FETİH SURESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Hudeybiye Açık Bir Zaferdir. 2

Rasul'e Biat, Allah'a Biattir. 7

Engelleri Aşabilmek. 8

Ganimete Değil, Ecre Talip Olmak. 9

Rıdvan Biati 10

Hayber Fethi Üzerine. 11

Peygamber'e Biat Edenlere Allah'ın Va'di 12

Zafer Mü'minlerindir. 12

Kafirler Azaba Müstahaktırlar. 13

Allah Mü'minlerin Beklentilerini Giderdi 14

Ekin Meseli 15


FETİH SURESİ

 

Kur’an’daki Sırası      :48

Nüzul Sırası                :109

Ayet Sayısı                 :29

İndiği Dönem             :Medine

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Sûrede, Hudeybiye seferi ve barışına değinilmiş, bu olayla ilgili sahneler sunulmuş, müfessirler ile eski siret yazarlarının üzerinde ittifak ettikleri Hayber fethi ve bu fetihte elde edilen ganimetler mü'minlere vaad edilmiştir. Yine, sözkonusu olaylarla ilgili olarak Rab­bani bir sükunet ve gönül rahatlığı, sûrede kendini hissettirmektedir. Daha sonra, müslü-man Araplardan bazılarının durumlarına değinilmiştir. Mekke'de imanlarını gizleyen mü'minlere de işaret edilerek islam'ın bütün dinlere üstün geleceği vadedilmiş ve ashab, kalplerindeki Allah korkusundan ötürü övgüye mazhar olmuştur.

Sûredeki ayetler mevzu ve zaman yönünden birbirleriyle tam bir uyum içerisindedirler. Dolayısıyla sûrenin bir defada indiği ya da birbirinin peşi sıra nazil olduğu söylenebilir.

Kaynak aldığımız mushafa (Kur'an-ı Kerim nüshası] göre bu sûre, Nebi (s) Hudeybi-ye'den Medine'ye dönerken yolda nazil olmuştur. Müfessirler bu görüşü destekler mahi­yette bazı rivayetler nakletmişlerdir. imam Ahmed bin Hanbel'in Ömer bin Hattab'dan naklettiği bir hadiste Ömer bin Hattab şöyle demiştir: "Bir seferde Rasulullah ile birlikteydik. Rasulullah'a bir şeyi üç kez sordum. Bana cevap vermedi. Kendi kendime şöyle dedim: "Vay sana Hattab oğlu Ömer, Rasulullah'a üç kez müracaat ettin sana cevap vermedi." Daha sonra bineğime binip hareket ettim. Beni, hakkımda ayet nazil olur diye bir korku al­mıştı ki biri 'Ey Ömer' diye seslendi, hakkımda ayet nazil oldu zannederken Rasulullah (s): 'Bu gece öyle bir sûre nazil oldu ki dünya ve içindekilerden daha kıymetlidir' buyurdu"[1].

Yine, imam Ahmed'in Mücmi bin Hariset'i'l-Ensari'den tahric ettiği hadiste şunlar yer alıyor: "Hudeybiye'deydik, oradan ayrıldığımızda insanlar birden bineklerine doğru hare­ket ettiler. Bazıları birbirine neler oluyor diye soruyordu. Rasulullah'a vahiy gelmiş denilince biz de hareket ettik. Rasulullah (s) bineğinin üzerinde Kürailğamim denen yerde topla­nanlara "Biz sana apaçık bir fetih verdik... "ayetlerini okuyordu. Ashabdan biri "hangi fetih­tir bu?" şeklinde sorunca, Rasulullah (s): "Evet, AAuhammed'in canı elinde olan Allah'a ye­min olsun ki bu bir fetihtir."[2] Yine ibn Cerir'in Abdullah bin Mesud'dan tahric ettiği hadiste şunlar vardır: "Hudeybiye'den döndüğümüzde bir yerde konakladık ve uyuduk. Uyandığı­mızda güneş doğmuştu. Rasulullah (s) uyuyordu. Uyandı ve "daha önce yaptığınız şeyleri yapın" dedi. O sıra Rasulullah'ın devesini kaybettik ve aramaya koyulduk. Deveyi yuların­dan bir ağaca bağlı bulduk. Rasulullah (s)'a vahiy geldiği zaman üzerine şiddet gelirdi. Durumu hafiflediğinde kendisine "Biz sana apaçık bir fetih verdik..."ayetlerinin nazil oldu­ğunu bildirdi.[3]

Yine Buhari ve Müslim'in sahihinde Sehl bin Huneyf'ten şu hadis nakledilmiştir: "Hu-deybiye günü Nebi (s) ile müşrikler arasında barış yapıldı. Savaşı yeğleseydik bizimle sava­şacaklardı. Ömer geldi ve : "Biz hak, onlar bâtıl üzerinde değiller mi? Bizim ölülerimiz cen­nette onların ki ise cehennemde değil mi?" dedi. Rasulullah: "Evet" dedi. Ömer: "Öyleyse neden dünyaya karşılık dinimizi verelim. Döneriz ve Allah aramızda hükmünü verinceye kadar savaşırız" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s): "Ey Hattaboğlu Ömer! Ben Allah'ın Ra-sulü'yüm, Allah asla beni mağdur etmez" buyurdu. Ömer sabırsız ve öfkeli bir şekilde dön­dü. Bu sırada Ebu Bekir geldi ve ona da "biz hak üzere, onlar da batıl üzere değiller mi" dedi. Ebubekir ise "Ey Ömer O, Allah'ın Rasulü'dür. Allah kesinlikle Rasulü'nü mağdur et­mez dedi" ve bunun üzerine Fetih süresi nazil oldu."[4]

Böylece, yukarıda naklettiğimiz rivayetler[5], Nebi (s) ile müslümanların Medine'ye dö­nerken, yolda sûrenin tamamının bir defada nazil olduğunu desteklemektedir. Bu durum ise, sûredeki ayetlerin birbiriyle uyumunu, ilişkisini ve mevzu itibariyle tek konuda yoğun­laştığını gösteriyor. Elbette ki Allah, daha iyi bilir. [6]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla

1 - Biz sana apaçık bir fetih verdik.

2- Ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola ilet­sin.

3- Ve Allah sana şanlı bir zafer versin.

Hudeybiye Açık Bir Zaferdir

 

Gerek müfessirlerin ittifakıyla, gerekse ayetlerin bizzat ifade ettiği anlam itibariyle bu ayetlerde hitap Rasulullah (s)'adır. Ayetlerin mânâ ve mefhumu da gösteriyor ki, yu­karıdaki üç ayet, sûrenin içeriğine zemin hazırlayıcı bir giriş niteliği taşır. Bu ayetlerin oluşturduğu giriş, şu konuları içermektedir.

I- Allah (c)'ın Nebi (s)'ye müyesser kıldığı fethin büyüklüğü övülüyor.

II- Nebi (s)'nin geçmiş ve gelecek günahlarının affedildiği müjdesi verilerek, üze­rindeki nimetin tamamlanacağı, onun en doğru yola sevkedileceği ve sonunda eşsiz bir zaferle muzaffer kılınacağı haber veriliyor.

Buradaki fethin "Mekke'nin Fethi" olduğunu ileri sürenler vardır[7]. Ancak, Rasulul­lah (s)'ın bizzat kendi diliyle bu konu açıklığa kavuşmaktadır. Nitekim ulemanın ezici çoğunluğu, bu ayetteki fethin "Hudeybiye Barışı" olduğu görüşündedir. Mücmi bin Ha-rise'den rivayet edilen hadis bunu teyid ediyor. Bu hadis, Fetih sûresinin Hudeybiye se­ferinde nazil olduğu yönündeki hadisleri de destekliyor. Nitekim, Hudeybiye ile Mekke fethi arasında iki yıl gibi bir zaman vardır. Zemahşeri, Musa bin Ukbe'den bu görüşü destekleyici başka bir hadis nakletmiştir. Beyhaki'nin tahric ettiği bu hadiste: "Rasulul­lah (s) Hudeybiye'den dönerken sahabilerden biri; bu (Hudeybiye) bir zafer değildir, bi­zi Kabe'yi tavaftan alıkoydular, kurbanlarımıza bile engel oldular. Bu sözler Nebi (s)'ye ulaştığında şöyle dedi: 'Ne çirkin sözler bunlar. Hudeybiye büyük bir zaferdir. Müşrikler gönül rızasıyla sizleri beldelerinden uzaklaştırdılar. Sizden problemi çözmeyi istediler ve eman dilediler. Çünkü sizden, hoşlanmadıkları şeyi gördüler' buyrulmuş-tur".

Gerek ayetlerin içeriği, gerekse taşıdığı üslup bu sûrenin, müslümanlara gönül rahat­lığı vermek ve Hudeybiye'nin apaçık bir zafer olduğunu bildirmek için nazil olduğunu göstermektedir. Sûre, Hudeybiye'yi Nebi (s)'nin bayrağı altında kazanacakları büyük ve güçlü bir zaferin ilk basamağı olarak telkin ediyor.

Hudeybiye seferi ve barışı ile ilgili rivayetlerin özeti şöyledir:[8] Nebi (s), rüyasında Mekke'yi ziyaret ettiğini görmüş ve yaklaşık bin dört yüz kişi ile çıkmıştı. Beraberinde ziyaret esnasında kesmek için kurban da götürdü. Bu, hicri 6. senenin sonlarına doğru haram aylardan Zilkade ayında olmuştu. Durum gösteriyor ki, Nebi (s) haccı da murad etmişti. Çünkü, gittiği mevsim hacc mevsimiydi. Zülhuleyfe denen yere geldiğinde ihra­ma girmiş ve müslümanlara da ihrama girmelerini emrederek kurban kesmiş, kurbanın boynuna kurbanlık olduğunu gösteren alametler (kalaid) takmıştı. (Bu da haccı murad ettiğini gösteren ikinci delildir). Nebi (s)'nin geldiği haberi Kureyş'e ulaştığında Ku-reyşliler tedirgin olmuşlardı. Daha sonra Nebi (s)'yi Mekke'ye koymamak üzere anlaş­mış ve savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Bunu haber alan Nebi (s) ashabı ile istişare et­ti. Ashab; Rasulullah'a Allah'ın ilham ettiği şeyi uygulamasını ve eğer Kureyş engeller­se Allah'ın aralarında hüküm vermesine kadar onlarla savaşmak istemişti.

Daha sonra Rasulullah ashabı ile birlikte yola koyuldu ve Hudeybiye denen Mekke yakınlarında bir köye ulaştığında burada durması ilham edildi. Durdu ve şöyle dedi: "Nefsim, kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki bugün Kureyş, beni ilahi değerlere ve sılai rahme saygın bir çizgiye çağırmıyor. Eğer sılai rahme ve ilahi değerlere saygılı ol­maya çağırmış olsalardı böyle bir çizgiye katkıda bulunurdum". Huzaa kabilesinin lideri geldi. Bu kabile lideri ile birlikte, müslümanlara karşı iyi dileklerde bulunuyorlardı. Hu­zaa lideri Rasulullah'a, Kureyş ve müttefiklerinin kendisini engellemek istediğini ve sa­vaş hazırlığı içerisinde olduklarını bildirdiğinde Rasulullah onu Kureyş'e göndererek Kabe'yi ziyaret için geldiklerini, savaşmak niyetiyle gelmediklerini bildirmesini söyle­di. Ayrıca, Kureyş'i hoşgörülü ve müsamahalı olmaya davet etti. Rıza göstermezlerse başları gövdelerinden ayrılıncaya ve Allah'ın hükmünü tecelli ettirinceye kadar onlarla savaşacakları tehdidinde bulundu.

Adam gitti ve Nebi (s)'nin söylediklerini onlara ulaştırdı. Beni Saitife Jideri Urvz bin Mesud da oradaydı. Yapılan teklifin kabul edilmesini istedi. Ayrıca kendisinin Muham-med (s) ile görüşmesine izin verilmesi talebinde bulundu. Kureyş izin verince Urve bin  Mesud rasulullah’a geldi: Rasulullah, Huzaa liderine söylediklerini ona da söyledi. O da: "Kavmine vardığj zaman senden önce Araplardan birinin böyle yaptığını duydun mu? Eğer başkası olsaydın vallahi etrafındakilerin kaçarak seni terketmelerinin yerinde olacağını düşünürdüm" dedi. Bunun üzerine Ebubekir ona bağırdı ve şöyle seslendi: "Halt ediyorsun!, biz mi O'nu bırakıp kaçacağız?" Urve döndü ve Kureyş'e: "Hangi topluluk Melikine, Kayserine, Kisrasına ve Necaşisine bu kadar bağlıdır? Vallahi, asha­bının Muhammed'e saygı gösterdiği kadar asla başka bir topluluğun kendi liderine saygı gösterdiğini görmedim. Onlara bir şeyi emrettiği zaman hemen koşup emrini yerine ge­tirirler. Yanında konuştukları zaman seslerini kısarlar. O'na karşı son derece saygılıdır­lar. Muhammed size doğru yolu öneriyor, kabul edin" dedi.

