2- Bu Âyetlerin Mahiyeti ve Nüzul Sebebinde Sözü Geçen
Şahıslar:
3- Abdullah b. Um Mektum'un Konumu:
4- İbn Um Mektûm'un Yaptığı Davranışın Değerlendirilmesi:
5- Peygamber Efendimizin Yuzunu Ekşitip, Çevirmesinin
Sebebi:
6- Bu Âyetin Benzeri Diğer Ayetler:
Rahman ve Rahim
Allah'ın Adı ile
Biilün müfessirlerin
görüşüne göre Mekke'de inmiştir. Kırk iki âyettir.
[1]
1. Yüzünü
ekşitip, çevirdi,
2. Kendisine
o âmâ geldi diye,
3. Ne
bilirsin? Belki o temizlenecekti;
4. Yahut
öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti?
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[2]
"Yüzünü ekşitip,
çevirdi" buyruğundaki: Yüzünü ekşitti' demektir. Nitekim; Yüzünü ekşitti,
kaşlarını çattı" denilir. Daha önce (el-Müddessir, 74/22. âyet
açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.
"Çevirdi"
yüzünü çevirdi, demektir. "Kendisine... geldi diye" buyru-ğundaki
Diye" lafzı mefulün leh olduğundan ötürü nasb mahallindedir. Kendisine âmâ
geldiği için demektir. Âmâ da gözleriyle görmeyen kimseye denilir.
Bütün tefsir
bilginlerinin rivayet ettiklerine göre, Kureyş'in eşrafından bir topluluk,
Peygamber (sav)'ın yanında bulunuyordu. Peygamber onların müslüman olacaklarını
ümit etmişti. Bu sırada Abdullah b. Um Mektûın geldi. Rasûlullah (sav),
Abdullah'ın sözünü keseceğinden çekindiği için, ondan yüz çevirdi. İşte bu
âyet-i kerime onun hakkında inmiştir.
Mâlik dedi ki: Hişam
b. Urve, kendisine Urve'den rivayet[3]le
şöyle dediği-•ni zikretti: "Yüzünü ekşitip, çevirdi" âyeti İbn Um
Mektûm hakkında inmiştir. Peygamber (sav)'a gelerek: Ey Muhammedi Beni yanına
yaklaştır, demeye koyuldu. Peygamber (sav)'ın yanında da müşriklerin
büyüklerinden bi-'risi bulunuyordu. Peygamber (sav) yüzünü Abdullah'tan
çevirip, öbürüne dönmeye koyuldu ve: "Ey filan! Sen benim bu
söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?" diyordu. O da: Hayır, putlara
andederim ki senin söylediklerinde bir sakınca görmüyorum diyordu. Bunun
üzerine yüce Allah: "Yüzünü ekşitip, çevirdi" buyruğunu indirdi.
Tirmizîde senedini
belirtilerek şöyle demektedir: Bize Said b. Yahya b. Said el-Ümevî anlattı.
Bana babam anlattı, dedi ki: Bu Hişam b. Urve ye babasından, babası Aişe'den
diye arzettiğimiz (rivayetler)dir. Aişe dedi ki: "Yüzünü ekşitip,
çevirdi" buyruğu âmâ İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. O Rasûiullah (sav)'a
gelip, şöyle demeye koyuldu: Ey Allah'ın Rasûiü, beni iışad et. O sırada
Rasûlullah (sav)'ın yanında müşriklerin büyüklerinden birisi bulunuyordu.
Rasûlullah (sav) ondan yüzünü çeviriyor, diğerine yöneliyor ve şöyle diyordu:
"Söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?1' O kişi de: HayLr diyordu.
İşte âyet bunun hakkında inmiştir. (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir.
[4]
Ayet, yüce Allah tarafından
Peygamber (sav)'a, Abdullah b. Um Mektûm dan yüz çevirmesi dolayısıyla bir
serzeniştir.
Abdullah b. Um
Mektûm'un adının Amr b. Um Mektûm olduğu da söylenir. Um Mektûm'un adı Âlike
olup, Amir b. Mahzum'un kızıdır. Burada sözü geçen Amr, Kays'ın oğludur. Kays.
Zaidenin o el-Asam'ın oğludur. O da Hatice (r.anha)'ın dayısının oğludur.
Peygamber (.say), müşriklerin büyüklerinden birisi ile uğraşırken onunla
ilgilenmemişti. Denildiğine göre, bu kişi, el-Velid b. el-Muğire idi.
İbnu"l-Arabî dedi ki: Bunu bizim ilim adamlanmızdan maliki mezhebine
mensub kimseler söylemiştir. Künyesi de Ebu Abd Şans idi. Katade dedi ki: O
Umeyye b. Halas idi. Yine ondan Ubey b. Halef olduğu da nakledilmiştir.
Mücahid dedi ki:
Bunlar üç kişi idiler. Rabia'nın oğlu Utbe ve Şeybe ile Ubey b. Haleftiler. Ata
ise: Rabia'nın oğlu Utbe demiştir, Süfyan es-Sevrî dedi ki: Peygamber (sav)
amcası Abbas ile birlikte idi.
ez-Zemahşerî dedi ki:
Peygamberin yanında Kureyş'in ileri gelenlerinden Rabia'nın iki oğlu Utbe ve
Şeybe, Ebu Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdu'1-Mut-lalib, Umeyye b. Halef ve
el-Velid b. d-Muğire vardı. Onların müslüman olmaları dolayısıyla başkaları da
İslama girer ümidi ile İslama davet ediyordu.
İbnu'l-Arabî dedi ki:
Bizim mezhebimize mensub ilim adamlarımız, bu kişi el-Velid b. el-Muğire idi,
demiş olmalarına rağmen, başkaları bu kimselerin Umeyye b. Halef ile Abbas
olduğunu söylemişlerdir. Ancak bütün bunlar bâtıldır ve dini hususları iyice
tahkik etmeyen müfessirlerin bir bilgisizliğidir. Şöyle ki; Umeyye b. Halef
ile el-Velid, Mekke'de, İbn Um Mektûın ise Medine'de idi. Ne o onlarla
birlikte, ne onlar onunla birlikle bir arada bulunmadı. Umeyye de, Velid de
kâfir olarak öldüler. Birisi hicretten önce, diğeri Bedir'de öldü. Umeyye
hiçbir zaman da Medine'ye gitmedi ve Peygamberin huzurunda tek başına da,
başkası i!e birlikte de bulunmadı[5]
Peygamber (sav),
Kureyş'in ileri gelenlerinden huzurunda bulunanlarla meşgul olup, onlan yüce
Allah'ın dinine davet ederken miislüman olacaklarına ümidi de yükselmişken,
onların müslüman olmaları sayesinde kavimlerinden diğerlerinin de müslüman
olacaklarını bekliyor iken, âmâ olan İbn Um Mekıûm gelip: Ey Allah'ın Rasûlü!
Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret deyip, onunla yüksek sesle
konuşmaya ve bu konuşmalarını ileri götürmeye koyuldu. Peygamberin başkası ile
uğraşmakta olduğunu da bilmiyordu.
Sonunda Rasûlullah
(sav)'ın yüzünden sözünü kestiği için hoşlanmadığı anlaşıldı ve kendi kendisine
şöyle dedi: Şimdi bunlar da şöyle düşünüyor: Ona uyanlar; körler, ayak
takımları ve kölelerdir. Bundan ötürü de Peygamber yüzünü ekşitti ve ondan yüz
çevirdi. Bunun üzerine âyet-i kerime nazil oldu.
es-Sevrî dedi ki:
Peygamber (sav) bundan sonra İbn Um Mektûm'u gördü mü onun için ridâsını yere
yayar ve: "Kendisi dolayısıyla Rahbimin bana sitem ettiği kişi, hoş safa
geldin (merhaba)'1 ve: "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorardı. İki ayrı
gazvede onu Medine'ye yerine vekil bıraktı. Enes dedi ki: Ben onu Kadisiye günü
bineğin sırtında, üzerinde zırh ve elinde siyah bir sancakla gördüm.
