TEVBE SÛRESİ 5

Bu Sûrenin Diğer İsimleri 5

Tevbe Sûresinin Başında Besmelenin Bulunmayışının Hikmeti 5

Berâe Kelimesinin Manası 6

Yapılmış Muahedenin İptal Edilmesi 6

Ültimatomun Hz. Ali Tarafından Müşriklere Tebliği 7

Tebliğ İşinin Hz. Ali'ye Verilmesinin Sebebi 7

Müşriklere Dört Ay Mühlet Verilmesi 8

Bu Süreden Maksat 8

Muhtıranın Mahiyeti 9

Ezan Kelimesinin Manası 9

"Hacc-ı Ekber" Ne Demektir?. 9

1. ile 2. Ayetin Muhtevasının Farkı 10

Ayetteki İ'rab Meselesi 10

Ayetteki Hükmün İstisnası 11

Ayın Başlangıcı ve Bitimi Hakkında Tabirler 11

Sürenin Bitiminde, "Müşrikleri Öldürün". 12

Namazı Terkeden Müslüman Hakkındaki Hüküm.. 12

Zekatı Reddedelerın Hükmü. 12

Üçüncü Mesele. 12

Dördüncü Mesele. 13

İltica Eden Müşrike Yapılacak İşlem.. 13

Birinci Mesele. 13

İkinci Mesele. 13

Kelamullah Hakkında Mutezıle'nin İddiası 14

Taklid Kâfi Değil, Mutlaka Tefekkür Gereklidir 14

Müşriğin Kur'an Dinleme Talebi 14

Burada Kelamullah Ne Demektir?. 15

Yedinci Mesele. 15

Müşrikler Ahidlerine Bağlı Kalırlarsa Siz de Bağlı Kalınız. 15

Kâfirlerin Galip Geldiklerinde Tutumları 15

İll Kelimesinin Manası 16

Zimme Kelimesinin Manası 16

Kâfirlerin Hepsi Fâsık mıdır?. 17

Dönüş Yapan Müşriklerin Durumu. 17

"İn" Şart Edatının Hükmü. 17

İhvan ve İhve Kelimelerinin Kullanılışı 18

Ahdi Bozmaları Hakkında. 18

İnkâr Edenlerin Cezası 18

Birinci Mesele. 18

İkinci Mesele. 19

Üçüncü Mesele. 19

Ahidlerini Bozup Peygamberi Çıkartanlarla Savaş. 19

Savaşı Gerektiren Durumlar 21

Resulullah Kavminin Azaplandırılması 21

Savaşın İkinci Faydası: Kâfirleri Zelil Kılmak. 21

Üçüncü Fayda: Mü'minlere Zafer Sağlama. 22

Dördüncü Fayda: Mü'minleri Sevindirme. 22

Beşinci Fayda: Kalblerden Gayzı Giderme. 22

Cihad İmtihanı Her Mü'mini Beklemektedir 23

Birinci Mesele. 23

İkinci Mesele. 23

Gerçek Mü'minin Alâmeti 24

Muhtıra Karşısında Müşriklerin  Tutumları 24

Mescidleri İmar Etmek Ne Demektir?. 24

Farklı Kıraatlere Göre Manalar 25

Dördüncü Mesele. 25

Kâfirlerin Ameli Boşa Gider 26

Cami Yapanların Sıfatları 26

Burada Resulün Anılmayışının Sebebi 26

Allah'tan Başkasından Çekinmenin Hükmü. 27

Mescidlerin Faziletleri Hakkında. 27

Hacc Hizmetleriyle İlgili Ayetin Nüzul Sebebi 28

Karşılıklı Övünmenin Kimler Arasında Olduğu. 28

İkinci Mesele. 28

Sikaye ve İmare'nin Mahiyeti 29

İman ve Hicret Edenlerin Mükâfaatı 29

"İnde" Tabiri ve İndiyyet Mertebesi 30

Hicret ve Cihadın Öneminin Sırrı 30

Ebedî Mutluluktaki Dereceler 30

Ariflere Göre Bu Nimetlerin İzahı 31

Küfür Yolunu Seçen Yakınlarınızı Dost Edinmeyin. 32

Allah ve Resulünü Herşeyden Çok Sevmeli 33

Huneyn Gazvesi ve Ucbün Cezası 33

Birinci Mesele. 34

Mevatınu'l-Harb Ne Demektir?. 34

Huneyn Vak'ası 34

Müşriklerin Hezimeti, Mü'minlere Sekînet İndirilmesi 35

Huneyn Günü Meleklerin İndirilmesi 35

Kâfirlerin Azaplandırılması 35

Müşriklere Kabe Yolunun Kapatılmasının Çıkardığı Mesele. 36

İkinci Mesele. 36

Neces Kavramı 36

Necesat Gideren Su İle Temizlenme. 37

Gayrimüslimlerin Camiye Girmelerinin Hükmü. 38

Mescid-i Haram'dan Maksad Harem Bölgesidir 38

Yedinci Mesele. 38

Ziyaretçiler Azaldı Diye İktisaden Endişelenmeyin. 38

Birinci Mesele. 38

Gerçekleşen Gaybî Haber 39

Bu Müjdeye Kayıt Koymanın Manası 39

Ehl-i Kitaptan Cizye Alınız. 39

Birinci Mesele. 39

Bazı Yahudilerin Müşebbihe Olduğu. 39

Muvahhid Olan Yahudiler 40

Allah'ın Sıfatlarında İhtilafın Hükmü. 40

Sıfatta İhtilaf İle Zatta İhtilafın Farkı 40

Yahudi ve Hıristiyanların Ahiret İnançları 41

Cizyenin Mahiyeti 41

Ayet-i Kefimeden Çıkarılan Bazı Hükümler 41

Zımmî-Müslim Arasında Kısas Câri Olur mu?. 42

Kâfirlerin Nevileri 42

Cizyenin Miktarı 42

Hristiyanlarla İlgili İki Soru ve Cevabı 43

Hristiyanlıktaki Şirkin Mahiyeti Hakkında. 43

Birinci Mesele. 43

Yahudilerin Hz. Uzeyr  Hakkındaki İddiaları 43

Hristiyanların Hz. İsa'yı Tanrılaştırmaları 44

Ayette Kıraat Farklılığı 44

Daha Önceki Kâfirleri Taklid Etmeleri 45

Birinci Mesele. 45

İkinci Mesele. 45

Üçüncü Mesele. 46

Ahbar Ve Ruhban Kelimelerinin İzahı 46

Birinci Mesele. 46

Tanrılaştırmanın Buradaki Manası 46

Tanrılaştırmanın Bir Başka Anlamı 47

Ancak Bir Olan Allah'a Kulluk. 47

Hazreti Muhammed'in Peygamberliğinin Delilleri 47

Allah Nurunu söndürmez. 47

Hz. Peygamber'in Risaletînin Delilleri 48

Allah Nurunu Tamamlamak İster 48

Allah Hak Dini Üstün Kılmıştır 48

Dini Tamamlayıp Üstün Kılmanın Manası 48

Diğer Dinlerin Devamına Ne Dersiniz?. 49

O Ruhbanlarla Mevcut Bazı Kimseleri Mukayese. 49

Birinci Mesele. 50

Bâtılda İttifak Edilmesi Nadirdir 50

Yararlanma Hakkında Mecazen "Yemek" Tabiri 50

Bâtıl Yollarla Yeme. 50

Rahiplerin İslâm'a Girmeyişlerinin Sebebi 50

Altın Yığıp İnfak Etmeyenler 51

EbuZerr(ra)'in "Kenz"iTefsiri 51

Kenz Ne Demektir?. 51

Tercihe Değer Olan, Mal Biriktirmemektir 52

Üçüncü Mesele. 53

Zinet Eşyasının Zekâtı 53

Beşinci Mesele. 54

Burada Muayyen Azaların Zikredilmesinin Hikmeti 55

Araplarda Senenin ve Takvimin Mahiyeti 56

Birinci Mesele. 56

Ayetteki İ'rab Meselesi 56

Bu Ayette "Allah'ın Kitabı" Tabirinin Manası 57

Muhterem Aylar (Eşhur-i Hurum)a Tanınan Özelliğin Hikmeti 57

"Din" Kelimesinin Mânası 58

"Zulm"ün Bu Ayetteki Mânası 59

"Kâffeten" Kelimesinin Manası 59

Nesî: Haram Ayları Erteleme. 59

Birinci Mesele. 60

İnkârın İleri Derecesi 61

Cihaddan Kaçıp Yere Mıhlananlar 62

Nüzul Sebebi: Tebuk Seferi 62

Üçüncü Mesele. 62

Asıl Matlup Âhiret Mutluluğudur 63

Dördüncü Mesele. 63

Beşinci Mesele. 63

Cihadın Sebepleri 63

Birinci Mesele. 63

Getirilecek Olan Başka Bir Kavim.. 64

İkinci Mesele. 64

Üçüncü Mesele. 64

Hicret Sırasında Allah'ın Teyidi 65

Birinci Mesele. 65

İkinci Mesele. 65

Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir Sevr Mağarasında. 65

Ayet Hz. Ebu Bekr'in Faziletine Delildir 66

Hz. Ebu Bekrin Faziletini Kabul Etmeyen Rafizilere Cevaplar 66

Rafizîlerin İddialarına Cevaplar 68

Allah Yolunda Seferberlik. 70

Hifaf ve Sikal Kelimelerinin Şerhi 70

Malla-Canla Cihâd. 70

Tebûk Gazasına Gitmeyenler 71

Birinci Mesele. 71

İkinci Mesele. 72

Üçüncü Mesele. 72

Dördüncü Mesele. 72

Beşinci Mesele. 72

Hz. Peygamberin Müsaade Ettikleri 72

Hz. Peygamberden Günah Sâdır Olur mu?. 73

Hz. Peygamberin İçtihad Etmesi 73

Üçüncü Mesele. 74

Dördüncü Mesele. 74

Beşinci Mesele. 74

Müminler Cihad ve Hizmetten  İzin İstemezler 75

İkinci Mesele. 75

Münafıklar Cihaddan Kaçmak İsterler 75

İmanda Şüphe Olmaz. 75

Soru: Şüpheden Kaçmak Taklide Yol Açmaz mı?. 75

Soru: İmanda İstisna Meselesi 76

İkinci Mesele. 76

İman ve Şüphenin Yeri Kalbtir 76

Şüphenin Kısa Tahlili 76

Birinci Mesele. 76

Münafıkların Harbe Katılmamalarındaki Faydalar 76

İzin Konusunda Resulullah'a İtab Etmenin Sebebi 77

İkinci Mesele. 77

Üçüncü Mesele. 78

Birinci Mesele. 78

İkinci Mesele. 78

 


TEVBE SÛRESİ

 

 

Bu sûre -son iki ayeti müstesna  Medenidir  Son iki ayet ise Mekki dir. Ayet sayısı 129 olup, Mâide sûresinden sonra nazil olmuştur.

 

Bu Sûrenin Diğer İsimleri

 

"Allah ve Resulünden, muahede yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur: Ey müşrikler, haydi yeryüzünde dört ay daha dolaşın.   Bilin ki siz Allah'ı aciz bırakabilecekler değilsiniz. Allah muhakkak ki kâfirleri rüsvay edecektir" (Tevbe 1-2).

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu sûrenin pekçok ismi vardır. Meselâ Berâe, Tevbe, Mukaşkışe, Mübaşire, Müşerride, Muhziye, Fâdiha, Musire, Hâfire, Münekkile, Müdemdime ve Sûretu'l-Azâb." Keşşaf sahibi, sözüne devamla şöyle der:"Zira bu sûrede,mü'minlerin tevbelerinin kabulünden ve tevbeye muvaffak kılınmalarından bahsedilmektedir.

Bu sûreye, nifaktan uzaklaştırdığı için Mukaşkişe, münafıkların iç yüzlerini deşeleyip ortaya serdiği için Müba'sire, ve o gizlilikleri meydana çıkardığı için Müsîre; onları eşelediği için Hâfire; münafıkları rüsvay ettiği için Muhziye; onları cezalandırdığından Münekkile; ürküttüğü için Müşerride denilmiştir.

Huzeyfe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Sizler bu sûreye, Tevbe sûresi adını veriyorsunuz. Allah'a yemin olsun ki bu sûre, hiç kimseyi hariç bırakmaksızın herkesi sarsmış ve sorgulamtştır."

İbn Abbas'tan da, bu sûre hakkında şöyte dediği rivayet edilmiştir: "Bu sûre, Fâdıha (münafıkların sırlarını ortaya döküp, onları rezil rüsvây eden)dir. Bu sûre, hep münafıklar hakkında nazil olmuş ve onların durumuyla ilgilenmiştir. Öyle ki biz, nerdeyse hiç kimseyi dtşarda bırakmayacağından endişelendik. Enfâl Sûresi Bedir; Haşr Sûresi de, Benî Nadîr hakkında nazil olmuştur."[1]

 

Tevbe Sûresinin Başında Besmelenin Bulunmayışının Hikmeti

 

Şayet, "Bu sûrenin başına, besmelenin yazılmayışının sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:

Birinci izah: İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben, Osman İbn Affân'a şöyle dedim: "Sizin, Mîûn'dan olan Berâe {Tevbe) süresiyle, Mesânî'den olan Enfâl sûresini birleştirerek araya besmele koymamanızın sebebi nedir?" Bunun üzerine Hz. Osman şöyle dedi: "Hz. Peygamber (s.a.s), her ne zaman kendisine bir sûre nazil olsa, "Onu, falan yere koyun!" derdi. Berâe suresi ise Kur'an'ın en son nazil olan sûrelerindendir. Dolayısiyle Hz. Peygamber, onun nereye konulacağını beyân etmeden irtihâl etti. Berâe sûresi ile Enfâl Sûresi'nin anlattıkları hususlar birbirine yakın olduğu için, bu iki sûre peşpeşe yazılmıştır. " Kâdî şöyle demektedir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bu sûrenin, Enfâl suresinin peşinden gelen bir sûre olduğunu beyan etmediği söylenemez. Zira Kur'an, gerek Allah, gerekse Resulü tarafından nakledildiği biçimde tertib edilmiştir. Binâenaleyh şayet biz, bazı sûrelerin tertibinin Allah'dan, yani vahiy yoluyla olmadığını caiz görürsek, aynı şeyi diğer sûreler ve tek bir sûrenin ayetleri hakkında da caiz görebiliriz. Halbuki bunu caiz görmek ise, İmâmiyye'nin, "Kur'an'da fazlalık ve noksanlıklar vardır" şeklindeki iddiasını benimseyip caiz görmek manasına gelir. Bu da, Kur'an'ı hüccet olmaktan çıkarır. Aksine, doğru olan, Hz. Peygamber'in vahye dayanarak, Enfâl sûresinden sonraya koyma emrini vermiş olması ve sûrenin başındaki besmeleyi de, onun yine vahye dayanarak hazfetmiş olmasıdır?

İkinci izah: Bu konudaki ikinci izah da Ubeyy İbn Ka'b'den rivayet edilen şu husustur: O şöyle demiştir: "Ashâb, şundan ötürü bu zanna kapılmıştı: Enfâl sûresinde ahidler zikredilmiş, Berâ'e sûresinde ise ahidlerin geri alınması meselesi bulunmaktadır. İşte bu yüzden, o sûreler yanyana konulmuştur."

Avnı soru burada da söz konusudur.

Çünkü bu izah ancak biz, "ashâb, bu sûreyi, işte bu sebepten dolayı kendiliklerinden Enfâl sûresinden sonraya koymuşlardır" dediğimizde tamam olur.

Üçüncü izah: Sahabe, Enfâl ve Tevbe sûrelerinin, tek sûre mi, yoksa iki ayrı sûre mi olduğu hususunda ihtilâf etmiştir. Bu cümleden olarak bazıları şöyle demişlerdir: "Bu iki sûre, tek bir sûredir. Zira, her iki sûre de savaş hakkında nazil olmuş olup, bu iki sûrenin toplamı da, yedi uzun sûrelerden olmuş olur ki, bunların sayısı da böylece yediye baliğ olmuş olur. Bunlardan sonra da, Mîunlar (ayet sayısı yüz civarında olanlar) gelirler. " Bu görüş açıktır. Zira, bu iki sûre beraberce, 206 iikiyüzaltı) ayet olup, her ikisi de tek bir sûre durumundadır. Ashabtan bazısı da bu iki sûrenin, ayrı ayrı iki sûre olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh, sahabe arasında bu konuda bir ihtilâf zuhur edince onlar, "Bu iki sûre, ayrı ayrı iki sûredir" diyenlerin görüşüne dikkat çekmek için, aralarında bir boştuk bırakmışlar; "bu iki sûre, tek bir sûredir" diyenlerin görüşüne de dikkat çekmek için, bu iki sûre arasına besmeleyi yazmamışlardır. Bu görüşe göre de, bizim, İmamiyye'nin mezhebini caiz görmemiz gerekmemiş olur. Bu böyledir, zira sahabe arasında bu hususta bir karışıktık, bir kapalılık meydana gelince, onlar bu iki görüşten birisine kesinlikle hüküm vermeyip, bu kapalılığın her zaman sözkonusu olduğuna delâlet edecek bir şekilde muamelede bulunmuşlardır. Binâenaleyh onlar, bu kadarcık bir şüphede müsamahalı davranmayınca, "adam sende!" demeyince, bu, onların Kur'an'ı tahrif ve tağyirden koruma hususunda ne kadar titiz olduklarına ve ne kadar şedîd, müsamahasız olduklarına delâlet eder ki, bu da İmâmiyye'nin görüşünü iptal eder.

Dördüncü izah: Allah Teâlâ, Enfâl sûresini, mü'minlerin birbirlerini dost edinmelerinin ve kâfirlerden de tamamiyle uzak durmalarının gerekliliğini belirterek sona erdirmiştir. Daha sonra da, işte Cenâb-ı Hak bu hususu, "Allah'dan ve Resulünden bir ültimatomdur" çrevbe, i) ayetiyle açıkça beyân etmiştir. Bu, daha önceki sözün bir tekidi ve onun ifade edilmesi mahiyetinde olunca, aralarına bir fasılanın girmesi gerekmiştir. Binâenaleyh, bu iki sûrenin başka başka sûreler okluğuna dikkat çekmek için, aralarına bir fasıla sokulmuş; bu mananın, bizzat o cananın aynısı olduğuna dikkat çekmek için de, aralarında Besmele'nin yazılması terkedilmiştir.

Beşinci İzah: İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Ali (r.a)'ye. "Bu iki sûre 3rasında niçin Besmele yazılmadı?" diye sorduğumda, o, "çünkü Besmele bir ezandır (emniyeti ifade eder). Halbuki bu sûre kılıçla vuruşma ve ahidlerden • âzgeçmeyi emretmiş olup, bunda bir emân manası yoktur" dedi." Rivayet :--nduğuna göre, Süfyan b. Uyeyne aynı şeyi söyleyerek, bu hususu, "Size ilümanca selam verene, dünya hayatının geçici menfaatini isteyerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin "{Nisa. 94) ayetini delil getirerek te'kid etmiştir. Ona. "Hz. Peygamber (s.a.s), harbî olan kâfirlere Besmele ile mektup yazmıyor muydu?" denildiöinde. su cevabı verdi: "Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in onları, direkt olarak Allah'a davet etmesidir. Bu durumda Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlarla olan ahidlerini bir tarafa atması söz konusu değildir. Baksana O (s.a.s), mektubunun sonunda, "Allah'ın selâmı, hidayete tâbi olanlaradır" diye yazıyordu. Ama bu sûre savaşma hükmünü ve ahidlerden vazgeçme hükmünü ihtiva etmektedir. Binâenaleyh bu ikisi arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.

Altıncı İzah: Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Belki de Allah, bazı kimselerin, besmelenin Kur'an'dan olduğu hususunda münakaşa edeceklerini bildiği için, besmelenin her sûrenin başında bir ayet olduğuna ve onun, bu sûrenin başında, bir ayet olmadığına, bu sebeple yazılmaması gerektiğine dikkat çekmek için pek yerinde olarak yazılmamasını emretmiştir. Bu da, besmelenin diğer sûrelerin başına yazıldığı için onun her sûreden bir ayet olması gerektiğine delâlet eder.

"Allah ve Resulünden muahede yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur: (Ey müşrikler, haydi) yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Bilin ki siz Allah'ı aciz bırakabilecekler değilsiniz. Allah, muhakak ki kâfirleri rüsvay edecektir" (Tevt», 1-2) ayet-i kerimesi ile ilgili birkaç mesele vardır: [2]

 

Berâe Kelimesinin Manası     

 

Berâe kelimesinin manası, ilgi ve alâkanın kesilmesi, bağın sona ermesi demektir. "Aramızdaki münasebetler kesildi; aramızda herhangi bir ilgi kalmadı!" manasında olmak üzere, denilir. İşte, yine bu manada olmak üzere, "Borçtan kurtuldum" denilir.

Hak Teâlâ'nın, bu ayetin başındaki berâe kelimesinin merfû okunması hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu kelime, mahzûf bir mübtedânın haberidir. Yani, fctjj oJû demektir. Ferrâ şöyle demektedir: "Bunun bir benzeri de senin, güzel bir adama bakarak, "Güzel, vallahi..." demendir. Yani, "Bu, vallahi güzeldir" demektir. Lafzatullahın başındaki min harf-i cerri, ibtidâ içindir. Buna göre mânâ, "Bu, Allah ve Resulünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere ulaşan, gelen

bir ültimatomdur" şeklinde olur. Bu, tıpkı senin, "Bu, falancadan falancaya bir mektuptur.." demen gibidir.

b) liTjj lafzının mübtedâ, ifadeleri mübtedânın sıfatı,  ifadesinin de, mübtedânın haberi olmasıdır. Bu, senin tıpkı, "Temîmoğullarından otan bir adam, evdedir" demen gibidir.

Eğer: "Berâetin, Allah ve Resulüne; muahedenin de müşriklere izafe edilmiş olmasının sebebi nedir?" diye sorulacak olursa biz deriz ki: Allah, müşriklerle andlaşma hususunda müsaade vermiştir.. Böylece de müslümanlar, Allah'ın Resûlüyle birlikte bir araya geldiler ve o müşriklerle muahede yaptılar. Daha sonra da müşrikler, ahdi bozdular. Bunun üzerine Allah da, onların ahdini bir kenara atıp artık tanımamayı vâcib kıldı. Bu sebeple müslümanlar, kendilerini bundan sakındıran şeye muhatap oldular da, onlara "Allah ve Resûlullah'ın, sizin müşriklerle yapmış olduğunuz andlaşmalardan berî ve uzak olduğunu bilesiniz.,." denildi. [3]

 

Yapılmış Muahedenin İptal Edilmesi

 

Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s) Tebük Seferi'ne çıktığında, münafıklar geri kalarak asılsız ve yalan haberler uydurunca, müşrikler ahidlerinı bozdular. Bunun üzerine, Allah'ın Resulü onlarla olan ahidleri iptal ederek, durumdan da kendilerini haberdar etti. Şayet, "Hz. Peygamber'in, ahdini bozması nasıl caiz olur?" denilirse, biz deriz ki: Ahid, ancak şu üç sebepten dolayı bozulabilir:

a) Peygamber aleyhinde, o müşrikler tarafından gizli bir hainlik tertip edildiğinin ortaya çıkması. Peygamberin de, onların vereceği zarardan endişelenerek, böylece, ahdin bozulduğunu onlara da bildirmek için, peygamberin ahdini tanımaması. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer muahede eden bir topluluğun hainliğinden endişeye düşersen, hak ve adalet üzere durumu kendilerine bildir ve ahidîerini at..." (Enraı, 55-ve, "Onlar, içlerinden kendileriyle muahede ettiğin kimselerdir ki, muahededen sonra her defasında ahidîerini bozarlar" {Entti, 56) buyurmuştur.

b)  Hz. Peygamber (s.a.s)'in, andlaşma yaparken, bazı kimselere, zikredilen ~üddet hususunda, Allah'ın ahdin sona erdiğini emretmesine kadar, o ahdi tanıyacağım şart koşmuş olmasıdır. Binâenaleyh Allah Teâlâ, aralarındaki ahdin sona e'mesini emredince, işte bu şarttan dolayı ahid de sona ermiş olur.

c) Ahdin, bir zamana bağlanmış olmasıdır. Buna göre o müddet sona erince, ahid  sona ermiş olur. Bu "berâef'in ortaya konulmasından maksat ise, o müşriklerle, peygamberin r-rar ahid yapmayacağını ve onlarla savaşmaya azimli olduğunu ortaya koymaktır. 5. üç halin dışında ahdi bozmak, kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, bir zulüm ve va'adinden dönmek gibi olmuş olur. Halbuki, Allah ve Resulü böyle bir şeyden berî ve uzaktırlar. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak: "Muahede yaptığınız müşriklerden size hiçbir eksiklik yapmamış düşmanlarınızdan hiçbir kimseye aleyhinizde yardım etmemiş olanlar bu hükümden müstesnadır.. O halde onların müddetleri bitinceye kadar ahıdlerini tamamlayın " (Tevbe, 4) buyurmuştur. Bazı kimseler hariç, müşriklerin pekçoğunun ahidlerini bozdukları da söylenmiştir. Bozmayanlar ise, Damra ve Kinâneoğullarıdır[4]

 

Ültimatomun Hz. Ali Tarafından Müşriklere Tebliği             

 

Rivayet olunduğuna göre Mekke, hicretin sekizinci yılında fethedildi. O sırada Mekke Emîri Attâb İbn Useyd idi. Bu sûrenin inişi ise, hicretin dokuzuncu yılında olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebu Bekr'i hacc emîri tayin etmişti. Bu sûre nazil olunca, Hz. Peygamber, bu sûreyi haccda bulunanlara okuması için Hz. Ali'ye talimat verdi.. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e: "Keşke, bu sûreyi Ebû Bekir'e gönderseydtn de, o okusaydı!" denildiğinde Hz. Peygamber, "Bunu benim akrabamdan olan birisinin îfa etmesi iyi olur" dedi.

