kur'ân okulunda bu özellikteki hakikatler öğretilmektedir.
c) Mutlak hakikatin öğretildiği yerde zulüm yoktur. Zulüm ile mücâdele madem ki evrenseldir, değişmeden devam edecektir, o zaman Kur'ân'ın içinde insana haksızlık yapacak bir kural, hüküm, ilke ve esas bulunamaz.
Kur'ân'ın, adaleti öğretirken, zulme varan hiçbir şeyi öngörmesi mümkün değildir. Adaletin bayrağını burca dikmekle yükümlü olan Kur'ân, insana ters düşecek ve haksızlık olacak her şeyle mücâdele vermektedir. Kur'ân'ın hayata geçirildiği yerde insana zulüm olmaz.
Ayetteki kitabı "amel defteri" olarak alanlar, âhirette amel defterinin konuşacağından, insana âhirette zulüm yapılmayacağı yorumunu yapmaktadırlar. Bu yorumu yapanlara Câsiye 29. âyet daha doğru düşmektedir: "Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk." Demek ki, dünyada hakikati konuşan kitap Kur'ân, âhirette konuşan da amel defteri mi zdir. Aynı durum Kehf 49'da da gündeme getirilmektedir.
Ama yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 62'de durum farklıdır. "Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü tutmayız" buyurulurken, insanın doğasına ağır gelmeyen ilkeleri konuşan Kur'ân'dır. Kur'ândaki ilâhî hükümler insanın doğasına ağır ve ters düşmediği için, mutlak hakikati içermektedir. Demek ki mutlak manada hak, "insanın doğasına uygun düşen prensipler yumağı"dır. İnsana ve insanın doğasına uygun düşen konuşmalar haktır. Demek ki buradaki kitap, konuşma, hak öğretim faaliyeti ile ilgili kavramlardır.
3. "Ama, inkarcıların kalpleri bundan habersizdir."
Ğamra kelimesini daha Önce En'âm 93 ve Mü'minûn 54'te açıkladık. En'âm 93 'te "ölümün şiddeti, sıkıntısı, sarhoşluğu" anlamına gelmekte, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette ise, "gaflet, cehalet, habersizlik" manalarına gelmektedir.
Bu kelime su ile kullanılınca "suyun örtmesi", nehirle kullanılınca "içine gireni Örten ırmak", insanla beraber kullanılınca "tecrübesizliği dolayısıyla insanların görüşlerine kanan, aldanan kimse, yüzü Örten makyaj" anlamına gelmektedir.[25]
Bu manalardan hareket edersek, şunu söyleyebiliriz: Kâfirlerin kalpleri Kur'ân'dan habersiz, onun konuştuğu hakikati anlamaz durumdadır. Havuzun içindeki suya batmış gibi bâtılın içine batan gönülleri Kur'ân'ın konuştuğu hakikati duymamakta ve o güzellikleri bir türlü fark edememektedir.
Dikkat edersek Yüce Allah, Kur'ân ile gönül kavramlarını bir araya getirmektedir. Kur'ân'a düşen "mutlak, evrensel, değişmeyen gerçeği söylemektir"; gönüle düşen de "onu anlamaktır". Böylece Kur'ân, gönül ve mutlak gerçek kavramları arasında bir bağlantı kurarak, din eğitimcilerine yol göstermekte, insanlara neyi anlatacakları konusunu aydınlatmaktadır.
Yukarıdaki âyette geçen ve kâfirlerin gaflette olduğu ifade edilen kitabın amel defteri olarak alınması da mümkündür. O zaman kâfirlerin, böyle bir amel defterinin mevcudiyetini kabul etmedikleri söylenebilir.
Din eğitimcileri insanları Kur'ân'dan haberdar ederek, onların gönüllerini gaflet uykusundan, bâtılın derin suyunda boğulmaktan kurtarmalıdırlar. Çünkü Kur'ân'dan gaflette olmak, daha başka kötü ameller getirecektir.
4. "Bundan başka onların yapageldikleri işler de vardır." Onların gönülleri sadece Kur'ân'dan gaflet içinde değil, başka kötülükler de işlemektedirler. Allah'tan başkasını tanrı edinip şirk koşmak, azizlere ve velilere tapınmak, kendi arzu ve isteklerinin peşinde hayatını heba etmek, ideolojilerine fanatikçe bağlanmak, insanların hak ve özgürlüklerine mâni olmak; insanları köleleştirip zulmetmek gibi insanlığın erdemini çürüten amelleri hem yapmışlar hem de yapacaklardır. Çünkü Kur'ân'dan gaflet içinde olmak daha nice eylemlerin, işlerin yapılmasına neden olacaktır.
Bu açıklamadan şu neticeyi çıkartabiliriz: Kur'ân'ın konuştuğu mutlak, yani objektif, evrensel, değişmez hakikat kötü amellere açılan kapıları kapatmaktadır. Bir taraftan gelecekte yapılacak olan kötü amellerin kapısını kapatırken, diğer taraftan da geçmişte yapılagelen kötü amelleri durdurup son vermektedir. Böylece Kur'ân, geçmiş ve geleceğe yönelik iş görmektedir ve gönül hastalıklarını hem durdurucu, hem de tedâvî edici bir güce sahiptir.
5. "Sonunda varlıklılarını azapla yakaladığımız zaman feryad ederler. Onlara şöyle deriz: Bugün feryad etmeyin, doğrusu katımızdan bir yardım göremezsiniz."
el-mütraf kelimesi, "bolluk ve genişlik içindeyken günaha dalıp giden" anlamına gelmektedir. Aslında bu kavramın manası 55 ve 56. âyetlerde verilmiştir. Kendilerine mal, mülk ve çocuklar verilen ve bundan dolayı yanılarak hayatında günaha dalan kimselerdir mütraf olarak nitelendirilenler.
Yüce Allah bu mütraf kimseleri azabı ile yakalayacaktır. Buhârî Ezan 128'deki Hz. Peygamber'in duasına dayanarak İbn Abbâs ve Dahhâk'ın yaptığı açıklamaya bakılırsa, onların refah içinde olanları bu dünyada cezalandırılmışlardır. Tabii ki bu âyet, tarihin bir dönemine sıkışan, o dönemi anlatan bir âyet değil, tam tersine kıyamete kadar gelecek olan bu tip olay ve cezalara da işaret edip onları da kapsamına almaktadır.
Verilen cezanın niteliği, onların feryadı basması ile anlaşılacaktır. Âyette geçen yec'erûn fiili, "bağırıp çağırırlar, yalvararak feryad ederler, böğürürler" anlamına gelmektedir. Bu fiil, böğürerek Allah'a yalvarıp tövbe edeceklerini ifade eden bir kelimedir. O zaman azap, böğürterek yalvartan şeklinde olacaktır.
Yüce Allah, yorumunu yapmakta olduğumuz 65. âyette, bu böğü-rüp yalvarmanın fayda vermeyeceğini ifade etmektedir. Bunun anlamı, Yüce Allah cezalandırma konusunda hükmünü verdikten sonra yapılacak yalvarmanın faydasının olmayacağıdır. Bu durum, Hz. Lût toplumu için Allah'a yalvaran Hz. İbrahim'in, Allah'ın emri geldiğinde, duasından vazgeçmesine benzemektedir (Hûd 11/74-76).
"Âyetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz."
Bu âyet, Yüce Allah'ın onlara neden böğürmemelerini ve neden onlara yardım etmeyeceğini söylediğini açıklamaktadır. Bir bakıma sebep sonuç ilişkisi içerisinde bunu gündeme getirmektedir. Âyette geçen tütlâ kelimesi, "tekrar tekrar okunmak" anlamına gelmektedir. Okunan âyetler de, Allah'ın mesajları, vahyinin ilkeleri, hükümleri, iman, ahlâk ve hayatın diğer cepheleri ile ilgili esaslarıdır.
Allah'ın âyetleri tekrar tekrar okununca onların tepkisi fe küntüm 'alâ a'kâbiküm tenkisûn "arkanıza dönüp gi-diyordunuz" şeklinde olmuştur. Allah'ın mesajları okunduğunda ökçelerinin üzerinde dönüp gitmeleri, ondan kaçmaları, fizikî anlamdan ziyade psikolojik bir davranışı anlatmaktadır. Beyin ve gönüllerin Kur'ân'dan dönmesi, ona karşı olumsuz bir tavır takınmasıdır.
Neden ökçelerinin üzerinde dönüp Kur'ân'dan kaçıyorlardı? Bunun cevabı âyetin devamında "kibir" olarak belirlenmektedir. Kur'ân'a karşı kibretmeleri, büyüklük taslamaları, onu küçümsemeleri bu şekilde yüz çevirmelerine, olumsuz tavır takınmalarına sebep olmuştur. Burada bir sebepler zinciri vardır. Kibir, Allah'ın âyetlerinden yüz çevirmeye, bu yüz çevirme de Allah'ın azabının gelmesine sebep olmuştur. Azap da onların böğürmeleri ile neticelenmiştir.
Diğer taraftan, geceleri toplanıp Kur'ân hakkında, yani Kur'ân â-yetleri, mesajları konusunda hezeyanlar yaparlardı. sâmir kelimesi, "ayın gölgesi" anlamına gelen es-semrden türemiştir. Ay ışığı altında Ka'be'nin etrafında sohbet etmelerinden dolayı bu kelime, "geceleyin sohbet etmek" anlamında kullanılmıştır[26]. tehcürûn fiili de, "hezeyanlar etmek, üretmek" demektir. Kısaca "geceleri uyanık kalarak, sabahlara kadar Kur'ân konusunda hezeyanlar uyduruyordunuz" anlamı burada söz konusudur. el-hecr kelimesinin açıklaması Bakara 218'de yapılmıştır. "Terk etmek" (Bakara 2/218); "yalnız bırakmak" (Nisa 4/34); "uzak durmak" (Meryem 19/46); "saçma laf konuşmak" (Mü'minûn 23/67); "dönmek" ('Ankebût 29/26); "gelmek" (Haşr 59/9); "ayrılmak" (Müzzemmil 73/10); "kötü şeyleri terk etmek" (Müddessir 74/5).
Gece vakti ağızlarına geleni, hezeyanları söylemeleri aslında kötü manada plan yapmaları demektir. Bu durum Nisa 108'de şöyle ifade edilmektedir: "İnsanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi." Kur'ân konusunda insanların olumsuz tepkileri kimi zaman, kitaplarda, makalelerde, sözlü ve yazılı medyada açıkça, kimi zaman da kapalı kapılar ardında yapılmakta, kötü niyet dolu planlar gizlice düşünülmektedir. Bu bakımdan benzer kötülükler, bugün dünden daha kötü, daha puslu, daha etkili, daha geniş ve daha kahredici olarak devam etmektedir. Öyle görünüyor ki, dur-durak bilmeden gelecekte de aynı planlar devam edecektir.
Yüce Allah, bu âyetleri ile bize kâfirlerin psikolojisinin ve davranışlarının
analizini yaparak, Kur'ân düşmanlarını ayna gibi tanıtmaktadır; aynı zamanda
psikolojik yapının, davranışları nasıl yönettiğini de göstermektedir.[27]
68. Onlar bu Kur'ân'ı hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69. Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
70. Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır, o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadır.
71. Eğer hak, onların hevalarına uysaydı, elbette gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.
Bu âyetlerin soruları, kâfirlerin iç âlemlerinin analizini yapıp gerçeklere parmak basmaktadır.
1. "Onlar bu Kur'ân'ı hiç düşünmediler mi?" Ayette geçen el-kavl "söz" kelimesini "Allah'ın sözü, yani Kur'ân" olarak almamız gerekiyor. Söylenen sözev Kur'ân manasını vermemizin delili Muhammed Sûresi'nin 24. âyetidir, "Onlar Kur'ân'ı lili Muhammed Sûresi'nin 24. âyetidir. "Onlar Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı?" buyururken Kur'ân kelimesini, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de kavi kelimesini, yani "söz"ü kullanmaktadır. Diğer delilimiz de Nisa 82'dir. Orada da "Hâlâ, Kur'ân üzerinde düşünmüyorlar mı?" sorusu sorulurken Kur'ân kullanılmıştır. Her üç âyette de "düşünmek, arkasını görmek" anlamına gelen tedebbür fiili yer almaktadır. Tedebbür kelimesi Nisa 82'de derinlemesine açıklanmıştır. Bu kelime, "yönetmek" (Yûnus 10/3); "anlamak" (Mü'minûn 23/68); "sırtını dönmek" (Me'âric 70/17); "çekip gitmek" (Müddessir 74/33); "yerine getirmek" (Nâzi'ât 79/5); "kalıntı" (En'âm 6/45); "kök" (Enfâl 8/7); "arka" (Yûsuf 12/25); "düşünmek" (Sâd 38/29) ve Nisa 82'de de "düşünmek" anlamına gelmektedir.
Bu kelimenin kökü "arka" anlamına gelen ed-dübürdür. "Düşünmek" anlamı ile "arka" anlamı arasında ne bağlantı vardır? Bu bağlantıyı şöyle kurabiliriz: Bilindiği gibi tefekkür de tezakkür de düşünmek anlamına geliyor. Düşünmek anlamına gelen tedebbürün bunlardan farkı, işin arkasını, arka planını görerek düşünmeyi ifade etmesidir. Tedebbür, bir metin üzerinde derinlemesine, detaylı bir şekilde, gönülden gelen bir anlayışa dayanan düşünmedir. Mesela: Allah hakkında tefekkür, tezekkür denen düşünme yapılabilir ama, tedebbür yapılmaz. Tedebbür, daha çok Kur'ân ve onun âyetleri üzerinde, başka bir ifadeyle bir metin üzerinde yapılır.
Tedebbür denen arka planını görerek, meselenin köküne inerek düşünme şekli, aklın gönül boyutuyla alakalıdır. Muhammed 24'te: "Onlar Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?" Duyurulmaktadır. Demek ki tedebbür denen düşünce, kalpten, yani gönülden doğmaktadır. Aynı bağlantıyı Sâd 29'da da buluyoruz.
Bu soruya bakarsak, kâfirlerin, Kur'ân'ı ellerine alıp okuyup üzerinde düşünmeden tepki gösterdiklerini görürüz. Âyetin bu sorusunu tarihî boyutundan alıp günümüze getirirsek şu ilkeyi koyabiliriz: Bir kitabı okumadan, tetkik etmeden, üzerine düşünmeden, ona tepki göstermek medenî olmaya yakışmaz. Kitaba, bilgiye duygusal yaklaşılamaz. Kitap ve bilgi duyguyu değil, aklı, gönlü, düşünceyi, anlamayı ister, onların dostluğunu bekler. Kitabı kimin getirdiği, kimin yazdığı Önemli değildir, önemli olan onun içeriğidir. O içerik hakkında bir değerlendirme yapabilmek için, okuyup anlamaya çalışmak gerekiyor.
Günümüzde, gelecek nesillere öylesine kötü bir ahlâk bırakıyoruz ki, kitaplar ve bilgi bizden âhirette davacı olacaktır. Aslında bu, bizim için kara bir leke ve bir beyin kirlenmesidir. Nedir o kir, o kara leke? İnsanlar cemaatlere, mezheplere, tarikatlara bölünmüş. Herkes kendi grubunun ilim adamlarının kitabını okuyor. Diğer grupların kitaplarına, hatta grubu olmayan âlimlerin görüşlerine beynini kapatıyor ve onları peşin olarak yanlış, faydasız buluyor. Aynı dine mensup olan âlimlere bu şekildeki ayrımcı bir yaklaşımı yapanlara başka kültüre ve dine mensup olanların düşünceleri okutturuluyor. Yabancı filozofların düşüncelerini okurken, kendi filozoflarını "şu mezheptendir" diye inkârla damgalıyarak okumuyor veya okutmuyor. Düşünürlere, ilim adamlarına böyle ayırımcı, yanlı, duygusal yaklaşım göstermek, öylesine kirli bir grubun doğmasına sebep oluyor ki, Kur'ân'ı eline almadan ona tepki gösteriyorlar.
Müslüman net bir şekilde kâfir olduğunu bildiği bir kişinin bile kitabını okur, anlar ve ardından değerlendirmesini yapar. Okumadan, anlamadan, üzerinde düşünmeden yapılan değerlendirme bir iftiradan öteye geçmez, bu da müslümana yakışmaz.
Yüce Allah, kâfirlerin bu durumunu bize anlatırken, aslında bizi eğitmekte ve bize terbiye vermektedir. Genelde kâfirler bu âyeti okuyup bu soru ile karşılaşmayacaklardır. Bu soru bize pek çok mesajlar vermektedir; din ahlâkı, ilim ahlâkı ve beyin ahlâkını öğretmektedir.
2. "Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?"
Âyetin bu kısmı, Kur'ân üzerinde düşünüp varacakları neticelerden birini ve en önemlisini gündeme getirmektedir. İlâhî vahyin ilk peygamberden Kur'ân'a kadar bir süreç teşkil ettiği, kahır çoğunlukta aynı inanç ve değerler sistemini öğrettiği esasını yakalamaları gerekiyor. Bunun anlamı şudur: "Allah sana kitabı (Kur'ân'ı) hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedricen indirmiştir" (Âl-i İmrân 3/3). Demek ki Kur'ân daha önce onların atalarına gelen vahyi tasdik edicidir, onların devamıdır. Biraz düşünürlerse, geçmiş vahy ile Kur'ân arasındaki benzerliği ve devamlılığı görürler. Kur'ân üzerinde düşünürken hem bu neticeyi çıkaracağız, hem de bu anlayışla Kur'ân'a yaklaşacağız. Böylece Kur'ân araştırmalarında hangi konunun araştıralacağma da ışık tutulmaktadır. "Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" sorusuna, inkârı soru diyoruz; yani "sorulan her ne ise o şey gelmedi" demektir.
3. "Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da, bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?"
Bu soru şekli de inkârı bir sorudur. "Tanımadılar mı?" "Elbette tanıdılar" demektir. Peki buna delilimiz ne olabilir?
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamberi, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler" (Bakara 2/146).
"Kendilerine kitap verilenler, Peygamberi kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine ziyan edenler var ya, işte onlar inanmazlar" (En'âmö/20).