[6]
İlim adamlarımız dedi
ki: Eğer İbn Um Mektûm, Peygamber (sav)'ın başkasıyla uğraşmakta olup onların
İslâm'a gireceklerini ümit ettiğini bilmekle birlikle bu işi yapmış olsaydı,
elbettekı bu edebe aykırı bir davranış olurdu. Fakat şanı yüce Allah, Suffe
ehlinin kalblerinin kırılmaması yahutta fakir olan bir mü'minin zenginden
hayırlı olduğunun bilinmesi için, ona sitem etmiştir. Mü'mine gereken dikkati
göstermek -fakir olsa dahi- öbür işten daha doğru ve daha uygun idi. Öbür iş
ise iman ederler ümidi ile zenginlere yönelmekti. Her ne kadar bunda da bir
çeşit maslahat var ise de bu öyledir. İşte yüce Allah'ın -önceden de geçtiği
üzere-: "Yeryüzünde çokça savaşıp, zaferler kazanıncaya kadar esirler
alması hiçbir peygambere yaraşmaz... "(el-En-fal, 8/67) buyruğunun da buna
göre anlaşılması gerekmektedir. (Bk. Belirtilen âyetin tefsiri, 2. başlık ve
devamı)
Şöyle de
açıklanmıştır; Peygamber (sav». İbn Um Mektûm'un kalbindeki imana güvendiği
için, konuştuğu obur adamın kalbini ısındırma maksadını gütmüştü. Nitekim o
şöyle buyLirmiL-ıur: Şüphesiz ki ben başkasını daha çok sevdiğim halde, bir
diğer adamı -All.ıh m onu yüzü üzerine cehenneme yıkacağından korkarak görür
gözetirim.[7]
İbn Zeyd dedi ki:
Peygamber (savVın. İbn Um MeklCım dolayısıyla yüzünü ekşitip, ondan yüz
çevirmesinin şel>ebi, kendisine rehberlik eden kimseye onu susturması için işaret
etmesi nii. Ancak İbn Um Mektûm rehberini itmiş ve Peygamber (sav) ile
konuşup. Peygamberden istediği bilgiyi almaktan başkasını kabul etmemişti. Bu
onun bir çeşit kabalığı idi. Bununla birlikte yüce Allah, onun hakkında
Peygamberine gaib şahıs (üçüncü şahıs) hakkında haber veren lafız ile
"Yüzünü ekşitip, çevirdi" buyruğunu indirdi. Böylece (hitab
kipiyle): "Yüzünü ekşitip, çevirdin" demeyerek onu tazim etmiş
oluyordu. Daha sonra Peygamberine ünsiyet vermek üzere, hitab kipi ile
yönelerek: "Ne bilirsin belki o" İbn Um Mektûm
"temizlenecekti." Senden kendisine öğretmeni istediği Kur'ân ve
dinbilgisi ile dininde temizliği daha da artıp, üzerindeki bilgisizlik
karanlığının gitmesi ile annacaktı.
"Belki o"
buyruğundaki zamirin kâfire ait olduğu da söylenmiştir. Sen o kimsenin
müsliiman olması ile temizlenmesi, yahutla öğüt almasını ümit etmiş, bundan
dolayı öğüt alması sonucunda hakkı kabul edeceğine ümit bağlamıştın ama, senin
bu ümidinin gerçekleşeceğini nereden bilirsin (demektir.)
e1-Hasen: "Kendisine
o âmâ geldi diye" anlamındaki buyruğu şeklinde soru olarak med ile
okumuştur. Bu durumda: Diye" lafzı "yüzünü ekşitip, çevirdi"
fiillerinin delalet ettiği hazfedilmiş bir fiile taalluk etmektedir. İfade: O
âmâ kendisine geldi diye mi ondan yüz çevirdi? takdirindedir. Bu okuyuşa göre:
Yüz çevirdi" lafzı üzerinde vakıf yapılır. Ancak haber kipi şeklindeki
kıraate göre burada vakıf yapılmaz, genel kıraat de bu şekildedir.
[8]
Bu âyetin -sitem
itibariyle- benzeri olan diğer âyetlerin biri el-Enâm Sûresinde yer alan yüce
Allah'ın şu buyruğudur: "...Sabah akşam Rabbierine dua edenleri
kovma." (el-En'âm, 6/52)
el-Kehf Sûresi'nde yer
alan şu buyruk da böyledir: "Dünya hayatının güzelliğini isteyerek
gözlerin, onlardan başkasına kaymasın..." (el-Kehf. 18/28) vb, daha başka
buyruklardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Yahut"
senin söylediklerin dolayısıyla "öğüt alacaktı da öğüt" senin hatırlatman
"ona fayda verecekti,"
"Ona fayda
verecekti" buyruğu, genel olarak; şeklinde "ayn'! harfi ötreli
olarak "temizlenecekti" buyruğuna atf ile okunmuştur. Ancak Âsim, İbn
Ebi İshak ve İsa; diye nasb ile okumuşlardır. es-Sülemî ve Zir b. Hubeyş'in
kıraati bu şekildedir. Bu da daha önce geçen Belki'nin cevabı olarak nasb ile
okunur. Çünkü bu (cevap) mueeb değildir. Yüce Allah'ın: Belki o yollara
ulaşırım." (d-Mu'min, 40/36) buyruğu gibidir ki; daha sonra da (bunun
cevabında): Çıkarım" (el-Mu'min, 40/37) diye buyurmuştur.
[9]
5. İhtiyaç
duymayan kimseye gelince;
6. Sen ona
yöneliyorsun.
7. Halbuki
onun temizlenmemesinden sana vebal yok.
8. Ama
yanına süratle gelip,
9. Kendisi
de korkan kimseye gelince,
10. Sen onu
bırakıp oyalanırsın.
"İhtiyaç
duymayan" yani servet sahibi ve varlıklı olan "kimseye gelince, sen
ona yöneliyor sun" ona dönüyor, onun sözlerine kulak veriyorsun.
Yönelmek, dinlemek,
kulak vermek" demektir. er-Râî şöyle demiştir:
"Aldı: sanki
geceleyin yanan kandili andıran ve ona doğru At sürücülerinin eğildiği soylu
bir kimseye kulak verdi."
Bu fiilin ash; olup,
'den gelmektedir ki; bu da "senin karşına çıkıp, senin önünde
duran"' demektir. Mesela; Evim onun evinin karşısında dır" denilir.
Zarf olarak nasbedilmiştir. Bu fiilin "susuzluk" demek olan: 'dan
geldiği de söylenmiştir. Yani sen ona susuzun, suya yöneldiği gibi ona
yöneliyorsun. Karşı karşıya gelmek, karşılaşmak" demektir.
"Yonelİyorsun"
anlamındaki fiil genel olarak:şeklinde tahfif olsun diye ikinci "te"
telaffuz edilmeksizin okunmuştur. Nâfî ve İbn Muhaysın ise idgam esası üzere
şeddeli okumuşlardır.
"Halbuki onun
temizlenmemesinden sana vebal yok." Bu kâfir, hidayet bulmayacak, iman
etmeyecektir, Sen ancak bir Rasûlsün ve senin görevin tebliğden ibarettir.
"Ama yanına
süratle gelip" Allah için bilgi sahibi olmak isteyen "kendisi de*
Allah'tan "korkan kimseye gelince, sen onu bırakıp oyalanırsın."
Yüzünü ondan başka
tarafa çeviriyorsun, başkasıyla uğraşıyorsun. "Sen... oyalanırsın"
anlamındaki; 'inaslı dir. "Ben o şeyden (başkasıyla uğraşarak)
oyalanıyorum" denir. Oyalanmak, dikkat etmemek, gafil kalmak"
demektir. ile aynı anlamdadır.