Kureyş hâlâ tereddütlü idi. Nebi (s) ile Kureyş arasında daha başka elçiler gidip gel­diler. Daha sonra Nebi (s), savaştan taraf olmayıp sadece ziyaret niyetinde olduğunu bil­dirmesi için Hz. Osman'ı gönderdi. Hz. Osman'ı seçti, çünkü onun, Mekke'de Ümeyye-oğullan'yla yakın akrabalık bağı vardı. Hz. Osman hemen dönmeyince Kureyş'in O'nu hapsettiği ya da öldürdüğü haberi yayıldı. Bunun üzerine Nebi (s) müslümanları, Kureyş inadında ısrar ettiği taktirde sebat ve ölümüne biatlaşmaya çağırdı. Nebi (s), gölgesine oturduğu ağacın altında biat aldı ve bu biata "Rıdvan Biati" denildi.

Çok geçmeden Hz.Osman geldi ve Kureyş, Nebi (s) ile cahili duygu ve düşüncelerin eseri bir takım şartlar çerçevesinde anlaşmak üzere Süheyl bin Amr'ı gönderdi. Bu şart­lara göre; umre ziyareti bir sonraki yıl yapılacak, ziyaret günü silahsız olunacak, ailesi­ne rağmen müslüman olarak Nebi (s)'ye gelenler iade edilecek, Medine'den Mekke'ye gelerek dininden dönenler iade edilmeyecekti. Bir kaç görüşmeden sonra Nebi (s) bu şartlan kabul etti. Ortalık tam kızışmış ve iki taraf nerdeyse anlaşmayı feshedip savaşa girişecekti. Hatta, bazı Kureyşli süvariler ve gençler Nebi (s) ile müslümanlardan bir kaçını gafil avlamak istemiş, bunun üzerine Nebi (s) onların geçtiği yola pusu kurdurup onlardan bir grubu esir almıştı. Daha sonra bunlan serbest bırakarak kötülükten yana ol­madığını bildirmişti. Görüşmeler, anlaşmanın altı yıl geçerli olacağı şeklinde sona ermiş ve Nebi (s) anlaşmayı kendi mührüyle imza etmiş ve aynı şekilde Kureyş'i temsilen Sü­heyl de anlaşma metnine imza atmıştı.

Akabinde Rasulullah (s)'ın kurbanların kesilmesini, mü'minlerin saçlarını traş ede­rek ihramdan çıkmalarını emretti ve Medine'ye dönüleceğini bildirdi. Rivayet edildiği­ne göre Ebu Cendel müslüman olmuş ve babası tarafından hapsedilip bağlanmıştı. Kaç­mayı başarmış olan Ebu Cendel Rasulullah'ın yanına geldi. Rasulullah ise anlaşmaya sadık kalarak onu babasına iade etti. Bunun üzerine Ebu Cendel feryad ederek: "Ey müslümanlar! Beni dinimde zorlamaları için müşriklere mi teslim ediyorsunuz? dedi. Bu durum, müslümanları oldukça rahatsız etti. Rasulullah ona: "Ey Ebu Cendel sabret ve dayan Allah sana ve senin durumunda olan mustazaflara şüphesiz bir çıkış yolu gös­terecektir[9]. Biz onlarla bir anlaşma yaptık ve anlaşma üzerine Allah adına söz verdik, verdiğimiz sözü çiğneyemeyiz"dedi.

Üzerinde ittifak edilen konulardan biri de Huzaa ve Beni Bikr kabilelerinin, taraflar­dan birine katılması olmuştur. Nitekim aralarında düşmanlık olan bu iki kabile o dö­nemde Mekke yakınlarında bulunuyorlardı ve barış görüşmelerine katılmışlardı. Netice­de, Huzaa kabilesi Nebi (s)'ye, Beni Bikr kabilesi ise Kureyş'e katıldı. Yine rivayete göre, Nebi (s) anlaşma metnini Ali bin Ebi Talib'e okuttu. Metindeki (Bu Allah Rasulü Muhammed ile Kureyş arasında imzalanmış bir anlaşmadır) ifadesine Süheyl karşı çıka­rak sadece "Muhammed bin Abdullah" isminin yazılmasını istedi. Nebi (s) bunu da ka­bul ederek önceki metni imha ettirdi.

Yine rivayetlere göre, Nebi (s)'nin kabul ettiği anlaşma şartları, aralarında Ömer bin Hattab'ın da bulunduğu bir topluluğa ağır gelmiş, onları adeta bir patlamanın eşiğine getirmişti. Özellikle de Peygamber'in rüyasında Mekke'yi ziyaret ettiğini bildirmesi ve Peygamber rüyasının doğru olduğunun bilinmesi böyle bir infiale yol açmış, Peygam­bere gelerek bu konuyu gündeme getirmişlerdi. Hatta bazıları bu yüzden Peygam­ber'in; "Kurbanlarınızı kesin, traş olup ihramdan çıkın" emrini dahi uygulamakta gecik­mişlerdi. Fakat, Peygamber bunun Allah'ın ilhamı doğrultusunda olduğunu bildirince kalpleri yatıştı ve fazla gecikmeden sûre nazil olarak Nebi (s)'nin yaptığı anlaşmayı doğrulayıcı mahiyette gönülleri yatıştırdı. Nitekim bu durum, sûrenin girişinde nakletti­ğimiz hadislerde de zikredilmişti.

Bu konudaki rivayetler genel hatlarıyla, Fetih sûresinin ayetleri ile anlam bakımın­dan uyum içindedir. Ancak ayetler doğrudan olayı ve bu olayla ilgili haberleri zikretme­yerek sadece tavsiye, gönül rahatlığı ve Kur'anî bir üslupla kalpleri yatıştırmayı hedef­lemiştir. Hudeybiye Barışı'ndan sonra meydana gelen olaylar da Peygamber (s)'in yap­tığı ve imza ettiği anlaşmada isabetli olduğunu ortaya koymaktadır. Hudeybiye Barışı ile İslam ve müslümanlar lehine hem maddi-siyasi hem de savaş stratejisi ve İslami yön­den büyük faydalar elde edilmiştir. Nitekim bu olay, İslam tarihinde İslam'ın güç ve otoritesini ifade etmesi bakımından en büyük olaylardan biri ya da en büyüğü olarak de­ğerlendirilebilir.

Yine bu hadiseyle, Kur'an'ın "apaçık bir fetih" diye adlandırdığı mucize gerçekleş­miştir. Kureyş'in, Nebi (s)'yi İslam devletinin lideri olarak tanımalarının yamsıra şid­detli düşmanlıktan geri adım atmaları sağlanmıştır. Zira müşrikler, bir yıl önce müttefik­leri ile birlikte 15 bin kişilik bir savaşçıyla Medine üzerine, Rasulullah'ın, İslam ve müslümanların şerefini ortadan kaldırmak üzere yol almışlardı. Hudeybiye'de ise Ku­reyş'in varlıkları, otoriteleri ya da isim ve heybetleri sözkonusu değildi. Aynı durum, Mekke'yi kendileri için bir lider olarak gören diğer Araplar için de geçerlidir. Hudeybi­ye bütün bunlarla birlikte Nebi (s)'ye çağrısının sınırlarını daha da genişletme fırsatım verdi. Yine bu anlaşma ile İslam çağrısı, yarımada çevresinde ve yanmada dışında daha değişik bölge ve yerleşim birimlerine ulaşarak bu sayede müslümanlar serbestçe hareket edip çeşitli kabilelerle görüşme, serbestçe seferler düzenleme ve Şam yolu üzerindeki yahudi yerleşim birimlerini ele geçirme fırsatlarını yakaladılar.

Nebi (s) ile Mekkeliler ve Mekkelilerin idaresindeki diğer kabileler arasında varolan düşmanlık, İslam davasının sınır ötesi bir etki alanına sahip olması önündeki engeldi. Fakat, Hudeybiye Barışı, İslam ile Arap yarımadasının sair bölgeleri arasına Mekkeliler tarafından konulan bu engeli darmadağın edecek büyük fethe yani Mekke fethine zemin hazırlıyordu. Hudeybiye'nin sonuçlarından bazıları hemen semeresini vermiş ve Pey­gamber (s) yahudi yerleşim birimlerine birlikler göndererek Hudeybiye dönüşünün hemen akabinde buraları ele geçirmişti[10]. Ardından İran, Rum ve Mısır kralları ile yarıma­da içindeki ve dışındaki Arap liderlerine elçiler ve mektuplar gönderdi[11]. Çok geçme­den Amman, Bahreyn ve Yemen liderlerinden olumlu cevaplar geldi. Rasulullah'a elçi gönderip müslüman olduklarını bildirmişlerdi[12]. Daha sonra değişik yerlerdeki Arap li­derlerden, Allah'ın dinine girmek için Medine'ye heyetler gelmeye başladı. İslam'a da­vet için çeşitli yerlere elçi olarak gönderilenlerden ikisi ashabın tanınmış simalarından olan Amr bin As ile Halid bin Velid idi[13].

"Böylece Allah geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın" cümlesinin gerek dilbil­gisi gerekse taşıdığı anlam yönünden farklı yorum ve açıklamaları ortaya çıkmıştır[14]. Dilbilgisi yönünden bu cümlenin "Böylece fetih ile Allah'ın mağfireti ve nimetini za­ferle tamamlaması bir araya gelsin" şeklinde anlam kazandığı, yani fethin "Nimetin hi­dayet ve zaferle tamamlanması ve mağfiretin sebebi" anlamına geldiği ileri sürülmüş­tür. Bir diğer görüş ise, fethin mağfirete ve nimetin tamamlanmasına bir vesile olduğu, çünkü düşmanla girişilen cihadda sevabın, rabbani rıza ve mağfiretin olduğu yönünde­dir. Her iki görüş de müfessirler tarafından nakledilmiştir ve tutarlıdır.

İfade ettiği anlam bakımından bu cümlenin "Böylece, senden sadır olmuş veya ola­cak küçük hataları, gaflet ve yanılgıları affetsin" mânâsım taşıdığı ya da bu ifadenin "gördüğüne de görmediğine de infak et" kabilinden, Nebi'den sadır olmuş veya olma­mış ya da ileride olabilecek bütün hataların affedildiği anlamına geldiği nakledilmiştir.

Ayette geçen günahtan maksadın, Nebi (s)'nin Adem (a)'dcn başlayarak gelen atala­rının günahları ve ümmetinin günahları olduğu söylenmişse de, bu garip ve ilginç bir yorumdur. Bundan daha ilginci Şia ulemasından müfessir Tabresi'nin Cafer Sadık'tan ve Ebu Abdullah'tan naklettiği şu görüştür: "Nebi (s)'nin günahı olamaz. Ancak Allah (c) Peygamberi'ne, Ali'ye tâbi olanların geçmiş ve gelecek günahlarını affedeceğini bu şekilde garanti etmiştir.!"

Son olarak naklettiğimiz iki ilginç yorumun haricindeki yorumlar tutarlıdır. Fakat bize göre en tutarlı görüş buradaki günahtan maksadın hata, yanılgı ve gaflet olduğu yö­nündeki görüştür. Ayette Nebi (s) hakkındaki günahın, hakkında vahiy olmayan husus­lardaki yanılgılar ve kasıtsız yapılan hatalar olduğu şeklinde yorumlanması gerekir. Bu cümlenin taşıdığı anlam ile önceki ve sonraki ayetlerin taşıdğı anlam arasında genel an­lamda bir uyumun olabilmesi için ifadenin böyle yorumlanması gerekir. Nitekim bilin­diği üzere, Kur'an'da Peygamber'den sâdır olan hataların olduğunu ve bunların düzelti­lerek affedildiğini anlatan ayetler mevcuttur.