Hz. Ali yaklaşınca, Ebu Bekir bir deve böğürtüsü duydu. Bunun üzerine o durarak: "Bu, Resûluflah'ın devesinin sesidir" dedi. Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr'e katılınca, Hz. Ebu Bekir: "Emir mi, oldun; yoksa, memur musun?" deyince, Hz. Ali: "Memur!" dedi.. Sonra da, beraberce yürüyüp gittiler. Terviye gününden önce, Ebu Bekr bir hutbe Trad etti ve haccdakitere, haccın menâkisikinden (hükümlerinden) bahsetti. Kurban bayramının birinci günü, Cemretü'l-Akabe'nin yanında da, Hz. Ali ayağa kalktı ve: "Ey nâs! Ben size, Allah'ın Resulünün elçisi olarak gelmiş bulunmaktayım " dedi. Bunun üzerine onlar: "Niçin?" dediler. Hz. Ali bunun üzerine onlara, {bu sûreden) otuz veya kırk ayet okudu. Mücâhid'den bunun onüç ayet olduğu da rivayet edilmiştir.. Daha sonra da Hz. Ali: "Ben şu dört şeyi açıklamakta emrolundum:

1)  Bu yıldan sonra hiçbir müşrik, bu Beytuflah'a yaklaşamaz.

2)  Hiç kimse, çıplak olarak Kabe'yi tavaf edemez.

3)  Cennete ateak mü'min olanlar girer.

4)  Ahdi olan herkese verilmiş olan mühlete riayet edilir."

Bunun üzerine onlar: "Ey Ali, bizim, ahidlerimizi geri aldığımızı, bizimle o peygamber arasında mızrakla vuruşma ve kılıçla savaşmanın dışında, bir ahdin bulunmadığını amcanoğluna ulaştır   tebliğ et” dediler. [5]

 

Tebliğ İşinin Hz. Ali'ye Verilmesinin Sebebi

 

Alimler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, hangi sebepten dolayı Hz. Ali'ye, bu sûreyi onlara okumayı emrettiği ve bu mesajı onlara tebliğ ettirdiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak onlar şöyle demişlerdir: Bunun sebebi şudur: Ahid yapmayı ve onu bozmayı, kişinin ancak akrabasından olan bir kimsenin üstlenmesi, bir Arap örfü idi. Binâenaleyh, bunu şayet Ebu Bekir deruhte etmiş olsaydı, o zaman onlar: "Bu, ahdi bozma hususunda bizim bildiğimiz âdetin hilâfınadır" diyebilir ve bundan dolayı, bunu kabul etmeyebilirlerdi. Bunun üzerine, Hz. Ali'nin bu işi üstlenmesi ile, onların bu tür mazeretleri ortadan kalkmış oldu.

Şu da ileri sürülmüştür Hz. Peygamber (s.a.s), hacc emirliğini Hz. Ebu Bekir'e verince, kalblerini hoşnut etmek ve etrafını gözetmek için, tebliğ işini de Hz. Ali'ye vermiştir.

Şu da ileri sürülmüştür: Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir'i hacc mevsiminin emîri olarak tayin etti; arkasından da bu mesajı tebliğ etmek üzere Hz. Ali'yi gönderdi. Böylece, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr'in arkasında namaz kılmış oldu ki, bu hareket tarzı âdeta, Hz. Ebu Bekir'in imametine (halifeliğine) dikkat çekmek gibi oldu. Allah en iyisini bilendir.

Câhız da bunu ortaya koyarak, şöyle demiştir: "Hz. Peygamber {s.a.s), Hz. Ebu Bekir"i hacılara emîr olarak gönderdi ve onu hacc mevsiminin emîri tayin etti. Hz. Ali'yi de, insanlara, Berâe sûresinden birkaç ayet okuması için yolladı. Böylece Ebu Bekir imam, Ali de, imâma uyan kimse oldu. Hz. Ebû Bekir hutbe okudu, Ali de dinleyen oldu. Ebu Bekir, hacc mevsiminin emîri, hacıların önderi ve onların âmiri idi.  Halbuki, Hz. Ali için böyle bir şey söz konusu olmamıştı.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Bunu. ancak akrabamdan olan bir kimse tebliğ eder" şeklindeki sözü, Hz. Ali'nin, Hz. Ebu Bekir'den üstün tutulduğuna delâlet etmez. Ancak ne var ki, Hz. Peygamber Araplara, aralarında maruf olan, bilinen bir şekilde muamele etmiştir. Onların en büyük idarecisi, bir toplulukla andlaşma yaptığında ya da onlarla muahedede bulunduğunda bu andlaşmayı ve muahedede bulunmayı, ancak onun, meselâ kardeşi, amcası gibi, yakın akrabalarından birisi yapardı. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber bu sözü söylemiştir. [6]

 

Müşriklere Dört Ay Mühlet Verilmesi

 

"Yeryüzünde dört ay daha dolaşın" buyruğu hakkında birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis: Siyâhe Kelimesi, az yiyip az içmekle beraber, yeryüzünde yürümek, uzun süre yürümek ve şehirlerden, mamur olanlardan uzak kalmadır. Yemeyi içmeyi terkettiği için, bu yönüyle de seyyaha benzediği için, oruç tutan kimseye de 'sâlih" denilir. Müfessirler, ifadesine, "Yeryüzünde, istediğiniz gibi yürüyün, gezin dolaşın..." manasını vermişlerdir. Halbuki bu, bir emir değildir. Aksine bundan maksat, mübahltk, mutlaktık ve emânın tahakkuk edip, korkunun da zail olduğunu bildirmektir. Yani, "Bu müddet içinde siz, öldürülmekten ve savaşmaktan eminsiniz" demektir. [7]

 

Bu Süreden Maksat

 

İkinci bahis: Müfessirler şöyle demektedirler: "Bu, Allah tarafından müşriklere dört aylık bir mühlet tanımadır." Dolayısiyle "Muahedesinin müddeti dört aydan daha fazla olan kimseler, süreyi dört aya indirdiler.. Andlaşma müddetleri dört aydan az olanlar da, onu dört aya çıkardılar.   Bu duyurunun maksadı ise şunlardır:

a)  Onların, kendi kendilerine düşünmeleri, bu iş (yani İslam gerçeği) kendi lehlerine olarak ihtiyatlı tutumu izlemeleri ve bu müddetten sonra, kendileri için sadece şu üç şeyin (İslâm'a girmek, yahut cizye vermek yahud da kılıcı kabul etmek) söz konusu olacağını bilmeleridir. Böylece bu durum onları, İslâm'ı açıktan açığa kabul etmeye sevketmiş olur.

b)  Ahdi bozmanın, müslümanlara izafe edilmemesi.

c)  Allah'ın, cihadı, bütün müşriklere teşmil etmeyi, yaygınlaştırmayı dilemiş olmasıdır. Böylece Cenâb-ı Hak, ültimatomu da herkese tamîm etmiş ve onlara dört aylık bir süre tanımıştır. Bu da, İslâm'ın kuvvet bulması ve kâfirlerin korkutulması için olmuştur. Bu ise ancak, ahidlerln bozulması ile gerçekleşebilir.

d) Hz. Peygamber (s.a.s)'in, gelecek yılda hacc yapmayı murad etmiş olmasıdır. Böylece Hz. Peygamber, çıplak tavaf yapanları müşahade etmemek için, bu ültimatomu, berâeti izhâr etmekle emrolunmuştur.

Üçüncü bahis: İbnu'l-Enbari şöyle demektedir: "Hak Teâlâ'nın fe-sîhü emrinin başında bir kavi fiili gizli olup, buna göre kelamın takdiri "onlara, yeryüzünde dört ay daha dolaşınız" de!" şeklindedir. Veyahut da bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı "Rableri de onlara gayet temiz bir içecek içirmiştir. Bu şüphe yok ki sizin İçin bir mükâfattır. Sa'yiniz meşkur olmuştur "(insan.21-22)ayetinde olduğu gibi, gâibten muhataba geçiştir (iltifattır)!'

Alimler, bu dört avın hanai avlar olduöu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Zührî'den şu rivayet edilmiştir: "Berâe sûresi, şevval ayında nazil olmuştur. O halde bu dört ay. Şevval, Zilka'de, Zilhicce ye Muharrem aylandır. Bu ayların, Zilhicce'nin yirmisi ile, Muharrem, Safer, Rebîu'l-evvel ve Rebîulahir'den on gün olduğu da ileri sürülmüştür Bu aylarda öldürme ve savaşmak haram kılındığı için, bu aylar hurum (haram aylar) diye adlandırılmıştır. Şu halde "Eşhuru'l-hurum" (haram aylar)da, öldürmek ve savaşmak haram olunca, bunlar, haram olmuş olurlar.

Şu da ileri sürülmüştür: Bu müddetin dilimlerinden, kısımlarından biri haram aylardan olduğu için, bu ayların hepsine "haram" adı verilmiştir. Zira, Muharrem ayıyla beraber Zilhicce'nin yirmisi, haram aylara dahildir. Bu müddetin, Zilka'de'ntn onundan başlayarak Rebîulevvelin onuna kadar devam ettiği de ileri sürülmüştür. Çünkü, o sene yapılan hacc, kendilerinde bulunan "nesî" (tehir etme, erteleme) uygulaması sebebiyle, o vakitte yapılmıştı. Daha sonraysa ertesi senede hacc, Zilhicce'de yapıldı; bu da Veda Haccı'dır.   Bunun delili ise, Hz. Peygamber'in, "Zaman döndü de, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna rücû etti..."[8]şeklindeki ifadesidir.

Cenâb-ı Hakk'ın, ''Bilin kisiz Allah'ı aciz bırakabilecekler niz"buyruğuna gelince, bunun, "Bu zaman tanımanın, herhangi bir acziyyetten dolayı olmadığını; tevbe edenler tevbe etsinler diye, bir maslahat ve lütuftan dolayı olduğunu biliniz!.." manasında olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun "Allah'ı, hiçbir surette acze düşüremiyeceğinizi bilerek, geziniz, dolaşınız. " manasında olduğu da ileri sürülmüştür ki, bunun gayesi, "Ben size mühlet tanıdım; ve sizi serbest bıraktım, salıverdim. O halde, teçhizat ve hazırlık yapmaya dair yapılması mümkün olabilecek her şeyi yapınız. Zira, sizler Allah'ı acze düşünmezsiniz. Aksine Allah, sizi aciz bırakır ve sizin üzerinizde hükmünü yürütür " manasıdır. Bu ifadeye, "Bu mühlet, sizin Allah'ın elinden kaçıp kurtulamıyacağınız hususunda asla endişe duyulmadığını bilmeniz için verilmiştir. Zira siz, nerede olursanız olun, Allah'ın mülkünde ve O'nun hükümranlığı altındasınız " manası da verilmiştir.

Cenâb-ı Hak "Allah muhakkak ki kâfirleri rüsvây edecektir' buyurmuştur. İbn Abbas, ayette bahsedilen rezil rüsvay etmenin, kâfirlerin dünyada öldürülmeleri, âhirette de ilahî azaba duçar olmalarıyla olacağını beyân etmiştir. Zeccâc da söyle demektedir "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlere karşı mü'minlere yardım edeceğini tekeffül etmesidir, üstlenmesidir. İhzâ, utandırıcı tarafları ortaya koyarak zelil kılma, alçaltma demektir. Bu kökten olan hizy ise "utardırıcı ceza" manasına gelir. [9]

 

Muhtıranın Mahiyeti

 

"Ve, 6u Hacc-ı Ekber günü, Aİİah'dan ve Resulünden insanlara şöyle bir ilâmdır: Allah ve Resulü, müşrikleri himaye etmekten artık katiyyen uzaktır. Bununla beraber eğer tevbe ve rücû ederseniz; bu sizin için hayırlıdır. Eğer yüz çevirirseniz, şunu bilin ki, şüphesiz, siz Allah'ı aciz bırakabilecek değilsiniz. O küfredenlere acıklı bir azabı müjdele!" (Tevbe, 3).

Bil ki, Cenab-ı Hakk'ın, "Allah ve Resulünden muahede yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur" buyruğu müşriklere tahsis edilmiş tam bir cümledir. O'nun "Ve bu, Hacc-ı Ekber günü, Aİİah'dan ve Resulünden insanlara şöyle bir ilâmdır (Tevbe, 3) ifadesi de, birinci cümleye atfedilmiş diğer tam bir cümledir. Ve bu, bütün insanlar hakkında umumî bir ifadedir. Zira bu, bu hususla İlgili hükmün herkese gerekli olması bakımından mü'min ve müşrikin bilmesi gerekli olan şeylerdendir. Binâenaleyh mü'minin, savaşılabilecek zamanı, savaşmanın haram olduğu zamandan ayırdetmesi vâcibtir. Böylece Cenâb-ı Hak, bu bildiriyi, haber herkese ulaşsın ve yayılsın diye, "en büyük kalabalık" anlamına gelen "en büyük hacc günû"nde emretmiştir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [10]

 

Ezan Kelimesinin Manası     

 

Ayette gece, ezan kelimesi, i'lâm, bildirmek demektir.. Ezherî  şöyle   demektedir:   "Arapça'da,   birine   birşeyi

bildirmek manasına: denilir. O halde "ezan", izan (bildirmek) yerine geçen bir isimdir. Hakikî masdar olan da îzân'dır. Namazın ezanı da bu manadadır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Bu, Allah ve Resulünden sâdır olup insanlara ulaşan bir bildiri,   bir ilamdır" şeklindedir.  Bu tıpkı  senin,   "Bu, falancadan falancaya hitaben bir ilâmdır, bildiridir" demen gibidir." [11]

 

"Hacc-ı Ekber" Ne Demektir?   

 

Alimler, hacc-ı ekber (en büyük hacc) gününün ne olduğu hususunda   ihtilaf  etmişlerdir.   Bu   cümleden   olarak, İkrime'nin rivayetine göre, İbn Abbas (r.a) bunun, "arefe günü" olduğunu söylemiştir ki, bu aynı zamanda Hz. Ömer, Sa'îd İbn el-Mühid'in görüşüdür. Hz. Ali'den gelen iki farklı rivayetin biri de bu manadadır. Misver b. Mahreme'nin rivayetine göre de Hz. Peygamber (s.a.s), arefe günü akşamı bir hutbe okuyarak: "Şimdi bundan sonra biliniz ki bu hacc-ı ekber günüdür" buyurmuştur.

Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (r.a), hacc-ı ekber gününün, Kurban Bayramı günü olduğunu söylemiştir. Bu, Şa'bî, Nehâî ve Süddî'nin de görüşüdür. Hz. Ali'den gelen ikinci rivayet de bu manadadır. Muğîre b. Şu'be ve Sa'îd b. Cübeyr de aynı görüşü ifade etmişlerdir.

Bu hususta üçüncü bir görüş de, İbn Cüreycin Mücâhid'den rivayet etmiş olduğu şu husustur: Mücahid, hacc-ı ekber gününün, Mina günlerinin tamamı olduğunu söylemiştir. Bu, aynı zamanda Süfyan es-Sevri'nin görüşüdür. O, şöyle derdi: "Hacc-ı ekber günü, Minâ günlerinin tamamıdır. Nitekim, hâdisenin cereyan ettiği zaman parçasının tamamı kasdedilerek mesela "Cemel günü" "Sıffın günü" denir. Çünkü bu harblerden herbiri, o savaş günlerinin hepsinde devam etmiştir.

Hacc-ı ekber gününün, "arefe günü" olduğunu söyleyenlerin delili, Hz. Peygamber'inHacc Arafat'tan (ibarettir)"[12] şeklindeki hadisidir. Bir de, hacc amellerinin en büyüğünün Arafat'ta vakfe yapmak olmasıdır. Çünkü Arafat'ta vakfe'ye yetişen, o senenin haccına yetişmiş olur ve ona yetişemeyen hacca yetişememiş olur. Binâenaleyh hacc, ancak o günde meydana gelir.

Hacc-ı ekber gününün, Kurban bayramı günü olduğunu söyleyenlerin delili şudur: "Çünkü tavaf, kurban, traşve şeytan taşlamak gibi hacc amelleri ancak bu günde tamamlanır. Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre, birisi onun atının geminden tutarak, "Hacc-ı ekber nedir?" diye sorunca, o, "İçinde bulunduğun şu gündür. Haydi, "hayvanımın gemini bırak" dedi. İbn Ömer (r.a), Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (s,a.s)'in, Veda Haccında, şeytan taşlama esnasında, Kurban bayramı günü durarak: "Bu, hacc-ı ekber günüdür" dediğini rivayet etmiştir.

"Hacc-ı ekber günü ile, o günlerin tamamı murad edilmiştir" diyenlerin görüşüne gelince, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu, tek bir "gün"ün, "birçok gün" manasına alınmasını gerektirir ki, bu zahirin hilafınadır. İmdi şayet, "Bu, niçin en büyük hacc (hacc-ı ekber) diye adlandırılmıştır?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) "Umre", hacc-ı asgar (küçük hacc) diye adlandırıldığı için, buna da, "hacc-ı ekber" (büyük hacc) denilmiştir.

2) Arafat'ta vakfeye durmaya, hacc-ı ekber denilmiştir. Çünkü vakfe, haccın en büyük farzlarındandır. Zira vakfeye yetişemeyen, hacca yetişememiş olur. Bununla, Kurban Bayramı gününün kastedilmiş olması da bundan dolayıdır. Zira o günde yapılan ameller de, hacc-ı ekberin en önemli fiillerindendir.

3)  Hasan el-Basrî şöyle demektedir: "O gün, kendisinde müslümanlar ile müşrikler bir araya gelmiş oldukları için ve o gün ehl-i kitabın bayramlarına denk gelip, ne bundan önce, ne de bundan sonra bir daha böyle denk gelmediği için, hacc-ı ekber günü diye adlandırılmıştır. Böylece o gün, her kâfir ve mü'minin katında büyük kabul edilmiştir." Esamm bu izahı, "Kâfirlerin bayramında gazab vardır" diye tenkid etmiştir. Bu tenkid zayıftır. Çünkü bundan muradT o günün bütün grupların (dinlerin), büyük ve kıymetli saydığı bir gün olmasıdır ve onu "en büyük" diye tavsif edenlerden murad da, o gruplardır.

4) O yılda hem müslümanlar, hem de müşrikler Kabe'yi haccettikleri için, bu adla isimlendirilmiştir.

5)  "En büyük", Arafat'ta vakfedir, "en küçük" de, Kurban kesmedir. Bu, Atâ ve Mücâhid'in görüşüdür.

6) Hacc-ı ekber, hacc-ı kırandır; hacc-ı asgar (küçük hacc) da, hacc-t ifraddır. Bu görüş de, Mücâhid'den nakledilmiştir.

Daha sonra Hak Teâlâ, bu i'lâm'ın neden dolayı olduğunu beyân ederek, "Allah ve Resulü, müşrikleri himaye etmekten artık katiyyen uzaktır' buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır: [13]

 

1. ile 2. Ayetin Muhtevasının Farkı

 

Birinci bahis: Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Hak Teâlâ'mn, ''Allah ve Resulünden muahede yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur"(Tevte. i) ifadesi ile, "Allah ve Resulü, müşrikleri himaye etmekten artık katiyyen uzaktır'1 (Tevbe, 2) ifadesi arasında fark yoktur? Öyleyse bu tekrarın hikmeti nedir?" diyebilir.

Buna birkaç yönden cevap verilebilir:

Birincisi: İlk ayetin maksadı, bir beraatın (muhtıranın) bulunduğunu haber vermektir. İkincisinin maksadı ise, bütün insanlara, meydana gelen ve neticelenen durumu bildirmektir.

İkincisi: Birinci ayetten maksad, ahdin geri alınmasıdır. İkincisi ile ise, men ve tehdid yerine geçen, dostluğun zıddı olan, bir muhtıra kastedilmiştir. (Bu iki ayet arasında) böyle bir farkın bulunduğuna, "berâaf'in birinci ayette ilâ harf-i cerrt ile, ikinci ayette ise, min harf-i cerri ile kullanılmış olması delalet eder ki bunun gayesi şudur: Allah Teâlâ, Enfal Sûresi'nin sonunda, müslümanlara, birbirlerini dost edinmelerini emretmiş ve böylece de onların, kâfirleri dost edinmemeleri, kâfirlerden uzak durmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Allah Teâlâ burada da, mü'minlerin, yine mü'minleri dost edinmeleri gerektiğini ve müşriklerden uzak durup, onları tenkid ve onlara lanet etmeleri gerektiği gibi, Hz. Peygamber'in de böyle yapması gerektiğini beyan etmiştir. İşte bundan ötürü de, bunun peşisıra, berâeti (uzaklığı) kaldıran "tevbe"yi zikretmiştir.

Üçüncüsü: Allah Teâlâ birinci ayette, kendileriyle anlaşma yapılmış olup da, ahidlerini bozan müşriklerden berî oluşu bildirmiş, bu ayette ise, bu berî (uzak) oluşu gerektiren şeyin, onların küfür ve şirkleri olduğuna dikkat çekmek için, onları belli bir vasıfla tavsif etmeksizin, "müşrikler"den uzak olmayı belirtmiştir. [14]

 

Ayetteki İ'rab Meselesi

 

İkinci bahis: Hak Teâlâ'nın, buyruğunda bir hazif vardır ve bunun takdiri,  şeklindedir. Fakat sözden anlaşıldığı için, bunun başındaki bâ harf-i cerri hazf edilmiştir.

Bil ki ayetteki resûlühü kelimesinin merfû oluşu hususunda şu izahlar yapılır:

a) Bu, mübteda olarak merfü olup, haberi mahzuftur. Takdiri ise, "Peygamberi de onlardan beridir" şeklindedir. Bu mahzûf habere, "Allah" lafzı celâlinin haberi delalet etmektedir.

b) Bu kelime berkin lafzının tahtında mukadder olan zamire atfedilmiş olup, takdiri "O ve peygamberi, müşriklerden beridir, uzaktır" şeklindedir.

c) Ayetteki ennellâhe, mübtedâ olarak mahallen merfû olup, berîün de onun haberidir. Resûlühü lafzı da, mübtedânın mahallineatfedilmiştir. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu ifade, enne edatının ismi üzerine atfedilerek mansub olarak da okunmuştur. Çünkü bunun başındaki vâv, vav-ı ma'iyyedir. Yani '"Allah, Resulü ile birlikte, o müşriklerden beridir" demektir. Bu kelime, "civar"dan (Merur'a komşu oluşundan) ötürü mecrur olarak da okunmuştur. Bu kelimenin kasemden ötürü de mecrur olarak okunduğu söylenmiş olup, buna göre takdir, "Allah, Resulünün hakkına yemin olsun ki, müşriklerden uzaktır" şeklindedir!'

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bununla beraber eğer şirkinizden tevbe ve rücû ederseniz, bu sizin için hayırlıdır" buyurmuştur. Bu ifade, Allah tarafından tevbeye ve Allah ile Resûlullah'ın, kendilerinden berî olmalarına sebep olan şirkten sıyrılıp çkmalarına bir teşviktir.

Allah Teâlâ, "Eğer şirkten dolayı tevbeden yüz çevirirseniz, şunu bilin ki, şüphesiz siz, Allah'ı âciz bırakabilecek değilsiniz" buyurmuştur. Bu, büyük bir tehdiddir. Çünkü bu söz, Hak Teâlâ'nın onların üstüne en şiddetli azabı getirebileceğini gösterir.

Daha sonra Hak Teâlâ şöyle buyurdu: "O inkâr edenlere âhirette acıklı bir azabın olacağını müjdele ki dünya azabı geçip bitince, âhiretteki ilahî azabdan kurtulunacağı zannedilmesin. Aksine şiddetli azab, Kıyamet günü onlar için hazır beklemektedir." Buradaki "müjdeleme" istihza için getirilmiştir. Bu tıpkı, "Onların selamı dayak, ikramı sövmedir" sözüne benzer. [15]

 

Ayetteki Hükmün İstisnası

 

"Muahede yaptığınız müşriklerden, size, hiçbirşeyi eksik yapmamış ve aleyhinizde hiç bir kimseye yardım etmemiş olanlar, müstesna... Onların müddetleri bitinceye kadar, ahidlerini tamamlayın. Çünkü Allah müttakîleri

sever" (Tevbe. 4).