[10]
11. Hayır!
Çünkü o, bir öğüttür,
12. Artık
dileyen onunla öğüt alsın.
13,14. Çok
şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir.
15,16.
Emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile (yazılmış tır).
"Hayır! Çünkü o,
bir Öğüttür" buyruğundaki: Hayır" bir vazgeçme emri ve bir azardır.
Yani durum her iki kesime karşı davrandığın şekilde olmamalıdır. Bu da; bundan
sonra zengine yönelmek, fakir mü'minden yüz çevirmek gibi bir davranışı bir
daha tekrarlama! demektir.
Peygamber (sav)'in
yaptığı, önceden de geçtiği gibi evlâ (öncelikli) olanı terketmekten ibaretti.
Bu davranışının küçük bir günah olarak yorumlanması da uzak bir ihtimal
değildir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır. Buna göre de: Hayır" üzerinde
durmak caizdir. Bununla birlikte; Oyalanırsın" (10. âyet) üzerinde vakıf
yapıp, sonra da "gerçek şu ki" anlamı ile; ile okumaya başlanır.
"Çünkü o"
yani bu sûre yahut Kur'ân'ın âyetleri "bir öğüttür." Bir hatırlatma
ve insanların basiretlerini bir aydınlatmadır.
"Artık dileyen
onunla öğüt alsın." Kur'ân-ı Kerim'ın öğütlerini tutsun.
el-Cürcânî dedi ki:
Çünkü o" müennes zamiri, Kur'ân'a aittir. Kur'ân-ı Kerim (lafız olarak)
müzekker olmakla birlikte, Kur'ân'ın kendisi Bîr öğüt" (ki bu lafız
müennestir) kabul edildiğinden burada da zamir bu lafza uygun olarak
kullanılmış olmaktadır. Bu zamir müzekker olarak gelseydi yine caiz olurdu.
Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde:
Hayır gerçekten o bir öğüttür." (el-Müddessîr, 74/54) diye buyurmuştur.
Yüce Allah'ın bununla Kur'ân-ı Kerinı'i kastettiğine ayrıca; Artık dileyen
onunla öğüt alsın." Yani onu bellesin ve unutmasın, buyruğudur. Burada
zamirin müzekker gelmesi: Öğüt" lafzının zikir (hatırlatma) ve vaaz
(öğüı) anlamında oluşundan dolayıdır.
ed-Dahhak, İbn
Abbastan yüce Allah'ın: "Artık dileyen onunla öğüt al-•sın" buyruğu
hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah dilediği kimseye onu itham
eder. Daha sonra yüce Allah, bu kitabın yüceliğinden, büyüklüğünden haber
vererek şöyle buyurmaktadır: "Çok şerefli... sahifeler-dedir." Yani
Allah nezdinde. çok şerefli sahifelerdedir. Bu açıklamayı es-Süd-dî yapmıştır.
Sahifeler";
sahifenin çoğuludur.
et-Taber. ki: "Çok şerefli," ihtiva ettiği
ilim ve hikmetler dolayısıyla dinde cos şerefli, demektir. Bir diğer
açıklamaya göre; "çok şerefli" olmaları en şerefli hafaza
meleklerinin onları indirmiş olmasındandır. Çünkü bu sahıfeîer Levh-i Mahfuzdan
inmiştir.
Bir diğer açıklamaya
göre; "çok şerefli" olmaları, Kerim olan bir zattan indirilmiş
olmalarıdır. Çünkü bir kitabın kerim oluşu onun sahibinin kerim oluşundan
kaynaklanır.
Bununla kastedilenin
bütün peygamberlere verilen kitablar olduğu da söylenmiştir. Buna delil de
yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki bunlar Önceki sahifelerdedir. İbrahim ile
Musa'nın sahifelerindedir." (el-Ala, 87/18-19) buyruğudur.
"Son derece
yüksek," Allah nezdinde, değeri çok yüksek demektir. Şanı yüce Allah
nezdinde çok yükseklerde diye, de açıklanmıştır. Yedinci semada yükseğe
çıkartılmış diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır,
et-Taberî: Şanı ve değeri çok yüksek, diye açıklamıştır, Şüphe ve
çelişkilerden yükseklerde, diye de açıklanmıştır.
"Ve
tertemiz" el-Hasen dedi ki: Her türlü kir ve pislikten arındırılmış, kâfirlerin
onlara el uzatmalarına karşı korunmuş, diye de açıklanmıştır. Bu da
es-Süddî'nin açıklamasının ifade ettiği manadır. Yine el-Hasen'den: Müşriklere
indirilmekten yana tertemiz diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Bir başka
açıklamaya göre; yani Kur'ân-ı Kerim meleklerin okudukları sahifelerde de
tesbit edilmiştir. Bu sahifeler çok şerefli, son derece yüksek ve tertemizdir,
"...Kâtiblerin
elleri ile" yani, yüce Allah'ın kendisi ile rasûlleri arasında eSçi
kıldığı melekler iyi ve itaatkâr kimselerdir. Herhangi bir günah işleyerek
kirlenmiş değillerdir. Ebu Salih, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir:
Bu sahifeler tertemizdir, onları taşıyanlara (ezberleyip, hıfzedenlere)
temizlik sağlar. "Kâtiblerin elleri île" buyruğu da
"yazıcılar" demektir, diye açıklamıştır. Mücahid de böyle
açıklamıştır.
Bunlar, kulların
amellerini sahifelere yazan Kirâmen Kâtibin melekleridir. Kitaplar'7 demek
olup, tekili 'dir. Nitekim Kâtib ve kâtibler" demek de böyledir.
Yazdım" anlamındadır. Kitaba da ;ısifr" denilir, çoğulu da
"esfâr" diye gelir.
ez-Zecxac dedi kî:
Kitaba -"sin" harfi kesreli olarak- "sifr", katibe de
"safir" denilmesinin sebebi, bunun bir şeyi açıklayıp, vuzuha
kavuşturması anlamını taşıdığından dolayıdır. Sabah etrafı aydınlattığı vakit:
Sabah oldu" denilir. Kadın yüzünden peçeyi açtı" demektir, (ez-Zeccac
devamla) dedi ki: O kimselerin arasını düzelttim, düzeltiyorum, düzeltmek
(sefirlik)" de buradan gelmektedir. el-Fer-râ da böyle demiş ve şu beyiti
zikretmiştir:
"Ben, kavmim
arasını düzeltmeyi (sefirlik yapmayı) terketmeyeceğim Ve eğer gidip gelirsem,
hiçbir zaman aldatmak için gidip gelmeyeceğim."
Sefirde kavmin arasını
düzelten ve elçilik yapan kimse demektir. Çoğulu "süferâ" diye
gelir. "Fakih"in çoğulunun "fukahâ" diye gelmesi gibi.
tbra-nicede sahaflara "süfera" adı verilir.
Katade dedi ki: Burada
geçen: Kâtibler" burada kurra (Kur'an okuyanlar) demektir. Çünkü onlar
sifirleri okurlar. Yine ondan İbn Abbas'ın açıkladığı gibi bir açıklama da
rivayet edilmiştir.
Vehb b. Münebbih dedi
ki: "Emrine itaatkar, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile"
buyruğunda kastedilenler, Peygamber (sav)'ın ashabıdır.
İbnu'l-Arabî dedi ki:
Rasûlullah (sav)'in ashabı gerçekten itaatkâr, oldukça değerli okuyucular
idiier, Fakat bu âyet-i kerimede kastedilenler, onlar değildir, onlar
kastedilenlere yakın kimseler de değildir. Aksine bu mutlak olarak anıldığı
takdirde meleklere has bir lafızdır. Onların dışında bu ismi taşımakta kimse
onlarla ortak değildir, onun kapsamına onlardan başkası girmez.