Hz. Peygamber'e daha önceleri emîn yani "güvenilir kişi" sıfatını vermişlerdi. Kendi içlerinde doğup büyüdüğü için her yönü ile kendi çocuklarını tanıdıkları gibi onu tanıyorlardı. Kimi hakikati gizliyordu, kimi de kendine yazık ederek iman etmiyordu. Kurtubî'nin naklettiğine göre Süfyân: "Onu kıskandıkları için inkâr ediyorlardı" demiştir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 69'a biraz daha derinden baktığımızda "tanıma" ile "inkâr" meselesi arasında bir bağlantı kurulduğunu görürüz. İnkâr bazen "tanımamak"tan doğar. "Tanımama" inkâra kaynaklık etmektedir. Bir küçük çocuk yıllarca anasından babasından uzaklarda yaşar ve büyürse, daha sonra bir araya geldiklerinde onları tanımadığı için ana ve babası olduklarını inkâr eder. Beyin ve gönül yıllarca haktan uzakta kalırsa, onu tanıyamaz hale geldiğinden inkâr etmeğe başlar. Ama Mekke kâfirlerinin, Hz. Peygamber'i tanıdıkları halde inkâr etmelerinin altında yatan başka bir neden veya nedenler olmalıdır. Bu nedenlerden bazıları, kıskançlık ve onu peygamber olmaya layık görememedir. Hatta kitap ehli, Hz. Peygamberi kendi kitaplarında geçen ismi ve unvanı ile çok iyi tanıdılar. Tanıdılar da, kendilerini hakkı gizlemekten geri alamadılar.
4. "Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadır."
Yüce Allah, bu âyetlerde kâfirlerin Kur'ân'ı ve Hz. Peygamberi inkâr etmelerinin sebeplerini açıklarken alternatifleri gündeme getirmektedir. 68. âyette Kur'ân'ı düşünmemeleri, atalarına gelmeyen bir şeyin kendilerine geldiğini zannetmeleri; 69. âyette Hz. Peygamberi tanıdıkları halde inkâr etmelerini de gündeme getirilirken 70. âyette de hakkı kabul etmemeleri ve ondan hoşlanmamaları sebep olarak öne sürülmektedir.
Hemen hemen her peygambere kendi döneminin kâfirleri, "delilenmiş" sıfatını yakıştırmışiardır. Mesela, bunlardan Hz. Musa'yı ele alabiliriz. Firavun, kendisiyle diyaloga giren Hz. Mûsâ için şöyle dedi"Firavun, size gönderilen bu peygamberiniz mutlaka delidir, dedi" (Şu'arâ 26/27). Gerek önceki peygamberlere, gerekse Hz. Peygamber'e "deli denmesinde bir projeksiyon, yani "yansıtma" vardır. Kendi deliliklerini, Hz. Peygamberin manevî gönül aynasında görüyorlardı da onu Hz. Muhammed'e söylüyorlardı. Aslında onlar doğru söylüyorlardı. Hz. Peygamberin vücut aynasında kendilerini görüyorlardı. Deli olan kendileri idi. Çünkü cinnet, cin çarpmış anlamında "delilik" demektir. Cin, yani şeytan çarpmadan, insan inkâr etmez. İnkârda bir cin çarpmışlık, yani delilik vardır. Bu delilik, sorumluluğu ortadan kaldıran delilik de değildir.
Diğer taraftan aşırı derecede taklitçi ve tutucu olanların, yeniyi ve değişimi getireni bu şekilde değerlendirdiklerini de görüyoruz. Aşırı taklidin, tutuculuğun insanların ağzından köklü değişimi yapanlara karşı çıkarttığı kelimenin ne olduğunu öğreniyoruz. Onun için olguyu alıp günümüze ve geleceğe taşımamız gerekiyor: Bâtılı, kötüyü, çirkini, yanlışı savunanlar, onlarla beraber yaşamaya alışanlar, hakkı, iyiyi, güzeli,
doğruyu getirmeğe çalışanlara her zaman böyle "deli" gözüyle bakmışlar, bakıyorlar ve bakacaklardır.
Yüce Allah, onların bu durumunu değerlendirdikten sonra, Hz. Peygamberdin neyi getirdiğine açıklık getirmektedir. Hz. Peygamber'in onlara "hakkı" getirdiğini söyleyerek hem onlara cevap vermekte, hem de ona inananların şüpheye düşmesini önlemektedir. Buradaki hak, "Kur'ân" demektir. İbn Abbâs, bu kelime için "Kur'ân, tevhîd, peygamberlik" demiştir. Tek kelime ile "Kur'ân hakkı ifade etmektedir." Çünkü bir sonraki âyet bunu açıklamaktadır. Kur'ân, objektif ilkeler koyduğu, evrensel ve değiştirilemez olduğu ve Allah'tan geldiği için haktır.
Hz. Peygamber'in onlara hakkı getirmesine rağmen, onlar neden haktan hoşlanmadılar, kabullenmediler? İşte insanlığın iyi ile kötü mücâdelesinde neyin bulunduğunu tespit edersek, bu soruya onu cevap olarak verebiliriz. Kendi sapkın/süflî hayatlarına uymadığı, kendi isteklerine, nefislerinin nevalarına uymadığı için ona karşı çıkmışlar, hoşlanmamışlar, kabullenmemişlerdir. Yılanlar kendi hallerinden memnun olarak pislik/zillet içinde bir arada yaşarken, yanlarına bir yabancı girerse rahatsız olur ve onu ısırıp zehirlerini akıtmak isterler. Kâfirler de kendi grupları içinde yaşadıkları hayattan memnundurlar. Kötüyü yapa yapa, yanlışı işleye işleye kanıksamış durumdadırlar. Pislik içinde yaşadıklarının farkında değillerdir. Onlara kötü durumlarını, pisliklerini gösterip aydınlığa çıkartmak isteyene tepki göstereceklerdir. Onun getirdiği mesaj ne kadar doğru olursa olsun, onu kabullenmekte zorluk çekeceklerdir. İnsanlık "hakkı getireni, hakkı öğreteni deli diye vasıflandırma erdemsizliği"™ yaşamış ve yaşamaktadır. Günümüzde Kur'ân'ı, yani "hakkı" küçümseyerek bir kenara atan, onu çöl kanunu sayan kafaların, Hz. Peygamber dönemindeki kâfirlerden farkları yoktur. Din eğitimcilerine düşen, "hak" olan Kur'ân'ı doğru olarak hayata geçirmek ve insanlığın ona yanlış bakışını belli bir ölçüde azaltmaktır.
5. "Eğer hak, onların nevalarına uysaydı, elbette gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi."
Buradaki hak kelimesinden kasıt nedir? Bazı âlimler, "Allah"; bazıları, "İslâm"; bazıları da "gerçek" demişlerdir. Buradaki "hak" kavramını "Allah" diye manalandırmak önceki âyetlere uymamaktadır. Bir önceki âyette Hz. Peygamber'in, hakkı getirdiği söylenmiştir. Bu da Allah'ın mesajı olan Kur'ân'dir, onun taşıdığı gerçekliktir. Bu böyle olduğuna göre, bir sonraki âyette geçen "hak" kavramını "gerçek" manasına almamız en doğru mana olacaktır. Eğer "gerçek", onların, arzu ve emellerine, nefislerine uysaydı kâinatın düzeni kalmazdı. Demek ki, insanın beyninde ve gönlünde var olan "gerçek" yani doğru bilgi ve doğru iman kâinatın düzenini sağlayacak güçtedir. "Gerçek", yani doğru bilgi ve doğru imanda meydana gelecek olan deprem, kâinatı depremin kucağına atacaktır.
Ayette hakkı "gerçek"; gerçeği de doğru bilgi ve doğru iman olarak manalandırdik. Buna delimiz ne olabilir. Enbiyâ 22. âyete gidersek bunun gerçek iman, yani tevhîd inancı olduğunu yakalarız.
"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, kesinlikle bozulup gitmişti." Kâinatın düzeninin nasıl bozulacağını bu âyet, tevhîd inancının bozulmasına bağlamış, yorumunu yaptığımız âyet, hakkın hevaya uymasına bağlamıştır. Demek ki, Kur'ân'ın taşıdığı birinci derecedeki gerçek, "tevhîd inancıdır".
Kısaca diyebiliriz ki, hak yani gerçek, insanların arzularına, görüşlerine, tasavvurlarına, hayata bakış açılarına uysaydı kâinatın düzeni bozulup giderdi. Demek ki, gerçek, düzen veriyor; insanın hevâsı düzen bozuyor. İnsanın iç âlemi de bir kâinattır. Oradaki nefsin hevasına gerçek bilgi ve iman tâbi olunca o âlemin de düzeni bozulmaktadır. İnsanın içindeki kâinatın dış kâinattan daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. Eğer büyük olmasaydı, hevâ bütünüyle bu kâinatın düzenini bozmaya güç yetirebilir miydi?
Netice olarak diyebiliriz ki, hevâ, yani kötü arzu ve emellerin rol aldığı her şeyin düzeni bozulur. Önce insanın davranışlarının düzenini bozar; sonra o davranışların ilgili olduğu anları tahrib eder. Mesela: Siyaseti ilgilendiriyorsa, siyasetin düzenini, bilimsel araştırmayı ilgilendiriyorsa bilimsel neticeleri, eğitimi, sosyal ilişkileri ilgilendiriyorsa onların düzenini bozacaktır. Ayette geçen hak kavramını hevânın karşıtı
olarak düşünebiliriz. Hevâ, "gerçeklikten bir kırıntının bile bulunmadığı arzular"dır. Gerçek, gerçek olmayana uyarsa nizam kalmaz. Böylece Yüce Allah insanın hayatında düzen olabilmesi için nevaların, gerçek olmayanın gerçeğe uyması gerektiğine işaret etmiş olmaktadır.
Konuyu Mü'minûn sûresinin çerçevesi içerisinde ele almak istersek, şöyle diyebiliriz: İnsanlar nevalarının peşinde koşunca tabiat kanunlarının bozulmasına sebep olmuş, kimileri sesle, kimileri tufanla, yani düzeninin bozulmasına sebep oldukları tabiat kanunları ile cezalandırılmışlardır. Nûh, (Âd ve Firavun'un toplumu hep böyle cezalarla helak edilmiştir. Onlar gerçeğe tâbi olma yerine, gerçeği kendilerine tâbi kılma yoluna gidince bu şekilde cezalandırılmışlardır. Bu olguları anlattıktan sonra Allah, yaşamakta olanlara bu neticeyi çıkarıp öğüt vermektedir.
6. "Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler."
Demek ki Kur'ân, insanlığa şeref getirmektedir.
a) "Andolsun, size içinde şerefiniz olan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?" (Enbiyâ 21/10).
b) "Doğrusu Kur'ân, sana ve kavmine bir şereftir. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız" (Zuhruf 43/44).
Kur'ân iyice anlaşılıp, iyice tatbik edilince insanlara şeref verecektir. Böylesine şeref verdiği için, Kur'ân'ın bir ismi de "zikir" dir. İnsanlar heveslerine uyunca şereflerinden uzaklaşıyorlar. Hevâ, insanı yere doğru çekerken, adîleştirirken, Allah'ın âyetleri inananları yücelere erdirmektedir (A'râf 7/176). Kendi şerefine sırt çeviren insanın yine A'râf sûresinde hayvanlaşıp köpeğe dönüştüğü gündeme getirilmektedir (A'râf 7/176-179). Yüce Allah bütün bu âyetleri bize anlatırken, şerefimizin nerede olduğunu göstermekte, ona sıkı sıkıya sahip çıkmamızı istemektedir. Şerefin Kur'ân'a akılla, düşünceyle, anlayışla yanaşılıp tevhîd i-nancını elde etmeye bağlı olduğunu öğütlemektedir.
Kur'ân, Allah'ın öğretilerinin insanlara sunulduğu okulu kurmuş onun kapısından içeri girenler, yeni bir benlik, kimlik, şahsiyet kazanmakta ve bu kazancın kısaca adı "şeref olmaktadır. İnsan doğuştan potansiyel olarak şerefli doğmakta, Kur'ân da onun doğasına uygun eğitim yaptığından, sonradan ona bir şeref kazandırmaktadır. Doğuştan olan şerefe, sonradan eğitimle elde edilen şerefi giydirmektedir. Burada ele aldığımız âyetler grubundan şu neticeleri çıkartıyoruz:
a) Kur'ân, geçmiş vahylerin devamı, onları tasdik eden son zincir halkasını teşkil etmektedir. Onun için Kur'ân'ın arka planını görebilecek şekilde üzerinde düşünüp araştırma yapmak gerekiyor.
Kur'ân, üzerinde düşünüldüğünde ve hayata tatbik edildiğinde şeref kazanılacağının bilincini vermektedir. Fâtır 10'a göre, şeref, iman ve amelle elde edilebileceği gibi, Kur'ân'ın getirdiği tevhîd inancı ile ve onun gereklerini yerine getirmekle de şerefe ulaşılacağı öğretilmektedir.
b) Hz. Peygamber'i tanıdıkları halde özellikle kitap ehli, hakikati gizlemiş ve kendilerine yazık etmişlerdir. Onu tanıdıkları halde, onu inkâr etmeleri Allah tarafından yerilmektedir. Onların inkârlarını, Yüce Allah sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklamaktadır.
c) Hem Kur'ân, hem de onu getiren Hz. Peygamber hakkı getirmişlerdir. Buradaki hak, "gerçek" anlamına gelmektedir. Bu "gerçek" asla insanların hevasına, arzu ve emellerine uymamalıdır. Eğer uysaydı, kâinat yok olup giderdi. İnsanlar dünyada düzen istiyorlarsa, kendi arzularını, görüşlerini hakka yani gerçeğe uydurmalıdırlar. Gerçek tâbi olmaz, başkasına uymaz, tam tersine ona uyulur.
d) Geçmişte ve gelecekte toplumların neden yıkılıp yerine başka toplumların geçtiğinin veya geçeceğinin sebeplerinden birinin gerçeğe sırt çevirmek olduğu öğretilmektedir. Kendi arzularının peşinde koşmaları, aklı, imanı ve ilâhî gerçeği bir tarafa itmeleri neticesinde, Allah'ın da onları bir tarafa attığı ve atacağını din eğitimcileri iyi öğretmeli ve beyinlere kazımalıdır. Dirlik ve düzenin gerçekte, akılda ve gerçek imanda olduğunun eğitimini vermelidir. [28]
72. Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, nzık verenlerin en iyisidir.
73. Sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.
74. Ama âhirete inanmayanlar yoldan çıkıyorlar.
Bu âyetlerin analizinden varacağımız neticeler olacaktır.
1. "Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, nzık verenlerin en iyisidir."
a) Buradaki hare ve harâc kelimesinin manası "karşılık" anlamına gelmektedir. Şu'arâ 109'da ecr kelimesi geçmektedir. Bir bakıma hare ile ecr aynı anlama gelmektedir.
Yüce Allah, Peygamber'e, yaptığı mesleği gereği, yani Kur'ân'ı tebliğ etmesi ve onları doğru yola çağırması karşılığında bir şey alamayacağını soru şeklinde emretmektedir. Hiçbir peygamber, görevinden dolayı insanlardan hiçbir karşılık beklememiştir (Şu'arâ 26/109, 127, 145, 164).
b) Peki peygamberler görevleri gereği ne beklemelidirler? Bu sorunun cevabını Yüce Allah âyetin devamında vermektedir: Allah'ın vereceği karşılığı beklemeli, ummalı ve onun uğrunda görevini icra etmelidir. Çünkü Allah'ın vereceği karşılık en iyidir.
Peygamberler, maddî bîr karşılık yerine, manevî bir karşılık beklemişler, peygamberlerden de böyle davranması istenmektedir.
Şûra 23'te: "De ki: Bu görev karşılığı, sizden yakınlık sevgisinden başka bir karşılık istemiyorum." Bu şu anlama gelmektedir: Benim ücretim, karşılığım bütün insanların birbirini sevmesi ve birbirine dost olmalarıdır. Bunu gerçekleştirecek olan da Allah'tır. Bir peygamber öğretimi, eğitimi neticesinde insanların birbirini sevmesini, dost olmasını görmekle Allah'tan en büyük karşılığı almış demektir. Allah'ın rızasını ve insanların sevgisini kazanmak bütün maddî karşılıkların üstündedir. Onun için âyette hare ile harâc geçmektedir. Aynı kelime olmalarına rağmen, ikincisi birincisinden daha geniş bir anlama sahiptir. Bir bakıma dünya ve âhiret karşılığını ifade etmektedir[29].
c) Hz. Peygamber, onlardan bir karşılık bekleseydi, ne olurdu? Onların yani halkın, Allah'ın vahyini öğrenip kabullenmelerine mâni olurdu. Müşriğe, kâfir olana dini öğretirken, tevhîd inancına davet ederken maddî karşılık beklemek, tebliğin ve Öğretimin etkinliğini ortadan kaldırabilir. Dini öğretmek bir rızık kapısı değildir. Bütün rızkı veren Allah'tan beklemek gerekiyor.
2. "Sen, onları doğru bir yola çağırıyorsun." Bu âyetten şunları anlıyoruz:
a) Peygamber kendine veya kendi koyduğu bir yola çağıramaz. Allah'ın yoluna çağıracaktır.
Öyle ise hiç kimse birilerinin kurduğu yola çağıramaz. Ama günümüzde ve geçmişte İslam âleminde ve diğer dinlere mensubu olan insanlar arasında beşerin kurduğu yola çağırmışlardır. Büyük âlimler üniversite kurup öğretim, eğitim faaliyetlerine devam etmişlerdir. Ama sonra gelenler, onların öğretilerini, görüşlerini dini kisveye büründürerek mezhep ve tarikata çevirmişlerdir.
Bir üniversiteyi mezhep veya tarikata çevirmekte ne zarar vardır? Üniversite evrensel düşüncenin üretildiği ve her şeyin sorgulandığı bir yerdir. Ama siz onu mezhebe ve tarikata dönüştürdüğünüzde sorgulamayı kaldırıyor, belli sınırlar içinde insanı düşünmeye zorluyor, o mezhep veya tarikatın ilkelerine göre fikir beyan etmek zorunda bırakıyorsunuz.
İşte İslam âleminde bilim ve tefekkürdeki kısırlık ve daralmalar bundan kaynaklanmıştır.
b) Peki nedir "doğru yol" denen Allah'ın yolu? Aklın, düşüncenin ve hakkın yoludur. Yüce Allah, kendisine uzanan yolu, akıl, düşünce, bilgi yani hak ile donatmış ve En'âm 151'de akıl, 152'de düşünce, 153'te takvanın yolu olduğunu söylemiştir. Aklın ve düşüncenin üzerinde durduğu veya durması gerektiği inanç ve ahlâkî değerleri de vermektedir. Şirki bırakıp tevhîd inancını benimsemek, yani yalnız Allah'a kulluk etmek, ana babaya iyilik etmek, yani ana-baba hakkına, çocuk hakkına, toplumun hakkına, hayat hakkına riâyet etmek, yetim hakkı yememek, ticarette haksızlık yapmamak, doğruyu söylemek, Allah'a verilen sözü yerine getirmek, vahyin öncülüğünde aklın ve düşüncenin oluşturduğu ve Allah'ın "benim yolumdur" diyerek aklın ve düşüncenin önüne koyduğu değerlerdir. Demek ki Allah'a giden yol hak ve ahlâkî değerlerden ve tevhîd inancından geçmektedir.