Ayetteki yapılmış olan bu istisnanın, ne ile ilgili olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:

1) Zeccâc bunun,  (Tevbe, ıj ayetiyle ilgili olup, takdirinin,  "Ahidlerini bozmayan müşrikler müstesna,  bu,  Allah ve Resulünden,  muahede yapmış olduğunuz müşriklere bir muhtıradır" şeklinde olduğunu söylemiştir.

2) Keşşaf sahibi şöyle demiştir; "Bunun en iyi izahı, bu ifadenin, "(Ey müşrikler) haydi yeryüzünde dört ay daha dolaşın"(Tevbe, 2) ayetinin hükmünden yapılmış bir müstesna olmasıdır. Çünkü, (tefsir ettiğimiz ayetteki) söz, müslümanlara yönelik bir hitabtır. Buna göre bunun takdiri: "Bu, Allah ve Resulünden, kendileriyle ahid yapmış olduğunuz ve (ahidlerindeki) hiçbirşeyi eksik yapmamış olan müşriklere bir ültimatomdur. Binâenaleyh bunlarla olan ahdi tamamlayın" şeklindedir.

Bil ki Allah Teâlâ, bu müşrikleri şu iki sıfatla tavsif etmiştir:

1) Ayetteki, "Hiçbirşeyi eksik yapmamışlardır" ifadesi ile anlatılan husus.

2) Ayetteki, "Aleyhinizde hiç bir kimseye yardım etmemiş olanlar" ifadesi ile anlatılan husus. Bu hususta, en doğru görüşe göre, birincisi ile, onların bizzat müslümanlara karşı savaşa yeltenmeleri; ikincisi ile de, diğer bazı (kâfirleri) buna teşvik ederek, onlara yardım etmeleri ve onları savaşa teşvik etmeleri kastedilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah"Onların müddetleri bitinceye kadar, ahidlerini tamamlayın" buyurmuştur. Bu, "Şu iki yönden ahidlerini bozmayan kimselerin, ahidlerini tamamlayın; ahidlerini tutanları, ahidlerini tutmayanlar gibi saymayın" demektir. Buna göre mana, "onlara, o ahidlerini tastamam yerine getiriniz" şeklindedir. İbn Abbas (r.a) şöyle demektedir: "Kinâneoğullarından bir cabîlenin muahedeleri dokuz ay devam etti. Hz. Peygamber (s.a.s) onlarla olan bu ahdi bozmadı."

Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah müttakileri sever" buyurdu. Bu, "İttika, bu iki kısım kâfirin {ahde vefa gösteren ile göstermeyenin) bir tjtulmamasıdır" demektir. Yahut bu ifade ile şu murad edilmiştir: "Bu kısım müşrikler, Mi bozmaktan ve andtaşmayı bırakmaktan sakındıkları için, Allah tarafından, ahıdlerinin bozulmayıp korunmasına hak kazandılar." Rivayet olunduğuna göre Bekiroğulları Kabilesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bulunmadığı bir sırada, Huzaaoğullarına saldırdılar.[16] Kureyşliler de onları silah vererek desteklediler, Derken Amr b. Salim el-Huzaî elçi olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'e geldi ve şu şiiri okudu: "Allahim! Kadîm baba dostumuz Muhammed'den istirham ediyorum: OKureyşltier sana verdikleri sözde durmadılar, verdikleri ahdi bozdular. Vetîr mevkiinde uyurken gece baskını yapıp rükû ve secde vaziyetinde bizi kılıçtan geçirdiler."

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s,a.s) "Size yardım etmezsem, ben de zafer yüzü görmeyeyim" diyerek (ona yardım vaadetti).

Bu  ayetteki  kelimesi,   dâd  harfi   ile (sizinle  olan ahidlerini bozmazlarsa ) şeklinde de okunmuştur. [17]

 

"Haram aylar çıktığı zaman, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları esir olarak yakalayın, onları hapsedin, onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah gafur ve rahimdir" (Tevbe. 5).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [18]

 

Ayın Başlangıcı ve Bitimi Hakkında Tabirler            

 

Leys şöyle demiştir: "Arapça'da bir aydan çıkıldığı zaman, "Bu aydan çıktım (tamamladım);; denilir." Ebu'l-Heysem buna "Arapçada  denilir.  Bunun manası şudur? Falanca aya girdik, yani onu giyindik." Böylece biz, o ayın yarısı geçinceye kadar, ona gittikçe daha çok bürünmüş; sonra biz onu, ikinci yarısı, gün be gün tamamlanınca, sanki kendimizden soyup çıkarmış oluruz" diye izah etti ve şu şiiri söyledi:

Ben derim ki bu hususta, tam izah şöyledir: Tıpkı nasıl bir yer bir şeyi kuşatıp onun zarfı, kılıfı olursa, aynı şekilde bir zaman dilimi de, bir şeyi kuşatır ve onun adetâ zarfı, kılıfı olur. Birşeyin mekânı, sarılan cismin dış yüzeyine temas eden,saran cismin ic vüzevinden ibarettir. Binâenalevh birsev derisinden stvrıliD cıktıöında. o. o derinin iç yüzeyinden, o satıhtan sıyrılıp çıkmış olur ki işte bu yüzey gerçekte onun mekanıdır. Tıpkı bunun gibi, bir ay tamam olduğunda, kendisini kuşatan şeyden sıyrılıp, başka bir aya girilmiş olur. O halde "selh", birşeyin, belli bir mekandan ayrılıp çıkmasıdır. Binâenaleyh bu, o şeyin, belli bir zamandan çıkıp ayrılması hakkında da kullanılmıştır. Zira mekan ile zaman arasında çok sıkı ve tam bir ilgi vardır. [19]

 

Sürenin Bitiminde, "Müşrikleri Öldürün"

 

"Haram Aylar" meselesini biz,  (Tevbe,2)ayetinin tefsirinde açıklamıştık: Bu aylar, Kurban Bayramı gününden Rebi'üt-Âhir'in onuncu gününe kadar olan zamandır. Bunlara, "haram" denilmesi Allah Teâlâ'nın o aylarda, öldürmeyi ve savaşı haram kılmış olmasından dolayıdır.

Daha sonra Allah Teâlâ, bu aylar sona erince, şu dört şeye müsaade etmiştir:

a) "Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün'.'

Bu'ayet, mutlak manada, yani nerede ve ne zaman olursa olsun, müşriklerin öldürülmelerini emretmektedir.

b) "Onları esir olarak yakalayın." Arapça'da  lafzı, "esir" manasınadır.

c) "Onları habsedin." "Hasr", bir şeyi, kendini kuşatan şeyin dışına çıkmaktan men etmektir. İbn Abbas (r.a), Cenâb-ı Hakk'ın, bu tabir ile, "Eğer kendinizi koruyabilirseniz, onları engelleyin, muhasara edin" manasını kastettiğini söylemiştir. Ferrâ da, onların "hasr"ının, Beytullah'dan uzak tutulmaları ve men edilmeleri olduğunu söylemiştir.

d) "Onların bütün geçit yerlerini tutun'.' "Marsad", düşmanın rasad edildiği (gözetildiği) yer demektir. Bu, Arapların, birisini gözettiğinde söyledikleri "Falancayı gözetledim" şeklindeki deyimlerinden alınmıştır.

Müfessirler bu ayetin manasının, "Onların Beytullah'a, veya çöle veya ticarete gitmek için tuttukları  bütün yolların  üzerinde oturup,  gözetleyin"  şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Ahfeş, bu ayette bir hazfın bulunduğunu ve kelamın takdirinin, "Onların bütün geçit yerleri üzerine.." şeklinde olduğunu söylemiştir.

Allah Teâlâ daha sonra "Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar, zekat verirlerse, yollarını serbest bırakın" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: [20]

 

Namazı Terkeden Müslüman Hakkındaki Hüküm            

 

Şafii (r.h) bu ayetle, namazı  terkeden   kimsenin öldürüleceğine istidlal ederek şöyle demiştir: "Çünkü Allah Teâlâ mutlak olarak bütün yollar ile kâfirlerin öldürülmelerini mubah   kılmış  ve   sonra   ancak   şu   üç  şey   birlikte yapıldığında, yani, küfürden tevbe edildiğinde, namaz kılındığında ve zekat verildiğinde, onların kanını haram kılmıştır. Dolayısıyla bu üç şey bir kimsede bulunmadığı zaman, onun kanının (öldürülmesinin) mubah oluşunun asliyyeti üzere kalması gerekir."

Buna göre şayet bu görüşte olmayanlar (Hanefîler), "Bundan murad, o ibâdetleri kabul edip, onların farz olduğuna inanmak olabilir. Bunun delili de, zekat vermeyenlerin öldürülmemeleridir" derlerse, Şafiîler şöyle cevap verirler: "Sizin ileri sürdüğünüz bu şey, ayetin zahirini bırakmaktır. Zekat vermeyenin öldürülmemesi meselesine gelince, bu tahsis görmüş (bir başka nass ile istisna edilmiş)tir." Eğer onlar (Hanefiler), "Bu lafzın tahsis edildiğini söylemek, niçin bu sözü, namaz ve zekatın farziyyetini ikrar etme[21] manasına hamletmekten daha makbul olsun?" derlerse, biz deriz ki: "Fıkıh usulünde şöyle bir kaide vardır: "Her ne zaman, bir lafzın mecaz? manası ile tahsis edilmesi arasında bir tezad meydana gelirse, tahsisli manayı tercih etmek evlâdır." [22]

 

Zekatı Reddedelerın Hükmü    

 

Hz.   Ebu   Bekir es-Sıddîk  (r.a)'in,  zekatı  vermeyenler   hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben, Allah'ın birlikte zjkrettiği şeyleri birbirinden ayıramam." Belki de Hz. Ebu Bekjr (r a) bununla bu gyetj kastetmjştir  Çünkü Allah Teâlâ, ancak tevbe eden, namazını kılan ve zekatını veren kimselerin yollarının serbest bırakılmasını emretmiştir. Binâenaleyh Hz. Ebu Bekir (r.a), zekat vermeyen mürtedlerle savaşmayı farz görmüştür. Onların zekâtın farziyyetini inkâr etmeleri halinde bu hükmün böyle olacağı açıktır. Ama onların, zekatın farz olduğunu kabul ettikleri halde, özellikle Hz. Ebu Bekir'e vermekten imtina etmelerine gelince, Hz. Ebu Bekir'in, onların zekâtı "halife"ye vermeyip, bundan imtina etmeleri açısından onlarla savaşmanın farz olduğuna kâm olmuş olması da düşünülebilir. Onun bu husustaki görüşü, tıpkı şeriatın diğer zahirî hükümlerinin bilinmesi gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'în dininden anlaşılan bir şeydir. [23]

 

Üçüncü Mesele

 

Biz, "tevbe"nin manasını, Bakara sûresinde   (Bakara. 37) ayetinin tefsirinde ele almıştık. Hasan el-Basrî şunu rivayet etmiştir: "Bir esir, Hz. Peygamber (s.a.s)'e duyuracak şekilde, üç defa, "Ben Muhammed'e değil, Allah'a tevbe ederim" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), "Hakkı ehline verdi, onun olduğunu bildi, onu sahn" buyurdu. [24]

 

Dördüncü Mesele

 

Allah Teâlâ'nın "Yollarım serbest bırakın " ayetine gelince, buradaki "yollar", "Beytullah'a giden  yofları "    yahut, "İşlerini görmek için gidecekleri yollar   " manasınadır. Allah, tevbe edip iman edenleri bağışlar ve onlara rahmet eder. Burada şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ, bütün hayır yollarını onlar için daraltmış ve onları çeşitli belâların içine atmış, sonra da onların, küfürden tevbe etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri halinde, dünyevî hertürlü afetten kurtulacaklarını beyan etmiştir. Binâenaleyh biz de, Kıyamet günü durumumuzun böyle olmasını fazl-ı ilahiden umarız. Dolayısıyla tevbe, nazarî (fikri) kuvveti, cehaletten; namaz ile zekat da, amelî kuvveti, uygun olmayan şeylerden temizlemektir. Bu da, en mükemmel saadetin, bunlara bağlı olduğunu gösterir, [25]

 

İltica Eden Müşrike Yapılacak İşlem

 

"Eğer, o müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver, ta ki Allah'ın 'kelâmını dinlesin. Sonra onu emin olacağı bir yere kadar (selâmetle) ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir" (Tevbe, 6).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [26]

 

Birinci Mesele

 

Bu ayetin, daha önceki ayetlerle münasebeti hususunda, İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Müşriklerden birisi, Hz. Ali (k.v)'ye: "Biz, bu (muahede) müddeti bittikten sonra, Allah'ın kelâmını dinlemek için veya herhangibir ihtiyaçtan dolayı Peygamber'e gelmek istersek, öldürülür müyüz?" deyince, Hz. Ali: "Hayır, çünkü Allah Teâlâ, "Eğer o müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver- Ta ki Allah'ın  ielammı dinlesin" buyurmuştur" der. Bu sözün izahı şöyledir: Allah Teâlâ, haram aylar çıktıktan sonra, müşriklerin öldürülmelerini emredince, bu, Allah'ın hüccetinin onların aleyhine olarak devam ettiğine ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in, daha önce söylediği her türlü delil ve beyyinenin, onların mazeretlerinin ve ileri sürecekleri şeylerin kabuf edilmemesi hususunda yettiğine delâlet eder. Bu da, müşriklerden herhangi birisinin, bir delil ve hüccet istemesi halinde, bu isteğinin nazar-ı itibara alınmayıp, ondan müslüman olmasının, aksi takdirde öldürüleceğinin söylenmesini gerektirir. Binâenaleyh bu hüküm kalblere doğunca (şâyî olunca), Allah Teâlâ böyle bir şüpheyi ortadan kaldırmak için bu ayeti zikretmiştir. Bundan maksad, bir kâfirin bir hüccet ve delil istemek için, yahut Kur'an'ı dinlemek için gelmesi halinde, ona mühlet verilmesinin vacib olup, öldürülmesinin haram olduğunu ve kendisini emin hissedeceği bir yere kadar ulaştırılmasının vâcib olduğunu beyân etmektir. Bu da, öldürmeyi meşru kılmanın hikmetinin, din-i İslam'ın kabulü ve tevhidin ikrarını temin olduğuna delâlet eder. Yine bu, Allah'ın dini üzerinde tefekkürün, en yüce makam ve derece olduğuna delâlet eder. Çünkü kanı helâl sayılan bir kâfir, kendisinin dinî tete  açfefTca, bu helal sayılma hükmü ortadan kata ve Peygamberin onu, emin olacağı bir yere kadar sağ salim ulaştırması vacib olur. [27]

 

İkinci Mesele

 

Ayetteki ehad kelimesi, ayette yer alan istecâre fiilinin açıklamış olduğu mukadder bir fiii ile merfû olup; takdiri, şeklindedir, Bu kelimenin mübtedâ olarak merfû olması caiz değildir. Çünkü, fiillerde âmil olan in edatı, fiilin dışındaki şeye gelmez. (Gelmişse, orada hazfedilen bir fiil var demektir.)

Buna göre şayet, "Ayetin takdiri sizin bahsettiğiniz gibi olduğuna göre, bu hakiki gerçek tertibin terkedilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Bu husustaki hikmet, Sîbeveyh'in bahsettiği şu husustur: "Araplar, en mühim olanı ve kendisiyle daha çok ilgilendikleri şeyi öne alırlar." Biz burada, delilin zahirinin, müşriklerin kanını akıtmanın mubah olduğunu gerektirdiğini beyan etmiştik. Binâenaleyh, (sığınmaları halinde) onların kanının heder edilmekten korunmaya daha çok itina gösterildiğine delâlet etsin diye, ehad kelimesi önce zikredilerek bu tertibe riayet edilmiştir. Zeccâc şöyle demektedir: "Bu, "şayet senden, onlardan birisi, Allah'ın kelamını dinleyinceye kadar öldürülmekten emin kılınmasını talep ederse, onu emin kıl, himaye et" demektir. [28]

 

Kelamullah Hakkında Mutezıle'nin İddiası                

 

Mutezile şöyle demiştir: "Bu ayet, Allah'ın kelâmını kâfir- mü'min, zındık-sıddîk herkesin dinlediğine delalet eder. Halkın çoğunluğunun dinlediği şey ise, sadece bu harfler ve bu seslerdir. Böylece bu, Allah'ın kelâmının, işte buharfler ve bu seslerden ibaret olduğuna delâlet eder. Bu harfler ve seslerin kadîm olmadıktan, zarurî olarak bilinen bir husustur. Zira, Allah'ınbu harflerle konuşması, ya bir anda, yahut da sırayla olmuştur. Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hak bu harfleri birden, aynı anda konuşmuşsa, bundan muntazam bir kelam meydana gelmez. Çünkü söz ancak, bu harfler varlık âlemine ardarda ve peşpeşe girdikleri zaman muntazam olur. Binâenaleyh, şayet o harfler ardarda değil de aynı anda meydana gelecek olurlarsa, bir intizâm meydana gelmez, böylece de bir kelâm teşekkül etmez. Ama o harfler ve sesler ardarda ve peşpeşe meydana geldiklerinde, "önce olanın bitmesi, sonra olanın da (bundan sonra) meydana gelmesi gerekir ki bu da, hadis olmayı, sonradan olmayı doğurur. Binâenaleyh bu, Allah'ın kelâmının rnuhdes olduğuna delâlet eder" Mutezile sözüne devamla şöyle der: "Şayet siz, Allah'ın kelâmı, harf ve seslerden başka bir şeydir" derseniz (biz deriz ki) bu bâtıldır. Zira Allah'ın Resulü, "Allah'ın sözü" ifadesiyle, ancak bu harf ve seslere işaret etmiştir."

Haşviyye ile bazı ahmak kimselere gelince, onlar, şöyle demektedirler: "Bu ayet ile, Allah'ın kelâmının, ancak bu harfler ve sesler olduğu ve Allah'ın kelamının kadîm olduğu sabit olmuştur. Binâenaleyh, harflerin ve seslerin de kadim olduğuna hükmetmek gerekir."

Bil ki, Üstad Ebû Bekr İbn Fûrek, şunu öne sürmüştür: "Biz, bu harf ve sesleri dinlediğimizde, bununla birlikte Allah'ın kelâmını da duymuş oluyoruz." Ama diğer alimler, onun bu görüşünü kabul etmemişlerdir. Zira o kadîm olan kelâm, ya bu harfler ve seslerin bizzat kendisidir veyahut da bundan başka bir şey olur. Birinci görüş, cahil kimselerin ve Haşviyye'nin görüşü olup, hiçbir akıllıya bunu söylemek yakışmaz. İkincisi de bâtıldır; çünkü böyle olması halinde biz, harfleri ve sesleri dinlediğimizde, bu harf ve seslerin mahiyetine muhalif olan diğer bir şeyi de dinlemiş oluruz. Ancak ne var ki biz, zarurî olarak, bu harf ve sesleri dinlediğimizde, bunun dışında başka bir şey duymaz; duyu organlarıyla, bunlardan başka diğer bir şeyi de idrâk edemeyiz. Böylece, bu söz de itibardan düşmüş olur.

Mutezile'nin görüşüne karşı verilecek en doğru cevap, şöyle dememizdir: Bizim dinleyip durduğumuz bu şeyler, size göre, Allah'ın kelâmının aynısı değildir. Çünkü Allah'ın kelâmı, ilk defa yarattığı harfler ve seslerdir. Daha doğrusu o harfler ve sesfer, sona ermiş, bitmişlerdir. Halbuki bizim dinleyip durduğumuz şey ise, insanın yaptığı, meydana getirdiği, okuduğu harfler ve seslerdir. Binâenaleyh, sizin bizim aleyhimize olarak söylediğiniz ve bizi ilzam etmek istediğiniz şey, sizin aleyhinize de vaki olur.

Bil ki, Ebu Ali el-Cübbaî, bu ilzamın çok kuvvetli olmasından dolayı, şaşırtıcı bir yol tutarak, şöyle demiştir: "Allah'ın kelâmı, harflere ve seslere benzemeyen, onlardan farklı bir şeydir. Ve o kelâm, her okuyucunun okumasıyla beraber devam eder. " Mutezile bile, bu görüşün zayıflığı ve tutarsızlığı hususunda mutabakat halindedirler. Allah en iyisini bilendir. [29]

 

Taklid Kâfi Değil, Mutlaka Tefekkür Gereklidir          

 

Bil ki bu ayet, dinde taklidin yeterli olmadığına, mutlaka tefekkür etmenin ve düşünmenin gerektiğine delâlet

etmektedir. Bu böyledir, zira taklid yeterli olsaydı, bu kâfire mühlet verilmemesi; aksine ona, "ya iman edeceksin; yahut da seni öldüreceğiz" denilmesi gerekirdi. Aksine, biz ona bunu söyleyemiyor, ona mühlet veriyor, korkuyu ondan gideriyor ve bize de, onu, kendisini emniyette hissedeceği bir yere ulaştırmamız vâcib olunca, biz bunun, ancak, dinde taklidin yeterli olmadığı; tam aksine, mutlaka hüccet ve delilin gerekli olduğu gerekçesiyle olduğunu anlamış oluyoruz. İşte bu sebepten dolayı, bir düşünme ve istidlalde bulunma zamanı olsun diye, ona mühlet veriyor ve ona bir süre tanıyoruz.

Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Ayette, bu sürenin ne kadar olacağına delâlet eden herhangi bir açıklama yoktur. Belki de, bunun miktarı ancak örf ile tayin edilir. Binâenaleyh, her ne zaman bir müşrikte, onun hakkı, hakikati aradığı; istidlal etmenin yollarını araştırdığına dair alâmetler görülürse, o zaman ona mühlet tanınır, yakası da bırakılır. Yok, eğer onda, hakdan yüz çevirdiğine, yalanlarla oyalayarak zamanı geçiştirdiğine dair bir şeyler hissolunursa, o zaman ona iltifat edilmez. Allah en iyisini bilendir. [30]

 

Müşriğin Kur'an Dinleme Talebi  

 

Bu ayette zikredilen bir başka husus da, o müşriğin Kur'an'ı dinlemek   istemesidir.    Bu   sebeple   biz   diyoruz   ki, onun  delilleri   dinlemesi  ve  şüphelerine   karşı  cevap talebinde bulunması da, bu hususa dahildir. Bunun delil  şudur: Alllah Teâlâ, o emin kılmanın ve himaye etmenin vâcib olduğunu, onun bilgisizliğine bağlamıştır. Zira Cenâb-ı Hak, "Çünkü onlar, bilmeyen bir kavimdir" buyurmuştur. Buna göre mana, "Bilmeyi istediği, hakka ulaşmayı arzuladığı için onu emin kıl, himaye et" şeklinde olur. Şu halde, kendisinde böyle bir illet ve sebep bulunan herkese emân vermek vâcib olur. [31]

 

Burada Kelamullah Ne Demektir?

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ta ki Allah'ın kelâmını dinlesin..." ifadesi hakkında da şu izahlar yapılmıştır.

a) Cenâb-ı Hak, bu ifadeyle, Kur'an'ın tamamını dinlemesini murad etmiştir, Zira, delîl ve beyyinelerin tamamı, Kur'an'dadır.

b)  Cenâb-ı Hak, bu tabirle onun, Berâe sûresini dinlemesini murad etmiştir. Çünkü bu sûre, müşriklere karşı nasıl muamele edileceğine dair hükümleri ihtiva etmektedir.

c) Cenâb-ı Hak bu tabirle, delillerin tamamını dinlemesini murad etmiştir. Kur'an-ı Kerim, delillerin büyük bir çoğunluğunun yerine geçen bir kitap olduğu için, burada özellikle zikredilmiştir.

Cenâb-ı Hak, "Sonra onu emin olacağı bir yere kadar selamette ulaştır'1 buyurmuştur. Bu, "Onu, içinde, gerek canları gerekse malları hususunda kendilerini emniyyette hissedecekleri kavimlerinin memleketlerine ulaştır" demektir. Ancak bundan sonra, onlarla savaşmak ve onları öldürmek caiz olur. [32]

 

Yedinci Mesele

 

Fukahâ şöyle demiştir: "Meselâ, İslâm'a girme ümidiyle Allah'ın kelâmını dinlemek gibi şer'î bir maksat; yahut da ticari bir gayeyle yurda girmek için eman dilemiş olması hariç, kâfir olan bir harbî (kendisiyle savaşılan), İslâm memleketine girdiği zaman, malıyla beraber kendisi de ganimet malı olmuş olur. Binâenaleyh, şayet o, bir çocuğun veya bir delinin emân vermesiyle İslâm beldesine girmiş olursa, bunların emânlan da bir tür emân sayılır. Binâenaleyh o kimsenin kendisini emniyyette hissedeceği yere ulaştırılması gerekir. Bu da o kimsenin ve malının korunmuş bir vaziyyette, kendisi için emniyyet beldesi olan bir yere ulaştırılmasıdır. Yine o müşriklerden, İslâm memleketine elçi olarak giren olursa, bu elçilik de onun hakkında bir "emân" sayılır. Yine bir kimse, İslâm beldesine bir mal almak gayesiyle girerse, hem onun matı, hem de kendisi için emân söz konusudur. Aliah, en iyisini bilendir. [33]

 

Müşrikler Ahidlerine Bağlı Kalırlarsa Siz de Bağlı Kalınız

 

"O müşriklerin Allah yanında, Resulü yanında nasıl bir ahdi olabilir? Mescid-i Haram'm yanında muahede yaptıklarınız müstesnadır. O halde bunlar size karşı doğrulukla hareket ederlerse, siz de kendilerine öylece doğrulukla muamele edin. Şüphesiz ki Allah, sakınanları sever" (Tevbe. 7).