Abese sûresi 1-10, Nisa 106-109, Enfal 67-69, Tevbe 43 ve 113, Muhammed 19 ile Gâfir sûresi 54. ayetlerde nübüvvet makamına layık bir tarzda tavsiye ve direktiflerle Peygamber'in istiğfar etmesi emredilerek, ondan sadır olan hata ve sürçmelerin affedile­ceği bildirilmiştir. Hz. Peygamber için gerek önce vuku bulmuş gerek sonra vuku bul­ması muhtemel hataların affedileceğinin burada bildirilmesi bir vurgu ve teyid anlamı taşır. Zira Allahu Teala Hz. Peygamber'in bir beşer olarak böylesi sürçme ve hataya dü­şebileceğini bilmektedir. Fakat, Allah'ın nübüvvet makamına seçerek O'nu yüceltmesi ve Kur'an'in çeşitli yerlerde değişik üsluplarla zikrettiği üstün ahlakı sayesinde Nebi (s) bu günahlardan korunmuştur.

Bu ayetteki ifade ile ikinci ve üçüncü ayetteki diğer ifadeler o dönemde meydana ge­len olayların büyüklüğünü vurgulamakta, olayların uzun vadede olumlu sonuçlar doğu­racağına dikkat çekmektedir. Yine bu ifadeler, Nebi (s)'nin başından sonuna kadar olay­lar karşısındaki tutumunu müjdeleyici ve gönül rahatlığına ulaştıracak bir tarzda O'na Rabbani bir destek sağlamaktadır. Elbetteki Allah (c) daha iyi bilir. [15]

 

4- O, imanlarına iman katsınlar diye mü'minlerin kalpleri­ne huzur'[16]' indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

5- Ta ki, inanan erkekler ve inanan kadınları altlarından ır­maklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere koysun, onların kötülüklerini de örtsün. Gerçekten bu, Allah katın­da büyük bir başarıdır.

6-  Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azabetsin. (Onların müslümanlar için istedikleri) kötü olaylar kendi başlarına gelsin, Allah onlara gazab et­miş, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Orası da ne kötü bir yerdir.

7- Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah azizdir, hakimdir.

 

"Ta ki, mü'min erkek ve kadınları altlarından ırmaklar akan cennetlere..." ayeti ve devamındaki üç ayet ile ilgili hususlar

Tirmizi'nin Enes'ten rivayet ettiği hadiste Enes şöyle demiştir: "Nebi (s)'ye "Böyle­ce geçmiş ve gelecek günahlarını Allah bağışlasın" ayeti nazil olduğunda Hudeybi-ye'den dönüyordu. Şöyle buyurdu: "Allah bana öyle bir ayet indirdi ki, bu ayet benim için dünyadaki her şeyden daha güzeldir". Ayeti okudu ve mü'minler: "Gözün aydın Ya Rasulallah! Allah senin hakkında ne yaptığını açıkladı. Ya bizim hakkımızda?" dediler. Bunun üzerine "Böylece mü'min erkek ve kadınları da orada ebedi kalmak üzere altla­rından ırmaklar akan cennetlere yerleştirsin" ayeti nazil oldu."[17]

Bu hadise göre "Böylece gelmiş geçmiş günahlarını Allah bağışlasın" ayetinin ön­cesi ve sonrasıyla ayrı telakki edilmesi gerekir. Ancak , sûrenin giriş kısmında nakletti­ğimiz hadisler de sûrenin bir defada nazil olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, sözkonusu ayet kendisinden önceki ayetlerle de sonraki ayetlerle de tam bir uyum sağlamaktadır. Dolayısıyla biz burada, 4 ila 7. ayetlerin sûredeki ilk ayetlerin devamı olduğu görüşünü tercih ediyoruz.

Tirmizi hadisinin, uygulamaya yönelik bir anlamı ifade ettiği söylenebilir. Nitekim, açıklamasını yaptığımız ayetler, ilk üç ayetin hedeflediği sükunet ve kararlılığı amaçla­mıştır. Önceki ayetlerde Nebi (s)'ye fetih müjdesi verilmiş, bu ayetlerde ise müzminlere hitaben şu hususlar hatırlatılmıştır.

I- Allah (c) mü'minlerin gönlüne, iman ve Allah'a bağlılıklarının güçlenmesi için, sıkıntıdan sonra huzur vermiştir.

II- Allah (c) onların yolculuklarını ve bu yolculuk sebebiyle çektikleri sıkıntıları kö­tülüklerini örtmek, rızasına erdirmek ve böylece onları içinde ebedi kalacakları cennet­lere yerleştirmek için bir vesile kılmıştır. İşte büyük başarı budur.

III- Göklerde ve yerdeki orduların sahibi olan Allah'ın, verdiği fetih sözünü gerçekleştirmeye muktedir olduğu, herşeyi bildiği ve verdiği hükümlerin hikmetli, isabetli ol­duğu hatırlatılıyor.

IV- Erkek olsun kadın olsun münafık ve müşriklerin Allah hakkında "Allah, kendi dostlarını perişan edecek" şeklindeki kötü düşünceleri zikredilerek ayrı bir mevzuya ge­çiliyor ve bu kötü düşüncenin uğursuz bir bulut gibi kendi üzerlerinde dolaştığı bildirili­yor. Evet, Allah'ın gazap ve laneti onların başlarına geçecek, dolayısıyla gidecekleri yer cehennem olacaktır. Cehennem onlar ve benzerleri için hazırlanmış ne kötü bir yerdir. Elbetteki göklerin ve yerin orduları elinde bulunan Allah, onlara vadettiği azabı ve lane­ti gerçekleştirmeye muktedirdir. Zira, Allah hakimdir ve bunu yapmaya gücü yeter. Al­lah hükmedeceği zaman adalet, hikmet ve doğrulukla hükmeder.

7. ayette "Göklerin ve yerin orduları Allah'ın elindedir" cümlesinin tekrar edilmesi, gerek mü'minler gerekse kafir ve müşrikler için Allah'ın vaadinin mutlak surette ger­çekleşeceği hakikatinin bir ifadesidir. Yaptığımız açıklamalarda doğruya isabet etmiş olmak temennimizdir.

4. ayette, müslümanlara mübtela olan huzursuzluğa ve özellikle de anlaşma şartla­rından ötürü oluşan kaygıların doğru olduğuna değinilmiş, daha sonra Nebi (s)'nin gö­nül rahatlığına kavuşturulması ve ilahi tavrının desteklenmesi ile mü'minlerin de gönül­lerinin sükunet bulduğuna işaret edilmiştir.

Yine 7. ayette, Medine'de kalan münafıklar ile müşriklerin zihinlerinde müslüman-ların bu yolculukta yok olacakları, şiddetli bir tepkiyle karşılaşıp hüsranla dönecekleri şeklinde oluşan tablo sergilenmektedir. Münafık ve müşriklerin zihninde oluşan bu tab­loya müslüman olmuş bazı kabilelerde de rastlamak mümkün. Bu konu ileride anlatıla­caktır.

Müfessirler, İbn Abbas'a istinaden "imanlarına iman katsınlar diye" cümlesinin "ta ki Allah'a iman edip onu birledikten sonra imanları artsın ve Allah'ın kanunlarını doğ-rulasınlar" şeklinde bir anlam taşıdığını söylemişlerdir[18]. İbn Kesir ise, Buharı ve diğer bazı imamların bu ayeti imanın kalplerde artacağına delil olarak kabul ettiklerini ifade etmiştir.

Bu cümlenin ilk defa bu sûrede kullanılmayıp daha önce Enfal, 2; Al-i İmran, 173; Ahzab, 23. ayetlerde de geçtiğine dikkat çekmek istiyoruz. Ayrıca, cihad ve kalplerin huzura kavuşturulması ile ilgi mevzularda da bu cümle benzer şekilde de geçmiştir. Do­layısıyla bu durum cümleye şöyle bir anlam vermemizi gerekli kılmaktadır: "Bu ve ben­zeri mevzular ile doğurdukları olumlu neticeler -Hudeybiye örneğinde olduğu gibi-mü'minlerin Allah'a imanları ve vaadine kesin itimatlarının artmasına vesile olmakta­dır". Elbetteki Allah daha iyi bilir.

Kur'an-ı Kerim bizzat mü'min kadınlar, müşrik ve münafık kadınlardan söz etmek­tedir. Ahzab sûresinde de geçtiği gibi burada kadının erkekle birlikte ayrı olarak zikre­dilmesi, İslam davası sürecinde muhtelif şartlarda ve şekillerde kadının kendine özgü şahsiyetinin Kur'an tarafından bir ifadesidir. [19]

 

8- Biz seni şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

9- Ki, Allah'a ve Rasulü'ne inanasınız. Onu destekleyesi-niz'[20]', ona saygı gösteresiniz ve Onu sabah akşam teşbih edesiniz.

 

İkinci ayetteki fiillerin zamirleri 3. şahıs için "te" ile okunduğu gibi, 2. şahıs (sen) için "ya" ile de okunmuştur. Müfessirler birinci şekilde okunması halinde ayetteki hita­bın genel anlamda insanlara olacağını ancak, burada ayetin mânâsı ve gelişi hitabının özelde müslümanlara yönelik olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla "te" ile okunması daha doğrudur. Yaygın olan okunuş şekli de budur. Ayette geçen fiillerin zamiri bir kavle göre Rasulullah'a bir kavle göre de Allah'a aittir. Ancak dilbilgisi kuralı olarak zamirin en yakın isme ait olması gerektiği dikkate alınırsa o taktirde zamirler Rasulul­lah'a ait olur. Fakat bu durumda da "tusebbihu" (onu teşbih ederler) fiilindeki "o" (-ve) zamiri "Rasulullah'ı teşbih ederler" şeklinde bir mânâya delalet eder. Böyle bir mâ­nâ usule aykırı olduğundan zamirlerin Rasulullah'a ait olduğunu söyleyenler "vetürek-kiruh" (O'nu destekleyeseniz) cümlenin bittiğini "vetüsebbihu" (onu teşbih edesiniz) ifadesinde ise yeni bir cümlenin başladığını söylemişlerdir. Dolayısıyla "tuvekkıruhu" ifadesine kadar zamirlerin Rasulullah'a, "vetüsebbihuh'"da ise Allah'a ait olduğunu söylemişlerdir[21]. Gördüğümüz kadarıyla burada bir sıkıntı göze çarpıyor. Bizim tercihi­miz ise buradaki zamirler Allah'a ve O'nun dinine aittir. Böylece ilk ayet Allah'ın, Pey-gamber'i müjdeleyici, uyarıcı ve şahit olarak gönderdiğini ifade ederek tercihimiz olan görüşü çağrıştırmaktadır.

Yukarıdaki iki ayet önceki ayetlerin bir devamıdır ve Nebi (s) ile müslümanların gö­revlerini kapsamaktadır. Önceki ayetlerde olduğu gibi bu iki ayette de muhatap Nebi (s) ve müslümanlardır. Buradan yola çıkarak bu iki ayetin, önceki ayetlerin devamı olduğu savına varabiliriz. İfade ettiği mânâya göre, bu iki ayet Allah'ın dinine ve Rasulü'ne yardım hususunda müslümanların görevlerini, onların Allah ve Rasulü'nün emirleri kar­şısında boyun bükmeleri gerektiğini vurguluyor. Ayrıca bu iki ayetle, Rasulullah'ın şa-hid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderildiği bildirilerek, Nebi (s)'den sadır olan fiile -rin ilahi ilhamla gerçekleştiği vurgulanmaktadır. [22]

 

10- Sana biat edenler gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bo­zarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir.

 

Rasul'e Biat, Allah'a Biattir

 

Müfessirler "Sana biat edenler gerçekte Allah'a biat etmektedirler..." ayetinin, Hu-deybiye'de müslümanların Nebi (s) ile bir ağacın altında yaptıkları biati (sözleşmeyi) ifade ettiğini söylemişlerdir. Sûrede, ağaç altında Peygamber'e biat edenlerin Allah'ın nzasına nail olduklarını bildiren ayetin, aynı mevzu ile ilgili olarak başka bir anlamı ifa­de etmesi de mümkündür.

Herhalükarda bu ayet, önceki ayetlerle özellikle de 8 ve 9. ayetlerle aynı bağlamda­dır. Bu ayet 9. ayette bahsi geçen İslami görevi vurgulamaktadır. Ayet müslümanlara şu hususları bildiriyor:

I- Onlar her ne kadar Nebi (s) ile biatlaşmışlarsa da gerçekte bu biat Allah ile yapıl­mıştır ve Allah'ın eli onların eli üzerindedir.