Tevhîd inancından başlayarak Yüce Allah'ın Kur'ân'da tespit ettiği bütün ahlâkî ve bilimsel değerlerin tümü Allah'ın yolunu oluşturmaktadır. Onun içindir ki, din eğitimcileri ve âlimleri Allah'ın yolunu meydana getiren Kur'ânî değerleri öğretecek ve onlar vasıtasıyla Allah'a ve O'nun yoluna çağıracaklardır. Allah, bunu emretmiş ve peygamberler de bunu uygulamıştır. Bunun başka bir uygulama tarzı yoktur. Beşerî düşünceleri, ideolojileri yüceltip kutsallaştırarak sahte bir din haline getirip Allah'ın yoluna engel olarak koymak en büyük cinayettir. Tarihte böyle olmuştur ve böyle olmaktadır; din âlimlerinin vurdumduymazlığı devam ederse gelecekte de böyle olacaktır. Beşerî düşünce ile ilâhî vahyin sınırı iyi belirlenmeli ve ona göre din eğitimi ve öğretimi yapılmalıdır.
3. "Ama âhirete inanmayanlar yoldan çıkıyorlar."
Yüce Allah, kendi yolundan sapmanın sebebini burada tespit etmekte, sebep sonuç ilişkisi içerisinde konuyu açıklamaktadır. Ayette geçen nâkibûn kelimesi, nekebe fiilinden türemiştir. Bu kelime, "rüzgar ters esmek, yoldan sapıp uzaklaşmak, kenardan yürümek, yaslanmak, dayanmak, kaçınmak" demektir. Aynı kelime, Mülk 15'te menâkib kalıbında çoğul olarak gelmekte ve "tepeler" menâkib kalıbında çoğul olarak gelmekte ve "tepeler" anlamını ifade etmektedir. Rüzgar belli bir yönde, esmeyince bu kelime ile ifade edilir. Allah'ın yolundan gitmeyip ondan çıkan yönsüz insanların durumu da âyette bununla ifade edilmektedir. İnsanlar niçin Allah'ın yolundan saparlar? Âyette buna, "âhirete inanmadıklarından dolayı" diye cevap verilmektedir. İnkâr, önce gönlü yoldan çıkarmakta, sonra da insanı tamamen yoldan saptırmaktadır. O zaman yolu şöyle tanımlayabiliriz: "Doğru yol âhiret inancının yoludur. Âhirete imanın görevlerinden biri, insanı doğru yolda tutmaktır, sapmaları önlemektir.
O zaman doğru yola çağırmak için önce imana, Özellikle de âhirete imana çağırmak gerekiyor. Çünkü âhirete imanın koruyucu, sapmaları önleyici bir niteliği vardır. Gönülde âhirete iman teşekkül edince, Allah'ın yolundan sapmalar ortadan kalkacaktır. Böylece Yüce Allah, din eğitimine nereden başlanıp insanların sapmalarının Önleneceği konusunda metod öğretmektedir. Gönül düzgün olunca, davranışlar da düzgün olacak, sapmalar ortadan kalkacaktır. [30]
75. Biz onlara acısak ve içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek bile iyice körleşerek azgınlıklarında direnirlerdi.
76. Andolsun ki, biz onları azapla yakalamıştık, yine de Rablerine boyun eğmemiş ve yakarmamışlardı.
77. Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman, ümitsiz kahverdiler.
Bu âyetler, âhireti inkâr edip yoldan sapanların benzerlerinin tarihî olgusunu anlatmakta veya onlara gelecekte ne olacaklarını geçmiş zaman kalıbı ile açıklamaktadır. Bize göre bu âyet, âhireti inkâr edenlerin geçmişten geleceğe uzanan olgusunu gündeme getirmektedir.
1. "Biz onlara acısak ve içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek bile iyice körleşerek azgınlıklarında direnirlerdi."
Bu âyetin analizinden çıkaracağımız neticeler vardır:
a) Bazı insanlara bazı dırımlardaki tutumları nedeniyle merhamet etmek, onlarda maraz ve hastalık, yani aksi tesir meydana getirir. Bu insanlara eğitimin etki etmesi mümkün olmadığı gibi, iyilik yapmak da yaramaz. Yüce Allah, âyetin bu kısmını neden gündeme getirmektedir? Bazıları şöyle düşünebilir: Allah bunlara merhamet edip içinde bulundukları sıkıntıları giderseydi, bu insanlar değişebilirdi. İşte bu düşünceyi cevaplandıran bu âyet, insan psikolojisinin analizini yapmaktadır.
b) Her insanın başına dünya hayatında sıkıntı ve darlıklar gelebilir. Her an sıkıntı içinde kendini bulmak insan için mukadderdir. İnsan bu sıkıntıları, darlıkları ve belaları için Allah'a yalvarır ve onları gidermesini ister. Kur'ân'ın çeşitli âyetlerinde Allah bu durumu anlatmaktadır.
"İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan dolayı bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler, güzel gösterildi" (Yûnus 10/12).
"İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer" (îsrâ 17/83).
"İnsana bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Allah ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar" (Zümer 39/8).
Bütün bu âyetler sıkıntısını gidermek için Allah'a yalvaran, ardından duasını kabul edip sıkıntısını gideren Allah'a sırtını dönen insanın psikolojisini anlatmaktadır.
Ayette geçen "düşmanlıkta devam etmek, bir işe sarılıp ayrılmamak, ısrar etmek, dayatmak, insanların seslerinin birbirine karışması" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin buradaki anlamı ise "devam etmek, ısrar etmek, sürdürmek" demektir.
Tuğyan, "azgınlık" demektir ve inanmayanların körcesine azgınlıklarına devam edeceklerine işaret etmektedir. Biz kimin değişime uğramayacağını bilemeyiz, ama Yüce Allah bilmektedir. Böylece bunlar, ilâhî merhameti ve sıkıntılarını gidermesini, yani nimetini ve yardımını değerlendirip şükredecek hale gelmemektedirler. Merhamet ve yardım onlarda aksi tesir meydana getirmektedir.
Azgınlıkta ısrar etmek manevî körlüğe bir delil olmaktadır. Gönül gözü kör olan, basireti bağlanan insanların manevî değişime uğraması mümkün değildir. Aslında bütün bunların aslı sebebi âhireti inkâr etmeleridir. İnkâr, manevî körlüğü ve yanlışta ısrarı doğurmakta ve ona sebep olmaktadır.
2. "Andolsun ki, biz onları azapla yakalamıştık, yine de Rablerine boyun eğmemiş ve yakar-mamışlardı."
Bir önceki âyette Yüce Allah bir değerlendirme yapmıştı. "Biz onlara acısak ve içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek bile iyice körleşerek azgınlıklarına direnirlerdi." Bu değerlendirme, daha önce yapılmış bir deneyin, denemenin neticesine dayandığını bir sonraki 76. âyet ifade etmektedir.
Daha önce Yüce Allah onları azap ile yakaladığı halde Allah'a boyun eğmediler ve yalvarıp yakarmadılar. Ceza onları değiştirmedi; bulundukları isyanda, yanlışta, inkârda devam ettiler. Peki bu değişime uğramayanlar kimlerdir? Âyeti Hz. Peygamberin dönemindeki topluluğu ele alıp tarihsel olarak açıklarsak, âyet, müşriklerin Bedir'de aldıkları mağlubiyete rağmen, değişmediklerini ifade etmektedir diyebiliriz. Ama âyete, daha eskiye giderek geçmiş peygamberlerin toplumları açısından yaklaşırsak, geçmiş ümmetlerin Allah tarafından çeşitli şekillerde cezalandırılmalarına rağmen, iyiye dönmeyenlerin olduğu açıkladığını ve bizlere hatırlattığını söyleyebiliriz. O zaman âyete yine tarihsel olgu açısından yaklaşmış oluruz. Ama âyeti evrensel boyutta açıklamak zorundayız. Çünkü evrensel boyutta ele alınmayan âyetin günümüze ve geleceğe ışık tutması mümkün değil ve tarihin sayfalarında terk edilip kalır; canlılığını kaybeder; konuşması kesilir.
Her iki âyeti günümüze ve geleceğe şu çıkarımlarla taşıyabiliriz: Eğitimciler ve öğretileri ne kadar güçlü, verilen cezalar ne kadar şiddetli olursa olsun değişime uğramayan, etkilenmeyen, kötüde ve yanlışta ısrar eden fert, grup ve topluluklar olacaktır. Bu geçmişteki insanlar için böyle olduğu gibi, bugün de gelecekte de böyle olacaktır.
3. "Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman, ümitsiz kal iverdi ler." Birinci ceza değişmeleri için yeterli olmayınca, ümitsiz kalmalarına sebep olacak ikinci azapla karşı karşıya kaldılar.
Şiddetli azap kapısını açmak ne anlama geliyor? Biz buna açlıkla cezalandırma diyebiliriz. Fakat bu cevabımızı nasıl ispat edebiliriz? İspat için A'râf 96'ya gitmemiz gerekiyor. O âyette: "O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapılarını açardık" buyurulmaktadir. "Bereket kapıları" açılabilir. O zaman A'râf 96 bereketin, Mü'minûn 76 da açlığın, kıtlığın meydana getirdiği azabın kapıları olmaktadır.
Ama kıtlık, ya da açlıkla cezalandırma, değişmeye direnenlerde ümitsizlik meydana getirmektedir. Âyette geçen müblisûn kelimesi, "bütün ümitlerini yitirdiler" anlamına gelen eblese kelimesinden türemiştir. el-müblis de "bütün ümitleri sona eren, ruhen çökmüş kimseler" demektir. Yok edici belalar geldiğinde ümidini kimseler" demektir. Yok edici belalar geldiğinde ümidini yitirmek, delilin sona ermesi, bitmesi, tükenmesi, hayrete düşmesi anlamına gelen iblâs kelimesi, "açlıkla, kıtlıkla cezalandırılanların psikolojik durumu"nu anlatmaktadır.
Cezaların caydırıp değişimi meydana getirmemesi bu azap çeşidinin gelmesine neden olmaktadır. "Kendilerine yapılan uyarılan unutunca, üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Kendilerine verilenle sevince daldıkları sırada da ansızın onları yakaladık, birden bire bütün umutlarını yitirdiler" (En 'âm 6/44).
Kıtlık ve açlıkla cezalandırılınca ve ümitleri kaybettiren azap gelince ne oluyor? sorusuna En'âm 45'te "köklerinin kesilmesi" ile cevap verilmektedir. Bazı insanlar değil ceza ile değişmek dünya bile değiştir-seler değişime uğramazlar, inad ederler, cayma gibi bir esneklikleri yoktur. "Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları günahları kendilerine göründü. Eğer dünyaya geri gönderilseler, yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar" (En'âm 6/28).
İşte bu âyet de gösteriyor ki âhirette azabı görünce dünyaya geri dönüp değişime uğrayacaklarını söyledikleri, istedikleri halde (En'âm 6/27) Yüce Allah 28. âyette "isteklerini yerine getirsek, yine değişmeyeceklerdir" değerlendirmesini yapmaktadır. Bu insanlara âhiretten dünyaya gelme gibi bir değişim bile etki edip gerekli olan değişimi meydana getirmeyecektir.
Demek ki ceza insanda caydırıcı ve değiştirici bir etki yapmalıdır. Bu etkiyi almayanların, ne denli hasret içinde kalacakları bu âyetlerde anlatılarak hem insan psikolojisi analizi yapılmakta, hem de eğitime eskimeyen bir kural kazandırılmaktadır. [31]
78. Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var e-den O 'dur. Ne de az şükrediyorsunuz!
79. Sizi yeryüzünde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.
80. Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gelmesi de O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
81. "Hayır; yine de öncekilerin dediklerini derler."
82-83. Öncekiler: "Ölüp, toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? Andolsun ki, biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" demişlerdi.
Yüce Allah, bazı olaylardan Allah'ı anlayıp iman etmenin yolunu anlatmaktadır.
1. "Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var eden O dur. Ne de az şükrediyorsunuz!" O kulak ile göz, insanın gönlüne ham duyumları taşır ve gönül yani akıl, onları yoğurup bilgi elde eder. Bu duyu organlarının yaratılış amaçlarının "şükür" olduğuna işaret etmektedir. Fiziki, maddî çevresinde cereyan eden olayları, kulak ve gözleri ile duyup görmek kadar önemli bir nimetin üstünde sadece var olmak vardır. Kulaklarımızla duyduğumuz, gözlerimizle gördüğümüz ve gönlümüzle anladığımız bunca olaydan hareket edip doğru yolu bulamamaktan daha kötü ne olabilir?
Kulak ile göz ve gönül ya da akıl insanın eğitimi için Yüce Allah'ın lütfettiği nimetlerdir. Bu nimetleri yerli yerinde kullanmak da şükürdür. Kulak, göz ve kalpleri Allah yaratıyor, ama onları kullanma sorumluluğunu insana veriyor. İnsan bu organları kullanmakla yükümlüdür. Kullanırsa şükretmiş olarak yükümlülüğünü yerine getirmiş olur, ama kullanmaz ise cehennemi boylamaktadır. İnsanın bu organları kullanmakla yükümlü olduğu İsrâ 36'da bildirilmektedir: "Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur."
İsrâ'nın bu âyetini alıp yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 73-77. âyetlerine getirelim. Orada neden insanların Hz. Peygamberin çağırdığı yola girmeyip ondan saptıklarını, neden âhireti inkâr ettiklerini, neden onlara merhamet edip sıkıntılarını gidermesine rağmen körcesine azgınlıklarında ısrar ettiklerini, neden azabı görmelerine rağmen cayma-yıp değişime uğramadıklarını anlamış oluruz. Çünkü onlar, hakkında bilgileri olmadıkları bâtılın peşine takılıp gitmişlerdi. İşte şükür, neyin peşine takılıp gideceğini bilmek, anlamak ve tatbikata geçirmektedir.
Diğer taraftan A'râf I79'da bu organları kullanmamanın cezasının cehennem olduğu belirtilmektedir. Yüce Allah bu âyette anlama görevini kalbe, görmeyi göze ve işitmeyi, dinlemeyi de kulağa vermiştir. Bunları, yani bu görevleri yerine getirmeyenleri hayvana benzetiyor ve onların gaflet içinde olduğunu, gidecekleri yerin cehennem olduğunu söylüyor.
İşte bu organları kullanıp, şükredenler cehennemden ve hayvan olmaktan kendilerini kurtarmaktadırlar. Aksi takdirde insanlar cehennemlerini bu dünyada kurup ateşini kendi içlerinde yakıp götürmektedirler. Demek ki insanı hayvandan ayıran biyolojik yapısı değil, göz, kulak ve gönlünü kullanabilmesidir. O organlar hayvanda da vardır ama, onları kullanıp kendisine güzelin, doğrunun, hakkın ve iyinin bulunduğu bir kültür, davranış yolu oluşturamaz, bulamaz.
Kısaca diyebiliriz ki, bu ve buna benzer âyetlerin bulunduğu Kur'ân, duyu organları ile gönlü, yani aklı kullanmamayı cehennem a-zabına denk gören bir kitaptır. Böyle bir kitabı yeryüzünde bulmak mümkün müdür? Bu kitabı gönderenin Allah olduğu da ortaya çıkıyor. Çünkü hiçbir felsefî sistemin cenneti ve cehennemi yoktur.
2. "Sizi yeryüzünde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız."
Dünyada yaratılıp yayılma olgusuna Yüce Allah ikincil bir derece vermekte, kulak, göz ve gönülün yaratılmasını Öne almaktadır. Neden? Aslında varolma öne geçmesi gerekirken bu organları öne almıştır. Bize göre bu sorunun cevabı şudur: İnsan, varolmanın değerini bu organlarla anlayacak, oradan hareket ederek Allah'a varmayı onlar vasıtasıyla gerçekleştirecektir. Kendini duymayan ve yaratanını anlamayanın varlığının, derece bakımından bir şey ifade etmeyeceğine işaret edilmektedir. Yeryüzünde yaratılıp yayılmanın derinden anlaşılması, insanı tekrar Allah'ın huzurunda toplanacağı imanına götürecektir. Aslında "onun huzurunda toplanacaksınız" ifadesi Mü'minÛn 74. âyete gitmektedir. Çünkü orada âhireti İnkâr edenlerin doğru yoldan saptığına dikkat çekilmişti. Onun İçindir ki Yüce Allah 78 ile 79. âyette kulak, göz ve gönlü kullanarak yaratılış olgusu üzerinde düşünüp âhirete inanma dersini vermektedir.
3. "Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile' gündüzün birbiri ardından gelmesi de O’nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
"Var eden ve öldüren Allah'tır" derken insanın bu olgular üzerinde kafa yorarak Allah'ı bulması ona önerilmektedir. Yüce Allah, 79. âyette insanın kendi yaratılışını ele almış, 80. âyette de genel manada bütün varlıkların yaratılışını ve ölümünü gündeme getirmiştir. Biz buna "yakından uzağa" metodu diyoruz. Var olma ile ölüm olguları arasında kurulacak olan ilişki akıl vasıtasıyla olacaktır.
Ardından gece ile gündüzün peş peşe gelmesi olgusuna, tabiat olayına dikkat çekilmektedir. Varlıkla ölüm ilişkisinin ardından neden gece ile gündüze geçilmiştir? Yüce Allah, yaratılma ile ölmenin ardı ardına gelmesini gece ile gündünüz ardı ardına gelmesi örneği ile anlatmaktadır. Yoktan var olmak, var iken ölmek, öldükten sonra tekrar dirilmedeki zincirleme oluşum, tabiat olayı ile açıklanmaktadır.
Yüce Allah, yaratması ile öldürmesini, gece ile gündüzü ardı ardına getirmesini insanın önüne koymuş ve ona bu kitaba aklı ile yaklaşmasını emretmiş, hfaZ tâ "Aklınızı kullanmayacak mısınız?" buyururken de "kullanın" demek istemiştir. Onun için aklını kullanıp düşünmek ve oradan tabiattaki, varlıklar alemindeki ve tüm kâinattaki olayların arkasındaki ilâhî kudreti görmek bir ibadet olmaktadır. Böylece 80. âyeti 78. âyete götürürsek, aklı kullanmanın şükür olduğunu söyleyebiliriz. Sebe' 13'e göre, çalışma şükür olduğuna göre, aklın çalışması da bir şükür ibadetidir.