Bu ayetin başındaki keyfe "nasıl?" kelimesi, istifhâm-t inkârî'dir. Bu, senin tıpkı, "Beni geçemez, onun beni geçmesi uygun düşmez!" manasında, "Senin gibi birisi nasıl olur da beni geçebilir!" demen gibidir. Ayette bir hazf olup, bunun takdiri, "Yapılmış olan ahdi bozmayı kalblerinde gizledikleri halde, buna rağmen, müşriklerle daha nasıl bir ahid yapılabilir? Ahdi bozmayıp ona vefasızlık göstermedikleri için, Mescid-i Haram'da kendileriyle ahidleştiğiniz kimseler müstesna. -Bunların, Kinâne ve Damraoğulları olduğu söylenmiştir.- Siz, bunların akibetlerini gözetiniz. Onları öldürmeyiniz.. Onlar, sizin ahdinize doğrulukla muamele ettikleri sürece, siz de onlara, aynı şekilde doğrulukla muamele edin.  Zira Allah

muttakileri sever Yani,"Allah'ı sayan herkes, ahid yapmış olduğu kimselere karşı, ahdini tastamam îfâ eder" demektir. Allah en iyisini bilendir. [34]

 

Kâfirlerin Galip Geldiklerinde Tutumları

 

"Onların nasıl ahdi olabilir ki; eğer size galebe ederlerse hakkınızda ne bir yemin ne de bir vecibe gözetip tanımazlar. Sizi ağızJarıyla (güya) hoşnut ederler, fakat kalbleri dayatır. Onların çoğu fâsıkdırlar. Onlar, Allah'ın ayetleri mukabilinde az bir pahayı satın aldılar da, O'nun yolundan halkı zorla men

ettiler. Gerçekten, onların yapageldikleri şeyler ne kötüdür! Onlar bir mümin hakkında ne bir yemin, ne de bir vecibe gözetip tanımazlar. Onlar, taşkınlarınta kendileridir" (Tevbe, &-10).

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetin başındaki keyfe tabiri, müşriklerin sözlerinde durmalarının ihtimal verilmeyen, uzak görülen bir şey olduğunu ifade etmek için tekrar getirilmiştir. Malûm olduğu için de, fiili hazfedil mistir. Yani, "Onların halleri, yeminlerini ve ahidlerini kuvvetlendiren birtakım şeylerin geçmesinden sonra, size galip gelmeleri halinde herhangi bir ahde ve andlaşmaya vefa göstermeyip, sizin hakkınızda bunları devam ettirmeyecekleri bir vaziyet olduğu halde, onlarla nasıl başka bir ahid yapılır?" demektir. İşte ayetin ifade ettiği mana budur.

Bu ayette bulunan lafızların açıklanması gerekmektedir. Arapça'da, bir kimseden üstün olduğun zaman, iyine damın üzerine çıktığın zaman,  denilir.

Leys de şöyle demiştir: "Zuhur", bir şeyi elde etmek, onu elde etmeye muvaffak olmak demektir. denildiğinde, bunun manası, "Allah o müslümanları o müşrikler üzerine yüceltti, üstün getirdi" şeklinde otur. Cenâb-ı  Hakk'ın,  "Su suretle de galip çıktılar" (Sat, 14) ve "O hak dini bütün dinlerden üstün kılacaktır"(Sat. 9) ayetleri de bu manadadır. Yani, "onu, bütün dinlere üstün kılmak, üstün getirmek içindir, demektir.

Bu husustaki sözün özü şudur: Başkasını yenen kimsede, bir kemal sıfatı meydana gelir. Böyle olan herkes, kendisini galip ve üstün görür.. Mağlup olan ise, noksanmış gibi otur. Noksan olan da, kendisini gösteremez, noksanlığını gizler.. Böylece zahara fiili, kinaye yoluyla, galip gelmek manasına gelmiş olur. Zira galip gelme manası da onun levâzımındandtr, zarurî sonuçlanndandır. Binâenaleyh, tabiri "Onlar size güç yetirirlerse, size galip gelirlerse..." manasını taşımaktadır. "Gözetip tanımazlar.. buyruğu hakkında Leys şöyle demektedir: "Arapça'da "gözetme" anlamında denilir. Bu, kişinin birini beklemesi, gözetlemesi, gözetmesi anlamına gelir. Yine Arapça'da bekçileri, muhafızları manasında, "kavmin bekçisi..." denilir." Ayette "Sözüme bakmadın" (Tâha,94)varid olup, manası "sözümü tutmadın, onu gözetmedin" demektir. [35]

 

İll Kelimesinin Manası

 

Ayetteki iII kelimesine gelince, bu hususta da şu görüşler ileri sürülmüştür:

a)  Bu, "ahid" anlamına gelir. Nitekim şair şöyle demiştir: "Biz onların, ahidlerinden caydıklarını gördük.. Oysa ki,ahid ve söz sahibi olan kimse, (bundan cayarak), yaian söylemez..." Burada ili, ahid manasındadır.

b) Ferrâ, ili kelimesinin yakınlık, karabet manasına geldiğini söylemiştir. Nitekim san  "Hayatın hakkı için, senin

Hassan Kureyş'e olan yakınlığın, deve yavrusunun, deve kuşu yavrusuna olan yakınlığı gibidir" demiştir.

c) iII kelimesi, yemin anlamındadır Nitekim Evs Ibn Hacer beytinde, bu kelimeyi yemin manasında kullanmıştır. Yani, "yemin.." demektir.

d)  İli kelimesi, Allah (c.c)'ın isimlerindendir. Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a)'in, Müseylime'njn hezeyanlarını dinlediğimde, "Bu söz, İll'den (Allah'dan) sudur etmez!.." dediği rivayet edilmiştir. Zeccâc bu görüşü tenkit ederek, "Allah'ın isimleri, gerek hadislerden, gerekse Kur'an'dan öğrenilmiştir. Hiç kimsenin, "Yâ İliu!" dediği duyulmamıştır" demiştir.

e) Zeccâc şöyle demektedir: "Bana ve Arapça'nın muktezâsına göre, gerçekte ili kelimesi, bir şeyi keskinleştirme anlamındadır. Nitekim, Arapça'da, kargıya itle denilmiş olması bu manadadır. Yine "şekilli, dik ve güzel kulaklar" manasında olmak

üzere, denilir.

f)  el-Ezherî şöyte demTştir: "îl", Cenâb-ı Allah'ın İbranice'deki isimlerinden birisidir. Bunun Arapçalaştırılmış olması ve böylece de İli denilmiş olması mümkündür.

g)  Bazıları şöyle demişler: "Bu kelime, birşey saf hale gelip parladığında, Arapların, bunu ifade için kullandıktan fiilinden alınmıştır.lnci satana (incilerin) parlaklığından ötürü, denilmesi de bu köktendir. Yine parlaklıkta, kargıya benzeyen kulağa da, denilir. Arapçada, denilir, yani, "Onun, sesini yükselttiği bir iniltisi vardır" demektir. Kadın vaveyla kopardığında, İlgili denilir. O halde ahd, bozulma şaibelerinden arınmış, uzak ve adetâ parlak olduğu için, "ili" adını almıştır; yahut da, cemiyetler anlaşma yaparken, seslerini yükselttikleri ve onu ilan ettikleri için bu ismi almıştır. [36]

 

Zimme Kelimesinin Manası

 

Cenâb-ı Hakk'ın "ne de bir vecîbe (gözetirler)" ifadesindeki "zimmet" ahd manasında olup, cem'i zımem ve zimâm şeklinde gelir. Zimmet, "insanın üzerine gerekli (vacib) olan her şey" manasınadır ve bu zayi etme (gereğini yapmama) halinde, ilgilinin kınanmasına sebep olacak şeydir. Ebu Abdullah şöyle demiştir: "Zimmet, kendisinden dolayı utanılan, yani ondan dolayı zemmedilmekten kaçınılan

şey demektir. Nitekim, "O, kendi kendini ktnadı, tenkid etti" manasında denilir. Bunun bir benzeri de 4*^ (günahtan kaçındı),  (günahtan vazgeçti) ve (zorluktan çekindi) fiilleridir. Cenab-ı Allah'ın "Sizi ağızlarıyla güya hoşnut ederler, fakat kalbleri dayatır" ifadesi, "Onlar dilleri ile tatlı ve güzel sözler söyterler, halbuki kalblerinde bunun tam aksi bulunur. Çünkü onlar, içlerinde sadece kötülük ve eğer  oelirse size ezivet etme niyeti tutarlar" demektir.

Allah Teâlâ, "Onların çoğu  âşıklardır" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili şu iki soru vardır:

Birinci soru: Bu sıfatı taşıyanlar, kâfirlerdir. Küfür ise, fısktan daha çirkin ve kötüdür. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın onları iyice zemmedilmeleri gereken bir yerde, "fâsıklar" diye tavsif etmiş olması nasıl güzel ve yerinde olabilir?" [37]

 

Kâfirlerin Hepsi Fâsık mıdır?

 

İkinci soru: Kâfirlerin hepsi fâsıktır. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah'ın, "Onların çoğu fasıklardır" demesinin manası ne olabilir?

Birinci soruya şu şekilde cevap verilebilir: Kâfir, dini hususunda bazan âdil, bazan da fâstk ve kötü nefisli olur. Bundan dolayı, bu ayetle murad edilen, ahid bozmayı âdet haline getiren o kâfirlerin ekserisinin, gerek dinleri hususunda, gerekse kavimleri nezdinde fâsık olmalarıdır. Binâenaleyh "fâsık" vasfı da, iyice tenkidi ifade etmektedir.

İkinci sorunun cevabı da, geçen cevabın aynısıdır. Çünkü kâfir ba2an, yalandan, ahdi bozmaktan, hile ve tuzaktan sakınır, bazan da bu işleri yapar. Böylesi insanlar, bütün insanlara ve bütün dinlere göre kınanmıştır. O halde ayetteki, "Onların çoğu {asıklardır" ifadesiyle, "Onların çoğu, bu kötü sıfatlara sahiptir" manası kastedilmiştir.

İbn Abbas (r.a) da bu ayet için, "O kâfirlerin bir kısmının müstüman olup şirklerinden tevbe etmeleri ihtimali vardı. Nitekim bu hal gerçekleşti. İslam'ı kabul edecek olanların bu hükmün haricinde kaldığını göstermek üzere, "Onların çoğu {asıklardır" demiş olması uzak bir ihtimal değildir" demiştir.

Allah Teâlâ "Onlar Allah'ın ayetleri mukabilinde,

az bir pahayı satın aldılar da. O'nun yolundan halkı zorla men ettiler" buyurmuştur. Bu hususta şu iki görüş vardır:

1) Bununla, müşrikler kastedilmiştir. Mücâhid şöyle der: "Ebu Süfyanb. Harb, kendi müttefiklerine ziyafet vermiş, Hz. Peygamberin müttefiklerini (bunun dışında) bırakmıştır.   Bunun  üzerine onlar,  bu  ziyafetten  dolayı,  aralarında olan  ahdi bozmuşlardır.

2) Bu ayette bahsedilenlerin, ahdi bozma hususunda müşrikleri destekleyen bir grup yahudi olması da uzak bir ihtimal değildir. Binâenaleyh bu tabirden maksad, o yahudileri kınamak olmuş olur. Bu, Kur'an-ı Kerim'de, sanki hep yahudtlere has kılınmış bir ifade gibidir. Bu husus, Allah Teâlâ'nın; "(Onlar), hakkınızda ne bir yemin, ne de bir vecîbe gözetip tanımazlar" ifadesini, bu ayette iki kere tekrar etmesi ile de kuvvet kazanır. Binâenaleyh eğer bu ifade ile müşrikler kastedilmiş olurlarsa bu, sırf (lüzumsuz) bir tekrar olur. Ama bununla yahudiler kastedilmiş olursa, bu bir tekrar olmaz. Bunun için, ikinci mana daha uygundur.

Allah Teâlâ daha sonra da, "Onlar, taşkınların tâ kendileridir"buyurmuştur. Bu, "Onlar, Allah'ın dini hususunda, kanun koyduğu hususlar ile, ahd ve anlaşmanın gerektirdiği şeyleri çiğneyip geçerler" demektir. Bunda, son derece ileri bir tenkid (kınama) vardır. Allah en iyi bilendir. [38]

 

Dönüş Yapan Müşriklerin Durumu

 

"Bununla beraber eğer tevbe ve rücû ederler, namaz kılarlar, zekat verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdirler. Biz, ayetleri, bilecek kimseler için açıklarız. Eğer ahidlerinden sonra yine yeminlerini bozar ve dininize saldınrlarsa. o zaman küfrün o önderlerini hemen öldürün. Çünkü onlar, andlan olmayan adamlardır. Umulur ki onlar bu suretle taşkınlıktan vazgeçerler" (Tevbe. 11-12).

Bil ki Allah Teâlâ, kendisi hakkında ne bir (yemin), ne de bir vecibe gözetmeyen, ahdini bozan, münafıklıkta birleşen ve Allah'ın koyduğu kanunları çiğneyip geçen kimselerin hallerini beyân edince, bunun peşine, onların namaz kılmaları, zekat vermeleri halinde, haklarındaki hükmün nasıl olacağını beyan buyurmuş ve bu hükmü de, "Artık onlar sizin dinde kardeşinizdirler" ifadesinde toplamıştır. Bu ifade, imanın bütün hükümlerini taşır. Eğer bu, tafsilatlı bir şekilde açıklanacak olsa, çok uzar. [39]

 

"İn" Şart Edatının Hükmü

 

İmdi şayet, "Bir şarta in (eğer) edatıyla bağlanan şey, o şart bulunmadığı zaman, söz konusu olmaz. Bu da, ayette bahsedilen üç şart bulunmadığı 2aman, din kardeşliğinin tahakkuk etmemesini gerektirir. Halbuki bu müşkildir. Çünkü çoğu kez o kimse fakir olabilir, yahut zengin olsa bile, (malının üstünden) bir sene geçmeden zekat vermesi ona farz olmaz" denirse, biz deriz ki: Bu hususu, (Nisa, si) ayetini tefsir ederken, "Bir şarta in edatı ile bağlanan şeyin, o şart bulunmadığı zaman, bulunmaması gerekmeyeceğini" beyan etmiştik. Böylece bu soru zail olur. Alimlerden, "Bir şarta in (eğer) edatı ile bağlanan şey, o şart bulunmadığı zaman bulunmaz" diyenler, bu ayet hususunda şunu söylemişlerdir: Müslümanlar arasında İslam sebebiyle meydana gelen kardeşlik, namaz ve zekat şartlarının ikisine birden bağlanmıştır. Çünkü Allah Teâlâ, kardeşliğin meydana gelmesi hususunda, zekatın verilmesini de şart koşmuştur. Binâenaleyh üzerine zekat vermek farz olmayan kimsenin de, zekatın farz olduğunu kabul etmesi farzdır. Bundan dolayı o (fakir) kimse, zekatın farz olduğunu kabul edince, din kardeşliğinin şartını yerine getirmiş olur. İbn Mes'ûd (r.a), "Ebu Bekr'e Allah rahmet etsin, O, dinî konularda ne derin bir fakihti" demiştir. İbn Mes'ud (r.a), bu sdzü ile, Hz. Ebu Bekir (r.a)'in, zekat vermek istemeyenler hakkındaki, "Allah'a yemin ederim ki, onun birlikte zikrettiği iki şey yani namaz ile zekat arasında ayırım gözetmem" sözünü kastetmiştir.

Allah Teâlâ, "Artık onlar sizin din kardeşinizdirler" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır: [40]

 

İhvan ve İhve Kelimelerinin Kullanılışı

 

Birinci bahis: Ferrâ, ayetteki kelimesinin, bir mübtedanın takdiri ile "Onlar, sizin kardeşlerinizdir" manasında olduğunu söylemiştir. Bu tıpkı, "Şayet babalarının kim olduğunu bilmeseniz de, zaten onlar sizin din kardeşlerinizdir..." (Ah ab, 5) ayetinde olduğu gibidir.

İkinci bahis: Ebu Hatim şöyle demiştir: "Bütün Basra ulemâsı, "ihve" kelimesinin, neseb bakımından kardeş olanlar hakkında; "ıhvân" kelimesinin de, "dostluk" manasında kardeşlik için kullanıldığını söylemişlerdir." Bu görüş yanlıştır. Zira, hem dostlar hem de dost olmayanlar hakkında ihvan ve ihve kelimeleri kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Mu minler ancak kardeştirler (ihvetun)"{HUCurt, -\o) buyurmuş; ama, neseb yönünden olan kardeşliği kastetmem iştir. Yine ayette, "gerek kardeşlerinizin (ihvani-kum) evlerinden..." (Nur, 6i) ayetinde ise neseb yönünden kardeş olanlar hakkında ihvan tabirinde kullanılmıştır.

İbn Abbas: "Bu ayet, ehl-i kıblenin kanını akıtmayı haram kılar" demiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz ayetleri bilecek kimseler için açıklarız" buyurmuştur. Keşşaf sahibi: "Bu, iki cümle arasına girmiş bir itiraziyye cümlesi olup, bundan maksat, andlaşma yapılan müşriklere ait hükümlerle, o hükümlere riayet etmeye dair tafsilatlı olarak açıklanan şeyleri düşünmeye teşvik etmeye sevketmektir" demiştir. [41]

 

Ahdi Bozmaları Hakkında

 

Daha sonra "Eğer ahidlerinden sonra, yine yeminlerini bozar ve dininize saidtnriarsa... " buyurulmuştur. Arapça'da tıpkı, yön ipliğinin eğirildikten sonra, (geri çevrilerek) bozulması gibi, andlaşmayı kesinleştirdikten ve katîleştirdikten sonra, onu bozan kimseler hakkında, denilir. "ipini sağlamca bükdükten sonra söküp bozan..." (Nam, 92) ayetinde de böyledir. Eymân kelimesi, yemin ve kasem etmek manasında olan, yemîn kelimesinin çoğuludur. Sağ elin adı olan yemîn kelimesinin, aynı zamanda yemin hakkında kullanılmasının sebebinin ise, andlaşma yapan kimselerin, bu andlaşmayı yaparken sağ ellerini birbirine uzatmış olmaları olduğu ileri sürüldüğü gibi, yeminini yerine getiren kimsenin yeminindeki bereket ve uğurdan dolayı da,

kaseme yemin adının verildiği de söylenmiştir. Buna göre ayetteki  ifadesi, "onar ahidlerini bozarlarsa..." manasındadır. Burada bozulan ahid hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1)  Bu, ekseri ulemânın görüşü olup, buna göre bundan maksat, onların Hz. Peygamber {s.a.s)'e verdikleri ahdi bozmuş olmalarıdır.

2)  Buradaki ahid, iman ettikten sonra müslüman olmak manasına hamledilmiş olması mümkündür. Böylece bununla, onların iman ettikten sonra mürted olmaları murad edilmiş olur. İşte bundan dolayı, bu ayeti bazıları, şeklinde okumuşlardır. Hem meşhurdan kıraatten, hem de bu ayetin, ahdi bozanlar hakkında nazil olmasından dolayı, birinci tefsir daha evlâdır. Zira, Allah Teâlâ onları iki gruba ayırmışur. Allah, onlardan tevbe edenleri seçip ayırınca, geriye sadece ahdi bozmaya devam eden kimseler kalmış olur. Cenâb-ı Hakk'ın "ve dininize saldırırlarsa.."  buyruğuna gelince,  Arapça'da "Onu, kargısıyla dürttü, yaraladı" ve "Kötü sözle yaraladı.  ' deniliyor. Leys, şöyle demektedir: "Bazı Araplar, şeklinde kullanır ve bu tabirleri bu şekilde birbirinden ayırırlar. " Buna göre ayet-i kerimenin manası, "Onlar dininizi ayıplar ve dininizi tenkit ederlerse" şeklinde olur. [42]

 

İnkâr Edenlerin Cezası

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O zaman küfrün o önderlerini hemen öldürün " buyurmuştur. Bu, "Her ne zaman onlar böyle yaparlarsa, siz de bunu yapın   " demektir. Bu ifadeyle ilgiii birkaç mesele vardır: [43]

 

Birinci Mesele

 

Nâfi, İbn Kesir ve Ebû Amr, ikinci hemzenin de telyini ile eimmete'l-küfr; diğer kıraat imamları da iki hemze ile

eimmetel-küfr şeklinde okumuşlardır. Zeccâc şöyle demiştir. Eimme'nin aslı " dir. Nasıl misal'in cem'i emsile gelirse, bu kelime de imam'ın cem'idir. Ancak ne var ki, iki mim bir araya gelince, birincisi ikincisine idğam edilir ve harekesi ikinci hemzeye verilir. Böylece de kelime elmme haline gelmiş olur. Aynı kelime de iki hemzenin bir arada bulunması nahoş olduğu için ikincisi meksur olan yâ'ya dönüşmüş olur. Bu, bütün nahivcilerce tercih edilen görüştür.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Keşşaf sahibi şöyle der: Eimme lafzı, hemze ile başlayan ve kendisinden sonra, yâ ile hemze arası bir hemze bulunan bir lafızdır. Açık iki hemze ile okumak, Basralıtara göre makbul olmasa dahi, meşhur olan bir kıraattir. Ama, ikinci hemzeyi açık bir yâ ile okumak ise meşhur bir kıraat değildir. Bunun kıraat olması da caiz değildir. Binâenaleyh, bunu açık bir yâ ile okuyan kimse, kırâatta hataya düşmüştür ve lafzı tahrif etmiştir. [44]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın  buyruğunun manası, "Bütün kâfirleri, öldürün" demektir. Ancak ne var ki Allah Teâlâ, tebaayı da bu bâtıl şeylere teşvik edenler onlar olduğu için, özellikle onların liderlerini ve reislerini zikretmiştir.. [45]

 

Üçüncü Mesele

 

Zeccâc şöyle der: "Bu ayet, zımmînin, İslâm aleyhinde konuşması halinde öldürülmesi gerektiğini ifade eder. Zira, onunla yapılan andlaşma, İslâm aleyhinde bulunmama şartına bağlıdır. Binâenaleyh şayet İslama ta'n edecek olursa, ahdini bozmuş ve ahdine vefa göstermemiş olur."

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "çünkü onlar, yeminleri olmayan adamlardtr" buyurmuştur. İbn Âmir, bunu, hemzenin kesresiyle îmane şeklinde okumuştur. Bu kıraat hakkında şu iki izah yapılmıştır:

a) "Onlar için bir emân yoktur." Yani, "Onlara emân vererek emîn kılmayınız.." demektir. Böylece bu ifade, korkutmanın zıddı olan îman (emân vermek) fiilinin bir masdarı olmuş olur.

b) "Onlar kâfirdirler, onların İmanları yoktur." Yani, "Onlar için bir tasdik ve bir din söz konusu değildir" demektir. Diğer kıraat imamları ise, hemzenin fethası ile, eymâne şeklinde okumuşlardır ki, bu, "yemin" kelimesinin çoğulu olup, manası, "Onların gerçekten yeminleri, andları yoktur. Onlann yeminleri, yemin değildir" şeklindedir. Ebu Hanîfe (r.h), kâfirin yemininin yemin addedilmeyeceği hususunda, işte bu ifadeye tutunmuştur. Şafiî (r.h)'ye göreyse, onların yeminleri de bir yemindir. Ebu Hanîfe'ye göre bu ayetin manast, "Onlar, yeminlerine vefa göstermeyince, onların yeminleri, sanki yemîn olmamış gibi olur" şeklindedir. (Şafiî'ye göre) bunların yeminlerinin bir yemin olmasının delili de, Allah Teâlâ'nın ifadesinde, onların, yeminlerini "bozmakla" vasfeditmiş olmalarıdır.. Binâenaleyh, şayet o yeminler yemin sayılmasaydı, onların bozulmasından bahsetmek yerinde ve doğru olmazdı.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Umulur ki onlar (bu taşkınlıktan) vazgeçerler" buyurmuştur. Bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman küfrün önderlerini hemen öldürün" emriyle ilgilidir. Yani, "Onlardan sudur eden bunca büyük kabahat ve suçlardan sonra, onlarla savaşmanızdaki maksadınz, onları içinde bulundukları küfürden vazgeçirmek olsun" demektir. İşte bu, Allahu Teâlâ'nın insana olan sonsuz keremi ve lütfundandır. [46]

 

Ahidlerini Bozup Peygamberi Çıkartanlarla Savaş

 

"Ey mü'minler yeminlerini bozan, ve peygamberi sürüp çıkarmayı kuran ve bununla beraber ilk Önce sizinle kendileri muharebeye başlayan bir güruh ile dövüşmez misiniz? Onlardan korkacak mısınız? Eğer gerçekten inanmış kimselerseniz, kendisinden korkmanıza daha çok lâyık olan biri varsa o da Allah'dır" (Tevbe, 13).