II- Müslümanlara, Allah'ın dinine yardım etmek ve Rasulü'ne vahyettiği her şeye rı­za göstermek üzere, Allah huzurunda verdiği sözün ne denli bir mükafatı getirdiği hatır­latılıyor. Daha sonra sözünden dönenlerin kendi aleyhlerine iş yaptıkları, sözüne sadık kalanların ise Allah'tan büyük bir mükafat alacakları belirtiliyor. Yine ayet, Hudeybi-ye'de barış şartlarının müslümanlara ağır gelmesi ve o ortamdaki davranışlarının sonu­cunu ifade ediyor. Nitekim ilahi hikmet, bir tarafatan mü'minlerin gönüllerini ferahlat­mak, diğer taraftan da geleceğe yönelik bir proje oluşturmak için ayetin ihtiva ettiği açıklama, uyarı, korkutma ve müjdeleme yollarına başvurmuştur.

Ebu Davud'dan nakledildiğine göre, Peygamber (s)'in Kureyş'e gönderdiği Osman bin Affan'ın Kureyş tarafından öldürüldüğü veya hapsedildiği haberi yayılınca, Nebi (s) "Kureyş'in işini bitirinceye kadar onların yakasını bırakmayacağız" diyerek beraberindekileri ölüm üzerine biat etmeye çağırdı. Diğer bir rivayete göre de kaçmamak üzere biat etmeye çağırdı. Bir ağacın gölgesinde durdu ve herkes gelip biat etti. Kaybettiği de­vesini aramak üzere çıkmış olan bir kişi hariç biat etmeyen kalmadı[23].

Durum, son derece ciddi ve hassastır. Nebi (s) ile birlikte yola koyulanlar savaşmak için gelmemiş, düşmana karşı şiddet kullanmak amacıyla bir hazırlık da yapmamışlardı. Üstelik müslümanlar başkent Medine'den uzaktaydılar. Düşman ise kendi yerinde ol­makla birlikte kazanmak için gerekli mantalitelere sahipti. Dolayısıyla müslümanlar iki seçenek arasında kalmışlardı. Ya Allah hükmünü koyuncaya kadar sabır ve metanet gösterilecek ya da gerisin geriye dönülecekti. Onlar, birinci seçeneği tercih ettiler ve Nebi (s)'yle biatlaştılar. Bu şekilde onlar, imanlarının ne derece sağlam olduğunu gös­termiş oldular. Ayrıca, Allah'a ve Rasulü'ne bağlılıklarını, Allah'ın rızasını kazanmak istediklerini ispatladılar. Böylece bu sûrenin 18. ayetinde geçen güzel övgü ve büyük müjdeye hak kazandılar. Fetih 18'de şöyle buyuruluyor: "Allah şu mü'mirilerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerinden ge­çeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi".

Şurası şüphe götürmez bir gerçektir ki, bu durum İslam tarihinde kesin başarının el­de edildiği durumlardan biridir. Zira, düşmanın önünden gerisin geriye dönmek İslam tarihinde tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Şüphesiz biat haberi ile birlikte mü'minlerin ölüm üzerine azimle and içmeleri ve bu dehşet manzara Kureyş'e ulaşmış, onları savaş­tan alıkoyarak, Peygamber'i ve Rabbi ile ölümüne and içen bu toplulukla çatışmamaya itmiştir.

"Allah'ın eli, elinizin üstündedir" ifadesi, Kelam ilminin alanına giriyor. Uzuvların Allah'a nisbet edilmesi, Allah'ın sıfatları ile ilgili bir mevzudur[24]. Dolayısıyla burada, bu konuya girmek gereksizdir. Nitekim, bu ifadeyle, biat ve ahdin mükafatlandmldığı kuvvetle vurgulanarak, Allah'ın bu biatlaşmaya şahit olduğu zikredilmiş ve bununla da mü'minlerin kalplerine kuvvetli bir şekilde telkinde bulunulmuştur.

Daha önce de zikrettiğimiz gibi; Allah'ın eli, Allah'ın yüzü, kulağı, gözü gibi ifade­ler, Kur'an ve Selef-i Salihi'nin direktifleri çerçevesinde anlaşılmalıdır ve bu ifadeler­den kasıt, mânânın ifade edilmesidir[25]. Daha önce değindiğimiz için burada tekrarına gerek görmüyoruz.

Ayet aynı zamanda, müslümanlann İslam'a bağlı olmalarının, Allah, Peygamber ve Kur'an'a uymalarının gerekliliğini daimi surette telkin etmektedir. Biat eden, Allah'ı dinleyip O'na itaat etmek üzere söz veren ve Kur'an ile Sünnet'in gerek müsbet gerekse menfi olarak yüklediği çeşitli görevleri yerine getirmek sözü veren bir kimse, biat eden kimseye benzer. [26]

 

11- Göçebe Araplardan geride kalanlar'[27], sana diyecekler ki; "Mallarımız ve çocuklarımız bizi alıkoydu. Bizim için mağfiret dile". Onlar, dilleriyle kalplerinde olmayan bir şe­yi söylüyorlar. De ki: "Allah size bir zarar vermek istemiş olsa Allah'ın sizin için dilediğine kim engel olabilir?" Ha­yır, Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.

12- Herhalde siz sandınız ki, Elçi ve mü'minler bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu gönüllerinizde süslendirildi. Kötü zanda bulundunuz ve helak olmayı'[28] hak etmiş bir topluluk oldunuz.

13- Kim Allah'a ve Rasulü'ne inanmazsa bilsin ki biz, ka­firler için alevli bir ateş hazırlamışızdır.

14- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O dilediğini ba­ğışlar, dilediğine azab eder. Allah bağışlayandır, esirge­yendir.

 

Engelleri Aşabilmek

 

Ayetlerin ibareleri gayet açık olup şu hususları içermektedir:

1-  Bedeviler, geri kalmalarına neden olarak ailelerinin ve mallarının kendilerini meşgul etmelerini gösteriyorlar.

2-  Ayetler, yalan söyleyerek kalplerinde olmayan şeyleri söylemelerini eleştirerek ortaya koyuyor. Gizleseler de, açığa da vursular da Allah, yaptıklarından haberdardır. Onlara zarar vermeye ve yarar sağlamaya kadir olan yalnızca Allah'tır ve O'nu hiç kim­se engelleyemez.

3- Yaptıklarının hakikati, geri de kalmalarının gerçek nedeni küçük düşürücü bir şe­kilde açıklanıyor. Onlar, Nebi ve onunla savaşa çıkan mü'minlerin, düşmanların kılıçla­rından kurtulamayacaklarını ve evlerine dönenemeyeceklerini zannetmişlerdi. Bu kötü zan kendilerine güzel göründü ve kendilerini helaka sürükledi. Onlar bozgunculardan­dırlar.

4- Eleştiri ve uyarıyla, kim Allah'a ve Rasulü'ne inanmaz, onlara güvenmez ve emir­lerini dinleyip itaat etmezse, Allah'ın kafirler için hazırladığı ateşe müstehak olur denili­yor.

5- Sonunda da kendilerine gelmeleri, bilinçlerini kazanmaları için onlara ümit verili­yor. O Allah, göklerin ve yerin sahibi, rahmet ve bağışlama sıfatlarıyla mücehhezdir. Bağışlanmayı hakedeni bağışlar, azabı hakedenlere de azap eder.

Müfessirler[29], ayetlerin Beni Gıfar, Mezine, Cehiııe, Eşçe' ve Eşlem bedevileri hak­kında indiğini rivayet ederler. Hz. Peygamber. Medine yakınlarına inen bu kabileleri, Kureyş'in kendilerini Kabe'den çevirmesi ya da savaş ihtimalini vurgulayarak Kabe'yi ziyarete çağırdı. Onlar da işi ağırdan alarak geri kaldılar.

Rivayetin doğru olması muhtemeldir. Ayetler, geçen ayetler ve sûrenin ana konu­suyla uyumlu olup, Hudeybiye yolculuğunda vuku bulan olaylardan, bedevilerin ko­numları, Hz. Peygamber ve onunla birlikte yola çıkan mü'minlerin seferleriyle ilgili be­devilerin zan! arından değişik kesitler içermektedir. Bedeviler, 6. ayetin ilham ettiği gibi müşriklerin ve münafıkların temennilerine katılıyorlardı.

Geri kalanların sözlerinde geçen gelecek edatı olan "sin" harfi, ayetlerin, Peygam-ber'in onlarla yüzleşmesinden önce indiğine delil, Medine dönüşünde yolda indiğini be­lirten rivayetin doğruluğuna da işarettir.

Ayetler, geçen ayetlerde olduğu gibi insanların yolda helak olacaklarını sandıkları, yaptıkları barışın şartları kendilerine ağır gelen müslümanları güvene kavuşturmayı, on­ları sabit kılmayı hedefliyor. Aynca bunların, Allah'ın yardımına mazhar olduklarını, düşmanlarının barış yoluyla kendilerinden uzaklaştırıldığını ve sağ salim evlerine dö­nüşlerini ortaya koymaktadır.

Rivayetlerde bedevilerin müslüman olup olmadıklanyla ilgili bir şey belirtilmiyor. Fakat bunların müslüman olmadıkları anlaşılıyor. Çünkü Hz. Peygamber'in onları da ya­nına alarak Kureyş'e, gayri müslimlerle birlikte ziyaret için geldiği mesajını vermek is­tediği anlaşılıyor. Bedevilerin Nebi'den kendileri için bağışlama dilemesini istemeleri, ek olarak Allah'ın bağışlamasıyla ümitlendirilmeleri de onların müslüman olduklarına delil olabilir. Açıklamasını yapacağımız gelecek ayet de, bu hususa başka bir delildir.

Rivayetlerden, Eşca' ve Mezine'den bir grubun Peygamber'e gelerek H. 5. yılda müs­lüman oldukları anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Mezine, Eşçe', Eşlem ve Gıfar'dan bir grup, H. 8. yılda Hz. Peygamber'in Mekke'ye yürüdüğü ordunun hazırlanmasında bulun­muşlardı[30]. Bundan da bu olaydan kısa bir süre önce, yani Hudeybiye yılında İslam'a girmiş olmaları ihtimali akla gelmektedir. [31]

 

15- O geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğiniz zaman: "Bizi bırakın, sizinle beraber gelelim." diyecekler. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: "Siz bizimle gelemezsiniz. Allah önceden böyle buyurdu. "On­lar: "Bizi çekemiyorsunuz" diyecekler. Hayır, onlar pek az anlıyorlar.

16- O geride kalan göçebe Araplara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmağa davet olunacaksı­nız. Onlarla dövüşürsünüz yahut müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verir; eğer ön­ceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, size acı bir şekil­de azab eder.

 

Ganimete Değil, Ecre Talip Olmak

 

Ayetlerdeki ifadeler açıktır. Birinci ayette sözkonusu Arapların umdukları şeyler (ganimetler) ve bunları arzularken içine düştükleri çelişkiler gözler önüne seriliyor. Çünkü, tehlike anında Nebi (s) ile müslümanlara tâbi olmadıkları gibi, buna katılmamak için yalandan bahaneler uydurmuş ve emniyette oldukları ganimetlerin olduğu seferlere ise katılmak istemişlerdir. Ancak, rahatlık zamanındaki seferlere katılmaları engellenin­ce de müslümanlan "bizi çekemiyorsunuz" diyerek kıskançlıkla suçlamışlardı. Görülü­yor ki, böylesi bir çelişkiye düşenler, ancak iyi idrakten yoksun, az şuur sahibi kimse­lerdir.

İkinci ayette ise, Allah (c)'ın bu duruma nza göstermeyeceği Rabbani bir üslupla bildirilmektedir. Yine ganimet, emniyet ve zafer yüklü seferlere katılmalarının engel­lenmesi onlar için bir cezadır. Daha sonra bunlara bir fırsat tanınarak, sefere katılmadan önce İslam düşmanı güçlü bir kavimle savaşa girecekleri haber veriliyor. İşte burada onların ne yaptığı ortaya çıkıyor. Eğer bu savaşı gerçekleştirirlerse Allah'ın mükafatına hak kazanmış olacaklar. Fakat, önce yüz çevirdikleri gibi şimdi de yüz çevirirlerse Al­lah'ın şiddetli azabı onları yakalayacaktır.