Sakih'du Aişe
(r.anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki:
"Kur'ân'ı ezberlemiş olduğu halde, Kur'ân okuyanın misali emrine itaatkâr,
oldukça değerli kâtibier ile birlikte olmaktır. Kur'ân'ı okumayı öğrenip onu
ara sıra okuyan ve bu okuyuşu kendisine ağır gelen için de iki ecir vardir.[11]
Hadis muttefekun aleyh (Buhari ve Müslim tarafından rivayet ediimiş) olup,
lafız Buharİ'ye aittir,
"Oldukça
değerli", Rabbleri nezdinde, oldukça değerli demektir. Bu açıklamayı
el-Kefbî yapmıştır. el-Hasen: Masiyet işlemek tenezzülünde bulunmayan
demektir. Onlar, kendiierini bu halden üstün tutarlar. ed-Dahhak'ın, İbn
Abbas'tan rivayetine göre; "oldukça değerli" buyruğu hakkında şöyie
demiştir: Onlar, Adem oğlu hanımı ile başbaşa kaklığı vakit yahut ihtiyacını
görmek için çekildiğinde, onunla birlikte bulunmaktan uzak kalırlar.
Başkalarının
menfaatlerini kendi menfaatlerine tercih ederler, diye de açıklanmıştır.
"Emrine
İtaatkâr" (anlamı verilen): lafzı in çoğuludur. "Kâ-fir"in
çoğulunun "kefere" şeklinde "sâhir (sihirbazım çoğulunun
"sehara" şeklinde "fâcir"in çoğulunun "fecere"
şeklinde gelmesi gibi. Bir kimse doğruluğa ve sıdka ehil olduğu takdirde; ile
diye anılır. Filan kişi yemininde sadık oidu (yeminini yerine getirdi, ona
bağlı kaldı)" ifadesi buradan geldiği gibi: Filan kişi yaratıcısına
itaatkardır, O'na itaat eder" demektir. Buna göre "emrine
itaatkar" buyruğu, Allah'a itaat eden, amellerinde Allah'a sadakat
gösteren (ihlaslı amel eden) kimseler demektir. el-Vakıa Süresi'nde yüce
Allah'ın: "Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur'ândır. Korunan bir
kitaptadır. Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir"
(d-Vakıa, 56/77-79) buyruğu açıklanırken, orada sözü dilenlerin bu sûrede sözü
edilen "emrine itaatkar, oldukça değerli katibler" olduklarını
açıklamış bulunuyoruz.
[12]
17.
Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!
18.
Kendisini hangi şeyden yarattı?
19. Bir
mıtfeden; yarattı da onu takdir etti.
20. Sonra
yolu kolaylaştırdı,
21. Sonra
onu öldürüp, kabre koy(dur)du.
22. Sonra da
ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.
23. Hayır! O
kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.
"Kahrolası o
İnsan! Ne kadar da nankördür o!" huyruğundaki: Kahrolası"; ona lanet
edildi, anlamındadır. Azab olundu, diye de açıklanmıştır, însan'dan kasıt
kâfirdir,
el-A'meş, Mücahid'den
şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kur'ân-ı Kerim'de: "Kahrolası o
insan" buyruğun geçtiği her yerde kastedilen kâfirdir.
ed-Dahhak, İbn
Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ayet Ebu Le-heb'İn oğlu Ulbe
hakkında inmiştir. Önce iman etmişti, fakat "Andolsun yıl-dıza..."(en-Nt'tm,
53/1) buyruğu nazil olunca, irtidad etti ve: "en-Necm" dışında
Kur'ân'ın tümüne iman ettim, dedi. Şanı yüce Aüah da onun hakkında:
"Kahrolası o insan" buyruğunu indirdi. Yani Utbe, Kur'ân'ı inkâr
ettiğinden dolayı Utbe'ye lancl edildi. Rasûlullah (sav) da unu beddua ederek:
"Allah'ım, sen ona d-Ğadıra arslanını ınusallat et" dedi. Hemen
Şam'a doğru bir ticaret maksadı ile çıkıp gitti. d-Ğadıra denilen yere varınca,
Peygamber (sav)'ın bedduasını hatırladı. Beraberindekilere eğer canlı olarak
sabahı ederse bin dinar vermeyi vaadetti. Bunun üzerine onu arkadaşların
ortasına aldılar, eşyalarını etrafında dizdiler. Onlar bu halde iken arslan
geldi. Eşyalara yaklaşınca atıldı ve hemen Utbe'nin üzerine çıktı, onu
paramparça etti. Babası ise onun için ağlamış, ağıt yakmış ve şöyle demişti:
Muhaınnıed, her ne dediyse mutlaka oluyor.
Ebu Salih, İbn
Abbas'lan: "Ne kadar da nankördür o!" buyruğunu: Onu nankörlüğe iten
ne oldu, diye açıkladığını rivayet etmiştir.
Buradaki: Ne kadar
da" lafzının teaccüb (hayret ve şaşkınlık) için olduğu da söylenmiştir
(mealde olduğu gibi). Araplar, bir şeye hayret edecek olurlarsa: Allah
kahretsin onu, ne kadar da güzeldir, Allah rezil etsin onu ne kadar da
zalimdir! demek adetleridir. Buyruğun anlamı şudur: Bundan sonra sözünü
edeceğimiz bütün bu hususlara rağmen insanın kâfir (ve nankör) oİmasına hayret
ediniz.
Şöyle de
açıklanmıştır: Yüce Allah'ın kendisine iyiliklerinin çokluğunu bilmesine
rağmen Allah'ı inkar etmeye, nimetlerine karşı nankörlük etmeye ne itti onu? Bu
da teaccüb anlamını ifade eder.
İbn Cüreyc dedi ki:
Onun küfrü (ve nankörlüğü) ne kadar da ileridir, demektir.
Buradaki; Ne"
lafzının soru edatı olduğu da söylenmiştir. Yani, onu küfre (ve nankörlüğe)
iten nedir? Buna göre bu, azar anlamını ihtiva eden bir sorudur. Bu edatın hem
teaccüb anlamını ifade etme, hem de Ne" •anlamını ifade etme İhtimali
vardır. O takdirde de soru edatı olur.
"Kendisini hangi
şeyden yarattı?" Allah, bu kâfiri neden yarattı ki o da büyüklük
taslamaktadır? Yani onun yaratılışından dolayı siz de hayret ediniz.
"Bir
nutfeden" yani hakir, değersiz, cansız, basit bir sudan
"yarattı." O ilalde niçin kendisi hakkında yanlış kanaate
kapılmaktadır? el-Hasen dedi ki: İki defa küçük abdestin bozulduğu yoldan çıkan
bir kimse nasıl olur da bü-yüklenir!
"...da onu"
annesinin karnında "takdir etti."
ed-Dahhak da İbn
Abbas'tan böylece rivayet etmiştir: Yani onun ellerini, ayaklarını, gözlerini
ve diğer organlarını, güzellik ve çirkinliğini, uzunluk ve kısalığını,
bahtiyarlık ve bedbahtlığını takdir buyurdu.
"Onu takdir
etti" buyruğunun onu bütün azalarını yerli yerince, mükemmel bir şekilde
yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu
gibi: "Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da
seni tam bir adam yapan (Allah)'a kâfir mi oldun?" (el-Kehf, 18/37)
Yine yüce Allah, şöyle
buyurmaktadır: "O ki seni yarattı, herbir şeyini yerli yerince
koydu." (el-İnfitar, 82/7)
"Onu takdir
etti" buyruğunun bir halden bir hale, Önce nutfeden sonra alakaya daha
sonra hilkati tamamlanıncaya kadar merhale merhale onu var etti, diye de
açıklanmıştır,
"Sonra yolu
kolaylaştırdı" buyruğu hakkında İbn Abbas, Ata, Katade, es-Süddi ve
Mukatil'in yaptıkları rivayete göre, şöyle demiştir: Annesinin karnından
çıkmasını kolaylaştırdı.