Bil ki Allah Teâlâ, "Ozaman küfrün o önderlerini hemen öldürün" buyurunca, bunun peşinden, o müslümanları onlarla savaşmaya teşvik eden sebebi de zikrederek: "Ey mü'minler, yeminlerini bozan., bir güruh ile dövüşmez misiniz?" buyurmuştur.

Bil ki Allah Teâlâ bu ayette, herbiri tek başına bile, onlarla savaşmayı gerektiren üç sebepten bahsetmiştir. Artık bu üç sebebin bir arada bulunması halinde durum nasıl olur, siz düşünün'. Bunlar şunlardır:

1) Onların, ahidlerini bozmalarıdır. Bütün müfessirler bunu, "ahdi bozmak" manasına hamletmişlerdir. İbn Abbas, Süddî ve Kelbî, bu ayetin, Hudeybiye'den sonra yeminlerini bozan ve Huzâ'a Kabilesi'nin aleyhine Bekroğulları'na yardımda bulunan Mekke kâfirleri hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu ifâde, bir caydırıcılık özelliği taşısın ve başkalarına bir göz dağı olsun diye, andlaşma yaptıktan sonra, onu bozanlarla savaşmanın, başka kâfirlerle savaşmaktan daha gerekli olduğuna delâlet eder.

2)Cenâb-ı Hakk'ın "Peygamberisürüp çıkarmayı kuran..." tabirinin ifade ettiği husustur. Hiç şüphesiz ki bu hal, savaşı gerekli kılan en kuvvetli sebeplerdendir.

Alimler, bu hususta ihtilaf ederek, bazıları bundan muradın, Hz. Peygamber hicret ederken, O'nun Mekke'den çıkarılması olduğunu söylerken, bazıları da, o kâfirlerin Hz. Peygamberi öldürmek maksadıyla bir araya gelip meşverette bulunduktan sonra, Hz. Peygamber'i Medine'den çıkarmalarının kastedildiğini söylemişlerdir.

Diğer bazıları da şöyle demişlerdir: "Tam aksine onlar, Hz. Peygamber'i, Mekke'den çıkmaya sevkeden şeyler için bir araya geldiklerinde, O'nu Mekke'den çıkarmayı kastetmişlerdir. Bu şey de, ahdi bozmak ve peygamberin düşmanlarına yardım etmektir. Böylece çıkarma işi, onlardan sudur eden ve Mekke'den çıkmaya sevkeden şeye nisbetie, onlara izafe edilmiştir. " Hak Teâlâ'nın "Peygamberi sürüp çıkarmayı kurdular" ifadesinde anlatılan husus, ya bilfiil tahakkuk etmiştir veyahut da, o fiil tamamiyle tahakkuk etmese bile, buna azmetmekle meydana gelmiştir.

3) Hak Teâlâ'nın "bununla beraber ilk önce sizinle kendileri muharebeye başlayan" buyruğunun ifade ettiği husustur.

Yani, "Bedir'de savaşmaları ile " demektir. Çünkü onlar, kervan sapasağlam kurtulduğunda, "Biz, Muhammed ve onunla beraber olanların kökünü kazımadıkça dönmeyiz " demişlerdi.

Bir ikinci görüşe göre de Allah, o kâfirlerin, Huzâ'aoğullannın müttefikleriyle savaşmalarını kastetmiştir. Böylece onlar, ilk önce ahdi bozanlar olmuş oldular. Bu görüş, âlimlerin ekserisinin görüşüdür. Cenâb-ı Hak, bu işi başlatanın daha zâlim olduğuna dikkat çekmek için, "ilk önce sizinle kendileri muharebeye başladılar" buyurmuştur.

Allah, bu üç sebebi açıklayınca, buna ilavede bulunarak "Onlardan korkacak mısınız? Eğer gerçekten inanmış kımselerseniz, kendisinden korkmanıza daha çok layık olan biri varsa O da Allah 'dır" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesi, yukarıda zikredilen savaş sebeplerini birkaç yönden kuvvetlendirir:

a)   Güçlü ve yeterli birtakım gerekçeler saymak, onları açıklamak onları kuvvetlendirir.

b) Sen bir kimseye "Hasmından korkuyor musun?" dediğinde, bu ifade, o kimseyi hasmından korkmayı kendisine yed iremeyeceği için, bir tahrik olmuş olur.

c) Cenâb-ı Hakk'ın, ''Kendisinden korkmanıza daha lâyık olan biri varsa o da Allah'tır" buyruğu da bunu ifade eder.

Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Eğer bir kimseden korkuyor, onu nazar-ı dikkate alıyorsan, son derece kudretli, kibriyâ ve celâl, azamet sahibi olduğu için, bilesin ki Allah, kendisinden korkulmaya, nazar-ı dikkate alınmaya daha lâyıktır. Halbuki, o insanlardan gelecek olan zararın en son haddi, öldürülmektir. Ama, Allah'dan beklenene gelince bu, bu dünyada kaçınılmaz olan kınama ve zemm ile âhiretteki çok şiddetli olan azâbdır."

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer (gerçekten) inanmış kimselerseniz..." ifadesi "Siz, şayet Allah'a iman ederek inanmış iseniz, sizin bu savaşa atılmanız gerekir. " anlamındadır. Bu da, "şayet siz, böyle bir savaşa atılamtyor iseniz, sizin mü'min olmamanız gerekir" demektir. Böylece bunun, o mü'minleri o ahdi bozan kâfirlerle savaşmaya sevkeden bu yedi tür manayı ihtiva ettiği sabit olmuş olur. Geriye, ayetle ilgili birkaç bahis kalmıştır:

Birinci bahis: Vahidî, ehl-i meânî'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Sen, "Bunu yapmıyorsun" dediğinde, bilesin ki bu ifade, meydana gelmesi düşünülmüş olan bir şey hakkında kullanılmış olur. Ama sen, "Yapmadın mı?"

dediğinde, sen bu sözü, bilfiil meydana gelmiş, bulunmuş bir iş hakkında söylemiş olursun. Bu iki söz arasındaki fark şudur: Hiç şüphesiz lâ edatı ile, muzarî fiiller olumsuz yapılır. Binâenaleyh, sen bu olumsuzluk edatının başına elif getirdiğinde, bu, gelecekteki bir şeyi yapmaya bir teşvik olmuş olur da, böylece bunu sen, şu andaki işi nefyetmek için kullanmış olmazsın. Binâenaleyh, bunun başına etif geldiğinde elâ, (bu aynı zamanda) hali gerçekleştirmek manası ifade etmiş olur."

İkinci bahis: İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ayetteki ''(şöyle şöyle olan) bir kavim ile döğüşmez misiniz" ifadesi, Mekke'nin fethi hususunda bir teşviktir. "Yeminlerini (yani andlarını) bozan bir kavim" ifadesi ile Cenâb-ı Hak Kureyş'in, Hz. Peygamler (s.a.s)'in müttefikleri olan Huzâ'a Kabilesi'ne karşı Bekr Oğullan Kabilesi'ne yardım edişlerini kastetmiştir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, Peygamberine, Kureyş'e karşı harekete geçmesini ve Huzaa Kabilesi'ne yardım etmesini emretmiştir. Hz. Peygamber {s.a.s), bunu yerine getirdi ve ashabına, Mekkelilere karşı hazırlanmalarını emretti. Ebu Süfyan b. Harb, Rum (Bizans) İmparatoru Herakl'in yanında bulunuyordu. Bunun üzerine oradan döndü ve Medine'ye gitti. Kendisinden yardım istemek (şefaatçi olmasını taleb etmek) için, Peygamber (s.a.s)'in kızı Hz. Fatıma'ya gitti. Ama o bunu kabul etmedi. Hz. Fatıma bu hususu, oğulları Hasan ve Hüseyin'e söyledi, onlar da bunu kabul etmedi. Bunun üzerine.Ebu Süfyan, Hz. Ebu Bekir'den bunu istedi. Odakabutetmedi. Daha sonra Hz. Ömer'e başvurdu. Hz. Ömer de işi sıkı tuttu. Hz. Ali'ye başvurunca, Hz. Ali de keza onun isteğine icabet etmedi. Ebu Süfyan bunun üzerine, Hz. Abbas (r.a) ile, kendisi ile samimi dost olduğu için ondan eman diledi, o da ona eman verdi. Böylece Hz. Abbas eman verdiği için, Hz. Peygamber (s.a.s) de ona eman vererek, onu saldı. Bunun üzerine Hz. Abbas (r.a): "Ey Alah'ın Resulü, Ebu Süfyan'da şöhret arzusu ve büyüklük duygusu var. Binâenaleyh ona (bir şeref) ver" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "(Mekkelilerden) kim, Ebu Süfyan'ın evine girerse, o emin olacaktır (ona dokunulmayacak)" dedi. Ebu Süfyan Mekke'ye döndü ve: "Kim evime girerse, o emindir (garantidedir)" diye nida etti. Mekkeliler de, onun başına üşüştüler ve onu güzelce dövdüler. İşte bu esnada Mekke fethedildi. İbn Abbas (r.a)'ın söylemek istediği budur.

Hasan el-Basri ise: "Bu ayet ile, bunun murad edifmiş olması caiz değildir. Çünkü Berâe Sûresi, Mekke'nin fethinden bir yıl sonra nazil oldu" demiştir. Bu meselenin doğrusunu yanlışından ayırdedebilme, ancak hadislerle (sahih rivayetlerle) bilinir.

Üçüncü bahis: Ebu Bekr el-Esamm şöyle demiştir: "Bu ayet, Hak Teâlâ'nın "Ey mü'minler! Sizin hoşunuza gitmediği halde, üzerinize savaş farz kılındı..." (Bakara, 216)ayetinde de olduğu gibi, mü'minlerin bu savaşı hoş görmediklerine delâlet eder. Bundan dolayı Hak Teâlâ onlara, bu ayetleri ile emin kıldı (garanti verdi)."

Kâdi de şöyle der: "Allah Teâlâ bazan, bir farzı yerine getirmeyi kerih görmeyen ve onda kusur etmeyen kimseleri de, yine o farzı yapmaya teşvik eder. Binâenaleyh şayet o, cihada bu gibi teşviklerin fayda vermeyeceğini, mutlaka orada savaşın kerih (nahoş) görüleceğini kastetmiş ise, bu da doğru olmaz. Çünkü Hak Teâlâ'nın, böyle bir teşvik olmasa da mutlaka vuku bulacak olan o kerih görmenin meydana gelmemesi için, cihada bu şekilde teşvik etmiş olması da caizdir.

Dördüncü bahis: Bu ayet, bir mü'minin Rabbinden korkması, O'nu nazar-ı dikkate alması, O'nun dışındaki hiçkimseden korkmayıp nazar-ı dikkate almaması gerektiğine detâlet eder. [47]

 

Savaşı Gerektiren Durumlar

 

"Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlan azablandırsm; onları rüsvay etsin; size, onlara karşı nusret versin; müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın ve kalblerinizden gayzı gidersin. Allah, dilediği kimseye tevbe nasib eder. Allah alimdir, hakimdir " (Tevbe. 14-15).

Bil ki Allah Teâlâ, bir önceki ayette, "Ey müminler, yeminlerini bozan (...} bir kavim ile dövüşmez misiniz?" buyurunca, bunun peşinden, herbiri mü'minlere savaşa yönelmesini gerektiren yedi husus zikretmişti. O, bu ayette savaş emrini tekrar ederek, savaşın beş faydasını saymıştır ki, bunların da herbirinin, tek tek de olsalar, kıymeti çok büyüktür, ya bunların hepsi birden bulunursa, o zaman durum nasıl olur?

Savaşın faydalarından birincisi "Allah sizin ellerinizle onları azablandırsm" ayeti ile ifade edilen faydadır. Bu ifade ile igili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Yapılan bu iş meşru olduğu halde Allah, bunu "azab" diye ifade etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ kâfirlere azab edecektir. Binâenaleyh O, isterse o azabı bu dünyada peşin olarak verir, isterse ahirete bırakır. [48]

 

Resulullah Kavminin Azaplandırılması

 

İkinci bahis: Bu ayette bahsedilen azab etme ile, bazan öldürme, bazan esir alma, üçüncü bir husus olarak onların mallarının ganimet olarak alınması kastedilmiştir. Bundan dolayı, "a2ablandırma"nm içine üçü de girer. Buna göre şayet, "Allah Teâlâ, "Sen içlerinde iken (ey habibim), Allah onlara azab etmez" (Entâi, 33) buyurmamış mıdır? Binâenaleyh daha nasıl, "Allah sizin ellerinizle onları azablandınr" demiştir?" denilirse, biz de deriz ki: "Allah'ın, "Sen içlerinde iken (ey habibim), Allah onlara azab etmez"[Enta\, 33) ayeti ile, onların köklerini kazıyacak bir azab; "Allah sizin ellerinizle onları azablandırır" ayeti ile de, öldürme ve onlarla savaşma azabı kastedilmiştir. Bu iki azab arasındaki fark şudur: "Kökü kazıma azabı, her nekadar (kökü kazınan kavim içindeki) günahsız kimselerin sevablartnın artmasına sebeb olsa da, bazan günahsız kimselere de şamil olan, katil (öldürme) azabı ise sadece günahkar kimselere mahsus olan bir azaptır.

Üçüncü bahis: Alimlerimiz, "külün fiilini de Allah yaratır" şeklindeki görüşlerine, "Allah sizin ellerinizle onları azabiadırır" ayetini delil getirmişlerdir. Çünkü bu "azablandırma" ile, öldürme ve esir alma manası kastedilmiştir. Ayetin zahiri, bu öldürüp esir almanın, aslında Allah'ın işi olduğuna, ancak O'nun, bu işini, kullarının elleriyle varlık âlemine getirdiğine delâlet eder ki bu, biz (ehl-i sünnetin) görüşü hususunda, açıktır.

Cübbâî buna karşı cevap vererek şöyle der: "Allah Teâlâ'nın, mü'min kullarının elleriyle, kâfirlere azab ettiği söylenebilecek olsaydı, o zaman, kâfirlerin elleriyle de mü'min kullarına azab ettiği, peygamberlerini kâfirlerin lisanlarıyla yalanladığı ve yine kâfirlerin lisanlarıyla müslümanları lanetlediği de söylenebilirdi. Çünkü Allah Teâlâ bunun da yaratıcısıdır. Şu halde bu, Cebriyye'ye göre (ehl-i sünnetçe) caiz olmadığına göre, Allah Teâlâ'nın, kulların fiillerinin yaratıcısı olmadığı anlaşılır. Allah Teâlâ bu tefsire göre, bütün taatlan kendisinin fiili olarak belirttiği gibi, zikrettiğimiz bu şeyleri de, O'nun emri ve lûtuflan ile meydana gelmiş olmasından dolayı, mecazî olarak zatına izafe etmiştir." Alimlerimiz Cübbâî'nin bu iddiasına cevap olarak şöyle demişlerdir: "Bize karşı, ilzam ettiğiniz şeye gelince, gerçekten durum böyledir. Ancak ne var ki biz, Allah Teâlâ'nın, bütün cisimlerin yaratıcısı olduğunu bildiğimiz halde, bunu dil ile söylemeyiz. Mesela biz, "ey idrarların ve dışkıların (pisliklerin) yaratıcısı; Ey böcekleri ve kurtçukları meydana getiren!" demeyiz. İşte burada da böyledir. Yine biz, zinanın, livâtanın ve diğer çirkin fiillerin ancak Allah'ın onu yapmaya kadir kılması ve imkân vermesi ile meydana geldiği hususunda mutabıkız. Ama, "Ey zina ve livâtayı kolaylaştıran" veya "Ey bunların önündeki engelleri kaldıran" denilmez. İşte burada da böyledir. Cübbâî'nin, "Öyleyse murad, kudret vermektir" şeklindeki sözü hususunda deriz ki: "Bu, sözü zahirinden saptırmaktır. Bu ise, ancak kahir ve kesin başka bir delil bulunursa olabilir. Kahir ve kesin delil, burada bizden yanadır. Çünkü fiil ancak, meydana gelmiş bir dâî (sebeb)ten ötürü sadır olur. Bu dâî ise ancak Allah tarafından meydana getirilir. [49]

 

Savaşın İkinci Faydası: Kâfirleri Zelil Kılmak

 

Savaşın faydalarından İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlan rüsvay etsin" buyruğunun anlattığı husustur. Bu, "Allah onların başına öylesine bir zillet ve hakirlik verir ki, kendilerini mü'minlerin ellerinde kahrolmuş, zefîl ve rezil-rüsvay bulurlar" demektir. Vahidî, "Bu tabirin manası, "Siz onları öldürdükten sonra, Allah onları rezil eder" demektir" der. Bu, o rezil rüsvay oluşun, onlar için ahirette meydana geleceğine delâlet etmektedir: Bu görüş, rezil-rüsvay oluşun dünyada vâkî olduğunu beyân ettiğimizden ötürü, zayıftır. [50]

 

Üçüncü Fayda: Mü'minlere Zafer Sağlama

 

Üçüncü fayda, Hak Teâlâ'nın "Size, onlara karşı nusret versin" ayetinin ifade ettiği husustur. Bunun manası şudur: "Kahredilmeleri yüzünden, onların rezil ve rüsvay olmaları gerçekleşince, onlara karşı kahir ve üstün olmaları sebebi ile, müslümanlar için de yardım ve muzafferiyet meydana gelmiştir."

Buna göre eğer bazıları, "Bu rezil-rüsvay oluş, mü'minler için o yardımın meydana gelmesini gerektirince, bu yardımı (nusreti) ayrıca zikretmek abes ve manasız olur" derlerse, biz deriz ki, "Durum öyle değildir. Çünkü onların bu rezil ve rüsvay oluşlarının, mü'minler eliyle meydana gelmiş olması, fakat başka bir sebepten ötürü mü'minlerin başına da bir bela gelmesi muhtemeldir. İşte Cenâb-ı Hak, "Size, onlara karşı nusret (yardım-muzafferiyet) versin" buyurunca, bu ifade mü'minlerin bu yardımdan, fetihden ve zaferden istifâde ettiklerine delâlet eder. [51]

 

Dördüncü Fayda: Mü'minleri Sevindirme

 

Dördüncü fayda, Cenâb-ı Hakk'ın "Mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın" buyruğunun ifade ettiği husustur. Daha önce Huzâa Kabilesi'nin müslüman olduğunu, Kureyş'in Huzaa'ya karşılık Bekiroğullarına karşı yardım ettiğini, böylece onların başına bela ve musibetler getirdiğini, bunun üzerine de, Allah Teâlâ'nın Bekiroğulları'nın yaptıktan bu şeylere karşılık onların (Huzaalıların) kalblerine şifâ verdiğini zikretmiştik. Malumdur ki, düşmanından uzun bir süre eziyet çeken bir kimseye, Allah, o düşmanına karşı en güzel bir şekilde güç-kuvvet verince, onun bundan duyduğu şükür ve ferahlık çok büyük olur. Bu, onun kalbinin kuvvetlenmesine ve azminin artmasına bir sebep teşkil eder. [52]

 

Beşinci Fayda: Kalblerden Gayzı Giderme

 

Savaşın beşinci faydası, ayetteki,  "Ve kalblerinden gayzı gidersin" tabiri ile anlatılan husustur.

Bir kimse şöyle diyebilir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın" ifadesi, Allah'ın gayzdan doğan eleme şifa verdiğini ifade eder. Binâenaleyh bu, gayzı gidermenin ta kendisidir. O halde ayetteki, 'Ve kalblerinden gayzı gidersin" tabiri, bir tekrardır." Buna şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ, bu fethin (Mekke Fethi'nin) onlara nasib ve müyesser olacağını va'adetmişti. Bundan dolayı onlar, bunun ne zaman olacağını beklemekten ötürü bir sıkıntı içinde idiler. Nitekim, "İntizâr (beklemek), kırmızı ölümdür" denilir. İşte Cenâb-ı Allah, onların kalblerinde, bu beklemeden doğan zahmet ve sıkıntıyı gidermiş, ferahlık vermiştir. Bu izaha göre, ayetteki, "Müzminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın" ifadesi ile, "Kalblerinden gayzı gidersin" ifadesi arasındaki fark ortaya çıkar.

Cenâb-ı Hakk'ın, savaş için zikrettiği beş fayda, işte bunlardır. Bunların hepsi de, insandaki "gazab kuvvefinden neş'et eden şeyleri teskin etmeye yöneliktir. Gazab kuvvetinden neş'et eden şeyler ise, düşmanının başına büyük bela getirmek, ondan intikam almak ve gayzını tatmin etmek, gidermektir. Allah Teâlâ, bu faydalar içinde, mal (ganimet) elde etmeyi ve yiyecek-içecek elde etmeyi zikretmemtştir. Çünkü Araplar, bir hamiyyet (taassub) ve izzet-i nefis duygusu üzerine yaratılmış bir topluluktur. İşte bundan ötürü Hak Teâlâ, onların bu karakterlerine daha uygun ve münasip düştüğü için, onları bunlarla teşvik etmiştir. Bu hususla ilgili geriye birkaç bahis kalmıştır:

Birinci bahis: Bu açıklamalar, Mekke'nin fethine uygundur. Çünkü Mekke'nin Fethi hadisesinde cereyan eden şeyler, ayette bahsedilen şeylere benzemektedir. İşte bundan dolayı, ayetin Mekke'nin fethi hakkında olduğunu söylemek mümkündür.

İkinci bahis: Ayet-i kerime, mucizeye delalet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu hallerin meydana geleceğini (önceden) haber vermiştir. Bu haller de, ayetteki habere uygun olarak meydana gelmiştir. Böylece bu, gaybtan haber verme olmuştur. Gaybden haber verme ise bir mucizedir.

Üçüncü bahis: Bu ayet-i kerime, sahabenin, Allah'ın ilminde (katında) hakiki bir iman ile mü'min olduklarına delâlet eder. Çünkü bu ayet, onların kalbterinin, dinden (İslam'dan) ötürü, gayz ve hamiyyet duygusu ile dopdolu olduğuna, İslam dininin yücelip yayılması için büyük bir arzu ve istek duyduklarına delâlet eder. Böyle haller ise ancak mü'minlerin kalblerinde bulunur.

Bil ki Hak Teâlâ'nın, bunları böyle sıfatlarla vasfetmiş olması, onların merhametli ve şefkatli olmalarına mani değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak onları, "Onlar müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı ise onurlu ve zorludur" (Mâide, 54) ve "Onlar, kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler"(Fetın, 29) diye tavsif etmiştir.

Allah Teâlâ daha sonra, "Allah dilediği kimseye tevbe nasib eder" buyurmuştur.

Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Bu ifade, müste'nef (yeni) bir cümle olarak zikredilmiş olup, sözüne bir cevap (netice) olması mümkün değildir. Çünkü "Allah dilediği kimseye tevbe nasib eder" ifadesini, mü'minlerin kâfirlere karşı savaşmasına bir ceza ve mükâfaat saymak mümkün değildir." Ferrâ ve Zeccâc şöyle devam ederler: "Bunun bir benzeri de "Fakat Allah dilerse senin kalbini mühürler" {Şura, 24) ayetidir. Söz (mana) bu ifâdede tamamlanmış, sonra Allah Teâlâ aynı ayetin devamında yeni bir söze başlayarak 'Ve Allah bâtılı Mahveder" (Şura, 24) buyurmuştur.

Bazı alimler ise, "Bu tevbenin, o savaşın bir mükâfaat ve cezası olması mümkündür" derler. Bunun, birkaç yönden izahı yapılır:

1)  Allah  Teâlâ  onlara,    savaşı    emredince,  Esamm'ın    görüşüne  göre, muhtemelen bu onlardan bazılarına zor gelmiştir. İşte mü'minler savaşa atılınca, bu amel, onların önceki isteksizliklerine ve zorun sam al a rina karşı bir tevbe yerine geçmiş olur.

2) Nusret ve zaferin, gerçekleşmesi büyük bir nimettir. Kul, Allah'ın nimetlerinin peşpeşe geldiğini müşahede ettiği zaman, bu müşahedenin onu bütün günahlarından tevbe etmeye sevketmesi uzak bir ihtimal değildir.

3) Yardım, nusret ve fetih gerçekleşip, ellerine çokça mal (ganimet) ve nimetler geçtiğinde, bunların lezzetleri haram olan bir yoldan elde edilecekken, o mal ve makam elde edildiğinde helâl yoldan elde etmek de mümkündür. Böylece mal ve makamın çokluğu, bu yönlerden insanı tevbeye sevkedici olur.