4. "Hayır; yine de öncekilerin dediklerini, derler." Yüce Allah 74. âyette âhireti inkâr edip inanmamalarının nedenini bu âyette taklitçiliğe bağlamaktadır. Atalarının veya onlardan önceki insanların, Öldükten sonra dirilme konusunda dediklerini bunların tekrar edip taklit ettiklerini ana sebep olarak göstermektedir. 80. âyette akıllarını kullanmamalarının, 78. âyette sahip oldukları varhksal nimetin şükrünü yapmamalarının onları taklide düşürdüğü belirtilmişti. Bunun anlamı şudur: İnsan, kendine düşeni yine kendisi yapmaz ise, onun beynini ve iradesini başkaları kullanır. Hatta kendisi beynini ölülerin eline teslim eder. Ölüler ona neye inanacağını neye inanmayacağını söyler. Böylece kendilerini yaşayan ölüler haline getirmiş olmaktadırlar. Burada şu soruyu sorabiliriz: Öncekiler ne dedi de bunlar onların söylediklerini taklid ederek söylemektedirler? Sorunun cevabını 82 ve 83. âyetler vermektedir.
5. "Öncekiler: Ölüp, toprak ve bir yığıa kemik olduğumuzda mı dirileceğiz? Andolsun ki, biz ve daha önceki babalarımız da tehdit edilmişti; bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir'
demişlerdi."
Bu insanlar, Öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederek sonraki gelenlere bir inkâr kültürü bıraktılar. Öldükten sonra dirilmeyi, dünyada yapılacak amellerin âhirette cezalandırılması gerçeğini, geçmişin masalları olarak nitelemişlerdi. Öldükten, toprak olduktan ve çürüyen kemikler haline geldikten sonra dirilme konusunda onlar da bir önceki atalarını taklit ediyorlardı. Bir bakıma öldükten sonra dirilmeyi, yani âhiret hayatını inkâr etmek nesilden nesile aktarılmış bir mantar kültürü olarak yaşamış ve peygamberlerin getirdiği âhiret inancının karşısına dikilmiştir. Her nesil bu inkâr devini biraz daha beslemiş, o da beslendikçe cüsselenmiş, günümüzün en büyük problemi haline gelmiştir.
Bu inkâr devinin horultusu günümüzde insanlara daha çabuk u-laşmakta ve daha uzaklara kadar uzanmaktadır. Hz. Peygamberin getirdiği ilâhî mesaj olan Kur'ân bu devle mücâdele edebilmek için pek çok âyetleri göndermekte ve insanın gönlüne inip oradan harekete geçmektedir. Ayrıca bütün bilimsel delilleri kullanmakta, insan aklını ve düşüncesini harekete geçirmekte, gerektiğinde caydırıcı olarak cehennemi kullanmaktadır. Devin bütün kollarını kesse bile dev, hâlâ etkinliğini sürdürmektedir. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler bir soru sorarak ve bir değerlendirme yaparak inkârlarını ortaya koydular. Sordukları soru inkâr edici bir sorudur, yani sorunun içinde inkâr vardır. "Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı dirileceğiz?" derlerken, aynı zamanda "dirilmeyeceğiz" demek istemektedirler.
Diğer taraftan, öldükten sonra azap görüleceği, sorguya çekileceği konularının da daha Önceki babalarına bir tehdit olarak sunulduğunu, ama bunların, eskilerin masalı olduğunu söylediler. Önce inkâr ettiler, sonra da değerlendirme yaparak onun masal olduğunu söylediler. Bundan şu neticeyi çıkartıyoruz: İnsanlar, değerlendirmelerini genelde sahip oldukları inanca göre yaparlar. Değerlendirmelerini inançlarından ayırarak objektif ve tarafsız kalmayı becerebilenler çok azdır. Onun için "inanç gönülde sakin bir şekilde durmuyor" sözü, değerlendirmeyi ve davranışları etkileyip aralarında yaşamı sürdürüyor.
Bu âyetler grubu için şu neticeyi çıkartıyoruz:
Yüce Allah önce kulak, göz ve gönülü gündeme getirmektedir. Bunlardan kulağı öne alması, bu insanların hatta bazı insanların dinlemesini bilmemesinden kaynaklanıyor. Dinlemesini bilmeyen gözlem yapmasını da bilemez. Önce dinin ilkelerini dinleyecek, dinleyip öğrendiği ilkeler doğrultusunda gözlemini yapacak. Çünkü gözlem yapıp bir netice elde edebilmek için beyinde ilkeler ve kanunlar konusunda bir birikim, bir alt yapı olması gerekiyor. Bu birikim ve alt yapı gözlemde başarıyı getirecektir.
Gözlemlerimiz, dinleyerek öğrendiklerimizi doğruluyorsa artık doğru bilgi veya ahlâkî alanda isek, bunların doğru davranış olduğu değerlendirmesi ortaya çıkmış demektir. Başka bir ifadeyle gönül doğru neticeye ulaşacaktır. Kulak ve gözün gönüle getirdiği duyum malzemesi yanlış ise gönül doğru olanı üretemez. Kulak ve gözün duyumları doğru ise, gönülde ve beyinde doğru anlayış, doğru düşünce ve doğru bilgi meydana gelecektir.
İşte kulak, göz ve gönül yaratılış, hayat, ölüm ve tekrar âhirette dirilme konularında sağlıklı inanç üretirlerse, tabiat olaylarının gözleminden bu neticeyi elde ederlerse insan iman edebilecek, organlar görevini yerine getirmiş olacak ve insan inkârdan kurtulacaktır. Böylece insan aklını kullanarak kendisini önce taklitten, sonra da cehennemden kurtaracaktır.
Din eğitimi insanlara kulak, göz, gönül ve aklını kullanmayı ve doğru inanç üretmeyi, düşünmeyi öğretmek zorundadır. Rab, yani bir eğitici olan Yüce Allah bu ve buna benzer âyetlerde bunu yapmaktadır. İnsana her an müdahele etmeğe lüzum yoktur; ona aklını kullanmayı öğretiniz, aklının Önünü açınız, o yolunu bulacaktır. [32]
84. Deki: "Biliyorsanız, dünya ve içinde bulunanlar kimindir?"
85. "Allah'ındır" diyecekler, "Öyleyse düşünmüyor musunuz?" de.
86. "Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın sahibi kimdir?" de.
87. "Allah'ındır" diyecekler. "Öyleyse sakınmıyor musunuz?" de.
88. "Biliyorsanız, her şeyin mülkü ve idaresi elinde o-lan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanmayan kimdir?" de.
89. "Allah'ındır" diyecekler. "Öyleyse nasıl büyüleniyorsunuz?" de.
90. Doğrusu biz onlara hakkı getirdik; onlarsa yalancılardır.
Yüce Allah, o dönem kâfirlerinin, ya da müşriklerinin yalancı olduklarını sorular sordurarak verecekleri cevaplarla açıklayıp ispat etmektedir.
1. "De ki: 'Biliyorsanız, dünya ve içinde bulunanlar kimindir?' 'Allah'ındır diyecekler. 'Öyleyse düşünmüyor musunuz?' de."
Yüce Allah, Hz. Peygamberden dünya ve içindekilerin sahipliği, mülkiyetinin kime ait olduğu konusunda soru sormasını istemektedir. Ama soru "bilme" yani "bilgi"yi hedef almakta, "Biliyorsanız" buyururken de, cevapların bilgiye dayanmasını istemekte, doğru cevabın, doğru bilgiden geleceğine dikkat çekmektedir.
Diğer taraftan bu bilginin düşünmeyi harekete geçirmesinin önemi de gündeme getirilmektedir. "Düşünmüyor musunuz?" buyurulurken kelime çoğul olarak kullanılmaktadır. Bundan anlıyoruz ki âyet, "toplumsal düşünmeyi" ön görmektedir. Çünkü onların inkârı, yalanlaması da toplumsal inkâr ve yalanlama idi.
O zaman bu iki âyetten şu neticeyi çıkartıyoruz: Bilen kişi düşünmesini de bilmelidir. Doğru bilgi doğru düşündürürse, doğru inanca vardıracaktır. "Doğru bilgi" ağzırmzdaki yemeğe benzer; yutulup mideye inmedikçe gıda haline gelmez. Bilgi de beyinden gönüle, yani aklın merkezine inerse düşünüp öğüt almayı temin edecektir ve orada ruhun gıdalarından biri olan imanı doğuracaktır. Bilginin ruhun gıdası haline geldiğini düşünceyi harekete geçirmesinden, imanı doğurmasından anlarız. Onun içindir ki bu âyetlerde Yüce Allah bilgiyi ve düşünceyi bir araya getirerek yeryüzünün sahibinin kim olduğunu tespit ederek, hakikati yalanlamalarını engellemek istemektedir.
2. "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arşın sahibi kimdir? de. Allah'ındır, diyecekler. Öyleyse sakınmıyor musunuz? de." Yüce Allah, bir önceki âyetlerde yeryüzünün sahipliğini sorarken, bu sefer de yedi göğün ve Büyük Arşın sahibinin kim olduğunu sormaktadır. Bir önceki soruya ve bu soruya doğru cevap vererek "Allah'ındır" diyebilmişlerdir. Bundan anlaşılıyor ki, onların Allah'ın varlığı konusunda hiçbir sorunları yoktu. Onların zoru şirk ve öldükten sonra dirilmeyi, yani âhiret hayatını, cennet ve cehennemi inkâr etmeleri idi.
Bu soruya alınan doğru cevaptan sonra, sakınma, saygı duyma anlamına gelen, takva devre sokulmaktadır. "Arşın" ne olduğunu Bakara 255'te açıkladık. Bu âyetlerde geçen Rabb kelimesi "yaratmak, sahip olmak, besleyip hayatını devam ettirmek" anlamına gelmektedir; maddî anlamda "yaratıp sahip çıkmak, düzeni sağlamak"tır.
3. "Biliyorsanız, her şeyin mülkü ve İdaresi elinde olan, koruyup kollayan, fakat kendisi korunup kollanmayan kimdir? de. Allah'ındır diyecekler. Öyleyse nasıl büyüleniyorsunuz? de."
Yüce Allah burada da "biliyorsanız" buyurarak, imanda bilginin Önemi üzerinde durmakta ve bilmenin Allah ile ilgili hangi konulara yaklaşım yapacağına açıklık getirmektedir.
a) Yüce Allah, kâinatın sahibi ve yöneticisinin bilinmesini istemekte ve bu konuda sorusunu yöneltmektedir. Âyette geçen melekût kelimesi, hem sahipliği yani mülkiyetine sahip olmayı, hem de yönetimini elinde bulundurmayı ifade etmektedir.
b) Kendisi her şeyi himaye ederken asla himaye edilmeye muhtaç olmayan bir Allah'a inanmanın bilincinde olmalarının eğitimi verilmektedir. Himaye edilmeğe muhtaç olanlar tanrı olamaz.
Diğer taraftan Allah'a karşı kimse kimseyi koruyamaz. Yüce Allah, birini diğerine karşı koruduğu halde, bir varlık başka bir varlığı Allah'a karşı koruyamaz. O zaman, Allah âciz duruma düşer.
c) Bu soruya da cevap olarak "Allah" diyeceklerdir. O zaman onların, büyülendikleri için öldükten sonra dirilmeyi, taklide sapıp, dünya ve âhiretteki cezayı inkâr ettikleri ortaya çıkmaktadır, "Nasıl büyüleniyorsunuz?" sorusundan şu neticeye varıyoruz: ennâ "nasıl" kelimesi, işin, eylemin nasıllığı sorulmaktadır. Bir yanlışın, yanlış davranışın nasılını anlamak, tespit etmek ondan vazgeçmenin başlangıç noktası olacaktır.
Diğer taraftan "büyülenme" kelimesinden de onların başkaları tarafından etki altına alındıklarını, etkilendiklerini, kendi düşünceleri ile baş başa kalsalardı bu yanlış inanç ve davranışa dalmayacaklarını göstermektedir. Onları etki altına alıp tuzağa düşüren ne olabilir? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: Geçmiş atalarını taklit etmeleri, şeytan ve nefislerinin etkisi altında kalmaları onları büyülemiştir. Ayrıca sosyal çevreleri, toplumun kültür ve inancı da onları etki altına almıştır.
Soruya dikkat edersek, yanlış inanç ve yanlış davranışın bir çeşit büyülenme olduğu değerlendirmesinin yapıldığını görür ve anlarız. Yüce Allah, yanlış inanç ve davranışın bir çeşit büyülenme olduğu değerlendirmesini yaparak, tüm nesillerin eğitim uygulamalarına bir yönlendirme yapmaktadır. Aileler çocuklarına, öğretmenler Öğrencilerine doğru bilgi öğretmelidirler (Nisa 4/9); öğretmezlerse de yanlışa sevketmiş olacaklarından, onları büyülemiş olacaklardır. "Yanlış" bir insanın beynine, gönlüne girip davranışlara yansıyınca büyülenme gerçekleşmektedir.
4. "Doğrusu biz, onlara hakkı getirdik, onlarsa yalancılardır."
Yüce Allah, "onlara hakkı getirdik" demekle hakkı ulaştırdığını söylemektedir. Hak, "Kur'ân ve Kur'ân'ın getirdiği mesaj" olduğuna göre, Hz. Muhamed vasıtasıyla onu insanlara ulaştırmıştır. Ayrıca çeşitli âyetlerde, öldükten sonra dirilme inancını delillerle (Hacc 22/5) ispat ettikten sonra, onu inkâr etmeleri, onların yalancı olduğunun delili olmaktadır. Göklerin ve yerin yaratanı, sahibi, yöneticisi olarak Allah'ı söylemelerine, O'na inanmalarına rağmen öldükten sonra dirileceklerine dair ilâhî ilkeyi inkâr etmeleri bir çeşit yalancılıktır. "Allah'a inanıyorum ama, mutlak adaleti gerçekleştirmek için Öldükten sonra diriltileceğime inanmıyorum" demek, Allah'a inandığını da yalanlamak demektir.
Demek ki, "hakkı" yalanlamak ve onu inkâr etmek, büyülenmenin tesiri altında kalmak demektir. Büyülenmeyen insan hakkı inkâr etmez. Tüm kâinatı yaratan, onun sahibi ve yöneticisi olan Allah, sadece "hakkı" gönderir. Sadece hakkı gönderen Allah'a inanıyorsun, ama O'nun ölüyü tekrar dirilteceğine inanmıyorsun; bu ne yaman çelişki! Bunun adına yalancılık derler.
Başka bir açılım getirirsek, Allah'a inandığı halde, O'nun çocuk edindiğini söylemek de yalanlamaktır. Böylece Yüce Allah, Allah ve hak konusunda yalanlamanın nasıl olduğunu açıklamış olmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki, bu âyetler grubunda Yüce Allah, din âlimi ve eğitimcilerinin müşriklere hangi konularda nasıl sorular soracaklarını ve onların Allah'a inandıkları halde, âhireti nasıl inkâr ettiklerini göstermektedir. Yaratılış, sahip olmak ve idare etmek konuları üzerinde sorular sorarak, düşünme, takva denen saygı duyma ve büyülenme konularını gündeme getirmelerinin doğru olacağını Öğütlemektedir.
Allah'a inandıkları halde öldükten sonra dirilme ilkesini kabul etmemelerinin altında yatan nedenler, düşünmemek, saygı duymamak, büyülenmek ve yalancılıktır. Böylece din eğitimcilerinin önüne müşriklerin psikolojik yapılarının bir analizi konmaktadır, diyebiliriz. [33]
91. Allah çocuk edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Öyle olsaydı her tanrı, kendi yaratığını götürürdü ve onlardan biri diğerine üstün gelmeğe çalışırdı. Allah müşriklerin yakıştırdıkları sıfatlardan uzaktır.
92. Allah, gaybı da şehadeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir.
Bu âyetlerin ilki çeşitli âyetlere bağlantılı durumdadır. Bir taraftan, Yahudi ve Hıristi yani ardaki şirk dogmatizmi ile diğer taraftan Arapların melekleri Allah'ın kızlan olarak görmelerini gündeme getirmektedir. Daha önce bu konuyu Mâide 18, 72-73, 116; Tevbe 30; İsrâ 40 ve Meryem 88-93'te gördük ve açıklamasını yaptık.
Allah, bu şekilde koşulan şirkin değerlendirmesini yapmaktadır.
"Allah çocuk edinmemiştir. Onunla beraber hiçbir tanrı yoktur."
Yüce Allah, Yahudi, Hıristiyan ve Arapların "Allah çocuk edindi" şeklindeki şirk koşmalarına cevap vermektedir. İşte bu noktada şu soruyu sorsalar bu açıdan cevabını vermemiz mümkün olacaktır. Kur'ân niçin gelmiştir? Bu soruya pek çok cevap verilebilir ama bunlardan biri, "Allah çocuk edindi" şeklindeki Allah'a iftira olan şirki temizlemek, ona dur demek ve onun yerine tevhîd inancını dikmek için gelmiştir, denebilir. Allah ile beraber hiçbir tanrı olamayacağını kitap ehline ve müşriklere öğretmek, şirkin akan kirli ırmağının önüne bir bend çekmek amacı ile de gönderilmiştir. Onların bu kirli inançlarını cevaplandırırken bazı değerlendirmelerde bulunulmaktadır:
a) "Aksi takdirde her tanrı kendi yaratığım götürürdü ve onlardan biri diğerine üstün gelmeğe çalışırdı. Allah, müşriklerin yakıştırdığı sıfatlardan uzaktır."
Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 91'in devamında bu şekilde bir cevaplandırma yer alıp değerlendirme yapılmaktadır. Mu-hammed Esed bu cevabı şöyle açıklamaktadır: Her tanrı sadece kendi yarattığı âlemle ilgilenir, yalnızca onu kayırır ve böylece çok geçmeden bütün bir kâinat mutlak bir karışıklık içine yuvarlanır giderdi[34].
Durum Muhammed Esed'in dediği kadar kolay olmayacaktı. O tanrılar kendi yarattıklarını yanlarına çekerek birbirine savaşıp üstünlük kurmaya çalışacaklarını âyet ifade etmektedir. Bu savaş da kâinatın sonu olacaktı.