Taberi, Tabresi, Beğavi, Hazin, İbn Kesir ve Zemahşeri'nin naklettiklerine göre; "Onlar Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar" ile "Allah önceden böyle buyurdu" cümlelerinin Tevbe sûresinde seferden geri kalanlar için nazil olan şu ayete atıfta bulun­duğu söylenmiştir: "Allah Rasulü'nün arkasından oturmakla sevindiler. Mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar. 'Sıcakta sefere çıkmayın' dediler. De ki: Ce­hennem ateşi daha sıcaktır! Keşke anlasalardı!. Artık kazandıkları işlere karşılık az gül­sünler, çok ağlasınlar! Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de on­lar savaşa çıkmak için senden izin isterlerse de 'Asla benimle çıkmayacaksınız, benimle beraber düşmanla savaşamayacaksınız. Siz ilk önce oturmaya razı oldunuz. Öyleyse ge­ri kalanlarla birlikte oturun' de" (Tevbe 81-83). Yine, yukarıdaki müfessirlerin nakletti­ğine göre Allah, Nebisi'ne ganimet olan seferlere onların katılması için talimat vermiş, bu seferlere ancak Hudeybiye'de bulunanların katılabileceğini bildirmiştir.

Sözkonusu müfessirlerin naklettiği bu iki görüşten birincisi isabetli değildir. Çünkü, Tevbe sûresinin ayetleri Tebük Savaşı sıralarında hicretin 9. senesinde nazil olmuştur. İkinci görüş tutarlıdır. Yani, Kur'anî bir emir olmaksızın, Nebi (s) Rabbani ilhamla böyle davranıyor ve geri kalanları ganimetli seferlere bırakmıyor. Akabinde bu ayetler nazil olarak Peygamber'in ilahi ilhamla sergilediği davranışlarını destekliyor. Daha ön­ce değişik yerlerde de ifade ettiğimiz gibi Nebi (s)'nin ilahi ilhamla yaptığı işlerin bila­hare ayetlerle desteklenmesi Kur'an'da tekrar eden hususlardandır.

Müfessirler bir kısım tabiine isnat ederek şu görüşü nakletmişlerdir: İlk ayette sözü edilen ganimetler Hayber ganimetleridir. Zira, Allah (c) bu ganimetleri özellikle Hudeybiye'de bulunanlara Mekke ganimetlerinin yerine vereceğini vadetmişti. Çünkü, Hudey-biye'den barışla dönülmüş ve Mekkelilerden bir şey elde edilmemişti. Bunun üzerine Allah (c) Hayber fethine Hudeybiye'de bulunanların haricinde hiç kimsenin katılmama­sını Peygamber'e emretmişti[32].

Bir rivayete göre Hayber ordusu, Hudeybiye dönüşünden iki ay sonra, diğer rivayete göre de beş ay sonra hazırlanmıştır. Eski siret yazarları Hayber'e, sadece Hudeybiye'ye katılanarın gittiğini zikretmişlerdir[33]. Hatta, Hayber olayını rivayet eden müfessirler bile böyle bir şey nakletmemiştir[34]. Açıklamasını yapmaya çalıştığımız bu iki ayette kullanı­lan üslup, tehlike anında uzaklaşmayı, ganimet sözkonusu olduğu zaman ise yakınlaş­mayı yeğleyen Arapların durumunda olanları kapsayan genel bir üsluptur. Cesaretlerini ispatlama için bir fırsat tanınıyor. Tabii ki tanınan bu fırsatta ganimet yok, tehlike var.

Bir kısım tabiine isnaden yapılan rivayette Hayber ganimetleri olarak yorumlanan ganimetler bize öyle geliyor ki bir tatbik (uygulama) niteliğindedir. Allah (c) daha iyi bilir.

Müfessirlerin İbn Abbas, Dahhak, Katade ve Sa'd bin Cübeyr'e isnad ederek rivayet ettikleri bir görüşte "Çok kuvvetli bir kavim" cümlesinden maksadın Havazin ve Sakif kabileleri olduğu, bir başka görüşte de bu kavmin Hanifeoğulları ve Müceyleme kavmi olduğu yer almaktadır. Ayette geçen kavmin Rum ve Fars kavimleri olduğu da sözkonu­su tabiinden gelen rivayetler arasındadır. Bu konuda gelen rivayetlerden sonuncusuna göre ise; ayetteki kavim mutlak mânâdadır. Belirli bir kavim kastedilmemiştir[35]. Bu son görüş bize göre daha tutarlıdır. Daha önceki görüşler ayette geçen kavmin uygulamada adı geçen kavimlere tatbik edilmesidir.

Bu iki ayet önceki ayetlerde olduğu gibi, her zamanda ve her mekanda insanlardan bir kesimin sergileyebilecekleri tabloyu gözler önüne sermektedir. Tehlike, şiddet ve sa­vaş anında mü'minlerden uzaklaşıp, ganimet ve menfaat sözkonusu olduğu zaman mü'minlere yanaşmaya çalışan bir grup. Evet, şiddet anında utanmadan yalandan maze­retler uyduran sonra da emniyet ve ganimet olduğunu bildikleri seferlere utanma olmak­sızın koşan bir kesim. İşte bu iki ayet aynı davranışta bulunabilecek insanları bir taraftan kınarken, diğer taraftan da onların iman iddialarında ve ihlaslannda doğru olup salihler topluluğundan olabilmeleri için sınanmaları, imtihana tabi tutulmaları gerektiği bildirili­yor.

"Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya davet edileceksiniz, onlarla dövüşürsünüz, yahut müslüman olurlar" cümlesinde, İslam'ın savunma savaşı ya da aleyhte bir girişime karşılık savaşmayı öngördüğü gerçeğine aykırı bir durum sözkonusu değildir. Çünkü bu cümleden "Onlarla zoraki müslüman oluncaya kadar savaşınız" anlamı çıkmaz. Nitekim Kur'an ve Sünnet'ten edindiğimiz öğretilerde İslam'ın öngördüğü savaş, zorla İslam'ı kabul ettirme savaşı değildir. Düşman ayrımı yapılmadan gerçekle­şen bir savaş da değildir. Nitekim, ayette bahsi geçen kavim, küfrü sabit olup düşman­lıkta ısrar eden ve onlarla savaşmanın vacip olduğu bir kavimdir. Müslümanlar ile düş­man kafirler arasında bir savaş vuku bulursa, kafirler konumlarından vazgeçinceye ka­dar bu savaş devam eder. Bu savaş ya karşı tarafın müslüman olmasıyla biter ya da ba­rışla. Hudeybiye Barışı da bu duruma yakın bir örnektir. Bu durum sadece Araplar veya Arap müşrikler için değil herkes için geçerlidir. [36]

 

17- Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güç­lük yoktur. Bunlar savaşa katılmak zorunda değildir. Kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse, Onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de yüz çevirirse onu da acı bir azaba uğratır.

 

Görüldüğü gibi bu ayet istisnai bir durumu, ifade etmektedir. Bu yönüyle ayet, önce­ki ayetlerin devamı ve bir parçasıdır. Önceki ayetlerde, Allah yolunda cihad ederek Al­lah'a ve Rasulü'ne bağlılıklarını ispatlayamayan bir güruh yeriliyor. Bu ayette ise fiziki mazaretleri sebebiyle savaşa katılamayan özürlülerin bundan istisna oldukları vurgulan­maktadır.

Ayette sözü edilen prensip (özürlülerin istisnası) hak, adalet ve hikmet ölçülerine tam olarak uymaktadır. Nitekim bu prensip Kur'an'ın zaman zaman değişik üslûplarla tekrarladığı genel prensiplerdendir.

"Kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan cennetlere so­kar..." ayetinin son kısmı ve burada genel bir ifade kullanılması, mü'minleri teşvik edip, onları sözü geçen "geri kalanlar"a benzemekten kaçındırmak amacına yöneliktir. [37]

 

18- Allah şu mü'minlerden razı olmuştur ki, onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.

19-  Yine onlara alacakları bir çok ganimetler bahşetti. Al­lah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.

 

Rıdvan Biati

 

Bu iki ayette kullanılan ifadeler kolayca anlaşılabilir. Ayetlerdeki üslup ise, Hudey-biye'de bir ağacın altında -özetini daha önce verdiğimiz rivayetlere göre- Rasul'e biat edenleri müjdeleyici ve övücü bir üsluptur. Daha önce dile getirilen mü'minler için müj­de ve gönül huzuru bu iki ayette de devam etmektedir.

Birinci ayetteki ilk kısım, Hudeybiye seferindeki manzaralardan birine işaret ediyor. Nebi (s) ve müslümanları çepeçevre kuşatan manzaranın tehlikesini ifade ediyor. Bu du­rum 10. ayetin tefsirinde açıklandığı için tekrarına gerek görmüyoruz.

Hudeybiye'de yapılan biata "Rıdvan Biati" da denilmektedir[38]. Görüldüğü gibi Rıd­van kelimesi ayetteki ilk cümleden esinlenerek bu biata isim olmuştur.

İbn Kesir ve diğer müfessirler bu biatta bulunanların üstünlüğüne dair bazı rivayetler nakletmişlerdir. Bu rivayetlerden Cabir hadisinde şunlar yer alıyor: "Nebi (s) ağaç altın­da insanlardan biat alırken şöyle buyurdu: "Bugün sizler yeryüzünün en hayırlılarısı­nız." Ümmü Mübeşşir'den rivayet edilen başka bir hadiste ise Ümmü Mübeşşir şöyle demiştir: "Rasulullah (s)'ın Hafsa'nın yanında şöyle dediğini işittim: "İnşaallahu Teâlâ, ağaç altında biat edenlerden hiç biri ateşe girmeyecek" İyas bin Seleme'nin babasından rivayet ettiği başka bir hadiste babası şöyle demiştir: "Aramızda oturmuş konuşuyorduk. Rasulullah'ın hizmetlilerinden biri gelerek 'Biat, biat, Cebrail indi' dedi. Hemen ayağa kalktık ve Rasulullah'a doğru gittik. O bir mugaylan ağacının altında oturuyordu ve O'-na biat ettik."

Müfessirlerden bazıları, ilk ayette sözü edilen yakın fethin Hudeybiye Barışı olduğu­nu, ikinci ayette müslümanlann müjdelendiği ganimetlerinse genel bir ifadeyle Allah'ın müslümanlara müyesser kılacağı ganimetler olduğunu savunmuşlardır. Bazıları ise; "Yakın fetih, Hayber'in fethi, ganimetler ise Hayber'den elde edilen ganimetlerdir" de­mişlerdir. Bu görüşlerden tümü tabiinden bir kısım ulemaya aittir[39].

Daha öncede söylediğimiz gibi bu iki ayet önceki ayetlerin bir parçasıdır ve önceki ayetler ise Nebi (s), Hudeybiye'den Medine'ye dönerken nazil olmuştur. Hayber vak'a-sı bundan bir müddet sonra meydana geldi. Bu durum dikkate alındığında yukarıda naklettiğimiz iki görüşten ilkinin daha tutarlı olduğu kanaati hasıl oluyor.

İkinci görüş ise, Kur'an'daki sözü geçen fetih ve ganimet müjdesini verilebilecek en yakın örneği ifade etmektedir. Bu şekilde Kur'an, önce haber verdiği bir müjdeyi he­men gerçekleştirerek bu konudaki mucizesini gözler önüne seriyor. [40]

 

Hayber Fethi Üzerine

 

Oryantalistlerin iddialarına göre, Hayber Seferi sadece Hudeybiye'de bulunmuş müslümanları ödüllendirmek amacı ile düzenlenmiştir. Fakat, oryantalistlerin bu iddi­alarını destekleyecek bir delilleri mevcut değildir. Öncelikle Hayber seferi, özelde Hay­ber için düzenlenmiş bir sefer olmayıp Şam yolu üzerinde bulunan diğer Yahudi köyleri de bu seferle ele geçirilmiştir. Olayın Hayber üzerinde yoğunlaşmasının nedeni Hay-ber'in yahudilerin başşehri ve Medine'den sürülmelerinden sonraki en önemli yerleşim birimleri olmasıdır. Kur'an-ı Kerim'de bu olaya işaret eden başka ibareye rastlanma­maktadır. Dolayısıyla biz burada, konu ile ilgisi münasebetiyle Hayber hakkındaki riva­yetleri değerlendireceğiz.

Sadece Hayber Seferi değil, Nebi (s) dönemindeki bütün cihad seferleri haklı neden­lere dayanmaktadır. Çünkü yahudiler geçmişte işledikleri hainliklerine aldırmadan düş­manlıklarını sürdürüyorlar ve her fırsatta arkadan vurmaya çalışıyorlardı. Medine'den sürüldükten sonra yahudi Nadiroğulları kabilesinin liderleri Hayber'e yerleşmiş, orada yahudilere liderlik ediyorlardı. Yahudileri îslam ve müslümanlar aleyhinde örgütleye­rek düşmanlıklarına devam ediyorlardı.