4) Bazıları şöyle derler: "İnsan nefsi, dünya ve onun lezzetlerine karşı büyük bir temayül duyar. Dünyanın kapıları insana açılıp, Allah Teâlâ da onun için hayırlar murad edince, o kul dünya zevklerinin değersiz ve önemsiz olduğunu anlar. O zaman dünya, onun gözünde çok değersiz bir hale gelir. Böylece bu, nefsin dünyaya iltifat etmemesine vesile olur. İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Süleyman (a.s)'dan naklettiği, "Bana öyle bir mülk ver ki, o benden başka hiç kimseye lâyık (nasib) olmasın" (Sad,34)şeklindeki sözünün tefsirinde zikredilen açıklamalardan birisi de budur. Yani, "Bu mülkün meydana gelmesinden sonra, artık hiç kimse dünyayı taleb etmekle meşgul olmasın" demektir. Sonra bu kul, mülklerin en büyüğü olan bu mülkün tahakkuk etmesi esnasında, onun dünyadan ötürü meydana gelmediğini, onun lezzetlerinde ve arzularında hiçbir faydanın bulunmadığını anlar. O zaman, kalbi dünyadan yüz çevirir ve ona zerrece kıymet vermez.   Böylece savaşın olmasının, sayılan bu beş faydayı temin ettiği, bu faydaların meydana gelişinin, tevbeye sebep olduğu ve dolayısı ile tevbenin savaşa bağlı olduğu sabit olmuş olur.

Allah Teâla, "... dilediği kimseye" buyurmuştur. Çünkü insanın dünya malına nail olması ve ona dünyanın kapılarının açılması, bazan kalbin dünyadan yüz çevirmesine sebep olur ki, bu ancak AHah Teâlâ'nın kendisi hakkında hayrı murad ettiği kimse için söz konusudur. Bazan da bu hal, insanın dünyaya İyice dalmasına, onun için kendisini âdeta helak etmesine, bu sebeple Allah yolundan uzaklaşmasına da sebep olabilir. İşte zikrettiğimiz şekilde (insanların) durumu farklı farklı olduğu için, Allah Teâlâ, "Allah dilediği kimseye tevbe nasib eder" buyurmuştur.

Sonra Cenâb-ı Hak, yani Allah, mülkünde ve metekûtunda, yaptığı ve istediği her şeyi bihakkın bilir, yani, "ahkâmında ve fiillerinde hikmet sahibi olup, isabet edendir" buyurmuştur. [53]

 

Cihad İmtihanı Her Mü'mini Beklemektedir

 

"Yoksa siz, Allah sizden cihad edenleri, AJlah'dan, Resulünden ve mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri bilmeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptığınız her şeyi bilendir" (Tevbe, 16).

Bil ki önceki ayetler, cihada teşvik eden ayetlerdi. Bu ayetten maksad ise, bu teşviki daha çok beyân etmektir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [54]

 

Birinci Mesele

 

Ferrâ şöyle demiştir: "Ayetteki em (yoksa) edatı, sözün ortasında gelen, bir istifham edatıdır. Eğer bu edat ile bir ibtida (yeni bir cümleye başlama) murad edilir ise, elif veya hel edatıyla birlikte kullanılır." [55]

 

İkinci Mesele

 

Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Kendi cinsinden olmayan birşeyin içine girdirdiğin herşeye Arapça'da "velîce"

denilir.   Kelimenin   aslı   vüluc   (girmek)   masdarıdır.

Binâenaleyh, kendilerinden olmadığı halde, bir kavmin içine giren ve onlara katılana da "velîce" denilir. Buna göre, "velîce" kelimesi duhûl (girmek) fiilinden gelen dahile kelimesi gibi; vülûc (girmek) fiilinden, faîle vezninde bir isimdir."

Vahidî ise: "Arapça'da, müfred ve çoğul olarak, onlar  benim dostumdur" denilir" demiştir. [56]

 

Gerçek Mü'minin Alâmeti     

 

Bu ayetin gayesi, şunu beyan etmektir: Bu hâdisede mükellef, ikabtan ancak şu iki şeyin olmasıyla kurtulabilir:

a) Allah'ın "siz mü'mın/erden dhad edenleri bilmesi..." ile... Burada bilme (ilim) zikredilmiştir. Bundan maksad malum, yani "bilinen şey"dir. Bununla kastedilen, onlardan cihadın sâdır olmasıdır. Ancak ne var ki birşeyin meydana gelmesi için, onun meydana geleceğinin, Önceden Allah tarafından biliniyor olması gerekir. Şüphesiz böylece Allah Teâlâ'nın, onun meydana geleceğini bilmesi, onun var olmasından kinaye kılınmıştır. Hişam b. el-Hakem bu ayeti, "Allah Teâlâ birşeyi, ancak o şey meydana geldiği zaman bilir" şeklindeki görüşüne delil getirmiştir.

Bil ki, ayetin zahiri, her ne kadar Hişam İbn el-Hakem'in söylediği şeyi düşündürse de ayetten kastedilen, bizim beyan ettiğimiz husustur.

b) Ayetteki, "Allah'dan, peygam­berinden ve mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri... bilmeden" ifadesiyle anlatılan husus. Bu şartın zikredilmesinden maksad şudur: Mücahid, bazan muhlis olarak değil, münafık olarak, içi dışından başka olduğu halde cihâd edebilir. İşte böyle cihad eden kimse, Altah'dan, O'nun peygamberinden ve mü'minlerden başkasını dost ve sırdaş edinmiş olur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, onları ancak nifaktan, riyadan ve kâfirlere dostluk göstermekten uzak bir biçimde tam bir ihlâsla ve din yoluna muhalif olan şeyleri iptal edip yok etmek için cihâd ettiklerinde kendi başlarına bırakacağını beyan etmiştir. Bundan maksat, savaşmayı vâcib kılmanın gayesinin, savaşın bizzat kendisi olmayıp, aksine bunun Allah'ın rızasını elde etmek amacıyla canı ve malı feda ederek Allah'ın emrine ve hükmüne boyun eğerek yapılmasıdır. İşte o zaman bu savaştan faydalanılmış olur. Ama, başka gayelerle savaşa yönelmek ise, kesinlikle hiçbir şey ifade etmeyen şeylerdendir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, ne yaparsanız haberdardır" buyurmuştur. Bu, "Allah, onların niyetlerini ve maksatlarını bilir, bunlara muttalidir; hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Dolayısiyle insanın niyetine ve kalbinin hallerine sahip olma hususunda titiz davranması gerekir" demektir. İbn Abbas (r.a): "Allah Teâla, insanın içinin, dışından başka ve farklı olmasına razı olmaz. O, mahlûkatından ancak istikâmet ve doğruluk ister. Nitekim O: "Gerçekten, "Rabbimiz Allah'dır" deyip de sonra doğruluğu iltizâm edenler,,."(Fussiiet, 30) buyurmuştur" der. Yine o, "Savaş farz kılındığı zaman münafık, münafık olmayandan; mü'minlere dost olan, düşman olandan ayrılmıştır" demiştir. [57]

 

"Allah'a şirk koşanların, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahit iken, Allah'ın mescidlerini imâr etmeye ehliyetleri yoktur. Onların hayır namına bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır. Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imâr eder. işte doğru yolu bulmaları umulanlar bunlardır" (Tevbe, 17-18).

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [58]

 

Muhtıra Karşısında Müşriklerin  Tutumları               

 

Bil ki Allah Teâlâ bu sûreye, kâfirlerden berî olunduğunu, hem de tekidli olarak zikretmekle başladı. Sonra bu uzak durmaya sebebiyet veren kabahat ve rezaletlerine yer verdi. Müteakiben onların, bu dışlamayı doğru bulmayıp kendileriyle birlikte yaşamanın gerektiği konusunda ileri sürdükleri şüphelerini nakletti. Bunlardan birincisi, bu ayette zikredilen husustur. Bu böyledir, çünkü onlar (kendilerine göre) güzel sıfatlar ve hoş hasletlerle muttasıfttrlar. Bu da onlarla içice bulunmayı, onlarla yardımlaşma ve dayanışmayı gerektirir. Mescid-i Haram'ı imar eden kimseler olmaları, işte bu sıfatlardan birisidir.   İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Abbas, Bedir Savaşı'nda esir edildiğinde, müslümanlar nnun vanına aelerek. Allah'ı inkâr ettiğinden ve akrabayla irtibatı kestiği için onu ayıpladılar.. Hz. Ali, ona sert bir biçimde konuşarak: "Sizin, övgüye değer hasletleriniz yok mudur?" dedi. Bunun üzerine Abbas: "Biz, Mescid-i Haram'ı imâr ederiz, Kabe'ye perde takarız, hacılara su dağıtırız, köleleri esirlikten kurtarırız..." dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Abbas'ın sözünü reddederek: ''Allah'a şirk koşanların... Allah'ın mescidlerini imâr etmeye ehliyetleri yoktur!" ayetini inzal buyurdu. [59]

 

Mescidleri İmar Etmek Ne Demektir?

 

Mescidleri imâr etmek iki kısımdır: Bu, ya onlara devam etmek ve çokça gitmek şeklinde olur; nitekim Arapça'da bir kimse birisiyle fazla içli dışlı olursa, "Falanca, falancanınmeclisini imâr etti" denilir. Yahut da bu, bildiğimiz manada, binaları imar etmek şeklinde olur. Eğer ayetten maksat bu ikinci mâna ise, buna göre mana şu şekilde olur: "Kâfirler, mescidleri onarmaya teşebbüs etmezler. Bu zaten, onlar için caiz de değildi. Çünkü mescid, ibâdet yeridir. Binâenaleyh, ona saygı duyulması gerekir. Kâfir ise onu küçümser ve saygı göstermez. Yine kâfir, Allah'ın, "Müşrikler ancak bir necistir" (Tevbe, 28) ayetinden dolayı, hükmen necistir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Beytimi, tavaf edenler için temizleyiniz..."(Bakam, 125)ayetinden dolayı, mescidi necasetten temizlemek farzdır. Bir de, kâfir, piştiklerden necasetten sakınmaz. Bundan dolayı, onun mescide girmesi, mescidi kirletir. Bu ise, müslümanların ibadetlerinin bozulmasına sebebiyyet verir. Yine kâfirin, mescidi tamire yönelmesi müslümanlara in'âmda bulunmak yerine geçer. Halbuki, kâfirin müslümanlar üzerinde yardım ve in'âm sahibi, minnet sahibi olması caiz değildir. [60]

 

Farklı Kıraatlere Göre Manalar

 

İbn Kesir ve Ebu Amr, müfred olarak, mescide'llâhi "Allah'ın mescidi.."; diğer kıraat imamları ise, çoğul olarak

mesâcidellahi   "Allah'ın   mescidleri..."   şeklinde

okumuşlardır...   İbn   Kesîr  ve  Ebu  Amr'ın  delili, (nevi». 19) ayetidir.

Bu ayeti cemi olarak okuyanların ise, birkaç hücceti bulunmaktadır:

1) Burada, Mescid-i Haram kasdediterek "mescid" kelimesi itlâk edilmiştir. Çünkü o, bütün mescidlerin kıblesi ve önderidir. Binâenaleyh, onu imâr eden, bütün mescidleri imâr etmiş gibi olur.

2) Şöyle denilebilir: "Allah'a şirk koşanların, Allah 'm mescidlerini imâr etmeye (ehliyetleri) yoktur!" buyruğunun manası, Allah'a şirk koşanların, Allah'ın hiçbir mescidini imâr etmeye ehliyetleri, selâhiyetleri yoktur" şeklindedir. Durum böyle otunca, onların, mescidlerin en şerefli ve en yücesi olan Mescid-i Haram'ı imâr edememeleri, öncelikle gerekli olur.

3) Ferrâ şöyfe demiştir: "Araplar bazan, çoğul yerine müfred; müfred yerine de çoğul kelime kullanırlar. Cemi yerine müfred kullanmaları, "Falanca, dirhemi, parası çok olan bir kimsedir" demeleri gibidir. Müfred yerine çoğul kullanmaları da, bir kimse hakkında, o tek bir hükümdar ile birlikte bulunduğu halde,  "Falanca, krallarla düşüp kalkar" demeleri gibidir."

4) Mescid, secde edilen bir yerdir. Binâenaleyh, Mescid-i Haram'ın her parçası bir mescid (secde edilen yer)'dir. [61]

 

Dördüncü Mesele

 

Vahidî, "Bu ayet, kâfirlerin, müslümanlartn mescidlerinden herhangi bir mescidi onarmaktan men edilmiş olduklarına delâlet eder. Eğer kâfir, bunu vasiyyet etse, vasiyyeti kabul edilmez ve mescidlere girmekten men edilir. Yine kâfir, bir müstümanın izni olmaksızın mescide girerse, ona tazir cezası verilir. Ama izinli olarak girerse ona tazir cezası verilmez. Bununla beraber evla olanı, mescidlere saygı göstermek ve kâfirleri mescidlerden uzak tutmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s) kâfir olan Sakîf kabilesinin heyetini Mesctd'de ağırlamış ve yine, kâfir olan Sümâme İbn Esâl el-Hanefi'yi mescidin direklerinden birine bağlamıştı" demiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Kendi küfürlerine bizzat kendileri şâhid iken.." buyruğuna gelince, Zeccâc, buradaki şâhidîn kelimesinin "hal" olduğunu ve ifadenin manasının, "Onlar kendilerinn küfrüne şâhid olarak mescidleri imâr edemezler" şeklinde olduğunu söylemiştir. Bu şâhid oluşun tefsiri hususunda âlimler, birçok izah zikretmişlerdir:

1) En doğrusu olan bu görüşe göre onlar, kendilerinin putlara taptıklarını, Kur'an'i tekzib ettiklerini ve Hz.  Muhammed'in peygamberliğini inkâr ettiklerini açıkça söylüyorlardı. Bütün bunlar küfürdür. Kim, bütün bunların kendisinde bulunduğuna şehâdet ederse, aslında, küfür olan bir şey hakkında kendisi aleyhine şehadette bulunmuş olur. Yoksa ayetten murad, "Onlar (açıkça) kendilerinin kâfir olduklarını söylerler " manası değildir.

2) Süddî şöyle demiştir: "Onların, kendilerinin küfrüne şehâdet etmeleri şudur: Bir hristiyana, "Sen kimsin ve nesin?" denildiğinde o: "Ben hristiyanım"; yahudl, "Ben biryahudiyim"; putperest de, "Ben bir putperestim" der. Bu izah, bizim birinci maddede zikrettiğimiz izahla kuvvetlenir.

3)  O kâfirlerin aşırıları: "Biz, Muhammed'in dinini ve Kur'an'ı inkâr ediyoruz!" diyorlardı.  Belki de maksad budur.

4)  Onlar, çırılçıplak bir vaziyyette Ka'be'yi tavaf ediyorlar ve: "Biz, içinde bulunuyorken Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle Kabe'yi tavaf edemeyiz" diyorlardı. Kabe'yi her tavaf edişlerinde de, putlarına secde ediyorlardı. İşte bu, onların, kendilerinin küfür ve şirklerine şahitlik etmeleri demektir.

5)  Onlar, "Lebbeyk Allah'ım... Senin hiçbir şerîkin yok! Ancak aslında senin mahlukun olup, kendisi ve malik olduğu her şey sana ait olan bir şerîkin vardır. " derlerdi.

6) İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Bu ayetten maksad şudur: Onlar Hz. Peygamberin kâfir olduğuna şehâdet ediyorlardı.[62] Bu tefsir ancak "Andoisun, size kendinizden öy!e bir peygamber gelmiştir ki..." (Tevbe. 128) ayetinden dolayı caiz olabilir.

Kadî ise "Bu izah ayetin hakikî manasından sapmaktır. Bu, ancak lafzı hakikî manasına almak imkânsız olduğu zaman caiz olabilir. Ama, öteki mananın caiz olduğunu beyan ettiğimize göre, artık bu mecazî manayı vermek caiz değildir" demiştir. Ben de derim ki: "Eğer selef-i salihînden birisi, senin "Zeyd, seçkindir" "Amr ise, ondan daha seçkindir.." tabirindeki gibi bu ifadeyi "Onlar, en seçkinlerinin (Hz. Muhammed) kâfir olduğuna şehadette

bulundukları halde..." şeklinde okumuşsa, ayetin zahir manasından ayrılmaksızın bu izah tarzı geçerli olabilir. Yapılan bu izah doğru olur. [63]

 

Kâfirlerin Ameli Boşa Gider

 

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onların hayır namına bütün yaptıkları boşa gitmiştir" buyurmuştur. Bundan maksad Kur'an'da bulunan şu kesin ve hak olan hükümdür: O kâfirlerden her ne kadar, ana-babaya iyilik, hanlar inşâ etmek,açlan doyurmak ve zayıflara yardım etmek gibi hayır işleri sâdır olmuş da olsa, bütün bunlar boşa gidecektir. Çünkü, küfürlerinin cezası, bu yaptıkları amellerin sevabından fazladır. Binâenaleyh, yaptıkları bu hayırların, içinde bulundukları küfür karşısında, bir sevab ve ta'zime nail olmada hiçbir tesiri ve etkisi bulunmamaktadır. "Amellerin boşa gitmesi" yani ihbât hususundaki izah, bu tefsirde daha önce defalarca geçtiğinden artık bunu tekrarlamayacağız.

Allahu Teâtâ daha sonra Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.." buyurmuştur. Bu, onların cehennemde ebedî (muhalled) olacaklarına işarettir. Ehl-i sünnet   âlimlerimiz   ehl-i   kıbleden   olan   günahkârların   cehennemde  ebedî katmayacağına, bu ayetle şu iki yönden istidlal etmişlerdir:

1) 'Ve onlar, ateşte ebedî kalıcılardır" ifadesi hasr ifade eder. Yani, "Başkası değil, sadece onlar orada ebedî kalacaktır" demektir. Bu söz, kâfirler hakkında varid olunca, cehennemde ebedî kalmanın sadece kâfirlere has olduğu sabit olmuş olur.

2) Allah Teâlâ, cehennemde ebedî kalmayı, kâfirlerin küfürlerine bir ceza kılmıştır. Binânaleyh bu hüküm, kâfirlerden başkası için de sabit olsaydı, kâfirleri bununla tehdit etmek doğru olmazdı. [64]

 

Cami Yapanların Sıfatları

 

Cenâb-t Allah, kâfirlerin mescidlerin imarı ile meşgul olmamaları gerektiğini beyân edince, müteakiben bu işle meşgul olanın, şu dört sıfatla bezenmiş olması gerektiğini beyan buyurur:

Birinci sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın,  "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden (...) kimseler imâr eder" ayetinin ifade ettiği hüküm. Biz, mescidi imâr eden kimsenin, mutlaka Allah'a iman etmesi gerektiğini söyledik. Zira mescid, içinde Allah'a ibadet edilen yer demektir. Binâenaleyh, Allah'a iman etmemiş olan kimsenin, içinde Allah'a İbadet edilen bir yer bina etmesi imkânsızdır. Biz, böylesi kimsenin, mutlaka Allah'a ve ahiret gününe iman etmesi gerektiğini söyledik. Zira, Allah'a ibadetle meşgul olmak, ancak ahirette bir kıymet taşır. Dolayısıyla ahireti, Kıyameti inkâr eden kimse, Allah'a ibadet etmez. Allah'a ibadet etmeyen kimse de Allah'a ibadet edilmesi için, bir mescid bina etmez. [65]

 

Burada Resulün Anılmayışının Sebebi

 

Eğer,   "Niçin,   Cenâb-ı   Hak,   bu   ayette   Allah'ın   Resulüne   imandan bahsetmemiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) Müşrikler, "Muhammed, liderlik ve krallık istediği için, Allah'ın peygamberi olduğunu iddia ediyor" diyorlardı. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu ayette, Allah'a ve ahiret gününe imanı zikretmiş, nübüvveti zikretmeyerek, "Risâleti tebliğ etmekten maksadım, ancak mebde ile meâda iman edilmesini sağlamaktır" demek istemiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, risâletten maksadın sadece bu olduğuna kâfirlerin dikkatini çekmek için, asıl maksada yer vermiş, nübüvvetin zikrinden sarf-ı nazar etmiştir.

b) Allah Teâlâ namazdan bahsedip, namaz da ancak ezan, ikâmet, teşehhüdle tamam olup ve bütün bunlar da nübüvetin zikrine şâmil olunca, o zaman bu kâfi gelmiştir.

c)  Allah Teâlâ, "salât" lafzını, elif lâmlı olarak (es-salât) zikretmiştir. Başında eliflâm bulunan müfred kelimeler ise, önceden geçmiş ve bilinen şeylere hamledilirler. Müslümanların namazlarıyla ilgili geçmiş olan ve bilinen şey ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yapmış olduğu amellerden başka bir şey değildir.   Binâenaleyh, ayette "es-salât" (namaz) kelimesinin geçmiş olması, işte bu yönden peygamberliğin bir delili olmuş olur.

İkinci sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın ijLal\ flîîj "namazı dosdoğru kılan..." vasfı.   Bu

ifadenin yer almasının sebebi şudur: "Mescid yapmanın en büyük maksadı, namaz kılmaktır. Binâenaleyh insan, namazın farziyyetini kabul etmediği müddetçe, onun mescid yapmaya yönelmesi imkânsız olur."

Üçüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'in, "zekâtı veren" ayetinin ifade ettiği husus. Bil ki, mescidin imârında namaz kılıp zekât vermenin nazar-ı dikkate alınması, sanki de mescid imar etmeden muradın, orada bulunma, mevcut olma olduğuna delâlet eder. Bu böyledir, zira insan namaz kıldığı zaman, mescidde bulunur. Böylece de bu namaz ile, mescidin imârı, şenlenmesi gerçekleşmiş olur. Zekât verdiği zaman da, zekât almak için, bütün fakir ve yoksullar mescidde bulunurlar. Böylece, bu yolla da mescid imâr edilmiş olur. Biz, bu ayette geçen "imâr etme" lafzını, bizzat bina etmek manasına hamlettiğimizde de, bu konuda da zekât verme nazar-ı dikkate alınmış olur. Zira zekât vermek farz, mescid yaptırmak ise nafile bir ibadettir. İnsan, farzları yapıp bitirmeden, nafile ibadetlerle meşgul olamaz. O halde, görünen odur ki, insan zekâtını vermediği müddetçe, mescidler yapmakla meşgul olmaz.

Dördüncü sıfat: "Ve Allah'dan başkasından korkmayan..."sıfatı hakkında şu izahiar yapılabilir:

1) Hz. Ebu Bekir (r.a), İslâm'ın ilk yıllarında evinin kapısının yanıbaşında bir mescid yapmıştı; orada namaz kılıyor, Kur'an okuyordu. Kâfirler de işte bu sebepten dolayı ona eziyyet ediyorlardı. Binâenaleyh bu ayetten, bu hâdisenin kasdedilmiş olması muhtemeldir. Yani, o mescid yapma hususuna, her ne kadar insanlardan çekinmiş olsa dahi, ancak ne var ki o onlara iltifat etmemiş, onları nazar-ı dikkate almamış; tam aksine, gerçekten Allah'tan korktuğu için mescid yapmıştır" demektir.

2) Bundan maksadın, "Mescid yapmanın bir gösteriş ve desinler vesilesi olsun ve "Falanca, mescid yaptırdı" denilsin diye değil de, tam aksine bunu , yapan kimsenin o mescidi sırf Allah rızasını taleb ettiği ve sırf Allah'ın dinini kuvvetlendirmek için yapmış" olması da muhtemeldir.[66]

 

Allah'tan Başkasından Çekinmenin Hükmü

 

Eğer: "Mü'min bir kimse, zalimlerden ve müflislerden çekinip endişelendiği halde, Allah daha nasıl, "ve AHah'dan başkasından korkmayan" demiştir?" denilirse, biz deriz ki: Burada bahsedilen "haşyef'ten maksat, din mevzuundaki haşyet ve takva ile, kişinin başkasının rızasına Allah'tn rızasını tercih etmemesidir.

Bil ki Allahu Teâlâ, "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a... iman eden., kimseler imâr eder" buyurmuştur. Yani, "Bahsettiğimiz bu dön sıfatı taşıyanlar" demektir. Zira innemâ kelimesi hasr ifâde eder. Bu edatın bu ayette bulunmasında, mescidin, ibadet dışındaki şeylerden korunmasının gerekli olduğuna bir dikkat çekme bulunmaktadır. Binâenaleyh, gereksiz söz söyleme ve dünya işlerini orada halletme gibi hususlar da, bunun hükmüne dahildir (ibadetin dışında sayılır). Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s)'den: "Ahir zamanda, ümmetimden bir grup insan gelir, türer... Onlar mescidlere gelirler ve halkalar halinde oralarda otururlar. Ama onların sözleri, dünya ve dünya sevgisidir. Sakın onlarla oturmayınız. Allah'ın onlara ihtiyacı yoktur" dediği rivayet edilmiştir. [67]

 

Mescidlerin Faziletleri Hakkında

 

Yine bir hadiste de, "Mescidde konuşmak, tıpkı hayvanların kuru otu yeyip bitirmesi gibi, iyilikleri yer bitirir" şeklinde varid olmuştur. Hz. Peygamber, Cenab-ı Hakk'ın bir hadis-i kudsîde "Benim yeryüzündeki evlerim, mescidlerdir. O mescidlerdeki ziyaretçilerim de, oraları imâr edenlerdir. Evinde temizlenip, sonra da benim evimde beni ziyaret eden kula müjdeler olsun.. Çünkü ziyaret edilenin ziyaret edene İkramda bulunması uygun düşer" buyurduğunu belirtmiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Mescidleri seven kimseyi, Allah da sever"; "Bir adamın, mescidlere gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min olduğuma şehâdet ediniz" "Kim, herhangi bir mescidde bir kandil yakarsa, onun kandili o mescidde yandığı, aydınlattığı müddetçe, melekler ile Hamele-İ Arş, onun için istiğfar ederler" buyurduğu da rivayet edilmiştir. Bütün bu hadisleri Keşşaf sahibi nakletmiştir.