Âyetin son değerlendirmesi müşriklerin Allah'a yakıştırdıklarından Allah'ın uzak olmasıdır. Böylece Yüce Allah sübhân kavramını burada kullanmış, ona asıl manasını yüklemiştir.
b) Kendilerini Allah'ın oğullan ve sevgilisi olarak gören Yahudi ve Hıristiyanlara şu cevap verilmektedir:
"Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır" (Mâide 5/18). Yüce Allah, onlara azap etmesini, beşer olmalarını, kâinatın sahipliğini ve dönüşün O'na olacağı konularını gündeme getirerek yanlış inançta olduklarını değerlendirerek cevaplandırmaktadır.
c) "Andolsun ki 'Allah, Meryemoğlu Mesihtir' diyenler kâfir olmuşlardır" (Mâide 5/72). Bir beşeri Allah olarak görmek kâfirlikle nitelendirilmektedir. Mâide 72'nin devamında cennetin onlara haram, yerlerinin de ateş olacağı ve yardımcılarının olmayacağı gündeme getirilmektedir.
d) Yine Mâide 73'te "Allah'ı üçün üçüncüsü" olarak görüp kâfir olanların bu iddia ve inançlarından vazgeçmedikleri takdirde acı bir a-zapla muamele görecekleri beyan edilmektedir.
e) Tevbe 30'da Hz. Üzeyir ve Hz. îsâ'ya Allah'ın oğlu diyenlerin, bu sözlerinin bir geveleme olduğu, daha önce kâfir olanların sözlerine benzediği, Allah'ın onları kahredeceği şeklinde bir değerlendirme yapıldıktan sonra, onların etki altında kalıp döndürüldüklerine dikkat çekilmektedir.
f) Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih'i rabler edinenlere şöyle cevap verilmektedir: "Tek tanrıya kulluk etmekle emrolundular. Allah'tan başka tanrı yoktur. Allah onların eş koştukları şeylerden uzaktır" (Tevbe 9/31).
g) İsrâ 40'ta melekleri Allah'ın kızları olarak gören Araplara da bu inanışın vebalinin çok büyük olduğu ve böylece çok büyük bir inkârı dile getirdikleri hatırlatılıp değerlendirme yapılmaktadır.
h) Yüce Allah, Meryem 88-93. âyetlerinde Allah'ın çocuk edindiğini söyleyenlerin çok çirkin bir söz söylediklerini, bu sözün kâinatın düzenini bozacağını, çocuk edinmenin Allah'ın şanına yakışmayacağını, herkesin kul olarak Allah'a geleceğini hatırlatmaktadır.
i) Enbiyâ 22-23'te de yer ve gökte iki tanrı olsaydı oradaki düzenin, dengenin bozulup gideceği, tanrı olan varlığın yaptıklarından sorgulanamayacağı bilgisi ve gerçeği gündeme getirilmektedir.
Bütün bu âyetlerdeki değerlendirmeler, şirkle mücâdelenin din eğitimi için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Günümüzde "gizli şirk" denen şeytânı faaliyetler devam ettiğinden insanlar Allah'tan başka tanrılara tapmalarına rağmen bunu söylememekte ama, eylemleri ile bunu yapmaktadırlar. Bazıları şirk yaptıklarının farkında değillerdir. Farkında olmadıklarından biz buna "gizli şirk" diyoruz. Her şeyin gizlisi ile mücâdele etmek çok zordur.
2. "Allah, gaybı da şahadeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir."
Âyetteki ğayb kelimesi, "görünmeyen" anlamına gelse bile, "insanın algı ve tasavvurunun erişemediği âlemi" ifade etmektedir. Yüce Allah ğayb kelimesi ile insanın görme, bilme, akletme ve tasavvurunun sınırlı olduğunu söylemektedir. İnsanın erişemediği bir aleme, tanrı süsü verilen hiçbir varlık da ulaşamaz. İnsana kapalı olan bir âlemi Allah'tan başka kim bilebilir, kim görebilir, kim idrak edebilir?
Ayrıca şehâdet kelimesi de, "şahadet edilen, edilebilen âlem"i ifade etmektedir. İnsan veya genelde yaratılmışların akıl, tasavvur ve idraklerinin kavramsal veya maddî anlamda görüp kavrayabildikleri âlemdir. Bu âlemde bile göremediklerimiz vardır. İşte bu âlemleri tam anlamı ile bilen Allah'tır. Yaratılmışlar için görülmeyen, bilinmeyen, idrak ve tasavvur edilmeyen âlem veya âlemler vardır ama Allah için yoktur. Yüce Allah, görünen-görünmeyen, idrak edilen-idrak edilemeyen âlemleri bilmesi nedeniyle, müşriklerin koştukları sahte tanrılardan yücedir. Bir önceki âyette Yüce Allah'ın, müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden uzak olduğu söylenirken, burada da sahte tanrılardan yüce olduğuna dikkat çekilmektedir. Böylece Allah'ın sübhânhğı ve yüceliği konusunda bir ders verilmiş, şirkle mücâdelede işlenecek olan konular hususunda açıklama yapılmıştır. Tanrı denince "noksanlıktan uzak ve Yüce olmak" ilk planda gündeme getirilmelidir. Noksanlığın bulunduğu ve yüceliğin olmadığı yerde tanrılıktan bahsedilemez.
Din âlimi ve din eğitimcilerinin, tanrılık kavramını anlatırken hangi vasıfları öne çıkaracaklarına dair bir açılımı da bu âyetlerde buluyoruz. Noksansızlık ve yüce olmak, sahte tanrılarla onlara inanıp şirk koşanları sarsacaktır.[35]
93-94. "Rabbim! Eğer onlara vaat edilen azabı bana göstereceksen beni o zâlimlerin içinde bırakma," de.
95. Biz onlara vaat ettiğimizi sana elbette gösterebiliriz.
96. Kötüyü en iyi olan ile sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.
97. De ki: "Rabbim! Kötü insanların kışkırtmalarından sana sığınırım."
98. "Tanrım! Yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. "
Yüce Allah, Hz. Peygambere karşı çıkan, Kur'ân'i reddetip "ona eskilerin masalı" diyen, "Allah'a şirk koşan", "Allah'ın azabını inkâr eden" ve buna paralel "âhîreti, öldükten sonra dirilmeyi reddeden"lere azap edeceğini çeşitli âyetlerde söylemişti.
Hz. Peygamber de bunlara dayanarak, aslında onlara edilecek azabı görmek istemiş, ama azap anında onların içinde bulunmasını istememişti. Bu şekilde dua yapmasını Yüce Allah ona öğretmektedir. Şimdi Örnek olarak onlara azap edeceğini bildiren bazı âyetleri burada gündeme getireceğiz:
a) "Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut seni yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken, Allah da onlara tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların ey iyisidir" (Enfâl 8/30).
b) "Onlar Mescid-i Haram'in mütevellileri olmadıkları halde oradan geri çevirirlerken Allah onlara ne diye azap etmeyecek?" (Enfâl 8/34).
c) "İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden dolayı şimdi azabı tadın!" (Enfâl 8/35).
d) "Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar; daha da harcayacaklar, ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlub olacaklar. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır" (Enfâl 8/36).
Bu âyetlerden anlıyoruz ki, Yüce Allah peygamberine yardım etmek için, müşrik ve kâfirleri hem bu dünyada hem de âhirette cezalandırmaya söz vermişti. Bunun üzerine peygamberine "bu azabı görmek istiyorsan bana şu şekilde yalvarmalısın" diyerek duanın şeklini öğretmektedir.
1. "Rabbim! E-ğer onlara vaat ectilen azabı bana gösterecekseh beni o zâlimlerin içinde bırakma, de."
Bu âyetten çıkaracağımız neticeler şunlardır:
a) Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber kâfirlere verilecek cezayı, azabı görmek istiyor. Bu konudaki arzusu, Allah'ın vaadinin yerine gelmesini, kendisi hayatta iken yaşamak isteğindendir.
Yüce Allah, onun gönlünden geçeni bildiği için bu şekilde dua etmesini ona öğretmektedir.
b) Hz. Peygamber, onlara azabın geleceğini, Allah'ın onları cezalandıracağını biliyordu; onun için de korku içindeydi. Çünkü onlara gelecek azabın kendisine de isabet etmesi doğaldı. Onun için, kendisini onlardan ayırmasını istediğini bildiği için bu şekilde dua etmesini ona bildirmiştir. Hz. Peygamber, Enfâl 25'e göre gelecek olan cezanın herkese isabet edeceğini biliyordu.
Yüce Allah, onun içindeki bu korkuyu bildiği için, zâlimler topluluğunun içinden çıkarılmasından sonra onların cezalandırılmasına dair duayı yapmasını istemiştir.
c) Bu duanın günümüz ve geleceğin nesillerine şu mesajı vardır: İslam'a, Kur'ân'a, tevhîd inancına karşı aşırı tepki gösteren ve onun yayılmaması için mücâdele verenlere karşı Müslümanlar da ellerinden geleni yaptıktan sonra bu şekilde Allah'tan yardım istemelidirler. Küfre karşı silahsa silah; düşünce ise düşünce; ekonomik güç ise ekonomik güç hazırlandıktan sonra farkı belirleyecek olan bu dua ve onun neticesinde gelecek olan ilâhî yardımdır. Yüce Allah, Hz. Peygamberin yaptığı ve yapacağı bu duaya cevap vermektedir.
2. "Biz, onlara vaad ettiğimizi sana elbette gösterebiliriz." Bu âyet, bir önce yorumunu yapmış olduğumuz 93. âyette "göstereceksen" ifadesine verilen cevaptır. Böylece Yüce Allah Hz. Peygamber'in duasını kabul ettiğini beyan etmiş ve onları kendi döneminde cezalandırıp kendisine göstereceğini açıklamıştır.
Peki, "Beni o zâlimlerin içinde bırakma" derken, bunun kabulü ve cevabı nerede bulanabilir? Bunun cevabı da Enfâl 33'tedir. "Halbu ki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir." Böylece onların içindeyken cezalandırmayacağı garantisini Yüce Allah bu âyetiyle vermiştir.
Yüce Allah, peygamberini onların içinden çıkarıp Medine'ye hicret ettirdikten sonra Müslümanların eli ile onları cezalandırmış ve böylece peygamberine göstermiştir. Onun içindir ki, Uhûd Savaşı ile bunu bizzat dile getirmektedir. "Şimdi Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan sözünü (vaadini) yerine getirmiştir" (Âl-i İmrân 3/152).
Böylece Hz. Peygamber sağlığında yaptığı tüm savaşlarda, Allah Teala ona İslam düşmanı olanlara cezasını göstermiş, mağlubiyetlerini de tattırmıştır. Yüce Allah, onlara vereceği ceza konusundaki sözünde defalarca durmuş ve bu duanın kabulü uzun yıllar sürmüştür.
Biz, "Onlara vaadedilen azabı bana göstereceksen benî o zalimlerin içinde bırakma" ifadesinden başka bir netice çıkartabiliriz: Aynı toplum içinde, aynı mekanda yaşayan insanların oluşturduğu gruplar arasında savaş olmaz. Savaş, ayrı topluluklar ve devletlerarasında olabilir ve olmalıdır. Çünkü aynı toplum içinde savaşmak kadın ve çocukların ölümüne götürür. Barış yapılması zorlaşır; savaşan taraflar her an birbirlerini göreceklerinden kin ve düşmanlıkları her an yenilenmiş olacaktır. Savaştan sonra uzun yıllar hatta nesiller sonra birbirleri ile karşılaşmaları bu kin ve düşmanlığı körüklemeyebilir. Onun içindir ki kâfirler Mekke'de, Müslümanlar da Medine'ye taşınınca savaş yapabilmişlerdir. Tarafların mekan ve topluluk bakımından ayrı olmaları zorunludur. İşte bize göre hicretin önde gelen amaçlarından biri de bu olmuştur.
Diğer taraftan, "Beni o zalimlerin içinde bırakma" mealini, "o zaman benim bu zâlim insanlardan biri olmama izin verme" şeklinde verebiliriz. Esed'in bu meali 96. âyete uygun düşmektedir. O zaman şu neticeyi çıkarabiliriz: Yüce Allah, Hz. Peygambere, "nefsinin elinde kaldığında zulmedebilir, hata yapabilirsin. Onun için bana bu şekilde yalvarırsan, sana nasıl davranacağını bildiririm" demek istemiştir.
3. "Kötülüğü en iyi olan ile sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz."
Bu âyetin, başka benzer âyetlerle bir araya geldiğinde İslam ahlâkının temellerinden birini oluşturduğu görülecektir.
a) Kötülüğe kötülükle cevap vermek, gidermeğe çalışmak ateşin üzerine benzinle gitmeğe benzer. İyi insan veya iyiyi temsil edip öğretmeğe ve yaymaya çalışan kişi, kötülüğe kötülükle karşılık verirse aynı seviyeye düşer, yarayı tedavi edeceği yerde büyütmüş olur.
b) Kötülük niteliği gereği kötülükle giderilemez; kötülüğün zıttı olan iyilikle giderilebilir. Bu durum tabiatta da böyledir. İnsana zarar veren mikrobu aynı mikropla giremez ve hastayı iyileştiremezsiniz. O mikrobun zıttı olan bir ilaçla onu ortadan kaldırabilirsiniz. Sokağa tüküren insanın kirletmesini tükürükle gidermek mümkün değildir, onu su veya süpürge ile gidermek ya da o insana güzellikleri, temizliği öğretmekle giderilebilir.
c) Kötülük insanın hayat hakkını ortadan kaldırma niteliğinde olmamalıdır. Bu seviyedeki bir kötülük, nefsî müdafaayı gerektirir ki, saldırıya karşı saldırı ile cevap verilmesi doğal hale gelir (Hacc 22/39); ama bu müdafaa yine hayat hakkı denen iyiyi korumak için yapılmaktadır. Bu da kötülüğü, iyilik için savma niteliği taşımaktadır.
d) Kötülük, "iyi" ile değil de "en iyi" ile giderilmelidir. O zaman "en iyi" nin ne olduğu bilinmeli ve tatbikata konmalıdır. Kötülük düşünsel manada bir felsefe ise, en iyi düşünceyi üreterek onu gidermek gerekiyor. Kötülük şeytan amelinin bir pisliği ise (Mâide 5/90) o zaman "en iyi şey" iradeyi tam anlamı ile kullanılıp kötülükten kaçınmaktır. Aklı, bilgiyi, imanı harakete geçirerek o kötü alışkanlığı ortadan kaldırmak gerekiyor. Kötü alışkanlığı kötü alışkanlıkla ortadan kaldırmak mümkün değildir; iyi alışkanlıklar devreye sokulmalıdır.
Aklını kullanmamak bir pislik, bir kötülüktür (Yûnus 10/100); onu ortadan kaldıracak olan en iyi şey aklı kullanmaktır. İmansızlık da bir pislik ve bir kötülüktür (En'âm 6/125); onu gidermenin en iyi yolu da iman etmektir. İmansızlara yapılacak en iyi muamele onları imana davet etmektir. İnanç ve amel bakımından Allah'ın yolundan çıkmış sapık, kötü insanları Allah'ın yoluna hikmet ve en iyi öğüt ile çağırmak da, o kötülüğü "en iyi" ile savmak (Nahl 16/125) anlamına gelmektedir.
"Cehalet" bir kötülüktür, hem de kötülüklerin başında gelen bir kötülüktür. Onu savmanın yolu bilgiyi öğretmektir. Cehaleti ortadan kaldırmak için cehaletle mukabele edilmez, ona bilgi ile mukabele ederek en iyi olan metod kullanılır. Akıldan sonra en büyük değer "bilgi" olduğuna göre, cehalet ancak onunla ortadan kaldırılmaya çalışılacaktır.
Yüce Allah başka âyetlerde de kötülüğü en iyi olanla defetmeyi öğretmekte ve önemini belirtmektedir.
i. "İyilikler kötülükleri giderir" (Hûd 11/114).
ii. Kur'ân'ın hak olduğunu bilen, düşünen, akıl sahibi, ve 'Adn cennetine gidecek olan insanların amelleri arasında "kötülüğü iyilikle savmak" da vardır (Ra'd 13/19-24).
iii. "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost olur" (Fussılet 41/34).
Düşmanın üstünken sana yaptığı kötü muameleye karşılık, sen ona üstünlük kurduğunda iyi muamele yapmalısın; bu âyet aslında bunu emretmektedir. Çünkü iyilik kötülüğü, ya da düşmanlığı dostluğa çevirecek niteliktedir. Bu konuda iyilik güçlü bir değiştirme kaynağı olmaktadır. O kadar ki iyilik, düşmanı can dostu yapabilecek bir manevî güce sahiptir. Böylece Yüce Allah, izafî bir kavram olduğu için tanımı zor yapılan "iyi" kavramına bir tanım getirmektedir. îyi, düşmanı dost yapabilecek yüce bir değerdir.
Şimdi yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minÛn 96'ya dönersek "kötülüğün" ne olduğunu görebiliriz. "Biz onların yakıştırmakta olduğu şeyi çok iyi bilmekteyiz" buyururken Yüce Allah neyi kasdetmektedir? Vasıflandırdıkları 91. âyette ifade edilen "Allah'ın çocuk edinmiş olması" iddiasıdır. Demek bu inançları 96. âyette "kötü" olarak nitelendirilmektedir. Madem ki şirk kötülük oluyor, onu savacak olan en iyi de tevhîd inancı olmaktadır. Şirk denen zulme, iyilik denen tevhîd inancı ile mukabele etmesini Yüce Allah başta Hz. Peygamber'e onun şahsında da bizlere emretmektedir. Onlar "Allah çocuk edindi" derken, sen "Allah tektir, doğmamış ve doğurmamıştır" diyerek mücâdeleni vereceksin. Çünkü tevhîd Öylesine yüce bir değerdir ki, gönüle girecek bir aralık bulmasın, derhal şirki oradan kovacaktır.
Yüce Allah, iyilikle kötülüğü defetmenin ne denli zor olduğunu bildiği için, bu konuda da yardım istemesini Hz. Peygamberden istemektedir. Sonraki âyetler bunu gündeme getirmektedir.
4. De ki: Rabbim! Kötü insanların kışkırtmasından sana sığınırım." Bu âyette geçen eş-şeyâtîn kelimesine cinlerden oluşan şeytanlar değil de, insanlardan oluşan şeytanlar manası vermekteyiz. Daha önce En'âm 112'de belirtildiği gibi, insanların da şeytan olanı vardır. Aynı şekilde Nas sûresinde de insanlardan meydana gelen şeytanlar vardır. İşte bize göre Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'den yapmasını istediği bu duada yer alan şeytanlar kötü insanlar, şeytanî kişilerdir.
Ama unutulmamalıdır ki, buradaki "şeytanlar"m cinlerden oluşan şeytan olmaları da büyük bir ihtimaldir. Bize göre ifade, hem cinnî hem de insanî şeytanları kapsamına almaktadır.
Râzî'ye göre hemezât kelimesi ; il el-hemze kelimesinin çoğuludur ve "savuşturmak, defetmek, şiddetli hareket ettirmek" anlamına gelmektedir. Aynı zamanda "şeytanın kalbe vesvese vermesi, kötülük getirmesi, itmesi, sıkıştırması, birini yere vurmak, mahmuz, dürtmek, çekiştirmek, çarpmak" manalarına da gelmektedir. Bu manalardan hareket ederek âyete dönersek, Yüce Allah şeytanların Hz. Peygamber'i sıkıştıracağını ve bunu ortadan kaldırmasının imkansızlığını bildiği için, kendisinden bu şekilde yardım istemesini emretmektedir. Bundan şunu çıkartıyoruz: İnsanın, kendi gücü ile şeytanı kendisinden uzaklaştırması imkansız denecek kadar zordur. Her zaman isti'âze, yani dememiz bundandır. Şeytanın etkisinden Allah'a sığınmak keyfî bir dua değil, tam tersine yerine getirilmesi gereken ilâhî bir emirdir. İşte âyet, Hz. Peygamber'in de bu emri yerine getirmekle yükümlü olduğunu gündeme getirmektedir.