Mücahid dedi ki: Hayır
ve şer yollarını izlemeyi kolaylaştırdı, yani ona bu husufları açıkladı. Bunun
delili de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır; "Gerçek ten Biz, ona yolu
gösterdik." (el-İnsan, 76/3); "Ve Biz, ona iki de yol göster-dik.
"iel-Bded, 90/10) el-Hasen, Ata ve Ebu Salih'in kendusinden yaptığı bir
rivayete göre, yine İbn Abbas da böyle demişlerdir.
Yine Mucahid'den de
şöyle dediği nakledilmiştir; Mutluluk ve bedbahtlık yolunu (kolaylaştırdı.)
İbn Zeyd îslâmm yolunu... diye açıklamıştır. Ebu Bekr b. Tahir dedi ki: Herkese
ne için yaratılmışsa onu kolaylaştırdı ve onun hakkında onu takdir buyurdu.
Delili de Peygamber (sav)'in: "Siz amel
ediniz. Herkes ne için yaratılmışa onun için kendisine kolaylık
verilir"[13] buyruğudur,
"Sonra onu
öldürüp, kabre koydu." Ona ikram olsun diye içinde gömüleceği bîr kabir
var etti. Onu kuşların ve diğer yırtıcı hayvanların yemesine imkan verecek
şekilde yerin üzerinde atılıp, terkedilen bir varlık noktasına düşürmedi. .Bu
açıklamayı el-Ferra yapmıştır.
Ebu Ubeyde dedi ki:
"Onu kabre koydu" ona bir kabir takdir etli ve kabre gömülmesini
emretti, demektir. Ebu Ubeyde dedi ki: Ömer b. Hubcyre, Salih b. Abdıırrahman'ı
öldürünce Temimuğullan onun huzuruna girerek: Salih'i bir kabre gömelim diye bize
ver" dediler. O da: Onu size bırakıyorum, dedi.
Yüce Allah; Onu kabre
koy(dur)du" diye buyurmakla birlikte; diye buyurmadı. Çünkü (Bu ikinci
şeklin ism-i faili olan); Bizzat kendi eliyle defneden şahıs" demektir.
el-A'şâ da şöyle demiştir:
"Eğer bir ölüyü
bağrına basacak olursa;
O yaşar ve kabre
defnedecek kimseye götürülmez."
Ölüyü defnetmek
halinde; Ölüyü kabirde defnettim" denilir. Allah onu kabre gömülecek bir duruma getirdi
ve ona bir kabir takdir etti" demektir. Araplar: Devenin kuyruğunu kestim"
ve: Allah unun soyunu kesti"; Öküzün boynunu kısalttım" ile Allah
onu kessin"; Filanı kovdum" ile Allah onu uzak kılsın,
uzaklaşürsın" yani unu kovulup uzaklaştırılan bir kişi haline getirsin,
derler,[14]
"Sonra da ne
zaman dilerse onu tekrar diriltecek." Ölümünden sonra ona hayat verecek.
"( ',jjj.l): Onu
tekrar diriltecek" buyruğu, genel olarak ~dif" ile okunmuştur. Ebu
Hayve, Nafi'den ve Şuayb b. Ebi Hamza'dan "elif siz olarak: diye okuduğunu
rivayet etmektedir. Bunların ikisi de aynı anlamda ve fasih iki söyleyiştir.
Allah ölüyü diriltti" dendiği gibi; "( .jü): Onu diriltti" de
denilir. el-A'şâ da şöyle demiştir:
"Ta ki insanlar
gördüklerinden ötürü Şu diril(til)en ölüye
hayret doğrusu! desinler."
"Hayır! O
kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir." buyruğu hakkında Mücahid ve
Katade: "Yerine getirmemiştir" hiçbir kimse emrolunduğu-nu yerine
getiremez, diye açıklamışlardır. İbn Abbas da şöyle dermiş: "O kendisine
emrettiğini yerine getirmemiştir." Adem'in sulbünde iken kendisinden
alınan ahdi ve rnLsakın gereğini yerine getirmemiştir.
Buradaki;
Hayir"ın bir azar ve bir vazgeçme emri olduğu söylenmiştir. Yani durum
kâfirin dediği gibi değildir. Çünkü kâfire ölümden sonra diriltileceği haberi
verildiği takdirde o şöyle der: "Eğer Rabbime döndü-rülürsem de şüphesiz
benim için onun yanında iyilik vardır." (Fussilel, 41/50) Belki de ben
emrolunduğumu eksiksiz yerine getirdim, diyecek. Bunun üzerine; Hayır, o
hiçbir şeyi yerine getirmemiştir. Aksine o, Beni ve Ra-sûlümü inkâr eden bir
kâfirdir, diye buyurmaktadır.
el-Hasen dedi ki: Yani
gerçekten o yerine getirmemiştir; yani emrolundu-ğu şeylerin gereğini
yapmamıştır.
...me" lafzındaki
ifade için bir imad (telaffuza dayanak teşkil eden zâid bir lafız)dsr. Yüce
Allah'ın: Allah'tan bir rahmet sayesinde" (ÂH İmran, 3/159) buyruğu ile;
zaman sonra elbette pişman olacaklardır." (el-Mu'minun, 23/40) buyruklarında
olduğu gibi.
İmam İbn Fûrek dedi
ki: Yani hayır, Allah bu kâfirin İehine, ona emretmiş olduğu imanı hükmetmiş
(takdir etmiş) değildir. Aksine onun lehine hükmetmediği (takdir buyurmadığı)
şeyleri ona emretmiştir.
İbnul-Enbârî dedi ki:
(Burada): Hayır" üzerinde vakıf (duruş) güzel değildir (kabihtir). Buna
karşılık; Kendisine emrettiği" ile; Onu tekrar diriltecek" üzerinde
vakıf güzel (ceyyid)dır. Buna göre; burada "gerçek şu ki"
anlamındadır.
[15]
24. Öyleyse
İnsan yediğine bir baksın!
25. Şüphesiz
ki Biz, suyu bol bol dökeriz.
26. Sonra da
yeri gereği gibi yararız.
27. Böylece
orada taneler bitiririz.
28. Üzümler,
sebzeler,
29.
Zeytinlikler, hurmalıklar,
30. Sık ve
bol ağaçtı bahçeler
31. Meyveler
ve otlaklar (bitirdik.)
32. Sizin
için de, davarlarınız için de, birer fayda olmak üzere.
Şanı yüce Allah,
insanın yaratılışının başlangıcını sözkonusu ettikten sonra, "Öyleyse
insan yediğine bir baksın" buyruğu ile kendisine kolaylaş-tırılan rızkını
sözkonusu etmektedir. Yani Allah'ın, yediği şeyleri nasıl yarattığına bir
baksın. Buradaki "bakmak" düşünmek suretiyle kalbin bakmasıdır. Yani
insan, hayatının esasını teşkil eden yiyeceklerini Allah'ın nasıl yarattığı
üzerindena hayatta kalmanın sebebierini nasıl hazırladığı üzerinde -bu yolla
ölümden sonra dirilişe hazırlanmak için- iyiden iyiye düşünsün.
el-Hasen ve
Mücahid'den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Öyleyse insan yediğine
bir baksın!" Yani yediğinin vücuduna nasıl girip nasıl çıktığına bir
baksın. İbn Ebi Hayseme, ed-Dahhak b. Süfyan el-Kiiâbi'den şöy-ie dediğini
rivayet etmektedir: Peygamber (sav) bana şöyle dedi: "Ey Dah-hak! Sen
neler yersin?" Ben: Ey Allah'ın RasCılü! Et ve süt dedim. Peygamber:
"Sonra ne oluyor?" diye sordu. Ben bildiğin şeye dönüşüyor, dedim.