Bu sıfatlan zikretmeyi müteakip, Cenâb-ı Hak "İşte doğru yolu bulmaları umulanlar bunlardır" buyurmuştur. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

1) Müfesstrler şöyle demektedirler: Allah, şekk ve tereddütten münezzeh olduğu için, asâ kelimesi, Allah hakkında kullanıldığında kesinlik ifâde eder.

2) Ebû Müslim şöyle demektedir: "Bu ayette geçen asâ kelimesi kullarla ilgilidir. Dolayısıyla bu kelime, burada recâ, (ummak) manasını ifade eder. Binâenaleyh mana, "Bu taatları yapanlar, onları sırf ihtida, yani, hidayet elde etme ümidiyle yapmışlardır" şeklinde olur. Zira Cenâb-ı Hak, "Korku ve ümit ile Rablerine duâ ederler" (Secde. 16) buyurmuştur. Bu hususta sözün hakikati şudur: Kul bu amelleri yerine getirirken, mükâfaat   elde   edeceğine   kesinkes   hükmedemez.   Çünkü   onun,   kabulün tahakkukunda nazar-ı dikkate alınan şartlardan herhangi birini ihlâl etmesi daima mümkündür.

3) Bu izahların en güzeli, Keşşaf sahibi'nin bahsettiği şu husustur: "Bu ayetin ifade ettiği husus, müşriklerin hidayet mevkilerınden uzak olduklarını bildirmek ve onların, gözlerinde büyütüp iftihar ettikleri amellerinden faydalanabilme arzularını kesip atmaktır. Çünkü Allah Teâlâ, iman edip, imanlarına şeriatla amel etmeyi ve Allah'dan korkmayı ekleyen o kimseler için bile ihtidanın,   (belki) ile asâ "umulur ki..." arasında dönüp dolaşan bir durumda olduğunu beyan buyurmuştur. Durum böyle olunca, artık nasıl olur da o müşrikler, kendilerinin doğru yolda olduklarına ve Allah katında her türlü hayır ve mükâfaata erişeceklerine kesin olarak hükmedebilirler? Bu ve benzeri tabirlerde "haşyef'in recâ'ya tercih edilmesinde, mü'minler için ortaya çıkan ilahî bir lütuf vardır. [68]

 

"Siz hacılara su temin etmeyi, Mescid-i Haram) onarmayı Allah'a, âhiret gününe inanan, Allah yolunda cihad eden kimselerin amelleri gibi mi tuttunuz? Bunlar, Allah yanında bir olmazlar. Allah zalimler güruhuna hidayet vermez" (Tevbe, 19).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [69]

 

Hacc Hizmetleriyle İlgili Ayetin Nüzul Sebebi                

 

Müfessirler bu ayetin nüzulü hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbas, kendisinden gelen rivayetlerin bazısında şöyle demektedir: Hz. Ali, Abbas'a sert ve ağır konuşunca, Abbas: "Şayet siz, müslüman olma, hicret ve cihad etme hususlarında bizden önce davrandıysanız, bilesiniz  ki  biz de,  andolsun  ki   Mescid-i Haram'ı  imâr ediyor,  hacılara su dağıtıyorduk..." dedi. İşte bunun üzerine de bu ayet-i kerime nazil oldu.Şu da ileri sürülmüştür: Müşrikler, yahudilere: "Biz hacılara su veriyor, Mescid-i Haram'ı da imâr ediyoruz. Bu durumda, biz mi, yoksa Muhammed ile O'nun arkadaşları mı daha üstünüz?" dediler. Bunun üzerine yahudiler o müşriklere: "Siz, daha üstünsünüz" dediler.

Şöyle bir rivayet de vardır: Hz. Ali (r.a), Abbas (r.a)'a, müslüman olduktan sonra: "Amcacığım, sizler hicret etmediniz. Allah'ın Resulüne de katılmadınız değil mi?" deyince, Hz. Abbas: "Ben, hicret olayından daha üstün olan bir hizmeti görmüyor muydum? Allah'ın evini haccedenlere su veriyor ve Mescid-i Haram'ı imar ediyordum " dedi. Binâenaleyh, bu ayet nazil olunca Abbas: "Ben, hacılara su dağıtma işini terketmem gerektiğini görüyorum " dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Sizler, hacılara su dağıtma işine devam ediniz. Çünkü, sizin için bu işte bir hayır vardır" buyurdu.

Şu da rivayet edilmiştir: Talha İbn Şeybe, Abbas ve Ali, övünmeye başladılar. Talha: "Ben Beyt'in sahibiyim; onun anahtarları benim elimde. İstesem orada yatıp kalkabilirim..."; Abbas: "Ben, "sikâye" sahibiyim, bu işi devam ettiriyorum"; Hz. Ali de: "Ben, cihad erbabıyım" deyince, Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. [70]

 

Karşılıklı Övünmenin Kimler Arasında Olduğu

 

Musannif (Razî) (r.h) der ki: Bu sözün neticesinden muhtemelen şu çıkar: Bu ayetin, müslümanlar arasında cereyan eden bir övünme yarışması vesilesiyle nazil olmuş olması mümkündür. Keza ayet, müslümanlar ile kâfirler arasında geçen üstünlük taslamadan dolayı da nazil olmuş olabilir.

Bu üstünlük taslamanın müslümanlar arasında geçtiğini söyleyenlere gelince onlar, Cenab-t Hakk'ın bu ayetten sonraki hicret eden mü'minler hakkında buyurduğu, "... bunların Allah yanında derecesi çok büyüktür" (T«vb«, 20) ayetiyle istidlalde bulunmuşlardır. Bu ifade, "mercûh" (ikinci dereceye düşen) kimseler için de, Allah katında derecelerin bulunmasını iktizâ eder. Bu da ancak, mü'min kimselere uygun düşer. Biz bu ayeti tefsir ederken, bu söze cevap vereceğiz.

Bunun, müslümanlarla kâfirler arasında geçen bir üstünlük taslamadan dolayı nazil olduğunu söyleyenlere gelince, onlar, görüşlerinin doğruluğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi ile istidlal etmişlerdir. Bu ifade, bu karşılıklı övünmenin, Allah'a iman etmeyenlerle, O'na iman edenler arasında cereyan ettiğine delâlet eder. Buna göre, doğruya en yakın olan görüş budur.

Biz bu sözü şu şekilde de izah edebiliriz: Cenâb-ı Hakk'ın ist ayetinin tefsirinde Abbas'ın, kendisinin üstünlüğüne Mescid-i Haram'ın bakımını yapıp hacılara su vermesiyle istidlal ettiğini nakletmiştik. İşte Allah, buna şu iki şekilde cevap vermiştir.

1) Önceki ayette beyan edilen şu husustur: Mescidi imâr, bu iş ancak mü'minden sudur ettiği takdirde bir üstünlüğü icâb ettirir.  Ama, kâfir tarafından yapılmasına gelince, bunda kesinlikle bir fayda bulunmamaktadır.

2) Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette bahsetmiş olduğu bütün hususlardır. Bu da şöyle denilmesidir: Farzet ki biz, Mescid-i Haram'ı imâr edip hacılara su dağıtmanın, bir çeşit fazilet sebebi olduğunu kabul edelim. Fakat bu iş, Allah'a iman ve cihada nisbetle, gerçekten çok yetersizdir. Binâenaleyh, Allah'a iman ve cihad mukabilinde bu tür şeyleri zikretmek hata olur.   Zira bu, çok şerefli ve çok yüksek olan bir şeyi, yine gerçekten çok değersiz ve önemsiz olan bir şeyle karşılaştırmayı gerektirir ki bu bâtıldır. İşte, ayetin burada zikredilmesindeki izah budur.  İşte, ancak bu yolfa, bu ayetin daha önceki kısımla olan gerçek münasebeti kurulmuş olur. [71]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Sikaye (sulamak) ve imâre (bakımını yapmak) kelimeleri, sıyâne (korumak), ve vikaye (korumak, muhafaza etmek) kelimeleri gibi, sekâ (sıtladt) ve amere (imar etti) fiillerinin masdarıdır.

Bil ki, bu ayette geçen "sikaye ' ve "imâre" kelimeleri, fiil gibi kullanılmış olup, men âmene tabiri ise, bir faile İşaret etmektedir. Binâenaleyh kelamın zahiri, fiilin fâite, sıfatın da zâta teşbih edilmiş olmasını gerektirir ki, bu mümkün değildir. Dolayısiyle tevil etmek gerekir.  Bu tevîl de şu iki şekilde yapılır:

a)  Kelamın takdirinin £^1 '*&* j»i jifc' "siz, hacılara su veren ve Mescid-i Haram'ı imâr edenleri, Allah'a iman etmiş kimselerle bir mi tutarsınız?" şeklinde olduğunu söylemektir,    Bu izahı,   Abdullah  İbn Zübeyr'in   bu kelimeleri, "Hacıları sulayanlar ve Mescid-i Haram'ı imar edenler " şeklinde okuması da takviye eder.

b)  Kelamın takdiri, "Siz, hacılara su dağıtmayı, Allah'a iman eden kimsenin imanıyla bir mi tutarsınız?" şeklinde olduğunu söylemektir. Bunun bir benzeri ifade de (...) (Bakara, 177) ayetidir. [72]

 

Sikaye ve İmare'nin Mahiyeti  

 

Hasan el-Basri (r.h): "Bu sulama işi, üzüm şırası ile oluyordu" demiştir. Hz. Ömer (r.a)'in hurma şırasını, üzüm

şırasından daha keskin bulduğu zaman, üçte bir oranında su katarak onun keskinliğini kırdığı ve: "Siz bunu çok keskin bulduğunuz zaman, ona su katarak sertliğini kırınız" dediği rivayet edilmiştir. "Mescİd-i Haram'ı imar" meselesine gelince, bu ifade ile, onun donatılması ve duyarlarının şeklinin güzelleştirilmesi kastedilmiştir.

Allah Teâiâ, bu iki kısımdan bahsedince, "Bunlar Allah yanında, bir olmazlar" buyurmuştur. Fakat bunların denk olmayışları, hangisinin üstün olduğunu belirtmediği için, üstün olan tarafa "Allah zalimler güruhuna hidayet vermez" diyerek işaret etmiştir. Böylece Allah Teâlâ, kâfirlerin <endi nefislerine zulmettiklerini, çünkü onların iman etsinler diye yaratıldıkları halde, küfre razı olduklarını, bundan dolayı da zâlim olduklarını beyan buyurmuştur. Çünkü zulüm birşeyi, asıl yerinin dışına koymaktır. Onlar, Mescid-i Haram'a karşı da zulüm şlemişferdir. Zira Aflah Teâlâ, Mescid-İ Haram'ı, Allah'a ibadet etme yeri olsun diye . aratmıştır. O kâfirler ise onu, puthâne yapmışlardır. Binâenaleyh bu da bir zulümdür. [73]

 

İman ve Hicret Edenlerin Mükâfaatı

 

'İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanların Allah yanında derecesi çok büyüktür: Kurtuluşa erenler de işte onların tâ kendileridir. Rableri, onlara rahmetini, rızasını, içlerinde tükenmez

ve ebedî bir naîm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Çünkü Allah katında büyük bir ecir vardır" (Tevbe, 20-22).

Bil ki Allah Teâlâ, işaret yoluyla, kendisine iman etmenin ve cihadın, hacılara su vermekten ve Mescid-i Haram'ı imar etmekten daha üstün olduğunu belirtmiş, bunun peşisıra, o üstünlüğü bu ayette açıkça belirterek, "Kim şu dört sıfata sahip olursa, Allah katında hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imâr etme sıfatlarına sahip olandan daha büyük bir dereceye sahip olur" buyurmuştur. O dört sıfat şunlardır:

a) İman, b) Hicret, c) Allah yolunda mal ile cihad, d) Can ile cihad.

Biz bu dört sıfata sahib olanların, son derece yüce ve kıymetli olduklarını söyledik. Çünkü her insanda mutlaka şu üç şey vardır:

a) Rûh, b) Beden ve c) Mal.

Rûh, insandan küfür zail olup iman tahakkuk edince, kendisine uygun saadet derecelerine ulaşmış olur.

Beden ve mal ise, insanın hicret etmesi ile, noksanlaşır ve eksilirler. İnsanın cihadla meşgul olması sebebiyle de bunlar, helak ve yok oluşla yüzyüze gelirler. İnsanın, malını ve canını sevdiğinde şüphe yoktur. Bu insan, sevdiği şeyden, ancak daha mükemmel bir sevgiliye kavuşacağı zaman yüz çevirir ve vazgeçer. Binâenaleyh böyle olan kimselere göre, Allah'ın rızasını taleb etmek, canlarından ve mallarından daha ileri, daha sevgili olmasaydı, bunlar, âhiret tarafını can ve mala tercih etmez ve Allah'ın rızasını kazanmak için can ve mallarının heder edilmesine razı olmazlardı. Binâenaleyh kişide bu dört sıfatın bulunması halinde o, insanlık mertebelerinin en yükseği ile, melektik mertebelerinin ilkine ulaşmış olur. Bundan dolayı, sırf atalarına uymak, başkanlık (liderlik) elde etmek ve gösteriş yapmak için, hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imâr etme ile bu derece (mertebe) arasında ne alâka vardır? Böylece bu yakinî ve aklî delil ile, Hak Teâlâ'nın, "İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanların Allah yanında derecesi çok büyüktür. Kurtuluşa erenler de işte onların tâ kendileridir" ayetinin pek yerinde ve münasip olduğu sabit olur.

Bil ki Cenâb-ı Allah, "Bunlar, hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imâr etme işiyle meşgul olanlardan daha üstün" buyurmadı. Zira O, bunu açıkça zikretseydi, o zaman, o kimselerin üstünlüklerinin, bunlara nisbetle olduğu vehmi ortaya çıkardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bunların kimlerden daha üstün olduğunu açıkça zikretmeyince, bu, onların mutlak (kayıtsız-şartsız) olarak, kendilerinden başka herkesten daha üstün olduklarına delâlet eder. Çünkü insan için, bunlardan daha yüce ve mükemmel sıfat düşünülemez. [74]

 

"İnde" Tabiri ve İndiyyet Mertebesi

 

Bil ki ayetteki "Allah yanında" tabiri..."Kulun Allah yanında" otuşu tabirinden muradın, "Onun, Allah'a kulluğa ve taata gark oluşu" manası olduğunu gösterir. Yoksa bundan maksat yer ve yön bakımından "yanında oluş" değildir. Bu durumda da melekler için Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın yanında bulunanlar, O'na ibadet etmekten asla kibirlenmezler"(Enbiya, inayetinde de olduğu gibi, "indiyyet" {yanında oluş) mertebesi (derecesi) sözkonusu olduğu gibi, kutsî ve beşeri ruhların da, bedenî sıfat kirlerinden ve bedenî pisliklerden temizlenip kurtulduğunda, Allah'ın celal nurları ile aydınlandığı, üzerinde kemal âleminin ışıklarının tecellî ettiği ve kulluk mertebesinden yükselip "indiyyet" mertebesine kabul edildiği anlaşılır. Hatta sanki, kulluktaki kemal, ancak "indiyyet" hakikatini müşahede etmektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Kulunu (Muhammedi) bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir" (isra. i) buyurmuştur.

Eğer, "siz bu sıfatların müslümanlarla kâfirler arasındaki farkı bildirdiğine göre, kâfirlerin hiçbir (manevi) derecesi söz konusu olmadığı halde, Cenâb-ı Hak nasıl, "Bunların Allah indinde dereceleri daha büyüktür" buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki, buna birkaç şekilde cevap verilebilir:

1) Bu, onların kendileri için Allah katında olduğunu zannettikleri derece ve fazilete göre söylenmiş bir sözdür. Bunun bir benzeri de, "De ki:... "Allah mı daha hayırlı, yoksa kâfirlerin O'na şirk koştukları şeyler mi?"(Nemi. 59) ve "Bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?" {Saftat. 62) ayetidir.

2) Bu ifade ile onların bu dört sıfatla mevsuf olmayan mü'minierden daha üstün olduklarına ve bunların kâfirlerle mukayese edilmemelerinin daha evlâ olacağına dikkat çekmek İçin "Onlar, bu sıfatlarla mevsuf olmayanlardan daha üstündür" denilmek istenmiştir.

3)  Bununla, hicret eden mücâhid mü'minin, hacılara su veren ve Mescid-i Haram'ın bakımını yapandan daha üstün olduğu manası kastedilmiştir. Dolayısıyla o amellerin, bu amellere tercih edilmesi istenmiştir. Yoksa hacılara su vermenin ve Mescid-i Haram'ı imar etmenin de, hayırlı amellerden olduğunda bir şüphe yoktur. Fakat bu iki işi yapması halinde, bunlar kâfirler için bir mükafaatı gerektirmez. Zira en büyük cinayet olan küfrün onlarda mevcut oluşu, bu mükâfaatın meydana gelmesine manî olur. [75]

 

Hicret ve Cihadın Öneminin Sırrı

 

Bil ki Allah Teâlâ, iman ve hicret sıfatlarına sahip olanların (mü'min muhacirlerin), Allah katında çok büyük bir dereceye sahip olduklarını bildirince, kurtuluşa erenlerin de onlar olduğunu beyan buyurmuştur. Bu, "sadece onlar" manasını ifade eder. Buna göre ayetin manası, "Allah katında" ifadesi ile işaret edilen, o mukaddes, şerefli ve yüce dereceleri -ki bu "indiyyet" (Allah katında olma) derecesidir,- elde edenler işte sadece onlardır" şeklindedir. Bu böyledir, zira Allah'a iman edip, O'nu itiraf eden insanın kalbinde dünyaya yöneliş çok azdtr. Bu durumda insan, rûh cevherinden bu düğümü (azıcık ilgiyi) bile gidermeye çalışır. Dünya sevgisini gidermek ise, ancak ruhu dünya lezzetlerinden uzaklaştırmakla olur. Bu uzaklaştırma devam ettikçe, ruhun dünya sevgisi ile ilgisi gittikçe azalır. Bu uzaklaştırma ve azalma da, (bilhassa) hicret ile, olur.

Sonra o kimsenin bunun peşisıra mutlaka dünyayı önemsiz, değersiz görmesi ve dünyanın kusurlarına vakıf olması ve akıllı bir kimsenin gözünde, bırakılması gereken bir şey haline dönüşmesi gerekir. Bu da ancak cihad ile tam olarak meydana gelir. Çünkü cihad, canı ve malı tehlikeye atmaktır. Binâenaleyh bu kimse, eğer dünyaya değer verse, bunu yapamaz. İşte bu noktada bazı muhakkik âlimlerin söylediği şu söz tam olarak ortaya çıkar: "İrfan, ayrılmaktan, noksanlaşmaktan ve terkten başlar. Sonra bu tahakkuk edince kalb, celâl ve ikram sıfatlarına bakmakla meşgul olmaya başlar. Onları görüp müşahede ettiğinde de, canı ve malı harcama gerçekleşir. Böylece de insan, celâl âleminin şahidi ve müşahidi, celâlet nurunun mükâşifi ve kendisine, "Rableri onlara rahmetini, nzasım,içlerinde tükenmez ve ebedî bir naîm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır" ayeti ile şahidlik edilen kimse olmuş olur. Bu durumda da, tek ve samed Allah'ın huzuruna varılmış olur ki, "Rableri katında" tabirinden anlaşılan budur. İşte o zaman, "vusûl"e vukuf derecesi gerçekleşir." [76]

 

Ebedî Mutluluktaki Dereceler

 

Cenâb-ı Altah daha sonra "Rableri, onlara rahmetini, rızasını, içlerinde tükenmez ve ebedî bir naîm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Çünkü Allah katında büyük bir ecir vardır" buyurur.

Bit ki bu ayet, pek çok yüksek makamı ihtiva etmekte ve Allah Teâlâ'nın o makamları en şereflisinden en aşağısına doğru sıraladığına işaret etmektedir. Biz bunları, önce ketamcılara göre, sonra da ariflerin usûlüne göre tefsir edelim:

Birincisine gelince, biz deriz ki: O mertebelerin en yücesi ve en kıymetlisi olan birinci mertebe, o rahmet ve rtza müjdesinin Allah tarafından oluşudur. Bu da, o ta'zim (saygı) ve yüceltmenin Allah tarafından olması demektir. Ayetteki,  tabiri, onlar  için  büyük  menfaatlerin  gerçekleşeceğine  işarettir.   Ayetteki,  "içlerinde... naim bulunan "ifadesi, bu menfaatlerin bulanıklıklardan ve şaibelerden uzak olduğuna işarettir. Çünkü "na'îm", nimetin ileri derecede olanıdır. Nimetin iieri derecede oluşu ise, onun bulanıklıkları ve içine birşey karışmasından uzak olmasıdır. Ayetteki, "tükenmez ve ebedi.." kaydı da, o nimetlerin sona ermeden devam edeceğini gösterir.

Allah Teâlâ, bu devamlı oluşu şu üç ifade ile açıklamıştır:

a)  "Mukîm" (tükenmez ve ebedi);

b)  "Onlar orada  ebedi olarak kalacaklardır."

c)  "ebedî (kalıcıdırlar)" Böylece bu söylediklerimizin toplamından, Allah

Teâlâ'nın muhacir ve mücahid olan o mü'minlere, devamlı, hertürlü şaibeden arınmış, saygı ifade eden bir menfaat tahsis ettiğini müjdelediği anlaşılır ki, bu, ödülün en üstünüdür. O menfaat ve mükâfaatın derecesinin tam, mertebesinin yüce oluşunun, mü'minlere tahsis edilişinin hikmeti, bu üstünlüğün, mezkûr dört kayıddan her biri bakımından olmasıdır. Kelamcılardan şöyle diyenler vardır: "Ayetteki  Rabieri, onlara rahmetini... müjdeler" buyruğu ile, dünyadaki hayırlar; "rızasını" buyruğu ile, "Allah'ın o mü'minlerden, onlar dünya hayatında iken razı olması"; "cennetler" ile, menfaatler ve "Naîm" ile, o menfaat ve nimetlerin, bulanıklık ve  u>ak ninen rfmkfi na'îm. "nimef'in mübalaöa sîaasıdır ve. "Onlar orada ebedt olarak kalacaklardır" ifadesiyle de, mükâfaata mevcud olması gereken, ta'zim ve iclal manası kastedilmiştir. [77]

 

Ariflere Göre Bu Nimetlerin İzahı

 

Bu ayeti, kendisini Allah'a vermiş, O'nu seven ariflerin anlayışına göre tefsire gelince, biz deriz ki bu ayette zikredilen şeylerin ilk derecesi, Allah'ın, "Rableri onları müjdeler" cümlesidir.

Bil ki nimetle sevinme iki kısımdır:

a)  Bir nimet olduğu için nimetle sevinme.

b) Bir nimet olması bakımından değil de, nimet verenin o nimeti kendisine tahsis etmiş olması bakımından onunla sevinme. Şayet zihnin, bu iki kısım arasındaki farka ulaşmaktan aciz ise, birisi büyük bir sultanın huzurunda duran, diğerleri de onun hizmetine koşan köleleri düşün. O büyük sultan kendisine hizmete koşan o kölelerden birisine bir elma attığında, o köle bundan dolayı sevinç duyar. Aslında bu büyük sevinç, bir elma elde etmekten dolayı olmayıp, aksine sultanın bu ikramı ona layık görmesi sebebiyle olmuştur. İşte burada da böyledir. Cenab-ı Allah, "Rableri, onlara rahmetini ve rızasını... müjdeler" buyurmuştur. Binâenaleyh onların bazılarının sevinci, o rahmeti elde etme sebebiyle; bazılarının sevinci de, o rahmeti elde etmeden ötürü değil de, mevtasının o rahmeti kendisine layık görmesi sebebiyle olmuştur. Binâenaleyh bu ikincilerin sevinci, rahmeti elde etmeden dolayı değil, aksine rahmeti veren kimseden dolayı oimuş olur. Sonra bu makamda da birtakım dereceler bulunur, Binâenaleyh bunlardan bazılarının sevinci, rahmet ettiği için merhamet edene olurken; bazıları da, ihlasta çok ileri bir dereceye ulaşarak, rahmeti unutur ve onun sevinci sadece mevlâsından dolayı olur. Çünkü maksad da budur. Zira kul, rahmet edici olduğu için Hak Teâlâ ile meşgul olduğu müddetçe, hakka garkolmamış, bazan hak ile, bazan halk ile olmuş olur. Ama bu iş tam ve mükemmel olduğunda, o kişi halktan kesilir, Hakk'ın nurunun deryasına dalar ve böylece de ne sevgiye, ne sıkıntıya, ne cezaya, ne nimete, ne belâya ve ne de iyiliğe aldırmaz. Muhakkik kimseler, Hak Teâlâ'nın, "Rableri onlara... müjdeler" buyruğu karşısında durur. Böylece onların neşeleri ve sevinçleri, bununla olmuş olur ve onlar buna güvenir, buna dayanırlar. Onlardan bu yüksek mertebeye ulaşamayanlar ise, ancak Hak Teâlâ'nın "Rableri" onlara merhametini ve rızasını...müjdeler"buyruğunun toplamı ile tatmin olurlar. Böylece de "Rableri" ifadesi ile müjdelenme ile yetinmez. O'nun rahmetiyle müjdelenme ile tatmin olur. "Rahmet ile müjdelenme" demek olan ikinci mertebe muhakkiklerce düşük bir mertebedir.