5. "Rabbim! Yanımda bulunmalarından da sana sığınırım." Buradaki sığınma, birinciden daha ileri gitmekte ve şuna işaret etmektedir: Şeytan yanına gelince etkilemesi büyük oranda muhtemeldir. En iyisi ondan uzak durmaktır. İnsan, şeytanı göremediği için, onu yanından uzaklaştıracak tek güç Allah olduğu için bu şekilde dua
edip sığınması ondan istenmelidir. Eğer âyetteki şeytanları insanî şeytanlar olarak düşünürsek, bu duanın gereği hicretle yerine gelmiş ve Yüce Allah Hz. Peygamber'i insan şeytanı olan kâfirlerden uzaklaştırmıştır.
Netice olarak diyebiliriz ki, "Doğru olanlarla beraber olun"
(Tevbe 9/119) emrine göre, şeytanın etkisi altında kalmamak, ondan uzak
olabilmek, arkadaş grubunu iyi seçmek gerekiyor. Arkadaş vardır, şeytanı yanına
getirerek ona arkadaş olmanı sağlar; arkadaş vardır seni şeytandan
uzaklaştırır. Diğer taraftan devletleri idare edenlerin etrafında insan
şeytanları olmamalı, çünkü onlar onu kötü manada etkileyerek yanlış
uygulamalar
yaptıracaklardır. Bu tip insanlardan uzak kalmak için Allah'tan yardım istemek gerekiyor. [36]
99. Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! Beni geri gönder" der.
100. "Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım. " Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar süren bir berzah vardır.
101. Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.
Bu âyetlerin analizinden çıkaracağımız neticeler vardır:
1. "Nihayet onlardan birine Ölüm gelip çattığında." "Onlardan" kasıt 97. âyette geçen şeytanlar, yani müşriklerdir, kâfirlerdir. Bu âyetten de anlaşılıyor ki, 97. âyette geçen şeytanlar insanî şeytanlardır; bu dünyada iman etmeyip Allah'a şirk koşan kötülerdir. Ayet, bu insanlardan birine ölümün gelmesi anında neler olacağını açıklamaktadır. Aslında bu âyetin, Mü'minûn 74. âyette geçen âhireti inkâr edip ısrarla yoldan çıkan kişilere de atıfta bulunduğunu söyleyebiliriz.
2. "Rabbim! Beni geri gönder, der." îşte bu ifade, derin bir pişmanlığın ölüm anında ortaya çıkmasıdır. Âyetin birinci bölümünde, ölümün, canlı bir varlık gibi insana geldiği ifade edilmektedir. Kâfir insan, Ölüm gibi geri dönüşü olmayan bir olgu anında dünyada iken yanlış yolda olduğunu anlayacaktır. Bu anlayış ondaki pişmanlığı açığa çıkartacaktır.
3. 'Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım." teraktü "boşa geçirdiğim", terk ettiğim, yapmadığım, yerine getirmediğim konularda, eylemlerde demektir. Aynı istek, Allah'ın verdiği rıziklardan infak edip fakiri doyurmayanlar tarafından ölüm anında ortaya konacak, aynı pişmanlığı duyup ömür isteyeceklerdir. Sadaka verip erdemli kişilerden olma dileğinde bulunacaklardır (Münâfikûn 63/10).
Bu âyet insanlara, pişmanlık gelmeden önce kendisine yakışan erdemli işleri vaktinde yapma edebini, programını öğretmektedir. Bu âyeti dünyevî işlerimizde de uygulamalıyız. Kendi hayatımızda, bugünün işini yarına bırakmadan yapmalıyız. Ertelenen işler daha sonraları pişmanlık doğuracak dev işler haline gelecektir. Toplumlar için de durum böyledir. Çalışıp vaktinde yapılmayan işler, zamanla toplumun çatısına büyük bir çığ gibi düşüp toplumu çökertebilir. Toplumların çöküş dinamiklerinden biri de pişmanlık uyandıracak nitelikte olan ve zamanında yapılmadığı için ertelenen işlerdir.
Yapılmayan işin kalması, zamanın boşa harcanması demektir. Zamanı boşa harcamak da iflas anlamına gelmektedir. 'Asr sûresinde zamana yemin edilip insanın kayıpta olduğunun söylenmesi ve ardından iman edip iyi işler yapıp hakkı ve sabrı tavsiye etmenin istisna tutulması buna işaret etmektedir.
4. "Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir." Yüce Allah, onların pişmanlık duyarak söyledikleri bu sözün boş olduğu değerlendirmesini niçin yapmıştır? Biz buna bazı âyetlerle cevap vereceğiz:
a) "Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü. Eğer dünyaya geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar" (En'âm 6/28). demek ki, âyette geçen "boş söz" En'âm 28'de yalan olarak manalandınlmıştır. O zaman "bu dünyada olgunlaşmadan ölenlerin ruhları tekrar bu dünyaya olgunlaşmak için geleceklerdir" iddiası, yani yeniden bu dünyaya gelme inancı asılsız kalmaya mahkûm ve Kur'ân'ın desteğinden mahrumdur.
b) "Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi ertelemez" (Münâfıkûn 63/11). Ecel anında yapılan duaların ve isteklerin hiçbir faydası olmayacaktır.
c) "Nihayet Firavun, denizde boğulma durumuna gelince: 'Gerçekten, İsrâiloğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de Müslümanlardanım' dedi. Şimdi mi iman ettin? Halbuki daha önce isyan yetmiş ve bozgunculardan olmuştun" (Yûnus 10/90-91).
Demek ki, ölüm anında iman bile kabul edilmemektedir, değil ki geri dönüş kabul edilsin.
d) "Onların gerisinde ise, yeniden diriltilecekler! güne kadar süren bir berzah vardır" (Mü'minûn 23/100).
Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin devamının da geri dönüşe bir engel olduğuna dair dikkatleri çekmektedir. "Onların gerisinde ise, yeniden diriltilecekle'ri güne kadar süren bir berzah vardır." berzah, "engel" anlamına gelmektedir. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Ruh bedene girer, ama asla birbirinden olmazlar; çünkü aralarında birbiri olmalarını engelleyen bir şey vardır. Rahman sûresi 20. âyetteki berzah bu şekilde açıklanabilir. Çünkü beden bir denizi, ruh da diğerini temsil etmektedir. İşte iki denizin birbirine kavuşmasını engelleyen engele berzah denmektedir.
5. Sura üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar."
Bir Önceki âyette, yeniden diriliş gününe kadar onların bu dünyaya geri dönüşlerini engelleyen bir engelin olduğu ifade edilmişti. Bu âyet ise, yeniden dirilmenin sûra üfürülmekle gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Böylece, o inanmadıkları yeniden diriliş gerçekleşecektir. Sûra üfurmekle bütün ruhlar, dünyada yaşadıkları bedenlere dönecekler ve yeniden dirilme olacaktır. Bu ve bundan sonraki âyetlerde kıyametin kopması ile gerçekleşecek olan haşrin özellikleri açıklanmaktadır. Bu âyette iki Özellik gündeme getirilmektedir:
a) Orada kâfirlerin arasında akrabalık bağları kalmayacaktır. Bunun anlamı, babalar ve anneler çocuklarına, çocuklar ana-babalarma, koca karısına, karı kocasına, kardeş kardeşe sahip çıkamayacaktır. Âyette geçen ensâbe beynehüm yevmeizin ifadesi bunun delili olduğu gibi, bu âyeti açıklayan şu âyetler de buna delil olmaktadir. "Kulakları sağır etlen o ses geldiğinde, işte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır" ('Abese 80/33-37).
Bu âyetler bize orada akrabalık bağlarının işe yaramayacağının ve herkesin kendi derdi ile meşgul olacağının sahnesini anlatmakta, iyiye çağıran ve kötüden caydıran bir öğüt vermektedir.
Peki mü'minlerin arasında akrabalık bağlan devam edecek midir? Herkes için müşterek sahne budur, ama cennete girmeğe, Özellikle 'Adn cennetlerine gidenler için, akrabalık bağlan işleyecektir (Ra'd 13/23; Yâsîn 36/55-56; İnşikâk 84/9). 'Adn cennetine girenlere, iyi oldukları takdirde babalarını, eşlerini ve çocuklarını Yüce Allah verecektir. Bundan anlıyoruz ki, cennetlikler arasında ameller değerlendirildikten sonra bağlar devam edecektir. Yorumunu yapmakta olduğumuz Mü'minûn 101'den önceki âyetlere bakınca, ölürken pişman olup geri dönmek isteyen insan şeytanlarının arasındaki akrabalık bağlarının kopacağı ilkesi görülecektir.
"Akrabalık bağlan" ifadesini nasıl açıklarız? Kâfir olan akrabaların arasındaki bağların kopacağı anlaşılıyor; ama bu kavramın içinde başka açılımların yer alacağına inanıyoruz. Bu dünyada aralarında akrabalık bağı olmayan, ama düşüncede, felsefede, inkârda, ilâhî vahye karşı gelme konusunda bir araya gelip teşkilat kuranların da arasında bir fikir akrabalığı oluşmaktadır. Hatta bu birlikteliğin bağlan, biyolojik akrabalığın bağlarından öne çıkmakta ve daha sağlam durmaktadır. İlâhî vahye, peygambere karşı gelenlerin birlikteliği, biyolojik kardeşliğin birlikteliğine mi benzer? Bize göre buradaki akrabalık bağları, kötülerin, kâfirlerin kafa ve gönül bağları anlamına gelmektedir.
Bu dünyada ilâhî vahy ve peygambere düşmanlıkta birleşenlerin, öteki âlemde tüm bağları kopacaktır. Burada, yanlış zemin üzerinde kurulan birlikteliğin orada hiç faydası olmayacaktır.
b) "Onlar, birbirlerini de arayıp sormayacaktır." Bu dünyada kötülüğün, inkârın etrafında toplanıp can dostluğu yapanların öteki âlemde birbirlerini soramamaları, gerçekten derin caydırıcı bir mesaj taşımaktadır. Akrabalık bağları kopup birbirini sormayanların kan bağından ziyade inanç, fikir ve dostluk bağları olduğunu Me'âric 10'dan anlıyoruz: "Dost, dostu sormaz." Allah'ın vahyine, peygamberine düşmanlık yapmak, alay etmek, küçümsemek için bir araya gelen, dostluklar kuranlar orada birbirlerini sormayacaklar bile.
Mahşer öylesine bir yerdir ki, suçlular, kâfirler ve inkârda dostluk kuranlar: "Birbirlerine gösterirler. Suçlu kimse, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini barındırmış olan soyunu ve yeryüzünde bulunan herkesi feda ederek kendisini kurtarmak ister" (Me'âric 70/11-14). Değil birbirinin durumunu sormak, bütün değerlerini vermeyi bile aklına getirecektir.
Netice olarak diyebiliriz ki, inkâr, şirk, kötülükler, ilâhî vahye ve peygambere karşı çıkmalar, öteki âleme intikal ederek, bu dünyada bunIarın etrafında toplanıp dostluk kuranların bağlarını koparacak, birbirlerinden uzak düşürüp birbirinin hallerini soramaz hale getirecektir. Bu esastan hareket edersek diyebiliriz ki, tevhîd inancı, iyilikler, ilâhî vahye ve peygambere saygı duymak ve onların buyurduklarını yerine getirmek için bu dünyada dostluklar kuranın dostluğu öteki âlemde de devam edecektir. Bunların yani müminlerin kardeşliği ve dostluğu orada sürerken, bağları kopanlar derin pişmanlık duyacaklardır. Din eğitimcileri bu iki farkı insanlara iyi anlatmalı, kimlerle dostluk kurduklarını sorgulamalarını öğütlemelidirler.
Unutulmamalıdır ki din, aynı zamanda kimin dost, kimin düşman olduğunun bilgisini, buna paralel olarak bilincini ve eğitimini vermek için gelmiştir. İnsanlara yanlış zemin üzerinde dostluk kurmalarının doğru olmayacağı ve bu yanlış zeminin özelliklerinin neler olduğu, Allah'tan ve kendilerinden bağlarını koparan bu fay hattının nereden geçtiği mutlaka öğretilmelidir. Onun içindir ki Kur'ân, din kardeşliğinin yanında bir de şeytan kardeşliğinden, şeytana dost olmanın yanında bir de Allah'a dost olmaktan bahseder. [37]
102. Tartıları ağır gelenler, işte onlar, başarıya ulaşanlardır.
103. Tartılan hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, çok uzun süreli cehennemdedirler.
104. Ateş onların yüzlerini yakar, dişleri sırıtıp kalır.
105. "Ayetlerim size okunurdu da, siz onları yalanlardınız, değil mi?"
106. Derler ki: "Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi; biz, bir sapıklar topluluğu olduk."
107. "Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer, bir daha ettiklerimize dönersek, artık belli ki biz zâlim insanlarız."
Bu âyetlerin ilk ikisi "amellerin" âhirette tartılacağı konusunu gündeme getirmektedir. Bu dünyada yaptığımız amellerin bir ağırlığı vardır ve bu ağırlıklar âhirette tespit edilecektir; ağırlık tespit edilip karşılığı belirlenecek şekilde değerlendirmeye tâbi tutulacaktır.
1. "Tartıları ağır gelenler."
Âyetin bu kısmında yer alan el-mevâzîn kelimesi "tartılar" demektir. Ama tartıya konan bir şey olmalıdır ki, ölçülebilsin. Onun için mevâzîn kelimesi, "insanın bu dünyada yaptığı erdemli işler, davranışlar, ameller, eylemler" olmaktadır. Ancak bu amellerin en büyüğü gönlün eylemi olan "iman" dır. Yüce Allah, amel ile teraziyi aynîleştirip "tartılar" anlamını vermiştir.
Amellerin ağır gelmesi de, sevapların ağır gelmesi demektir. İlâhî adeletin mutlak manada gerçekleşeceği o günde ameller tartılıp değerlendirmeğe tâbi tutulacaktır. Aynı şekilde Kâri'a 6'da bu şekilde amellerin tartılıp değerlendirileceği gündeme getirilmektedir.
2. "İşte onlar başarıya ulaşanlardır." Aslında âyette geçen el-rnliflihûn kelimesi, "kurtuluşa, mutluluğa, zafere ulaşanlar" anlamına gelmektedir. Yüce Allah, Kâri'a 7'de bu kelimenin ne anlama geldiğini açıklamaktadır: hoşnut edici bir yaşayış içinde olur." Bunun da anlamı, korktuğundan emin olmak, umduğunu elde etmektir. Bu dünyada insanların, sabrederek erdemli bir şekilde yaşamalarının bir amacı olmalıdır. Mü'min insan, Allah'ın rızasını umarak ibadet eder, günahlardan uzak durur ve erdemli bir hayat sürmeğe çalışır. İşte felah, o amacına ulaşmayı ifade etmektedir.
Yüce Allah, bu anlatımı ile hem âhirette olacaklar hakkında bilgilendirme yapıyor, hem de iman edip erdemli hayat yaşamamıza teşvik ediyor; hoşnut edici hayatı kazanmanın yollarını gösteriyor.
3. "Tartıları hafif gelenler."
Bu sefer de Yüce Allah, sevap getirecek olan erdemli amellerden yoksun olanları gündeme getirmektedir. Amelin hafif gelmesinin sebebi imansızlıktır. İman etmeyen, inkâr eden, şirk koşan kişilerin iyi amelleri değerlendirmeye tâbi tutulmayacağından, tartıda hafif gelecektir. İman ile mayalanmamış amellerin amacında Allah olmadığı, Allah adına yapılmadığı için değerlendirmeye tâbi tutulmayacak ama tartılacaklardır. Çünkü kişi, amellerinin tartıldığını, ama hafif geldiğini bizzat görecektir.
4. "Îşte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, çok uzun süreli cehennemdedirler."
Ayetin bu kısmında yer alan "kendilerine yazık edenler" ifadesindeki hasirû "yazık etme" fiilinin faili insandır. İnsan kendi kendine yazık etmektedir. Bu dünyada iman etmeyip yanlış işler yapan, erdemli davranışlardan uzak duranlar aslında kendilerine yazık etmektedirler.
Bundan şunu çıkartıyoruz: Yüce Allah, kuluna zulmetmeyeceğine göre (Fussılet 41/46) ona yanlış bir iş yaptırması da mümkün değildir. Yanlışı veya inkârı, insan kendi özgür iradesi ile seçer ve eyleme dönüştürür. Kendi hür iradesi ile yanlışa giden insanlar hem bu dünyada hem de âhirette kendilerine yazık etmiş olacaklardır. İnsanın kendi kendine yazık etmesinden daha büyük aptallık olur mu? Bu ve benzeri âyetler, insanın kendine yazık etmesini önleme amacını gütmekte, âdeta "ne yaparsan kendine yaparsın" tekerlemesinin öğretisini yapmaktadır.
Diğer taraftan bu "yazık etmenin" ne anlama geldiği de açıklanmaktadır. Çok uzun süreli olarak cehennemde kalacaklardır. Başka bir ifadeyle cehenneme yerleşip kalacaklardır.
Netice olarak diyebiliriz ki Yüce Allah, iman etmemenin ve erdemli davranışta bulunmamanın neticesinin nereye varacağını, insanın cehennemini bu dünyadan götürdüğünü anlatmakta ve insanı uyarıp rehberlik yapmaktadır. İman ve iyi amel ile imansızlık ile kötü amel âhirette mekanımızı, hayat tarzımızı belirleyecektir.
5. "Ateş, onların yüzlerini yakar, dişleri sırıtıp kalır."
Cehennemde çok uzun süreli kalmaktan öte onun ateşinin etkisinde kalmak da vardır. Ateşin, yüzlerini dağlayıp dudaklarını yakarak büzmesi neticesinde dişleri dışarı sırıtır hale gelmesinin ilginç bir yönü vardır. Öncelikle yüzün yanması, parçayı anarak bütünü kasdetme kuralınca, kafanın tamamını ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle yüz, kafayı temsil etmektedir, diyebiliriz. Bu dünyada Allah inancına, dinine, peygamberine alaycı bir tavır takınarak hakaret eden, alayvâri gülen kâfirlerin bu amelleri âhirette ateşe dönüşecek, alaycı yüz ve sözlerinden dolayı yüzleri ve dudakları kavrulacaktır. İşte kendine yazık etmenin oluşumlarının bir kısmı bunlardan ibarettir. Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Bu korkunç sahnelerin sebebi nedir? Yüce Allah, bir sonraki âyette bunun sebebini tespit eden sorusunu onlara soracaktır.
6. "Âyetlerim size okundu da siz onları yalanladınız, değil mi?"