Araplardan Kureyş'e, Ğatafan ve Esed kabilelerine gidip, onları Medine'ye karşı kışkırtarak İslam'ı kökünden yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunuyorlardı. Yine ya­hudiler Kureyzaoğulları'nı ihanet etmeye ve Medine ile yapmış oldukları anlaşmayı bozmaya teşvik ediyorlardı. Bunun neticesinde, Ahzab sûresinde de belirttiğimiz gibi Beni Kureyza ve Ahzab olayları vuku buldu. Bunlarla kalmayıp düşmanlıklarına devam ettiler ve Arap kabilelerini Medine İslam Devleti'ne karşı kışkırtarak onları savaşa teş­vik ettiler. Bütün bunlar şüphesiz Nebi (s)'yi düşündürmüş ve yahudilere (sözkonusu bölgede) bir ders vermemeye sevketmişti. Ancak Rasulullah bu işte bir tehlike görme­miş olsa gerek ki seriyyeler göndererek liderlerinden Eba Rafi bin Hakiki, daha sonra Esir bin Zarim'i tutuklamıştı. Rasulullah, Hudeybiye ile sonuçlanan ve Kabe'yi ziyaret maksadıyla çıktığı sefer dönüşünde bu işi bitirmek istiyordu. Ayetlerin mefhumu ve vu­ku bulan olaylar, Nebi (s)'nin bu işi bitirmeye niyetlendiğini ve Kureyş'in ansızın bir saldırı yapmayacağından da emin olduğunu gösteriyor. Bir rivayete göre Hudeybiye'den Medine'ye döndüğünde hazırlıklara başlamış ve Muharrem ayında Hayber'e se­fer düzenlemiş, diğer bir rivayete göre ise Cemaziyelevvel ayında bu seferi gerçekleştir­miştir.

Beğavi'nin kaydettiği bir rivayete göre Esed ve Gatafan kabileleri, Peygamber'in Medine'den çıktığı sırada Medine üzerine yürümeyi planlamamışlardı. Ya da Peygam­ber ve ashabına, Hudeybiye'ye giderken veya oradan dönerken saldıracaklardı. Fakat, Nebi (s) ile Kureyş arasında varılan mutabakatla bu planlan geçersiz kaldı. Belki de bu plandan ötürü Hayber yahudileri komplo hazırlığı içindeydi. Yine Peygamber'in yahu-diler üzerine yürümekte acele etmesi bu sebepten kaynaklanabilir.

Hayber'in nüfusu kalabalık, kaleleri çok ve savaş kabiliyeti olan bir yerleşim birimi idi. Müslümanlar zafer elde edip kaleleri de ele geçirinceye kadar yaklaşık bir ay yahu-dilerle çarpıştılar. Yahudi savaşçılarından bir çoğu öldü. Müslümanlar büyük miktarda mal, silah, tarla, bostan, kadın ve çocukları ganimet aldılar. Bu büyük ganimeti Nebi (s), içinde humsu (ganimetin beşte birini), ayırdıktan sonra mücahidler arasında taksim etti. Nebi (s) kalmalarında bir sakınca görmediği kimseleri ve kendisine teslim olanları -yarı­cılıkla- tarlalara, bostanlara bakmaları için orada bıraktı. Kalmasında sakınca olanları ise oradan sürdü. Daha sonra Peygamber Kura' Vadisi'ne yöneldi. Orada yahudilere ait kaleler bulunuyordu. Orada da mukavemetle karşılaştı. Daha sonra burada zafer elde edildi ve yahudilerin bazıları savaşta ölürken, bazıları sürgün edildi, malları ve silahları ele geçirildi. Ardından kalmasında bir sakınca olmayan yahudiler orada bırakıldı ve on­larla tarlalara, bostanlara yarıcılık usulü bakmaları hususunda anlaşmaya varıldı.

Fedek yahudilerini korku almıştı. Peygamber'e elçiler gönderdiler. Tarla ve bostan­ların yarısını vermek şartıyla Peygamber onlarla anlaştı.

Habeş'e hicret eden ilk muhacir topluluğu Hayber Seferi sırasında döndü ve Hay-ber'de müslümanlara katıldı. Başlarında Cafer bin Ebi Talib vardı. İbn Hişam'ın rivayet ettiğine göre,[41] Nebi (s) Amr bin Ümeyye ez-Zümeri'yi Hudeybiye Barışı'ndan sonra Habeş'e göndermiş ve muhacirleri iki gemiyle getirtmişti. Kuşkusuz muhacirlerin dönü­şü, Hudeybiye'nin olumlu sonuçlarından biridir. Çünkü Nebi (s) ve müslümanlar artık sahip oldukları güç ve heybeti hissetmişlerdi. Artık ilk muhacirlerin uzak diyarlarda kal­ması gereksizdi. Zira, Peygamber ve müslümanların elde ettikleri zafer ile Hayber, Kura vadisi ve Fedek'te toplanan ganimetlerin yanısıra yahudilerin Medine'den çıkarıldıktan sonra Hicaz'da tamamen etkinliklerine son verilmesi göz önüne alındığında doğal ola­rak bu sözü söylemek mümkündür.

Bazı müfessirler bu ayetlerin tefsirinde Hudeybiye ashabı için Hayber ganimetleri­nin bir mükafat olarak verildiğini belirtmişlerdir. Bunu fırsat bilen bazı aykırı tipler çı­karak Nebi (s)'nin Hayber'e düzenlediği bu seferin, haklı bir neden olmaksızın sadece Hudeybiye'de bulunanların hatırına ve onların gönüllerini rahatlatmak amacıyla düzen­lenmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi Peygamber'le birlikte bu sefere çıkanlar sadece Hudeybiye'de bulunanlar değildir. Başkalan da bu se­fere katılmışlardır. Kaldı ki, bu seferin düzenlemesinde çok haklı gerekçeler vardır. Bunları daha önce arzettik. Kuşkusuz biz burada, siret yazarları ve eski tarihçilerin nak­lettiklerini aktarıyoruz. Nitekim o dönemde böyle bir iddia da ortaya atılmış değildi. Dolayısıyla aktarmaya çalıştığımız sözkonusu haklı gerekçeler, vuku bulmuş bir hadise­yi paklamak amacıyla icad edilmiş gerekçeler de değildir. [42]

 

20-  Allah size elde edeceğiniz bir çok ganimetler vadetti. Şimdilik size bunu verdi. İnsanların ellerini sizden çekti ki, inananlara bir ibret olsun ve (Allah) sizi doğru yola iletsin.

21-  Size başka ganimetlerde vadetmiştir ki henüz onları ele geçiremediniz. Fakat Allah onları kuşatmış (sizin için ayırmış) tır. Allah her şeyi yapmaya muktedirdir.

 

Peygamber'e Biat Edenlere Allah'ın Va'di

 

Bu ayetler genel olarak önceki ayetlerin özellikle de 18 ve 19. ayetlerin bir devamı­dır. 18-19. ayetlerde Peygamber'e hitaben, ağacın altında biat edenler övülmekte ve müjdelenmektedirler. Bu iki ayette ise, biat edenlerin bizzat kendilerine hitaben müjde verilmiştir. Dolayısıyla bu ayetler, önceki ayetlerin devamı ve o ayetlerde ifade edilen müjdenin bir teyidi niteliğindedir.

Ayetlerde kullanılan ifadeler, dilbilgisi yönünden gayet sade ve açık ifadelerdir. An­cak, bu ifadelerin içerdiği anlam hususunda çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüş­leri şöyle sıralayabiliriz:

1- Ayetin ilk kısmında Allah'ın mü'minlere vadettiği ganimetler Hayber ganimetle­ridir. Nitekim bu ganimetlerden maksadın değişik yer ve zamanlarda, Allah'ın mü'min-ler için müyesser kıldığı ganimetler olduğu da söylenmiştir. İJk bakışta ikinci görüş daha tutarlıdır. Çünkü ayetin ilk kısmında umumi bir müjde vardır. Ancak birinci görüşü tercih etmek durumundayız. Çünkü, Hudeybiye seferinden hemen sonra Hayber'e kuv­vet gönderilerek burası ele geçirilmiş ve Allah'ın müslümanlar için müyesser kıldığı ga­nimetler alınmıştır ki bütün bunlar vahyedilmişti.

2-  "Şimdilik size bunu verdi" ifadesinin anlamı bir kavle göre Hudeybiye Barışı'dır. Bir görüşe göre ise, bundan maksat Hayber ganimetleridir. Birinci görüşün daha tutarlı olduğu görülmektedir. Çünkü bu cümlede belirli bir olaya işaret vardır. Nitekim bu aye­tin nazil olduğu sırada sadace Hudeybiye Barışı vuku bulmuştu. Dolayısıyla cümlede, müslümanlara verilmiş olan ilahi vadin bir an evvel tamamlanmasına delalet eden bir işaret saklıdır.

3-  "İnsanların ellerini sizden çekti" ifadesinin anlamı hakkında ise; Allah'ın Kureyş ile müslümanlar arasında olacak savaşı engellediği söylenmiştir. Bir diğer kavle göre de bu cümle, Esed ve öatafan kabilelerinin Medine'ye saldırılarının önlendiğini, onların kalplerine korku salınarak, düzenledikleri komploların kırıldığını ifade etmektedir. Bi­rinci görüş daha tutarlıdır. Çünkü ayetteki bu ifade, müslümanlara Medine'ye döndükle­ri esnada Hudeybiye'de olan bitenleri hatırlatmaktadır.

4- "Bu inananlara bir ibret olsun" ifadesinin mânâsı hakkında şöyle denilmiştir: Al­lah'ın müyesser kıldığı Hudeybiye Barışı ve insanların ellerinin mü'minlerden çekilme­si, mü'minler için Rabbani bir ibret sahnesidir. Böylelikle mü'minler, tüm bu olanların, Allah (c)'ın müyesser kıldığı bir zafer olduğuna kani olmuştur. Açıkça görüleceği üzere bu görüş isabetli bir görüştür.

5-  "Size başka ganimetler de söz vermiştir ki, henüz onları ele geçiremediniz". Bir görüşe göre bu ifadeden kasıt Mekke'nin fethidir. Bir başka görüşe göre ise, değişik yerlerde Allah'ın müyesser kıldığı zafer ve fetihlerdir. Diğer bir görüşe göre de bu ifa­deden maksat, Hayber'in fethidir. Çünkü bu ayet nazil olduğunda Hayber'e kuvvet gön­derilmemişti. İki görüş de tutarlıdır. İkinci görüşü tercih edersek, müslümanlar Mek­ke'ye girmeyi başaramamış bu yüzden onların kalplerine huzur indirmiş Allah'ın bu fe­tihleri kuşattığı ve müslümanlan daha sonra başka fetihlere muktedir kılacağı belirtil­miştir. Her halükarda bu ifadeyle müslümanların kalpleri huzur bulmuş, maksat Mekke, Hayber ya da başka bir şey de olsa Kur'an mucizelerinden bir müjde gerçekleşmiştir. [43]

 

22- Eğer kafirler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bula­mazlardı.

23- Bu Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır. Allah'ın yasasında bir değişme bulamazsın.

 

Zafer Mü'minlerindir

 

İfadeler açıktır. Önceki iki ayette mü'minlere yönelik ifadeler burada tekrarlanarak, mü'minlerle savaşırlarsa kafirlerin Allah katından hiç bir koruyucu ve yardımcıları ol­mayacağı, bunun Allah'ın değişmez kanunu (sünetullah) olduğu vurgulanıyor. Daha ön­ce de bu konunun geçerli olduğu ve onlar için Allah'ın kanununda değişiklik olmayaca­ğı...

Bu iki ayet cereyan eden durum, sûredeki akışın bir parçası olup, önceki ayetlerde olduğu gibi bu ayetlerde de amaç, kalplerin tatmini ve nefislerin yatıştınlmasıdır.

Müfessirlerden bazıları, ayette geçen "kafirler"in Mekkeliler olduğunu ileri sürmüş­lerdir[44]. Bazıları da bunların Hayberliler veya Medine'ye saldırı düzenlemek isteyen Esed ve Gatafanlılar olduğunu söylemişlerdir3[45] Birinci görüş daha tutarlıdır. Çünkü ayetler Hudeybiye seferi ile ilgilidir.