Şöyle dedi: "Şüphesiz Allah Ademoğlundan çıkan şeyi dünyaya misal olarak
göstermiştir.[16]
Ubey b. Ka'b dedi ki:
Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Ademoğlunun yedikleri dünyaya misal
verilmiştir. O her ne kadar yemeğine baharatlar koyup güzellegtirse ve tuzlasa
dahi, sen sonunda onun neye ulaştığına bir bak![17]
Ebu'l-Velid dedi ki:
Ben İbn Ömer'e helaya girip, kendisinden çıkan şeylere bakan kişi hakkında soru
sordum da şöyle dedi: Melek ona gelerek: Şu cimrilik edip vermekten çekindiğin
şeylerin sonunda ne olduğuna bir bak, der.
"Şüphesiz ki Biz,
suyu bol bol dökeriz" buyruğundaki Şüphesiz
ki Biz" lafzı
genel olarak başlangıç (istinaf) cümlesi olmak üzere kesreli olarak dîye
okunmuştur.
Kûfeliler ve Yakub'dan
rivayetle Ruveys ist' hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Bu okuyuş,
'yeinek"in mahiyetini açıklamak sadedinde olduğu için ter konumundadır,
çünkü onun bedelidir.
Şöyle buyurmuş
gibidir: Öyleyse insan yediğine bir baksın. Şüphesiz ki Bizdin... bol bol
dökmemize..." Bu kıraate göre: Yediğine" lafzı üzerinde vakıf güzel
değildir. Aynı şekilde (bu okuyuşa göre); "Şüphesiz ki Biz"
anlamındaki lafzı: O" (bizim suyu bol bol dökmemizdir anlamında ı Lakdiri
ile merfu kabul etmemiz halinde de durum böyledir. Çünkü ref halinde de
"yediği" şeylerin mahiyetini açıklamaktadır.
Anlamın şöyle olduğu
da söylenmiştir: Çünkü muhakkak ki Biz , mjvu bol bol dokenz ve onunla yiyecek
şeyleri çıkartırız." Yani bu. bu ekde olup gidiyordu.
el-Huseyn b. Ali
imaith olarak diye ve "nasıl" anlamında okumuştur. Bu okuvuşu kabui
etlenier de oyie derler: Bu durumda "yediğine" anlamındaki Safız
üzerinde vakıf, um bir vakıftır. Bunun "nerede" anlamında olduğu da
söylenir. Şu kadar var ki bu "şekiller, sûretler"e ait bir de kinaye
ihtiva eder ki. bu: Bizim suyu hangi yolla, hangi cihetten döktüğümüze (baksın*,
demek olur. Şair el-Kumeyd de şöyle demiştir:
"Ne zaman ve
nereden sevinç ve neşe geldi sana?
Eğlence eğiliminin de,
musibetlerin de olmadığı bir yerden."
"Şüphesiz ki Biz,
suyu bol bol dökeriz" buyruğu ile yağmurları kastetmektedir.
"Sonra da yeri
gereği gibi" bitkilerle "yararız. Böylece orada taneler bitiririz.."
Buğday, arpa, çavdar ve biçilip de saklanan diğer taneler (tahıllar).
"Üzümler, sebzeler"
ile kastedilen yonca ve alaftir. el-Hasen'den rivayete göre bunlara bu ismin
veriliş sebebi, bitip görünmeye başladıktan sonra ardı arkasına biçilmelerinden
dolayıdır. el-Kııtebî ve Sa'Ieb dedi ki: Mekke-liler: 'e, adını verirler.
İbn Abbas dedi ki: Bu
taze hurmadır. Çünkü bu hurma, hurma ağaçlarından kesilir. Ayrıca ondan önce
de üzüm sözkonusu edilmiştir.
Yine ondan
nakledildiğine göre, bundan maksat, taze yoncadır el-Halil dedi ki: Taze
yonca" demektir. Bunun (yani taze yunca demek olan "el-fısfısa'nın
sad yerine) "sin" ile olduğu da söylenmiştir. İşte bu taze yonca
korundu mu ona denilir, (el-Halil) eledi ki: Ok ya da yay edinmek üzere ağacın
kesilen dallarının adıdır. Bunun kesilen her şeyin adı olduğu da söylenmiştir.
Yonca, pırasa ve kesildikçe kökünden biten sair sebzeler de böyledir,
es-Sıhak'tz şöyle denilmektedir: ile Yonca" demektir. Farsçada buna
"isfisl." elerler. Bunun cukça bittiği yere ele: denilir.
"Zeytinlikler,
hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı bahçeler" Bahçeler" in tekili: 'dir
el-Kelbî dedi ki: Etrafı çevrilmiş hurma ya da başka ağaç türünden herbir şeye;
"hadika-, bahçe" denilir. Etrafı çevrilmemiş olana ise bu isim
verilmez.
"Sık ve bol"
yani ağaçlan büyük "bahçeler" demektir.
Büyük ağaç"
demektir. Arslana; denilir. Çünkü onun boynunu çevirme kabiliyeti yoktur,
ancak bülün bedeni ile döner. Şair el-Accâc şöyle demiştir:
"Ayrılık gününde
sırtımı başımla beraber döndürüp durdum Öyle ki bu halimle arslanı
andırdım."
Boynu oldukça kalın
adam" demektir. Aslında bu lafzın vasıf olarak kullanılması, boyunlar
hakkındadır, sonradan başka hususlar hakkında ela istiare yoluyla kullanılır
olmuştur. Amr b. Madî kerih dedi ki:
"Oralarda
enseleri kalın kimseler yürür, sanki onlar;
Katrandan eğer ve
semer giydirilmiş sekiz yaşındaki deve gibidirler."
Ağaçlan sarmaş dolaş
bahçe" demektir. Çoğulu: diye gelir. Ot gelişti ve birbirine sarılıp,
karıştı" demektir.
İbn Abbas dedi ki: ile
'ın çoğulu olup "kalın olan-lar" demektir. Yine ondan "uzun
boylular" anlamına geldiğini söylediği de nakledilmiştir.
Katade ve İbn Zeyd:
Oldukça değerli hurma ağaçlan' demektir diye açıklamışlardır. Yine İbn Zeyd ve
İkrime'nin ise: Kökleri ve gövdeleri çok büyük ağaçlar, diye açıkladıkları
nakledilmiştir. Mücahid de sarmaş, dolaş olmuş ağaçlar, diye açıklamıştır.
"Meyveler"
insanların incir, şeftali ve buna benzer ağaçların mahsûllerinden yedikleri
şeylerdir.
"Ve
otlaklar" bunlar da davarların yedikleri otlardır.
İbn Abbas ve el-Hasen
dedi ki: Ot" yerin bitirdiği fakat insanların yemediği herşeye verilen
isimdir. İnsanların yediklerine: Biçilen şeyler" adı verilir. Peygamber
(sav)'ı övmek sadedinde şairin şu beyitin-de de bu anlamdadır:
"Onun çok
bereketli bir duası vardır ki, onun rüzgarı sabadır Onunla yüce Allah ekinleri
ve otlan bitirir."
Bu otlara bu ismin veriliş
sebebinin, onların (toplanmalarının) maksat olarak gözetilmeleri ve ot olarak
toplanmalarıdır. Esasen; ile mana itibariyle aynı şeydir. Şair de şöyle
demiştir:
"Bizim aslımız
Kays'dır, yurdumuz ise Necd'dir. Orada ottan faydalanmak da, içilebilir su da
bizimdir."
ed-Dahhak dedi ki:
Yeryüzünde biten herbir şey"dir. E bu Rezîn de böyle demiştir: O bitkidir.
Buna İbn Abbas'ın şu sözü delil teşkil etmektedir. İnsanların ve davarların
yedikleri şeylerden olup, yeryüzünde biten her şey"dir.
Yine İbn Abbas'tan ve
İbn Ebi Talha'dan şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bu, yaş mahsûllere verilen
bir isimdir.
ed-Dahhak dedi ki: Bu,
özel olarak samandır. Bu, İbn Abbas'tan da nakledilmiştir. Şair şöyle
demiştir:
"Onların
davarlarının otlayacak yerleri yoktur. Saman, ise onlarda çok az bulunur."
ei-Kelbi dedi ki:
Meyvenin dışındaki her türlü bitkiye denilir.