Allah'ın âyetleri, yani O'nun mesajları, öğretileri, emirleri anlamına gelmektedir. Yüce Allah öğretim faaliyetinde bulunmadan cezalandırmaya geçmemektedir. İlâhî öğretimi hafife alan, hatta onun kapısından içeri girme konusunda inatlaşanlar, elbette cezalandırılmayı hak etmektedirler. Allah'ın âyetlerini "yalanlamak", cehennemin ta kendisi olmaktadır. Yüce Allah, bu soru ile onlara kendi inkârlarını, yalanlamalarını itiraf ettirmektedir. Ayrıca, sorgulamadan cezalandırılmanın olmayacağı ilkesini de getirmektedir. Ayrıca bu âyet bize, Yüce Allah'ın kâfirlerle konuşacağını da öğretmektedir. Bütün kötülüklerin ve günahların kaynağında Allah'ın âyetlerini yalanlamak yani inkâr vardır. Yalanlamak, akan günah ve kötülüklerin çıktığı kaynak olduğu için, onun zikredilmesi yeterli olmakta, tüm günahların sayımına lüzum kalmamaktadır.
7. "Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi; biz, bir sapıklar topluluğu idik."
Kâfirler, Yüce Allah'ın sorusuna bu şekilde cevap vereceklerdir. Bu âyette geçen eş-şıkve kelimesi, "güçlüğe düşürmek, bedbaht olmak, yorulmak, bitkin hale gelmek" anlamına gelen jtj. şekâ fiilinden türemiştir. Bu kelime saçla kullanılınca, "saçını tarakla ayırmak" anlamına gelmektedir. İsim kalıbında alınınca, "zorluk, yorgunluk, bitkinlik, şiddet, mihnet, sapıklık" demektir. Âyetteki şıkve kalıbı da, "kötü talih, kötü şeylere düşkünlük, kötü alışkanlık, zevk ve nevalarına düşkünlük" manalarına gelmektedir.
a) Bedbaht olmak
"Bedbaht olanlar ateştedirler" (Hûd 11/106).
b) Sıkıntıya düşmek
"Biz, Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik" (Tâhâ 20/2).
c) Mahrumiyet
"Ey Rabbim! Sana yönelttiğim duada hiç mahrum bırakıldığım olmadı" (Meryem 19/4).
d) Zorba
"Beni merhametten yoksun bir zorba kılmadı" (Meryem 19/32)1
e) Cevapsız
"Rabbime yakaracağım. Böylece umulur ki, yakarışım Rabbim tarafından cevapsız bırakılmayacaktır" (Meryem 19/48).
f) Kötü, zavallı kimse
"Ona yabancılaşan ise, zavallı, kötü bir kimse olarak kalır" (A'Iâ 87/11).
g) Yalanlayan ve yüz çeviren
"Oraya, yalanlayıp yüz çeviren, azgın olandan başkası yaslanmaz" (Leyi 92/15-16).
Yüce Allah 15. âyette geçen eşkâ kelimesini 16. âyette "yalanlayan ve yüz çeviren" olarak manalandirmaktadır.
h) Azgın
"İçlerinden en azgınları ileri atıldı" (Şems 91/12).
Halk dilinde dağa çıkıp kanunsuz işler yapan, yol kesen, halkı soyan insana "eşkıya" derlerdi. İşte burada kastedilen kişi, Allah'ın emrini tanımayıp mucize olan deveyi boğazlıyan azgın adamdır.
Bu açıklamanın ardından âyetin analizine girebiliriz:
a) Kâfirler, kendilerine gelen âyetleri yalandıklarını itiraf edip sebebini de söylemektedirler. Böylece yalanlamaları netice, azgınlıkları ve kötü arzularının peşine düşmeleri de sebep olmaktadır.
b) Azgınlıklarının kendilerini mağlub ettiğini söylerken, nefisleri ile yaptıkları cihâdı, mücâdeleyi kaybettiklerini de itiraf etmişlerdir. İç âlemlerindeki çatışmada saldırganlık iç güdülerinin, kötü arzularının saldırısına yenik düştüklerini ve böylece yalanlamayı kendilerinin işlediğini söylemişlerdir.
c) Şıkvesine, azgınlığına yenik düşüp Allah'ın âyetlerini yalanlayanların sapık olduğu değerlendirmesini de yapacaklardır. Âyet, böylece sapıklığa bir tanım getirmektedir, ilsr künnâ "olduk" derken, sapıklığa kendilerinin düştüğünü, Allah'ın onları sapıtmadığını itiraf etmişlerdir, yani edeceklerdir. Bu âyet, ilahiyat eğitiminde insan ile amel ilişkisine güzel bir açılım getirmektedir. Mezheplere bölünüp "kul fiilinin yaratıcısı mıdır, değil midir?" sorularını sormaya gerek kalmıyor. Kur'ân'da, Yüce Allah'ın her şeyi kapsayan ilmi, yaratması ve irâdesinin içinde insana tanıdığı özgürlüğün sınırları net olarak çizilmiştir.
Yüce Allah, âhirette cereyan edecek olan bu sorgulamayı bize burada niçin anlatıyor? İnsanlar, âhirette sorgulanacak, kendi kendilerinin tenkitini yaparak pişmanlık duyacaklardır. Yüce Allah, kâfirlerden, bu duruma düşmeden, kendi tenkitlerini bu dünyada yapmalarını istiyor ve olacak olan ile günümüze ışık tutarak bize rehberlik yapıyor.
8. "Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha ettiklerimize dönersek, artık belli ki biz zâlim insanlarız."
Allah'ın âyetlerini yalanlayanların çıkmak istedikleri yer cehennem, gelmek istedikleri yer de bu dünyadır.
Kur'ân'da Yüce Allah, kâfirlerin, yani cehennemliklerin oradan çıkıp bu dünyaya gelmek isteyeceklerini çeşitli âyetlerde ele almaktadır. Peşinden kendisinin onlara ne cevap vereceğini de söylemektedir.
a) "O günahkârların, Rabbleri huzurunda başlarını Öne eğecekleri ve: 'Rabbimiz! Gördük, işittik, şimdi bizi dünyaya geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık' diyecekleri zamanı bir görsen" (Secde 32/12). Maharet bu dünyada iken, ilâhî mesajda anlatılan âhiret hayatına, oradaki ceza ve ödüle göre hareket etmektir. Maharet oraya gidince görüp, duyduktan sonra "inandık" demek değildir. Yüce Allah, onların bu yalvarışına şu şekilde cevap verecektir.
"Biz dileseydik, elbette herkese hidâyetini verirdik. Fakat, 'cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' diye benden kesin söz çıkmıştır" (Secde 32/13). Cehenneme gidecek olan cin ve insanların özelliklerini A'râf 179'da açıklanmıştır. Bunlar, kalpleri ile anlamayan, gözleri ile görmeyen ve kulakları ile dinlemeyenlerdir.
Demek ki durum, bazılarının dediği gibi, bu dünyaya gelip de olgunlaşmadan ölenler, olgunlaşmak için bu dünyaya tekrar geleceklerdir,
şeklinde değildir.
b) "Ey Mâlik! 'Rabbin bizim i-şimizi bitirsin!' diye seslenirler. Mâlik de: 'Siz böyle kalacaksınız' der" (Zuhruf 43/77). Kâfirlerin isteği ile onlara verilen cevap aynı âyetin içinde yer almaktadır. Onlar cehennemde bile ölmek isteyeceklerdir, ama ölüm onlara gelmeyecektir.
c) "Onlar orada: 'Rabbimiz! Bizi çıkar, önce yaptıklarımızın yerine iyi işler yapalım!' diye feryad ederler" (Fâtır 35/37). Onların bu feryadına Yüce Allah şu şekilde cevap verecektir: "Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Şimdi tadın azabı! Zâlimlerin yardımcısı yoktur" (Fâtır 35/37).
d) "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: 'Rabbim!' der. Beni geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım" (Mü'minûn 23/99-100). Yüce Allah, şu cevabı verecektir: "Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır" (Mü'minûn 23/100). _
e) "Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha ettiklerimize dönersek artık belli ki biz zâlim insanlarız" (Mü'minûn 23/107). Yorumladığımız bu âyetin cevabı mahiyetteki âyet, bir sonraki âyettir. Ancak cevap olan bu âyeti bağımsız olarak açıklayacağız. Onun için onu ayrı bir başlık altında açıklamayı uygun buluyoruz. [38]
108. Allah: "Sinin orada! Benimle konuşmayın!" dedi.
109. "Çünkü kullarımdan bir topluluk: 'Ey Rabbimiz! İnandık; bizi bağışla, bize merhamet et, merhamet e-denlerin en iyisi sensin' derdi de.
110. Siz ise, onlarla dalga geçerdiniz. Öyle ki bu tavrınız size beni anmayı unutturmuştu. Siz onların yaptıklarına gülüp durdunuz."
111. "Bugün ben onları, size sabretmelerinden dolayı kurtuluşla ödüllendirdim."
Yüce Allah, kâfirlerin, yani Allah'ın âyetlerini yalanlayanların tekrar bu dünyaya gelme isteklerini reddederken, onların neden orada bulunduklarını açıklamakta, mu'minlerin inanç ve amelleri ile alay etmenin sonucunu tattıklarını hatırlatmaktadır. Âyetlerin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır.
1. "Allah: 'Sinin orada! Benimle konuşmayın' dedi."
ihseû fîhâ emri, "orada zelil olun, bu azaba katlanın, kalın kaldığnız yerde, alçaldikça alçalın orada, defolup gidin" anlamına gelmektedir. Aslında halk dilinde hasee fiili, "köpeği kovmak" için kullanılır.
Diğer taraftan Yüce Allah, velâ tükellimûn "benimle konuşmayın" buyururken, "azabı kaldırmam için bana bir şey
söylemeyin" demektir.
Yüce Allah'ın bu tip insanlarla konuşmayacağı Âl-i İmrân 77'de ifade edilmiştir. Allah ne onlarla konuşacak, ne de onları konuşturacak.
1. "Çünkü kullarımdan bir topluluk: 'Ey Rabbimiz! İnandık, bizi bağışla, bize merhamet et, merhamet edenlerin en iyisi sensin' derdi de, siz ise onlarla dalga geçerdiniz. Öyle ki bu tavrınız size beni anmayı unutturmuştu. Siz onların yaptıklarına gülüp duruyordunuz."
Yüce Allah, onlarla neden konuşturmak istemediğini, geri dönmelerini neden kabul etmediğini detaylı bir şekilde açıklamakta ve sebeplerini sıralamaktadır:
a) Mü'min kullarla dünyada dalga geçiyorlardı.
Dalga geçmenin sebebi de, onların Allah'a bazı ifadelerle dua etmelerinden kaynaklanıyordu. Dualarının içeriği ne idi? Yorumunu yapmakta olduğumuz 109. âyet bunu açıklamaktadır: Onlar lîii âmenna "iman ettik" diyorlardı. Dinin inanılması gereken tüm ilkelerine inandıklarını itiraf ediyorlardı. Tevhîd inancına, âhiret gününe ve ilâhî vahyin tüm ilkelerine inandıklarını söylemeleri, kâfirlerin onları alaya almasına neden oluyordu. Bu durum hâlâ devam etmekte ve gelecekte de devam edecektir.
Dinden uzakta kaldığında kendisine yüksek bir sosyal statü, sosyal ortam bulan insanlar, iman edenlerle geçmişte alay ettiler, şimdi de ediyorlar. Hûd Sûresi'nin 27. âyetinde bunu görmüştük. "Bizi bağışla" ifadesi dualarında yer alıyordu. Kafasında günah kavramı ve gönlünde bu hususta iman olmayan kişilerin, Allah'tan af dileme ile alay etmesi doğaldır. Onlar, "kendi içlerinde günah yoktur ki af dilesin" derlerdi. Âhiret hayatına inanmadıklarından, orada ceza görüleceğini hiç akıllarından geçirmediklerinden hem günah, hem de af dileme gibi bir şeyin olacağına alayla bakarlar.
Mü'minlerin duasında yer alan üçüncü madde "Bize merhamet et; merhamet edenlerin en iyisi sensin" şeklindedir. Onlar merhametin kaynağında Allah'ın olduğunu biliyor ve bu bilgiye dayanarak dualarını yapıyorlar. Kâfirlere göre, olmayan bir varlıktan nasıl merhamet dilenir? İşte alaylarını bundan dolayı yaparlar.
Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah 109. âyette, müminlere hangi esaslara göre dua edileceğini öğretmektedir. Önce imanını itiraf edecek, sonra suçlu olabileceğinden dolayı arınmak için af dileyecek ve nihayet Allah'tan merhamet isteyecektir. Mü'minin gönlünden iman çıkacak, Allah'ın affını ve merhametini alıp gelecektir.
İşte bu şekilde yalvaran, dua eden mü'minlerle bu dünyada alay
edenlerin âhirette Allah'ın huzurunda konuşması engellenecektir. "Alay etmek", konuşmayı engelleyen bir eylem olarak değerlendirilmektedir. Bu dünyada bu şekilde dua eden müzminlerle alay edenin, öteki âlemde konuşma hakkı olmayacaktır. Hele, tekrar bu dünyaya gelip iyi insan olmak için gayret gösterme isteği hiç kale alınmayacaktır.
b) Kâfirlerin mü'minlere karşı takındıkları bu tavırları onlara Allah unutturdu.
Dünyada Allah'ı unutan kişiyi Allah da âhirette unutacak, kendilerini kendilerine unutturacaktır. Allah'ın onları unutması, onları konuşturmamak ve isteklerini geri çevirmekle ortaya çıkacaktır. "İşte böyle, çünkü sana âyetlerimiz geldi, ama sen onları unuttun. Bu gün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!" (Tâhâ 20/126). "Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir" (Haşr 59/19).
Kâfirler müminlerle uğraşırken Allah'ı anmayı unuttular. Allah'ı ansalardı, hatırlarına getirselerdi belki de mü'minlerle alay etmeyeceklerdi. Bu şuna benzemektedir: Hz. Adem şeytanla uğraşırken Allah'ın ona, 'ağaçtan yeme' diye verdiği emri unuttu (Tâhâ 20/115). Bir şeyle aşırı derecede meşgul olmak, başka şeyleri insana unutturur. Uğraşılan bu şeyler iman edip af ve merhamet dileyen müminler olunca bütün bunlar, Allah'ı anmayı unutturacaktır. Kendini büyük görüp başkalarını küçük görenler ve o nedenle onlarla alay edenler, Allah'ı hatırlarına getirmezler. Alayın en azgın çocuğu, unutturmasıdır. Yüce Allah, alay etmenin tehlikesini anlatarak eğitim yapmaktadır.
c) Kâfirler, bu şekilde dua edenlere gülüyorlardı. Alay etmelerini yeterli görmeyip gülme gibi alayı daha da ileri götüren bir tavrı takınıyorlardı. Günümüzde müminlerle alay edenlerin çoğu yüz yüze gelmediklerinden dolayı, basınla, medya ile, yazıları ile alaylarını ve gülmelerini ifade etmektedirler. Artık uzaklarda olan kâfirler de müminlerle alay edip güîebilmektedir. Kitle haberleşme vasıtalarındaki teknoloji gelişimi, buna fırsat vermektedir. Günümüzde İslam ve Müslümanlara karşı takınılan tavrın bu âyetin kapsamına girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Doğru inançlarından dolayı insanları küçümseyip alay etmek, onlara gülmek medenî dünyanın erdemini alıp götürmektedir. Bu insanlara toleranslı davranmamak, farklı inançların bir arada yaşamasını öngören medenî olmanın şartlarından en önemlisini ayaklar altına almaktır. "1-man edenleri alaya alarak onlara gülmenin neticesi, cehennemdir" öğüdü ile Yüce Allah caydırmayı hedef almaktadır.
Bu âyetlerden diğer bir çıkarımımız da şu olabilir: Yüce Allah, in-sanlararası ilişkilerde inanç farklılığından dolayı birbirini küçümseyip alay etmeyi, hoşgörülü olmamayı âhiretteki değerlendirmelerinde gündeme getireceğini söylemekle İslam dininin ne denli sosyal bir din olduğuna dikkat çekmektedir ve insan ilişkilerini bozan en ufak bir şeye bile müsaade etmediğini bize öğretmektedir. Bu âyetlerin uzantısı olan Hucürât 11 'de de grupların birbirleriyle alay etmelerini, tövbe edilmesi gereken günah olarak nitelendirmekte, tövbe etmeyenleri zâlim ilân etmektedir. Demek ki Kur'ân'ın oluşturduğu îslam dini, sadece Allah ile kul arasındaki ilişkileri çözmemekte, insanlararası ilişkileri ahlâkî değerler üzerine oturtup çözüme bağlamaktadır. Alay etmeyi yasaklayan ve bunu yapanı günahkâr sayan dini, sosyal hayattan soyutlamak mümkün müdür? Sosyal hayattan soyutlanan bir din din olamaz; belki bir inanç sistemi olarak kalır.
3. "Bugün ben onları, size sabretmelerinden dolayı, kurtuluşla ödüllendirdim." Bu âyeti şöyle de manalandırabiliriz: "Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erenlerdir."
a) Yüce Allah, müminlere kendileriyle alay edip gülenlere sabretmelerini öğütlemektedir. Alay ve gülüşü ile manevî saldırıda bulunanları güç ile susturamayınca, sabretmek bir çeşit ibadet olmaktadır.
b) Sabırla alaylara karşı koyup kendi inancını savunan, ondan şüphe etmeyen insanların bu davranışları âhirete intikal edip sahipleri ödüllendirilecektir.
c) Sabır denen ibadeti gerçekleştirenler mahşerde korktuğundan emin, umduğuna nail olacaklardır. Bunun ötesinde de ayrı bir ödülle ödüllendirileceklerdir: "Şüphemiz ki günahkârlar, dünyada iman edenlere gülerlerdi. Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketleriyle alay ederlerdi. Ailelerine döndüklerinde keyiflenerek dönerlerdi. Mü'minleri gördüklerinde: 'Şüphesiz bunlar sapıtmış' derlerdi. Halbuki onlar, mü'minleri denetleyici olarak gönderilmediler. İşte o gün de iman edenler kâfirlere gülerler" (Mutaffifîn 83/29-34). Bu âyetlerin sonuncusu olan " "İşte o gün de iman edenler kâfirlere gülerler" âyetinden anlıyoruz ki müminler, mahşerde kâfirlere durumlarından dolayı gülecekler. Orada gülme taraf değiştirecektir. Bu dünyada gülen kâfirlere, öteki âlemde gülmek fırsatını elde etmek de bir ödüldür.