Ayette kafirlerin, mü'minlerle savaşırlarsa baği ve mütecaviz konumda olacaklarına işaret ediliyor. Nitekim sünnetullah da bu yönde cereyan ediyor ve Allah, dinine yardım edenlere yardım ediyor.

Kolayca anlaşılacağı gibi, mü'minler, nerede ve ne zaman olursa olsun kafirlerle sa­vaşa giriştiklerinde zafer kazanacakları bildirilerek, gönülleri hoşnut ediliyor.

Mü'minlerin kafirlere üstün geleceğini bildiren ayetler, gerek Mekki, gerekse Mede­ni dönemde tekrar tekrar gelmiştir. [46]

 

24- Mekke'nin göbeğinde, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çe­ken O'dur. Allah yaptıklarınızı görmektedir.[47]

 

Ayet, mü'minlere hitab ederek devam ediyor. Hatırlatmada bulunarak kalpleri pekiş­tiriyor. Bu özelliğiyle ayet, sûredeki akışın bir parçası olarak tezahür etmektedir. Hu-deybiye seferinde kafirlerin ellerinin üzerlerinden çekildiği ve onların da kafirlerin üzer­lerinden ellerinin çekildiği hatırlatılarak bu durumun İslam'ın lehine sonuçlandığı bildi­riliyor.

Bu ayetin tefsirinde, müfessirler belirli bir olayı rivayet etmişlerdir[48]. Bu olay daha önce anlattığımız gibi Kureyş'ten bir grup atlının Hudeybiye Barışı'ndan hemen önce Nebi ve mü'minlere saldırmak istemesi, bundan haberdar olan Peygamberin onların bir kısmını esir alması olayıdır. Tirmizi ve Müslim'in, Enes'ten rivayet ettiğine göre: "Sek­sen kişilik bir grup Tenim dağından sabah namazı vakti Peygamber'i öldürmek üzere "Mekke'nin göbeğine, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı görmektedir" ayeti nazil oldu[49].

Ayet, gerçekleşen ve hedeflenen olayların Allah'ın takdiri ile olduğunu anlatmakta, bütün bu olanlarda müslümanların maslahat ve hayırlarının bulunduğunu bildirmektedir. [50]

 

 

25- Onlar öyle kimselerdir ki, inkar ettiler, sizin Mescid-i Haram'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların'[51]' yer­lerine varmasına engel oldular. Eğer orada, kendilerini bil­mediğiniz mü'min erkeklerle mü'min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye'[52]' kapılmanız ihtimali olmasay­dı; Allah savaşı önlemezdi. Dilediğine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış'[53]' ol­salardı, o inkarcıları elim bir azapla cezalandırırdık.

26- O zaman inkar edenler kalplerine öfke ve gayreti, ca-hiliye öfke ve gayretini koymuşlardı, Allah da elçisine ve mü'minlere huzur ve güvenini indirdi; onları takva kelime­sine bağladı. Zaten onlar, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi bilendir.

 

Kafirler Azaba Müstahaktırlar

 

Önceki ayetler gibi bu iki ayet de sûredeki akışın bir parçasıdır ve hitap yine müslü-manlara yönelik olarak devam ediyor. Bu ayetlerdeki hedef yine önceki ayetlerde oldu­ğu gönüllerin huzura kavuşturularak, kalplerin pekiştirilmesidir. Aynca bu iki ayet aşa­ğıdaki hususları vurgulamaktadır:

1- Kafirler Allah'ın azabına müstehaktırlar ve Allah onların üzerine şiddetli bir azap indirmeye muktedirdir. Onlar bir taraftan kafir oldukları gibi diğer taraftan da müslü-manları Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymuşlardır. Kafalarında hâlâ cahiliyye duygu ve düşüncesi hakimdir...

2- Ancak her şeyi bilen Allah, bu durumun son bulacağı bir noktaya gelmesini tak­dir etmiştir. Rasulullah ve mü'minler üzerine huzur indirmiştir. Mü'minlerin kızgınlık ve nefretlerini dindirmiştir.

Allah onları takva kelimesine bağlamıştır. Çünkü onlar buna layık ve ehil kimseler­dir. Onlara, kendileri için hayır ve maslahatın bulunduğu ilahi rıza ilham ediliyor. Mek­ke'de mü'min erkek ve kadınların olduğu, fakat bunları Peygamber'in yanındaki mü'mirilerin bilmediği, bu şekilde onların günah yüklenecekleri bildiriliyor. İşte her iki topluluğun ellerinin birbirinden çekilmesindeki ilahi hikmet budur.

Birinci ayette, Mekke'de mü'min erkek ve kadınların varlığı bildiriliyor. Ayetteki ifadeye göre, öncelikle bunlar imanlarını gizleyen ve sayıları çok olan bir topluluktur. Çünkü, müslümanlar ile Kureyş arasında bir savaş vuku bulsa onların tehlikeden uzak durmaları veya gizlenmeleri zor olurdu. Ayetteki ifade de, bu topluluk için bir azar veya yergi sözkonusu değildir. Kaldı ki ayetteki ifadeye göre, onlar Mekke'de özürlerinden dolayı kalmışlardı. Nisa sûresinin 79. ayeti sözkonusu kimselere işaret ederek şöyle bu­yuruyor: "Size ne oluyor da Allah yolunda ve: "Rabbimiz bizi şu, halkı zalim kentten çı­kar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver" diyen mustazaf er­kek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" Yine Nisa sûresinin 98 ve 99. ayet­lerinde şöyle buyurulmaktadır: "Yalnız hiç bir çareye gücü yetmeyen ve hicret için yol bulamayan, gerçekten zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Çünkü, Allah'ın onları affetmesi umulur. Allah, çok affeden, çok bağışlayandır..."

Nitekim şunu da hemen belirtelim ki, Peygamber (s)'in ailesi ve amcası Abbas (r) da müslümandı ve Mekke'nin fethine kadar Mekke'de kalmışlardı. Bu görüş üzerinde hemen herkes ittifak etmiştir. Abbas ve ailesinin Mekke'de kalması, Rasulullah'ın izni ile olmuş ve bir maslahat gözetilmiştir[54].[55]

 

27- Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse başlarınızı traş ederek'[56]' ve kısaltarak'[57]', kork­madan güven içinde Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Al­lah, sizin bilmediğinizi bildi. Bundan önce size yakın bir fetih verdi.

 

Allah Mü'minlerin Beklentilerini Giderdi

 

Ayet, önceki ayetlerin bir devamı olarak müslümanlara hitap ediyor ve aşağıdaki hususları içeriyor:

1- Nebi (s)'nin rüyası Rabbani bir ifadeyle doğrulanıyor. Bu rüyada Peygamber, as­habı ile birlikte Kabe'yi ziyaret edeceğini görmüştü.

2- Rüyanın doğrulanması ile birlikte Mescid-i Haram'a korku ve ızdıraptan uzak, emin bir şekilde girileceği, kiminin saçlarının tümünden kesip, kimininse kısaltarak ih­ramdan çıkacağı bildiriliyor.

3- Hudeybiye seferinin noktalandığı olumlu sonuca işaret edilerek, bizzat bu seferde rüyanın gerçekleşmemesinin, mü'minlerin bilmediği bir ilahi hikmete dayandığı bildiri­liyor. Nitekim, bu yolculukta Kabe'nin ziyareti yerine Allah yakın bir fethi murad etmiş ve bu fetihle mü'minlerin gönülleri huzur bulmuştur.

Ayet, Peygamber (s)'in uykuda gördüğü rüyadan ilham alarak Kabe ziyareti için yo­la çıkması ile ilgili rivayetleri desteklemekte ve rüyanın hak olduğunu bildirmektedir. Hudeybiye seferinde Kabe ziyaretinin gerçekleşmemesi bazı müslümanlan şaşkınlık ve gaflete sürüklemiş, ayet ise rüyanın gerçekleşeceği vaadini Rabbani bir üslupla sergile­yerek kalpleri huzura kavuşturmuştur.

İlahi vaad gerçekleşmiş ve bir sonraki yıl -ki ulema bunda görüş birliğindedir- Kabe ziyareti yapılmıştır. Müslümanlar emniyetle bu ziyaretin gerekliliklerini yerine getir­mişlerdir. İşte bu Kur'an'ın mucizelerinden biridir.

Rivayete göre[58] Nebi (s), hicretin 9. senesi Zilkade ayında çoğu Hudeybiye Barı-şı'nda bulunmuş sahabilerden oluşan iki bin kişiyle Mekke'ye gitmiştir. Müslümanların yanlannda sadece kurbanlıklar ve kınındaki kılıçlan bulunuyordu. Müslümanlar Mekke'ye geldikleri zaman Mekkeliler civar dağlara çıktılar. Mekke'de sadece Daran Ned-ve'de Nebi (s)'in Mekke'ye girişini gözlemek amacıyla görevlendirilen kişiler bulunu­yordu. Rasulullah ve müslümanlar tekbirlerle Mekke'ye girdiler ve Kabe'ye doğru gide­rek tavafa başladılar. Bilal Kabe'nin üzerine çıkarak namaz için ezan okudu. Abdullah bin Revaha da Rasulullah'in yanında şu beyitleri okuyordu:

Müslümanlar arasında Rasulullah feryat ederek: "Allah'tan başka ilah yoktur, O tek­tir. O kuluna yardım etti, ordusunu yüceltti, diğerlerini hezimete uğrattı" diyordu. Müs­lümanlar da bunları tekrarlıyordu.

Nebi (s) ve müslümanlar Mekke'de üç gün kaldılar. Daha sonra selamet içerisinde döndüler. Bu ziyarete siret kitaplarında "Umre Kazası" denildi[59].[60]

 

28- O, elçisini hidayet ve Hak din ile gönderdi ki, bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Allah yeter.

 

Bu ayet yine öncesiyle bağlantılı olarak inmiştir ve sûredeki akışın bir parçasıdır. Öncesinde olduğu gibi müslümanların gönüllerini tatmin ederek kalplerine huzur indir­meyi amaçlıyor. Ayette iki hususa dikkat çekiyor.

1- Rasulünü hidayet ve Hak din ile gönderenin Allah olduğu vurgulanıyor.

2- Allah kendi dinine yardım ederek bu dini diğer dinlere üstün getiriyor. İşte bu, Allah'ın sözü ve mü'minlere verdiği vaadidir. Vaadin gerçekleşmesi için Allah'ın şahit­liği yeter.

Bu ayette ikinci kez bu dinin diğer dinlere üstün getirileceği vaadi yer alıyor. Nite­kim ilk olarak Allah, Saf sûresinde bu vaadi vermişti. Allah sûrede Musa (a) ile İsa (a)'dan ve onların kavimlerinden bahsederek Muhammed (s)'e indirilen hak dinin diğer dinlere üstün kılınacağı vaadini vermişti. Saf sûresinde bu konuyu etraflıca işledik. Bu yüzden tekrarına gerek görmüyoruz. [61]

 

29- Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun yanında bulunanlar kafirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhamet­lidirler. Onların rüku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rı­zasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden ni­şanları[62]" vardır. Onların Tevrat'ta ve İncil'deki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini'[63]' çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı'[64]', derken gövdesinin'[65]' üstüne dikildi'[66]', ekinci­lerin hoşuna gider, onlara karşı kafirleri de öfkelendirir bir; duruma geldi. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vaadetmiştir.

 

Ekin Meseli

 

Ayet, öncesine bağlıdır ve sûredeki akışın bir devamıdır. Önceki ayette, "Rasulü'ne hak din ile gönderdi." derken bu ayette de O Rasul'den bahsediyor ve onunla birlikte olan mü'minleri övüyor. Muhammed, Allah'ın kendi dinini bütün dinlere üstün kılsın diye gönderdiği hak peygamberdir. Beraberindeki arkadaşları ve yardımcıları ise kafir­lere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler. Allah'a ibadette kusur etmez­ler. Onları rüku ve secde ederken görürsünüz. Bu ibadetleriyle Allah'ın rızasını kazan­mak isterler. Secde izleri yüzlerinden bellidir. İşte bu, Tevrat ve İncil'de bahsedilen sa-lih mü'minlerin sıfatıdır. Onlar filizlenen bir ekindir. Sonra kökü güçlenerek kalınlaş­mış ve en güzel meyveleri vermişlerdir. Allah onlara nice zaferleri müyesser kılmıştır. Onlan yücelttikçe yüceltmiştir. Bu da kafirleri öfkelendirmiştir. İşte Allah iman edip imanlarında sadık olanlara ve salih ameller işleyenlere mağfiret ve büyük ecir vaadet­miştir.