Bir açıklamaya göre
"meyve" yaş mahsûller, "eh (mealde otlak)" ise kurularına
denilir.
İbrahim et-Teymi dedi
ki; Ebu Bekr es-Sıddik (r.a)'a "meyve ve otlak"in
tefsin hakkında soru
soruldu da o şöyle dedi: Eğer Allah'ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şey
söyleyecek olursam, hangi sema beni altında barındırır ve hangi yer beni
üstünde taşır?
Enes dedi ki: Ömer b,
el-Hattab (r.a)'ı bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şöyle derken dinledim;
Büıün bunların ne olduğunu biliyoruz. Peki "el-ebb" (mealde: otlak)
ne demektir? Sonra elindeki bir asayı kaldırıp şöyle dedi: Allah'a yemin
ederim ki, kişinin kendisini olmadık zorluklara koşması budur. Ömer'in
anasının oğlu! Ebb'în ne olduğunu bilmesen sana ne zararı olur? Sonra şunları
dedi: Bu kitapta size açıkça anlatılanlara uyunuz, böyle olmayanları da
bırakınız.
Peygamber (sav)'dan
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Sizler yedi şeyden yaratıldınız, yedi
şeyden size rızık verilir. O hakle yüce Allah'a da yedi şey üzerinde secde
ediniz,"
Peygamber efendimiz
"yedi şeyden yaratıldınız" buyruğu ile: "... bir nut-fe kıldık,
sonra o nutfeyi alaka kıldık, sonra o alakayı bir parça et... yaptık"
(el-Mu'minun, 23/13-14) âyetlerini kastetmektedir. Yedi şeyden rızıklan-makla
da yüce Allah'ın: "Böylece Biz, orada taneler bitiririz. Üzümler... meyveler"
buyruğuna kadar sayılanları kastetmektedir. Daha sonra da "otlaklar"
diye buyurmaktadır ki; bu da Adem oğluna ait bir nzık olmadığını, bunun sırf
davarlara has olduğunu göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Sizin için...
birer fayda olmak üzere" buyruğundaki: Fayda olmak üzere" buyruğu
tekid edici mastar olarak nasbedilmiştir. Çünkü bütün bu hususları bitirmek,
bütün canlıları fayda Ilındırmaktır. Bu, yüce Allah'ın ölüleri kabirlerinden
diriltmesine -daha önce birkaç yerde açıklandığı üzere, yok oluşundan sonra
ekinin bitip yeşerdiği gibi- kabirlerinden dirilıilme-lerine dair verdiği bir
misaldir. Ayrıca onlara ihsan etmiş olduğu nimetleri ha-tırlaiarak onlara
lütuflarını dile getirmesi manası da vardır. Yine bu da daha ünce birkaç yerde
geçmiş bulunmakladır.
[18]
33. O Sâhha
geldiği zaman,
34. Kişinin
kaçacağı gün; kardeşinden,
35.
Annesinden ve babasından,
36. Eşinden
ve çocuklarından,
37. O gün,
bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır. 33. O günde apaydınlık
yüzler vardır,
39.
Gülmektedir, sevinmektedir.
40. Yine o
günde üzerlerini toz, toprak kaplamış yüzler de vardır.
41. Bunları
da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.
42. İşte
bunlar, kâfirlerin ve facirlerin ta kendileridir.
Yüce Allah, dünya
hayatında geçim hususunu sözkonusu ettikten sonra, "o Sâhha geldiği
zaman" buyruğu ile öldükten sonra diriliş hususunu sözkonusu etmektedir,
ki salih amellerle ve kendilerine lütfedip, ihsan ettiği şeylerden infak
etmekle o güne hazır olsunlar.
"es-Sâhha"
kendisi sebebiyle kıyametin kopacağı çığlıktır. Bu da ikinci üfü-rüştür.
Kulakları sağır edecektir. O bakımdan kulaklar ancak hayat bulmak
için yapılacak çağrıyı işitecektir Bazı müfessirler
şöyle demiştir: Kulaklar onu dikkatle işitmeye çalışacaklardır. Bu da: Şuna
kulak verdi" birinden gelmektedir. Hadisle de bu anlamda kullanılmıştır:
"Cinler ve insanlar müstesna, Cuma gününde kıyametten korktuğu için kulak
kabartmayan hiçbir canlı yoktur."[19]
Şair de şöyle
demiştir:
"Bağırıp
çağıranın, bağırıp çağırana kulak kabarttığı gibi Kulaklarını pek yüksek
olmayan sese dahi kabartır."
Kimi ilim adamı şöyle
demiştir: Böyle bir açıklama bizden öncekilere teslim olmak ciheti ile alınan,
kabul edilen bir bilgidir. Ancak dil açısından kabul edilmesi gereken, birinci
görüştür. el-Halil dedi ki: "Sâhha" oldukça şiddetli etkisi
dolayısıyla kulakları sağır eden çığlık demektir. Dilde bu kelimenin asıl
anlamı, şiddetli ve ağır darbe demektir, Bunun: Ona taşla bir darbe
indirdi" tabirinden alındığı da söylenmiştir, Recez vezninde şair şöyle
demiştir:
"Ey komşum,
savunmaya var mısın? Kayalara inen darbelerin savunması gibi."
Arapların: Sâhha
onları vurdu, musibet onları buldu" tabirleri de bu kabildendir. Taberî
dedi ki: Zannederim bu, bir kimse diğerinin üzerine hızlıca atıldığı zaman
kullanılan; Filan kişi filanın üzerine hızlıca atıldı" tabirinden
gelmiştir,
İbnu'l-Arabî dedi ki:
"es-Sâhha" işillirici olmakla birlikte sağırlık yapan, sağırlığa
sebeb olan sestir. Bu da harikulade bir fesahattir. Öyle ki henüz dişleri yeni
çıkmış, yeni yetmelerden birisi de şöyle demiştir:
"Senin o acı
haberini getiren her ne kadar işittirae dahi, sağır etti."
Bir başka şair de
şöyle demiştir:
"Onların gizlice
söyledikleri söz, ayrıldıkları vakit sağır etti beni Sizler,hiç gizlice
söylenen bir sözün sağır ettiğini duydunuz mu?"
Allah'a yemin ederim
ki, kıyamet çığlığı dünyaya karşı sağır eden fakat âhi-ret işlerini
işittiricidir.
"Kişinin kaçacağı
gün kardeşinden." Yani o, Sâhha kişinin kardeşinden kaçacağı bu günde
gerçekleşecektir. Kardeşiyle yakın ilişkisi ve konuşması olmayacaktır. Bi2zal
kendisiyle meşgul olacağından dolayı buna vakti olmayacaktır çünkü. Nitekim
bundan sonra şöyle buyurmaktadır: "O günde bunlardan herbir kişinin
kendine yeter" başkasıyla uğraşmasına fırsat vermeyecek "bir işi
vardır."
Bir görüşe göre;
aralarındaki haklardan ömrü onların kendisinden bir şeyler isteyeceğinden
korkacağı için kaçacaktır İçinde bulunduğu zoriuğu ve sıkıntıyı görmesinler
diye kaçacaktır, şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre, bunun
sebebi, onların kendisine bir fayda verememeleri ya da üzerindeki herhangi bir
sıkıntıyı giderememeleri olacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O günde hiçbir mevlâ (dost, akraba)nın mevlâ-sına bir faydası
olmaz." (ed-Duhan. ^-ı il)
Abdullah b. Tahir
eî-Ebheri dedi ki: Kişi onların acizliklerini, çarelerinin azlığını açıkça
göreceği vakit, onları bırakıp bütün bu sıkıntılarını açıp, kederlerini giderecek
kimseye doğru kaçacaktır. Eğer dünyada iken bu gerçeği açıkça görmüş olsaydı,
hiçbir zaman yüce Eabbimden başka kimseye asla itimad etmezdim
"Eşinden ve
çocuklarından* dahi kaçacaktır.
ed-Dahak. İbn
Abbas'ian çöyie dediğini zikretmiştir: Kabil kardeşi Ha-bılden. Peygamber ».sav
> annesinden, İbrahim (sav) babasından, Nuh (a.s) oğlundan. Lût (a.s!
hanımından. Adem de kötü çocuklarından kaçacaktır.
el-Hasen dedi ki:
Kıyamet gününde babasından kaçacak ilk kişi İbrahim'dir. Oğlundan kaçacak ilk
kişi Nuh'tur. Hanımından kaçacak ilk kişi de Lût'tur. (el-Hasen) dedi ki: Bu
âyetin kendileri hakkında indiğini göreceklerdir. Bu kaçış, onlardan uzak
olmak, teberri etmek kaçışı olacaktır.