Demek ki, sabır öteki âlemde kurtuluşu, başarıyı, ödülü getirecektir. Bütün alaylara, dalga geçilmelere, küçümsenmelere, anlamsız görülmelere, önemsenmemeye karşı inancını, dinini savunmak, onun hakkında bir an tereddüt etmemek, erdemin zirvesini teşkil etmektedir. Bu erdemli müminler şunu bilirler: "Andolsun, senden önceki peygamberlerle âe alay edildi; ama onları alaya alanları o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi" (Enbiyâ 21/41). Öyle anlaşılıyor ki, alayın özelliği, kendisini doğuranı bir ateş olarak kuşatıp yakmaktadır. Alaya sabır göstermek, nasıl âhirette ödüle dönüşüyorsa, alay edene de cehennem olmaktadır. [39]
112. Allah, onlara: "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar.
113. "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor" derler.
114. Allah şöyle buyurur: "Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz bunu bilmiş olsaydınız."
115. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız. ?"
Bu âyetlerden çıkaracağımız neticeler vardır. Bu âyetler, daha önce geçen Mü'minûn 74. âyete bağlı olarak çalışmakta ve onun etrafında toplanmaktadırlar. Ne idi o âyetin anlamı? "Âhirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar." Neden insanlar âhireti inkâr edip yoldan çıkmaktadırlar? şeklinde soracağımız sorunun cevaplarından birini, şimdi yorumunu yapmakta olduğumuz âyetlerde buluyoruz.
1. İnsanlar bu dünyadaki ömürlerinin çok kısa olduğunu, dünyanın geçici olduğunu bilip ona göre inanmış olsalardı, ona tanrı gibi tapmazlar ve âhiret inancı ile alay etmezlerdi. İşte bu bilginin eksikliği, Hz. Peygamber'in onları doğru yola çağırmasına karşı koymalarına neden olmuştur (Mü'minûn 23/66-67, 73).
2. Dünyada sonsuz olarak kabul edip tanrı gibi taptıkları dünya hayatı için değerlendirmelerini âhirette yaparken bir gün veya günün bir kısmı demekten kendilerini alamayacaklardır. Demek ki, dünyadan dünyaya bakış ile âhiretten dünyaya bakışta değerlendirme farklı olacaktır.
3.
Yüce Allah, çok az kaldıklarını söylerken ve
değerlendirmesini yaparken bunu bilmelerini istemektedir. Onlar geçici dünya
hayatı içinde yaşadıkları ömrün çok kısa olduğunu bilselerdi, âhiret hayatının
varlığını anlayıp ona i
nanırlardı. Hatta ona inanan insanlarla alay etmez ve onlara gülmezlerdi. Onun için tüm değerlendirmelerini bilgiye dayandırmaları, bilerek hareket etmeleri ön görülmektedir. Konuyu bize anlatmasının ana amacı da budur. Dünya ve oradaki hayatımız için yapacağımız değerlendirmelerimizde bilgiye dayanma konusunda bilinçlendirmektedir. Yüce Allah'ın amacı kâfirlerin durumunu anlatmak değil, O'nun amacı, gelecek nesilleri bu inanç konusunda eğitmektir.
4. Bu bilgisizlik iki konuda yanlış zanna dayanmaya neden olmuştur. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" Buradaki "sanmak", zannetmek anlamına gelmektedir.
İnsanın kendi varlığını, yaratılışını düşünürken yanlış bir zanna kapılarak boşuna yaratıldığım söylemesi âhiret inkârının temelini atmış olması anlamına gelmektedir. Âhiret inancını reddedince gerçekten bu dünya hayatının boş olduğu ortaya çıkacaktır. Ama Yüce Allah, bu soruyu sorarak onların zanlarının yanlış olduğuna işaret etmektedir. Kendi varlığını boş olarak zanneden kişi, Allah'a döneceğini de kolaylıkla reddebilir. Boş olan şeyin, gerçek âhiret hayatı olur mu?
Böylece Yüce Allah, insanın kendi varlığı üzerinde düşünmesi ve ondan boşuna yaratılmadığı neticesini çıkarmasını istemektedir. Var olmasının bir amacı ve bir değeri olduğunu bilmesi âhirete inanmasını kolaylaştıracaktır. Âhirete inanması da Allah'ın âyetlerini inkâr etmesini, iman edenlerle alay edip onlara gülmesini önleyecektir. Görüldüğü gibi inançlar ve onlara dayanan eylemler mutlaka doğru bilgiye dayanmalıdır. Bu tip konularda zannın yeri yoktur.
Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah "inkâr" ile "varlığını boş ve gayesiz sanma" arasında bir bağlantı kurmaktadır. Bunun anlamı şudur: Varlığını gayesiz ve boş sanmak inkârın sebebi olmaktadır. Sebep sonuç içindeki bu açıklama ilahiyat konusunda önemli bir ders niteliği taşımaktadır. Din eğitimcilerine varlığın amacından hareket ederek, hayatın değerine, oradan âhiret inancına geçilmesi konusunda eskimeyen bir metod öğretilmektedir. Varolmanın değeri ve gayesi âhiret hayatıyla ortaya çıkmakta ve tüm hayatı sarmaktadır. îşte bu bilgi ve inanç, ahlâkın temelini teşkil etmektedir. Bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağına inanmak kadar ahlâka yardım eden, ona hayat veren bir ilke var mıdır? Her davranışın kaydedildiğini, bir gün önüne konacağını, âhiret hayatının bu değrlendirmeye bağlı kalacağını bilen ve ona inanan kişi ne polis ister ne de jandarma. [40]
116. Allah yüceler yücesi, mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir. Nihâî gerçektir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce Arşın sahibidir.
117. Kim, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah ile beraber başka bir tanrıya taparsa, bunun hesabını Rabbinin huzurunda verecektir. Gerçek şu ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.
118. De ki: "Rabbim! Beni bağışla, bana merhamet et! Sen merhamet edenlerin en iyisisin."
Mü'minûn sûresinin son âyetleri tevhîd inancı ve şirk konusuna tahsis edilmiş, şirki terk edip tevhîd inancına inanan kişinin nasıl dua edeceğine rehberlik edilmiştir.
1. "Allah yüceler yücesi, mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir. Nihâî gerçektir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce Arşın sahibidir."
Bu âyet, Yüce Allah'ın bazı sıfatlarını gündeme getirip tevhîd i-nancına sahip olanlara nasıl bir tanrıya inandıklarını anlatmaktadır.
a) "Allah yüceler yücesidir."
Yücelik sahibi Allah her şeyi yapmaya ve tam yerinde yapmaya gücü yeter. Her şeyden yüce olduğu için tektir. Eşi olmamasının sebeplerinden biri, yüceler yücesi olmasıdır. Yücelik sıfatı ile bize, eşi olmadığını anlatmaktadır.
b) "Mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir."
Âyette geçen "melik" sıfatını bu şekilde tercüme etmeyi uygun buluyoruz. Yüceler yücesi olan Allah, kâinatın hem sahibi, hem de idare edeni, yani hüküm ve egemenliği elinde bulunduranıdır.
İnsanların sahip oldukları egemenlik geçicidir; izafîdir ama mutlak egemenlik, Allah'a aittir; bu egemenliğini kimse ile paylaşmamaktadır.
c) "Nihâî gerçektir."
Tâhâ 114. âyette de aynı sıfatın açıklaması yapıldı. Esed, bu sıfatı şu şekilde anlatmaktadır:
Yarattığı geçici ve değişken alemin ötesinde, mutlak ve katıksız anlamda, ezeli ve ebedi olan ve değişmeksizin var olan "nihai gerçek" anlamını ifade eder[41].
d) "O'ndan başka tanrı yoktur."
İşte tevhîd inancının ifade şekli burada yer almaktadır. "yoktur" kelimesiyle sahte tanrılar reddediliyor ve ardından O'nun tekliği kabul ediliyor. Bakara 256'da belirtildiği gibi önce Tâğût'u inkâr, sonra Allah'a iman etme formülü gündeme getirilmektedir.
e) "O, yüce Arşın sahibidir."
Âyette geçen "arş" konusu Bakara 255'te, A'râf 54'te ve Tâhâ 5'te açıklanmıştır. Burada kısaca şunu söyleyebiliriz: Allah, hükümranlık makamının sahibidir. Kerîm kelimesine de "yüce" manası verilebilir.
Bu sıfatlara sahip olduğundan Allah Tealâ, yüceler yücesidir; tek olmaya layıktır. Yüce Allah, bu âyetiyle kendini bize anlatmakta, insanları şirkten korumayı amaçlamaktadır.
2. "Kim, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah ile beraber başka bir tanrıya taparsa, bunun hesabını Rabbi'nin huzurunda verecektir. Gerçek şu ki, kâfirler kurtuluşa eremezler."
Yüce Allah, müşriklerin inancının hiçbir delile dayanmadığını, bu nedenle sorguya çekileceklerini söylemektedir. îman, delil üzerine bina edilir; ona dayanır kâinatın varlığı, onun bir yaratıcısı olduğuna dair delildir. "Kâinatta Allah'tan başka tanrı olsaydı neler olurdu?" konusu pek çok âyette gündeme getirilmişti. Daha önce Mü'minûn 84-92. âyetlerinde bu konu açıklanmıştır.
Şirk koşanlar Allah huzurunda hesap vereceklerdir. Delilsiz olarak başka bir tanrıya inanmanın sorgulanacağına dikkat çekilmektedir. Âyette geçen üliji bürhân, "delil" demektir. İman ile delili yan yana getiren bu âyet, bilinçli imana işaret etmektedir.
Âyetten öyle anlaşılıyor ki, delili olmadığı halde şirk koşanlar, sorgulanınca başarılı olamayacak ve sonuçta da cehennemden kurtulamayacaklardır.
Bu sürenin başında mü'minlerin kurtuluşa erecekleri söylenirken son âyetlerinde de kâfirlerin kurtuluşa eremeyeceğine dikkat çekilmekte, kurtuluşa erenlerle, eremeyecek olanların özellikleri ele alınıp açıklanmaktadır.
3. "De ki: Rabbim! Beni bağışla, bana merhamet et! Sen merhamet edenlerin en iyisisin."
Âyetteki kul "de" emri, birinci derecede Hz. Peygamber'e yönelik olmakla beraber, tevhîd inancına sahip olan herkesi kapsamına almaktadır. Tevhîd inancına sahip olan kişi, Allah'tan af ve merhamet dileme hakkına sahip olmaktadır. Çünkü insan günah işleyebilir, işleme ihtimali vardır. Şirki bırakıp tevhîd inancına sahip olanın da affolma ihtimali vardır. Bundan anlıyoruz ki şirk affolunmaz (Nisa 4/48, 116). Yüce Allah'ın merhametin kaynağı olduğunu bilerek ondan af ve merhamet dileme hakkını insana tevhîd inancı tanımaktadır. [42]
Bu sûrede Yüce Allah:
a) Önce insanı yaratmasını ele almaktadır. Yaratma sıfatını insanda nasıl gerçekleştiğini, yaratmanın orada nasıl ortaya çıktığını anlatmaktadır (âyet: 12-14).
b) Su indirip yeryüzünde insana gıda olabilecek her şeyi yarattığını ve bu yaratmadaki gücünü öğretmektedir (âyet: 17-22).
c) Kendi varlığını ve eşi olmadığını bazı sorular sorarak, açıklamalar getirerek ispat etmektedir. Kâinatı yaratması, ona sahip çıkması, onun mülkiyetine ve idaresine sahip olması konularında insanlara soru sorarak, düşüncelerini ve bilinçlerini harekete geçirerek tevhîd inancı öğretimi yapmaktadır (âyet: 84-89).
d) "Allah çocuk edindi" diyen, Yahudi, hıristiyan ve Arapların inançlarının şirk olduğunu söyleyerek, yanlışlarını gösterip sübhânlığını, yani noksanlıktan uzak olduğunu anlatmaktadır (âyet: 91-92).
e) Yüceler yücesi, kâinatın tek hâkimi, nihâî gerçek, tek ve yüce Arş'ın sahibi olduğunu açıklayarak insanları tevhîd inancına davet etmektedir (âyet: 116).
Böylece Allah-kâinat ve Allah-insan ilişkileri içinde şirki reddedip tevhîd inancının bayrağını dikmekte ve bu ilişkilere göre düşünüp tevhîd inancına ulaşmamızı istemektedir.
a) Yüce Allah, Hz. Nuh'tan başlayarak, peygamberlerin öğretim faaliyetlerini ele almış, bu peygamberlerden bazı örnekleri burada gündeme getirmiş, Peygamberlerin başından geçenleri anlatmaktan maksadın ders vermek olduğunu söylemiştir (âyet: 23-50).
b) Peygamberlerin hayatındaki olgular anlatılırken bir toplumun yıkılışının dinamikleri gündeme getirilmekte, hangi değerlerin çiğnendiğine dikkat çekilmektedir. Özellikle tevhîd inancını çiğnemek, peygamberlere hakaret edercesine tepki göstermek ve onları inkâr etmek, âhireti ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek, bu dinamikler arasında yer almaktadır (âyet: 24, 25, 33,47,48).
c) Peygamberler görevlerini yerine getiremeyecek kadar tepki görünce, Allah'tan yardım istediler ve bu yardım, toplumların batışına sebep teşkil etmiştir (âyet: 26, 39).
d) Peygamberlerin olgularında din eğitimcilerinin çıkaracağı ö-nemli metodlar yer almaktadır. Onların hepsi başlangıçta tevhîd inancına ve Allah'a saygıya çağırmışlardır (âyet: 23, 32).
e) Yüce Allah, peygamberlere de helal rızıklardan yemeyi, iyi davranışlarda bulunmayı emretmektedir (âyet: 51).
f) Kâfirler, peygamberleri Allah'a iftirayla suçladılar (âyet: 38).
g) Kâfirler, peygamberleri çocuklarını tanıdıkları gibi tanımalarına rağmen onlan inkâr ettiler (âyet: 69).
h) Hz. Peygamber, insanları doğru yola çağırmıştır (âyet: 73). i) Yüce Allah, kâfirlere karşı nasıl dua edeceklerini peygamberlere öğretmektedir (âyet: 93-94, 97-98, 118).
a) Kıyamet günüde dirileceğimiz dinin inanç esası olarak konmakta ve bu durum, yaratılışımızla anlatılmaktadır (âyet: 16).
b) Öldükten sonra dirilmeyi inkâr, bu inanç esasını kâfirlerin nasıl ve ne diyerek inkâr ettikleri açıklanmaktadır (âyet: 35, 37, 82).
c) Âhireti inkâr edenlerin yoldan çıktığına dikkat çekilmektedir (â-yet: 74).
d) Öldükten sonra dirilmek üzere sûra üfürülünce, aralarındaki akrabalık bağları kopacak, birbirlerini de soramayacaklardır (âyet: 101).
e) Ameller değerlendirilmek üzere tartılacaktır. İyi amelleri fazla gelenler kurtulacak, hafif gelenler ise kendilerine yazık etmiş olarak cezalandırılacaklardır (âyet: 102-104).
f) Kâfirler azabı görünce geri dönmek isteyecekler, ama bu istekleri kabul edilmeyecektir. Yüce Allah, onlara orada sinip konuşmamalarını, âyetlerini onlara geldiği halde yalanladıklarını söyleyecek ve onlar azgınlıklarının kendilerine galebe çaldığından dolayı böyle yaptıklarını itiraf edeceklerdir (âyet: 99-100, 105-109).
g) Onların bu dünyadayken müminlerle inançlarından dolayı alay ettikleri hatırlatılacaktır. Boşuna yaratılıp Allah'a dönmeyecekleri zannları kendlerine bildirilecektir. Mü'minlerle alay ederken, Allah'ı anmayı hatırlamayı unuttukları onlara söylenecektir (âyet: 109-115).
Mü'minûn sûresinde yer alan ahlâkî ilkeler, cennete götüren davranışları belirlemektedir. Cennete gitmek, kurtuluşa ermek, manen zafere ulaşmak, korktuğundan emin, umduğuna nail olmak demektir.
a) Tam ihlasla namazını kılmak,
b) Boş sözlerden uzak durmak,
c) Cinsel organlarını meşru olmayan ilişkilerden uzak tutmak,
d) Emaneti korumak ve sözünde durmak,
e) Allah'ın âyetlerine inanmak,
f) Yaptıkları işleri, Allah'a dönecekleri inancı ile kalpleri çarparak yapmak,
g) İyiliklere koşuşturmak ve iyilik için yarışmak,
h) Allah'a olan saygıdan dolayı kötülükten sakınmak (âyet: 1-11, 57-58,60-61),
i) İman edip Allah'tan af dilemek ve onun merhametine sığınmak (âyet: 109, 118).
a) İnsanların, kendi dinlerini aralarında parçalayıp her grubun kendi elindeki ile sevinmesi Allah tarafından yerilmekte ve onların o hallerinde bırakılması emredilmektedir (âyet: 53-54).
b) Yüce Allah, insanları güçleri ölçüsünde yükümlü tutmaktadır
(âyet: 62).
c) Bu durumdan dolayı onların gönülleri gaflet içinde olduğundan yanlış işler yapmaktadırlar (âyet: 63).
d) Yüce Allah, insanlara hakikati öğrenebilmeleri için kulak, göz ve gönül vermiştir. Bunlarla hem kâinat kitabını hem de ilâhî vahyi okuyup öğreneceklerdir (âyet: 78-80).
e) Taklit yerilmektedir (âyet: 81-83). [43]
[1] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/175.
[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
2/373.
[3] Kurtubî, age, XII, 167.
[4] Râzî, age, XVI, 391.
[5] Zemahşarî, age, III, 26.
[6] Muhammed Esed, age, Mü'minûn
sûresinin 3. Dipnotu.
[7] Kurtubî, age, XII, 171.
[8] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/177-193.
[9] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/194-198.
[10] Râzî, age, XVI, 404, Halîl,
Zeccâc ve Ferrâ'dan nakil.
[11] Elmalılı M. Hamdi Yazır,
age, V, 518.
[12] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/198-205.
[13] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/206-216.
[14] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/217-222.
[15] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/223-225.
[16] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/225-228.
[17] Zemahşarî, age, III, 33.
[18] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/228-233.
[19] Râzî, age, XVI, 431.
[20] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/233-236.
[21] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/236-243.
[22] Râzî, age, XVI, 437.
[23] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir
Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/224-247.
[24] bkz. Kurtubî, age, XII,
213-214.
[25] Kurtubî, age, XII, 214
[26] Kurtubî, age, XII, 217
[27] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/247-254.
[28] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/255-263.
[29] bkz. Zemahşarî, age, III, 38
[30] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/264-267.
[31] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/267-271.
[32] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/272-277.
[33] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/278-282.
[34] Esed, age, Mü'minûn 91'c 53. dipnot
[35] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/282-286.
[36] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/286-293.
[37] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/293-298.
[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/298-305.
[39] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/305-310.
[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/310-312.
[41] Esed, age, Tâhâ 114'ün 99. Dipnotu.
[42] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/313-315.
[43] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an
Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/316-318.