Bu ayet, Fetih sûresini güçlü bir ifadeyle sona erdiriyor. Sûrenin temel hedefi müslümanlann gönüllerini ferahlatmak ve kalplerine huzur indirmektir. Nitekim, Hudeybiye seferi sırasında daha önce açıkladığımız gibi müslümanlar sıkıntılara uğramıştı. Bu sı­kıntılı sefer karşısında sûre, onların gönüllerine huzur vermişti.

Ayette Rasul'ün ashabının, kendi aralarında hoşgörülü, düşmanlarına karşı ise güçlü ve şiddetli oluşları eşsiz bir tablo halinde gözler önüne serilmektedir. Peygamber asha­bına ait bu tablo, değişik yerlerde de ifade ettiğimiz gibi gerek Mekki gerekse Medeni sûrelerde defalarca tekrarlanmıştır. İşte bu mü'min topluluk, ilahi mesaj gölgesinde, Kur'an ve Peygamber şemsiyesi altında ölümsüz örnek bir topluluk olarak karşımıza çı­kıyor.

Ayetin ifade ettiği anlam çerçevesinde "Ve beraberindekiler" ifadesi, Allah'a ve Rasulü'ne imanda sadık olan ve Allah Rasulü ile onun getirdiği dini hem kalben hem de bedenen savunan bir topluluğu anlatmaktadır. Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu gö­rüşte olup, görüşlerini destekleyici rivayetler nakletmişlerdir. Bu hadislerden birinde E-bu Hureyre şunları rivayet etmektedir: "Sahabilerimi kötülemeyin. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, siz bir adam boyu altın infak etseniz dahi onlardan birine hatta yansına kavuşamazsınız."[67]

İbn Beride ise babasından şunlan rivayet ediyor: "Sahabilerimden biri herhangi bir beldede vefat ederse kıyamet gününde o beldenin nuru ve lideri olur."[68]

Bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, sözkonusu topluluktan murad, Rasulullah'ın her an yanında bulunmuş, ona yardım etmiş olan Muhacir ve Ensar topluluğudur. Ayet, Pey­gamber dönemindeki müslümanlar içinde başka bir topluluğa seslenerek Muhacir ve Ensar'dan en zor şartlarda bile Nebi (s)'nin yanından aynlmayıp, sadık imana sahip olanların vasıflarım sergiliyor.

İbn Kesir, İmam Malik'in naklettiği bir rivayette bu ayetten yola çıkarak sahabeye buğzeden Rafizileri tekfir ettiğini söylüyor. Çünkü onlar sahabilere kin besliyorlardı. Bir kısım ulema da İmam Malik'le aynı görüştedir. Ancak, Müfessir Kasımı bu görüşe atıfta bulunarak Sünni alimlerin ehli kıblenin tekfir edilemeyeceğinde birleştiğini ve İ-mam Malik'ten nakledilen görüşün bu ittifaka ters düştüğünü belirtmektedir. Burada şu hususa dikkat edilmelidir. Rafıziler sahabelere buğzettikleri için tekfir edilmezler fakat, Şia'nın bazı fraksiyonları sahabilerin çoğunu tekfir ettikleri için tekfir edilirler. Doğru­sunu Allah (c) bilir.

"Tevrat ve İncil'de vasıflan bir ekin gibidir, filizini çıkardı, onu güçlendirdi..." cümlesi ise, Peygamber ashabını canlı bir tablo olarak sunuyor ve onların özelliklerini tamamlayarak takdim ediyor. Zemahşeri'nin İkrime'den naklettiği kavle göre, burada 'ekin' den murad İslam'dır. Bu kavle göre Allah, İslam'ın filizini Ebubekir (r) ile ye­şertmiş, Ömer (r) ile güçlendirmiş, Osman (r) ile kökünü kalınlaştırmış ve Ali (r) ile de dimdik ayakta tutmuştur. Bizce garip bir görüş. Sözkonusu cümlenin bu şekilde yorum­lanması güçtür. [69]

 

 



[1] Hadisin bu metnini Beğavi İmam Ahmed'in rivayet ettiği yoldan farklı bir yolla rivayet etmiştir, ibn Kesir, Beğavi'nin bu farklı yoldan yaptığı rivayeti de nakletmiştir.

[2] ibn Kesir

[3] ibn Kesir

[4] Taç, c. 4, s. 212-213. Burada daha başka hadislerde olmakla birlikte biz bunlarla yetindik. Yine bu konu­da değişik rivayetler için Taberi, Beğavi, Zemahşeri, Tabresi ve Hazin tefsirlerine bkz.

[5] Bkz. İbn Hişam, c. 3, s. 355-378 ve ibn Sa'd, c. 3, s. 139-152

[6] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/479-480.

[7] Bu görüşü Beğavi, Ebi Cafer'den, Razi ise Katade ve Enes'ten rivayet etmişlerdir.

[8] ibn Hişam, c. 3, s. 353-371, İbn Sa'd, c. 3, s. 139-151, Taberi Tarihi, c. 2, s. 270-284 ile Taberi Tefsiri, İbn Kesir, Hazin, Tabresi, Zemahşeri ve Beğavi tefsirleri

[9] Bunun haricinde İbn Hişam, Hudeybiye kıssasını anlatırken Ebu Basir adında Ebu Cendel gibi müslü­man olduğu için hapsedilen bir diğer müslümandan bahseder. Ebu Bair kaçarak Medine'de Rasulullah'a u-laşmıştı. Ancak Kureyş elçi göndererek onun iadesini istedi. Rasulullah'a Ebu Cendel'e söylediğini Ebu Basir'e söyleyerek onu teslim etti. Ebu Basir yolda elçiyi öldürerek kaçıp kurtulmayı başardı ve tekrar Medine'ye döndü. Ancak Nebi anlaşmayı bozmuş olmamak için onu barındırmadı ve o da Mekke tarafların­dan bir yerde üslendi. Ebu Basir gibi olanlar zamanla orada toplandı ve sayıları yetmişe ulaşınca Kureyşe baskı yapmaya başladılar. Kureyş'ten yakaladıklarını öldürüyorlardı. Kureyşli kervanların önünü kesiyor­lardı. Artık Kureyş, Rasulullah'a bir mektup yazarak bunlara ihtiyacı olduğunu ve onları himaye edip kendi­lerinden uzaklaştırmasını istedi.

[10] Taberi tarihi, c. 2, s. 303-306, ibn Hişam, c. 3, s. 376-400, ibn Sa'd, c. 3, s. 102

[11] ibn Sa'd, c. 3, s. 102

[12] ibn Hişam, c. 4, s. 279, ibn Sa'd, c. 2, s. 29-56

[13] ibn Hişam, c. 3, s. 319

[14] Bkz. Bahsi geçen tefsir kitapları.

[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/481-486.

[16] es-Sekine Gönül rahatlığı, kalp huzuru.

[17] Tac, c. 4, Tefsir bölümü, s. 211

[18] Beğavi, Hazin, ibn Kesir, Zemahşeri ve Tabresi tefsirlerine bkz.

[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/487-489.

[20] Tuazziruhü Ona yardım edesiniz ve onu yüceltesiniz.

[21] Bkz. Beğavi, Zemahşeri, Tabresi

[22] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/489-490.

[23] Bkz.İbn Kesir

[24] Bkz. Zemahşeri tefsiri ile Hazin ve Zemahşeri üzerine yazılmış ibnü'l Münir.

[25] Bkz. Kasas sûresinin tefsirindeki son kısım.

[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/490-491.

[27] el-Muhallefun Geri kalanlar.

[28] Bura Helak olmuş manasınadır.

[29] Bkz. Beğavi, Tabresi, Hazin.

[30] ibn Sa'd, c. 2, sh. 56, 71; Ayrıca c. 3, sh. 182

[31] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/493-494.

[32] Bkz. Beğavi, Tabresi, ibn Kesir, Hazin, Tabresi ve Zemahşeri

[33] Sa'd, c. 3, s. 153-163 ve ibn Hişam, c. 3, s. 378-400

[34] Bkz. Önce zikri geçen tefsirler.

[35] Taberi, Tabresi, Beğavi, Hazin, ibn Kesir

[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/495-497.

[37] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/497.

[38] Bkz. Zemahşeri ve ibn Kesir Tefsirleri.

[39] Beğavi, Hazin, ibn Kesir, Tabresi Tefsirleri

[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/498-499.

[41] İbn Hişam, c. 3, s. 414

[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/499-501.

[43] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/501-502.

[44] Tabresi ve ibn Kesir.

[45] Beğavi ve Hazin.

[46] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/503.

[47] Bibatni Mekke  Mekke'nin civan ya da Mekke vadisinden kinayedir.

[48] Taberi, Tabresi, Beğavi, Hazin ve ibn Kesir.

[49] Tac, c. 4, s. 213.

[50] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/504.

[51] el-Hedye ma'küfen  Allah'a kurbanlık olarak adanmış.

[52] En tetauhüm İçinde ayıp ve günah bulunan üzüntü verici şey.

[53] Lev tezeyyelu Eğer kafirlerden ayrılıp temayüz etselerdi.

[54] Enfal sûresinin 69-71. ayetleri ile Nisa sûresinin 98-99. ayetlerinin tefsirinde Abbas'ın müslüman oluşu ile ilgili rivayetleri nakletmiştik. İbn Hişam da bu konuda eserinin 3. cildinin 398-399. sahifelerinde şunları nakletmektedir: Hayber seferine katılan müslümanlardan ismi Haccac olan biri Rasulullah'tan Mekke'ye gidip alacağını tahsil etmek ve bu işi kolayca halledebilmesi için bazı sözleri söylemek üzere izin istedi. Ra-sulullah izin verdi ve Haccac Mekke'ye gitti. Kureyşlilerden bazıları Peygamber (s)'in durumu hakkında sor­dular. Kureyşiler Hayber'e sefer düzenlendiğini biliyorlardı ancak Haccac'ın müslüman olduğundan haber­leri yoktu. Haccac onlar, "Size sevineceğiniz haberlerim var" dedi. "O (Peygamber) benzerini duymadığınız bir yenilgiye uğradı. Arkadaşları öldürüldü, kendi ise esir alındı. Yahudiler onu size göndermek istiyorlar de­di. Kureyşliler bu habere çok sevinmiş, Haccac'ın borcunu hemen ödemişlerdi. Abbas tedirgin bir vaziyette, Haccac'ın yanına gelerek durumu ona sordu. O da Abbas'a gerçeği anlatmış ve Mekke'den çıkıncaya kadar bunu gizli tutmasını istemişti. Haccac Mekke'den çıkınca Abbas güzel elbiseler giyinmiş, güzel kokular sürünmüş ve asasını alarak Ka'be'ye gidip tavafa başlamıştı. Abbas'ı böyle gören Kureyşliler ona "Ey Ebu'l FazI, bu giyim kuşam herhalde musibetten olsa gerek" dediler. Abbas: "Hangi musibet? Adına yemin et­tiğiniz Allah'a andolsun ki, Muhammed Hayber'i fethetti. Mallarını aldı ve liderlerinin kızıyla evlendi. (Seriyye binti Hay bin Ahtah) Bu rivayetten de anlaşılıyor ki, Abbas Hz. Peygamber'in Mekke'deki temsilcisi konu­mundaydı.

[55] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/

[56] Muhallikîne ruûsekum Saçın tümünü traş etmek mânâ-sındadır.

[57] Mukassirin  Saçın tümünü kesmeden kısaltmak. Kesmek de kısaltmak da burada ihramdan çıkmak içindir.

[58] Taberi, ibn Kesir, Beğavi, Hazin. Ayrıca bkz. Ibn Hişam c. 3, s. 425, İbn Sa'd, c. 3, s. 167-169

[59] ibn Hişam, c. 3, s. 424. Ayrıca bkz. İbn Kesir

[60] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/

[61] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/508.

[62] Simahum Alametleri, nişanlan.

[63] Şatehu Filiz.

[64] İsteğlaza Kalınlaştı, Filizken büyüyüp kökü kalınlaştı.

[65] Isteva Yükselip gövdesinin üstüne dikildi.

[66] Sukuhu Burada bitkilerin kökü anlamındadır.

[67] İbn Kesir, Beğavi ve Hazin. İlk Ebu Hureyre, İkinci Ebi Said ve Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud Ebi Said'den rivayet etmiştir. Ayrıca Tac, c. 3, s. 272'ye bkz.

[68] Bkz. Beğavii

[69] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/509-511.