"O günde
bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir İşi vardır" buyruğu ile ilgili
olarak Müslim'in Sahih'inde Âişe (ı.anhâ)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
RasûlııUah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyamet gününde insanlar
çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredilecek-lerdir. "Ey
Allah'ın Rasûlü, dedim, erkekler, kadınlar hep bir arada, biribir-lerine
bakarak mı? Şöyle buyurdu: "Ey Âişe! Durum birilerinin diğerine bakmalarına
fırsat vermeyecek kadar ağır olacaktır."[20]
Bu hadisi Tirmizi de,
İbn Abbas yoluyla rivayet etmiştir. Buna göre Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: "İnsanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnet-siz olarak
haşredileceklerdir." Bir kadın: Birimiz, diğerimizin avretine bakarak mı?
-Ya da: görecek mi- deyince, Peygamber şöyle buyurdu; "Ey filan kadın!
"O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır."
(Tirmizi) dedi ki: Hasen, sahih bir hadistir.[21]
Kendine yeter" anlamındaki lafız genel
olarak "ğayn" ile okunmuştur. Bu da kişiyi akrabalarıyla uğraşmaktan
alıkoyacak bir hal demektir.
İbn Muhaysın ve Humeyd
ise; Kişinin kendisini ilgilendiren" diye "ye" üstün ve
"ayn" harfi ile okumuşlardır. el-Kutebî dedi ki: Kişiyi
akrabalarından alıkoyacak, başka tarafa çevirecek (iş)" demektir. Aynı
kökten olmak üzere: Yüzünü benden başka tarafa çevir" ve: Beyinsizden yüz
çevir" denilir. Hufâf şöyle demiştir:
"Malik oğulları
ile savaş seni alıkoyacaktır Hayasızca işlerden ve
toplantılarda bilgisizce davranışlardan."
"O günde
apaydınlık yüzler vardır." Parlak ve ışık sağıcıdır. Kendileri için
hazırlanmış kurtuluş ve nimetleri bilmiştir. Bu yüzler müminlerin yüzleridir.
"Gülmektedir."
Sevinç ve neşo içindedir. "Sevinmektedir." Yüce Allah'ın verdiği
lücuflar dolayısı ile sevinçlidir. Ata el-Horasani dedi ki: "Apaydınlık"
olmalarının sebebi sam, vaktiyle yüce Allah'ın yolunda tozlanmış olmasıdır.
Bunu Ebu Naim (Nuaym?) zikretmiştir.
ed-Dahhak dedi ki: Bu
abdestin bıraktığı izden dolayı olacaktır. İbn Ab-bas; Gece namazından
dolayıdır, diye açıklamıştır. Çünkü hadis-i şerifte şöyle denilmiştir: "Kimin gece namazı çok olursa, gündüzün
yüzü güzel olur.[22]
Sabah etrafı
aydınlattığı vakil: denilir. Ki "apaydınlık" ile aynı köktendir.)
"Yine o günde
üzerlerini toz toprak kaplamtş" üzerinde toz duman bulunan "yüzler
de vardır. Bunları da karanlık" tan dolayı görünememek "ve siyahlık
kaplayacaktır." İbn Abbas da böyle açıklamıştır. Yine ondan "zillet
ve zorluk" diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Arapçada Toz" dernek
olup çoğulu da 'dır. Bu açıklama Ebu Ubeyd'den nakledilmiştir. el-Fe-rezdak şu
beyiti söylemiştir:
"O, hükümdarın
kılığı ile taçlanmıştır, arkasından gelir Bir dalga ki, onun üstünde sancakları
ve tozları görürsün."
Haberde belirtildiğine
göre, hayvanlar kıyamet gününde toprak olacakları vakit, o toprak kâfirlerin
yüzlerine bulanacaktır.
Zeyd b. Eşlem dedi ki;
Semaya doğru yükselen (siyah duman)"; Yere doğru alçalan (toz)"
demektir. ile aynı şeylerdir (toz).
"İşte bunlar
kâfirlerin" ("kefere" lafzı) "kâfirin çoğuludur "ve
fâcirlerin" ("fecere" lafzı) "facir"İn çoğuludur;
"ta kendileridir."
Fâcir, Allah'a karşı
iftira edip, yalan söyleyen kimse demektir. Fasıktır diye de açıklanmıştır.
Fasıkbk etti" denilir, Yalan söyledi" anlamındadır. Asıl anlamı ise
meyletmek demektir. Buna göre "fâcir" meyleden demektir. Buna dair
açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Hamd yalnız Allah'a
mahsustur. (Abese Sûresi burada sona ermektedir).
[23]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/399
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/399
[3] Tirmizi, V, 432; Muvatta, I, 203.
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/399-400
[5] İbnu’l I-Aınbi nin bu sözlerinden, Abdullah b. Um
Mektûm'um Mekkeli olmadığını söy lemek istediği anlaşılmamalıdır. Onun söylemek
istediği, sadece bu gibi kimselerle bir Jikte Peygamber efendimizin huzurunda bulunmadığıdır
Yoksa İbn Um Mektumun Mek keli erken müslftmanlardan ve aynı zamanda ilk
muhacirlerden olduğu bilinen bir hu -sustur (Bk. İbnul-Esir, Urdu't-Ğabe, III,
760; İbn Haeer, el-İsûbe, IV, 494).
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/400-401
[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/401-402
[7] Müslim, 1, 132-
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/402
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/402-403
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/403-404
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/404-405
[11] Buhari, İV, 1882; Müslim, I, 549; Timizi, V, 171: Ebu
Davud, II, 70; İbn Mace, II, 1242; Müsned, VI, 4H, 94, 110, 266
[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/405-408
[13] Bukari, IV, 1890; 1891, V, 2295, VI, 2435, 2745;
Müslim, IV, 2039, 2040; Tirmizi, IV, 445, V, 441; Ebu Davud, IV, 222; îbn Mace,
1, 30; Müsned, 1, K2, 129, M2, 140, 157, III, 292, 304, IV 67, 431.
[14] Merhum müfsssirimiz, hu ve benzeri fillerin yalın
halleri ile başlarına hemze ziyade edilerek kullanılmaları halindeki anlam
farkına ibaret etmekte ve böylelikle âyet-i kerime'de-ki: "akbara: kabre
koyCdurklu" şeklindeki ziyadeli hali ile ziyadesiz hali olan: "kabara:
kjıbre koydu" halleri arasındaki anlam Farkına ncıklık «{erinmekledir.
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/409-413
[16] Müsned, III, 452; Heysemî, Mecma', X, 2HH; Taberânî,
Kebir, VIII, 299
[17] İbn Hibban, Sahih, il, 476; Müsned, V, 136; Taherânî,
Kebir, 1, 198.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/413-418
[19]İbn Hihban, Sahih, VII, 7; Hakim, Müstedrek, I, 413
[20] Müs(im, IV, 2194; Hakim, Mmtedrek, IV, fiO
[21]Tirmizi,
V,
432; Hakim,
Miistedrek, II, 476.
[22] İbn Mace, I, 422.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 18/418-422