Bu ayetin inceliklerinden ikincisi de, Hak Teâlâ'nın, buyurmuş olmasıdır. Bu cümle, çeşitli rahmet ve ikramları ihtiva etmektedir:

1)  Müjde, ancak rahmet ve ihsan hususunda olur.

2)  Herkesin müjdesinin, kendi haline uygun olması gerekir. Bundan dolayı bu ayette müjdeleyen, Ekremü'l-Ekremîn (kerîmlerin en kerîmi) olan Allah olduğuna göre, müjde konusu olan hayırların, akılların vasfedemeyeceği, fehimlerin nitelemekten âciz kalacağı hayırlar olması gerekir.

3) Allah Teâlâ, bu ayette, kendisi için, "Rableri" ifadesini kullandı. Bu kelime, "terbiye" masdanndan müştaktır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Sizi dünyada sınırsız nimetlerle terbiye eden o zât, sizi, çok yüksek hayırlar ve mükemmel hayırlarla müjdeler" demek istemiştir.

4) Allah Teâlâ "Rableri" sıfatını kullanarak, kendisini onlara izafe etmiş, amaonlart kendisine izafe etmemiştir.

5)Allah Teâiâ,   ayette onları  kendinden önce zikrederek, "Onları Rahlen... müjdeler" buyurmuştur.

6)  Müjde, meydana geldiği bilinmeyen bir şeyin, meydana geldiğini haber vermektir. Meydana geldiği zaten bilinen birşeyi haber vermek, "müjdeleme" olmaz. Baksana fukahâ şöyle demişlerdir: Bir kimse, kölelerimden kim oğlumun geldiğini müjdelerse, o hürdür" dese, bu haberi ilk veren köle, hürriyetini kazanır, ondan sonra haber verecekler ise, azâd edilmezler. Binâenaleyh durum böyle olunca, ayetteki, "Onlara müjdeler" ifadesinin mutlaka, onların daha önce bilmedikleri ve haberdar olmadıkları saadet derece ve mertebelerinden birisinin söz konusu oluşunu haber verme manasında olması gerekir. Halbuki onlar, Kur'an vasıtası ile, daha dünyada iken cennetin bütün lezzetlerini, hayırlarını ve hoş şeylerini bilip öğrenmişlerdi. Binâenaleyh bir müjdenin olacağını bildirme, o müjdenin mutlaka akılların kesinlikle tavsif edemeyeceği ve (bitemiyeceği), birtakım saadetlerle ilgili bir müjde olmasını gerektirir. Allah, kendi fazlı ve keremi ile, bu şeylere ulaşmayı bize nasib etsin.

Bil ki Allah Teâlâ, "Rableri onlara., müjdeler.." buyurunca, onlart müjdelediği şeyi de beyan etmiştir. Müjde konusu olan şeyler şunlardır:

1)  Allah'ın rahmeti.

2) O'nun rızası... Ne olduğu hususundaki bilgi, Allah katında olmakla birlikte, bu iKi şeyle murad edilen, öyle zannediyorum ki, "Ey mutmain nefis, sen Rabbinden, Rabbin de senden razı ve hoşnud olmuş olarak, dön Rabbine "(Facr, 27-28) ayetinde Allah'ın bahsettiği husustur. Rahmet, kulun Allah'ın kaza ve kaderine razı olmasıdır. Çünkü kendisinde bu hal bulunan kimsenin bakışı (nazarı), nimet ve belânın kendisine 3eo.il. bunları verene yönelik olur. Bakışı buna yönelik olan kimsenin hali hiç değişmez.

Çünkü belâyı ve nimeti veren değişmekten münezzehtir. Dolayısıyla bu kişinin halinin de değişmekten uzak olması gerekir. Fakat bunları sırf nefsini düşünerek isteyen kimse ise, devamlı olarak sevinçten hüzne, sürûrdan kedere, sıhhattan hastalığa, lezzetten eleme değişir durur. Böylece tam rahmetin, ancak kulun ilahî kaza ve kadere razı olması halinde gerçekleşeceği sabit olmuş olur. Bundan dolayı Hak Teâlâ'nın, "Rableri, onlara rahmetini.. müjdeler" ifadesi, kulun kalbinden, bu halin dışındaki şeylere iltifat etmeyi siler ve onu kaza ile kaderine razı olan birisi haline getirir. Böylece Allah Teâlâ da ondan razı olmuş olur ki bu, ayetteki "we masını" ifadesinden anlaşılan husustur. İşte bu durumda, ayette bahsedilen iki husus, "Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı ve hoşnud olarak" {Fea, 28) ayetinde bahsedilen iki şey olmuş otur. Bu da ruhanî, nurânî, âlî, kutsî ve ilâhî cennettir.

Cenâb-t Allah, bu kutsî ve âlî cennetten bahsettikten sonra, 'içlerinde tükenmez ve ebedî bir na'îm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır" buyurarak maddî cennetten bahsetmiştir. Bu, mertebelerin izahı daha önce geçmişti.

Hak Teâlâ, bu durumlan zikredince, "Çünkü şüphesiz Allah katında büyük bir ecir vardır" buyurur. Bu ifadeden maksad, o hallerin saygıdeğer haller olduğunu açıklamaktır. Biz bu konuyu, (ehl-i sünnet) âlimlerimizin şöyle dediklerini beyân ederek bitirelim: "Hulûd, uzun müddet kalma manasında olup, sonsuz kalma manasına gelmez." Onlar bu görüşlerine, ayetteki "Orada ebedi olarak kalacaklardır" ifadesi ile istidlal etmişler ve şöyle demişlerdir: "Eğer hulûd (halidîn) kelimesi ebedî (sonsuz) kalmayı ifade etmiş olsaydı, bunun peşine "ebeden" (ebedi olarak) kelimesinin getirilmiş olması, lüzumsuz bir tekrar olmuş olurdu ki, bu, (Kur'an için) caiz olmaz." [78]

 

Küfür Yolunu Seçen Yakınlarınızı Dost Edinmeyin

 

"Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer onlar küfrü sevip, onu imana tercih ediyorlarsa, dost edinmeyin, içinizden kim onları dost edinirse, zâlimlerin ta kendileridir"

Bil ki bu ayetin getirilmesinin gayesi, o kâfirlerin "Kâfirlerden uzak kalmak mümkün değil" şeklindeki bir diğer şüphelerine cevap vermektir. Bu şüpheyi onlar, "Müslüman birisinin bazan babası kâfir olur, bazan da kâfir olan birisinin babası veya kardeşleri müslüman olur. Halbuki o adamın kardeşleri ile babasından tamamen kopması, adetâ imkansızdır. Durum böyle olunca, Allah'ın (siz müslümanlara) emrettiği uzak kalma işi de, çok zor ve âdeta imkansız gibidir" şeklinde ifade etmişlerdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ, bu şüpheyi bertaraf etmek için bu ayeti zikretmiştir.

İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Mekke fetholunmazdan önce mü'minlere hicret etmeleri emrolundu. Bu durumda, kâfir olan ebeveyn ve akrabalarından uzaklaşmayanların imanlarını Allah kabul etmedi.

Müellif[79] bunun müşkil olduğunu söyler. Çünkü doğru olan, bu sûrenin Mekke'nin fethinden sonra nazil olmasıdır. Binâenaleyh bu ayeti, onların söylediği hususa hamletmek nasıl mümkün olabilir? Bana göre doğruya en yakın olan, bunu, benim söylediğim şu manaya hamletmektir: Allah Teâlâ mü'minlere, müşriklerden uzak durmalarını emredip, bunun gerekli olduğunu iyice belirtince, mü'minler, "Kişi te babası, anası, kardeşi arasında tam bir kopukluğun meydana gelmesi nasıl •numkün olur?" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, atalardan, babalardan, gocuklardan ve kardeşlerden, onlar kâfir oldukları için, ilgiyi tamamen kesmenin vâcib olduğunu beyan buyurdu. Bu, ayette "Eğer onlar küfrü sevip, onu İmana tercih ediyorlarsa..."ifadesi ile beyan buyuruldu. "sevmeyi istedi" manasıhdadır. Nitekim Arapça'da, "Onu sevdi ve  ercih etti" manasında, denilir. Bu sanki O. onu sevmeyi istedi" demektir. Allah Teâlâ, müslümanları onlarla içlidışlı olmaktan «ehyedip, nehiy ifadesi de, haramlığı veya mekruhtuğu ifade etmiş olması muhtemel ar lafız olduğu için, bu İhtimali ortadan kaldırmak gayesi ile, "İçinizden kim onları dost edinirse, zâlimlerin ta kendileridir" buyurmuştur. İbn Abbas (r.a): "Cenab-ı Hak bu tabir ile, "o baba ve kardeşlerinin şirkine razı olması sebebiyle, (onları dost «önen), onlar gibi müşrik olur" manasını kastetmiştir. Nitekim fıska (günaha) razt >mak (tasvib etmek -ses çıkarmamak-) nasıl fısk ise, küfre rıza da küfürdür" demiştir. KAdî de şöyle der: "Bu nehiy, kâfirin borcunu ödemeye, onu işinde çalıştırmaya mani n-nadığı gibi, kişinin dünyada iken, baba ve akrabalarından uzaklaşmasına da manî değildir." [80]

 

Allah ve Resulünü Herşeyden Çok Sevmeli

 

"De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler, size Allah'dan, O'nun peygamberinden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyedurun. Allah fâşıklar güruhunu hidayete erdirmez" (Tevbe, 24).

Bil ki bu ayet, Hak Teâlâ'nın bir önceki ayette zikrettiği cevabı izah etmektedir. Çünkü bazı mü'minler: "Ey Allah'ın Resulü, onlardan tamamen uzak durmamız nasıl mümkün olur? Bu uzak durma bizlerin, babalarımızdan, kardeşlerimizden ve akrabalarımızdan kopmamıza, ticaretimizin kesada uğramasına, mallarımızın yok olmasına, evlerimizin harab olmasına ve bizim, herşeyini kaybeden kimseler olarak kalmamıza sebeb olur" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, dinin ve imanın sapasağlam kalabilmesi için, böyle dünyevi zararlara katlanılmasının gerekli olduğunu beyan buyurmuş ve; "Eğer size göre, bu dünyevi menfaatları nazar-ı dikkate almak, Allah ve Resulüne itaat etmekten ve Allah yolunda cihaddan daha evla ve sevimli ise, Allah emrini, yani dünyevî ve uhrevî cezasını başınıza getirinceye kadar, sevdiğiniz o şeyleri nazar-ı dikkate almaya devam edin!" demek istemiştir. Bu hitabdan maksud, ilahi bir va'îd ve tehdiddir.

Allah Teâlâ daha sonra "Allah fâsıklar (güruhunu) hidayete erdirmez" yani, "O'na itaattan çıkıp, O'na karşı günaha girenlere hidayet etmez" buyurmuştur ki bu da bir tehdiddir. Bu ayet, dinî meselelerden herhangi biri ile, dünyevî işlerin bütünü arasında bir çelişki meydana geldiğinde, müslümanın,dinini dünyasına tercih etmesinin farz olduğuna delalet eder.

Vahidî şöyle demektedir: "Hak Teâlâ, "... aşiretiniz" buyurmuştur. İnsanın aşireti, onun  en yakın  ehl-ü   iyâlidir  ki  bunlar onunla beraber yaşayan  kimselerdir.

Âsım'ın râvisi Ebu Bekr, bu kelimeyi, cemî sigasıyla şeklinde okurken; diğer kıraat imamları müfred olarak okumuşlardır. Cemî sîgasının delili şudur: "Bu ayetin muhatabı olanların her birinin bir aşireti vardır. Binâenaleyh sen bunu çoğul olarak okuduğunda "aşiretleriniz..." dersin."

Bu kelimeyi müfred sîgasıyla okuyanlar da şöyle demişlerdir: "Aşiret kelimesi, cemî için kullanılır. Binâenaleyh onu ayrıca cemilemeye lüzum yoktur." Bu görüşü Ahfeş'in şu sözü de destekler: "Araplar nerede ise, "aşiret" kelimesini, "aşirât" şeklinde hiç cemî yapmazlar. Onu daha ziyade şeklinde cemî yaparlar." Ayetteki, UjiâjSt lafzı, "iktisab ettiğiniz, kazandığınız (mallar)" demektir.

Bil ki Allah Teâlâ, kâfirlerle içli-dışlı olmaya sevkeden şeyleri zikretmiş ve bunların da şu dört şey olduğunu belirtmiştir:

1) Akrabalarla beraber olma.   Allah Teâtâ, çok akraba arasında şu dört kısmı zikretmiştir: Babalar, oğullar, kardeşler ve eşler.   Daha sonra da bunların hepsini içine alan, "aşiretiniz" lafzını getirmiştir.

2)  Kazanılmış mallan elde tutma temayülü.

3) Ticaret yoluyla mal kazanma arzusu.

4) Evlere bağlı olma arzusu. Bunun, çok güze! bir sıralama olduğunda şüphe yok. Çünkü içli-dışlı olmaya sevkeden en büyük sebep arkabalıktır. Bundan dolayı olan içli-dışlt oluş ile, elde olan matları elde tutma ve muhafaza etme sağlanır. Daha sonra bu içli-dışlı oluştan, elde mevcut olmayan şeyleri kazanmaya ulaşılır. Bu s ralamanın en sonunda, yurtlarda ve diyarlarda, oturmak için yapılmış olan binalarla ığılı arzuya yer verilmiştir. Böylece Allah Teâlâ, bu şeyleri, gerekli bu tertibe göre zkretmiş ve en sonunda da, din ile imanı nazar-ı itibara almanın bütün bunları nazar-ı z kate almaktan daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur. [81]

 

Huneyn Gazvesi ve Ucbün Cezası

 

"Andoîsun ki Allah, birçok yerlerde ve Huneyn Gönünde size yardım etti. Çokluğunuz o zaman (Huneyn Günü) sizi böbürlendirmişti de bu, size hiçbir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişti. Nihayet bozguna uğrayarak gerisin geri gitmiştiniz. Sonra Allah, Peygamberinin ve mü'min/erin üzerine sekinetini indirdi, görmediğiniz orduları inzal etti ve kâfirleri azablandırdt. Bu, o kâfirlerin cezası idi. Sonra Allah, bunun ardından, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah gafur ve rahimdir" (Tevbe, 25-27).

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: [82]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki Allah Teâlâ, dinî maslahat ve menfaatlann nazar-ı dikkate alınması için, önceki ayette kâfir babalar, oğullar, kardeşler ve akrabalarla içli-dışlı olmaktan ve mallardan, ticaretten, evlerden yüz çevirmenin gerekli olduğunu ifade etmiştir. Allah Teâlâ, bunun insanlara ve kalblere son derece güç ve zor gelen birşey olduğunu bildiği için, dininden ötürü dünyasını terkeden kimseyi, dünyadaki matlubuna da ulaştıracağını gösteren bir ifade zikretmiş ve bu hususta şöyle bir darb-ı mesel getirmiştir: Huneyn Vak'ası'nda Hz. Peygamber (s.a.s)'in ordusu, sayıca çok ve son derece kuvvetli idi. Binâenaleyh, onlar çokluklarıyla övünüp ona güvenince, yenildiler. Daha -sonra yenildiklerinde, Allah'a yönetip O'na yalvarıp yakarınca, Allah onları kuvvetlendirdi ve böylece de onlar, kâfirlerin ordusunu hezimete uğrattılar. Bu da, insanın, her ne zaman dünyasına itimad edip güvendiğinde dinini de dünyasını da zayi edeceğine; Allah'a itaat edip dinini dünyasına tercih ettiğinde ise, Allah'ın, o kimseye hem dinini hem de dünyasını en güzel bir biçimde vereceğine delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Hak, bu hususu, dinî mashalattan dolayı babalan, oğullan, malları ve meskenleri ile olan ilgilerini kesmelerini emrettiği o kimseler için bir teselli etmek, onlara bunlardan dolayı sabır vermek ve iaret yoluyla, onların böyle yapmaları halinde, o kimseleri akrabalarına, mal ve meskenlerine en güzel bir biçimde ulaştıracağını va'adetmek stemişttr. İşte, bu ayetin, makabli ile oian münasebetinin izahı budur ve bu da son  güzel ve yerindedir. [83]

 

Mevatınu'l-Harb Ne Demektir? 

 

Vahidî şöyle der: Nasr kelimesi, birisine özellikle düşmana karşı   yardım   etmektir.   Mevatın,   mavtın   kelimesinin çoğuludur.  Mavtın  ise,  insanın  herhangi  bir sebeple durduğu her yere verilen isimdir. Bu izaha göre iadesi "Savaşın yapıldığı yerler, harp sahneleri" anlamına gelir. Bu kelimenin gayr-i unsartf olması ise, müfredin kullanılmadığı bir manada cemi olmasıdır. ifadesi, Allah'ın Resulünün savaştığı birçok yere işaret eder. Bu yerlerin seksen adat olduğu söylenmiştir. Böylece Allah, mü'minlere yardım edenin kendisi olduğunu ırmiştir, Binâenaleyh, Allah'ın yardım ettiği hiç kimse mağlub olmaz.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "ve Huneyn Gününde ki  zaman (Huneyn Günü) çokluğunuz sizi böbürlenmişti" buyurmuştur. Bu, "O derden biri olarak Huneyn Günündeki çokluğunuzun sizi gurura düşürmesini : dayınız" demektir. [84]

 

Huneyn Vak'ası            

 

Ramazan ayının sona ermesine birkaç günün kalmış olduğu   bir   sırada,   Allah'ın   Resulü   (s.a.s)   Mekke'yi

fethedince, Hevâzin ve Sakîf kabileleriyle savaşmak için oeyn'e yönelerek Mekke'den çıktı... Alimler, Allah'ın Resulünün ordusunun sayısı  ffusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Atâ, İbn Abbas'tn ordunun sının onaltıbin olduğunu söylediğini belirtirken, Katâde şöyle demiştir: O ordunun onikibindi. On bini, Mekke'de bulunanlar; iki bini de İslâm'a girerek, serbest aolan esirlerden meydana geliyordu." Kelbî ise, "bunların sayısının onbin olğunu" söylemiştir, Netice olarak diyebiliriz ki, askerin sayısı çok idi. Hevazin  Sakîf kabilelerinin sayısı ise dörtbin idi. Binâenaleyh, iki ordu karşı karşıya gelince, ûsumanlardan birisi: "Biz bu gün bu az sayıdaki ordu karşısında mağlup ayacağız" dedi. Bu kelime, Hz, Peygamber (s.a.s)'i üzdü.. İşte Cenâb-ı Hakk'tn, hitabından maksad budur. Bu sözü, Allah'ın Resulünün söylediği sürüldüğü gibi, Ebu Bekir'in söylediği de ileri sürülmüştür. Bu sözü, Allah'ın  . -ne isnad etmek son derece uzak bir ihtimaldir. Zira, "Hz. Peygamber, Allah'a  f- ,or ve kalbi, dünya ve dünyevî sebeplerden uzak bulunuyordu.

Daha sonra Cenâb-ı Hak bu, sizden hiçbir şeyi gidermeye ı" buyurmuştur. İğna' fiili, ihtiyacı giderecek şeyi vermek demektir, O halde, Cenâb-ı Hakk'ın  buyruğunun manası, "O çokluğunuz, size ihtiyacınızı giderecek herhangi bir şey sağlamadı" demektir. Binâenaleyh bu sözün burada zikredilmesinin maksadı, Allah Teâlâ'nın o mü'minlere sayılarının çok olmasıyla değil, ancak Allah'ın yardımı sayesinde galip geleceklerini bildirmektir. Dolayısıyla onlar, çokluklarıyla gururlanınca, mağlup olup hezimete uğradılar.

Cenâb-ı Hak, "Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişti" buyurmuştur. Arapça'da, denilip "yerin geniş olması" manası kasdedilir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın "O genişliğine rağmen" tabiri, "onca genişliğine rağmen, genişliği ile birlikte" demektir.

Bu sebeple, burada fiille beraber ma masdariyye olarak gelmiştir. (Yani, demektir.) Buna göre mana, "sizin başınıza gelen o şiddetli korkudan ötürü, yer size dar gelmişti de, böylece siz genişliğine rağmen orada düşmanınızdan kaçmaya elverişli bir yer bulamaz hale geldiniz" şeklindedir.

Berâ İbn Azib şöyle demişti: "Hevâzinliler, okçu idiler. Biz onlara hücum edince, bozulup dağıldılar. Bunun üzerine biz de ganimet mallarına üşüştük. Bunun hemen peşinden, onlar bizi oklarıyla karşıladılar. Derken, müslümanlar Hz. Peygamberin etrafından dağılıp kaçtılar. O'nunla sadece Abbas İbn Abdulmuttalib ile, Ebu Süfyan kaldı'.' Berâ, sözüne devamla şöyle der: "Kendisinden başka ilah olmayan o yüce zâta yemin ederim ki, Allah'ın Resulü, asla arkasını dönmedi (kaçmadı). Ben Allah'ın Resulünü, Ebu Süfyan, üzengisinden; Abbas da bineğinin geminden tutmuş olarak "Ben.  nebiyim,  yalan yok! Ben.  Abdulmuttalib'in torunuyum!" deyip, katırını hiç aldırmaksızın kâfirlere doğru mahmuzlarken gördüm.   O'nun katırı, kır idi. Daha sonra da Abbas'a: ''Muhacir ve ensâra seslen!   " dedi. Abbas, sesi gür bir zât idi. Bunun üzerine Abbas:  "Ey Allah'ın  kulları!  Ey Ashâb-ı Şecere!  Ey Ashâb-ı Sureti'I-Bakara!" diye çağırıp seslenmeye başladı. Dağılmış olan müslümanlar onun sesini duyunca, tek bir cemaat haline geldiler, Allah'ın Resulü, eline bir avuç çakıl taşı aldı ve bu taşları: "Yüzleriniz kararsın, kahrolun!" diyerek, onların üzerine fırlattı. Bunun üzerine onlar gerisin geriye kaçmaya baştedrtar, bu ha\ orttert son <tetece yorgun ve bitkin bir hale getirdi. Derken, Allah Teâlâ onları hezimete uğrattı. O gün, onlardan bu çakıl taşlarının gözünü doldurmadığı hiç kimse kalmadı."

İşte, Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi." ayetinin ifade ettiği husus budur. [85]

 

Müşriklerin Hezimeti, Mü'minlere Sekînet İndirilmesi

 

Bil ki Allah, çokluğun fayda vermediğini; yardım gerektiren şeyin, ancak AHah'dan olduöunu beyan edince, şu üç şeyi de zikretmiştir:

a) Sekîne'yi indirmek... Sekîne, kalbin ve nefsin kendisiyle sükûnete erdiği, emniyeti ve itminanı veren şeydir. Bu husustaki istiare vechinin şu olduğunu zannediyorum: İnsan, korktuğu zaman, kalbi çarparak kaçar. Ama, emniyete kavuştuğunda telaşı sona erer ve sükûnete kavuşur. Emniyet sükûnete ermeyi gerektirince, "sekîne" kelimesi emniyetten kinaye kılınmıştır.

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi" buyruğu, fiilin (işin), dâînin (sebebin) bulunmasına dayandığına delâlet eder. Bu da, daî'nin ancak Allah tarafından meydana getirildiğini gösterir.

Birinci mukaddimenin izahına gelince, bu şöyledir: Mü'minler bozulurken, onların kalblerinde sükun ve sebat daîsi (sebebi) meydana gelmemişti. İşte bundan dolayı şüphesiz, sükûn ve sebat tahakkuk etmemiş, aksine mü'minler kaçmışlar ve bozulmuşlardı. Sükûn ve sebatın daîsi, sebebi demek olan "sekîne" meydana gelince, o mü'minler, Allah'ın Resulüne döndüler. O'nun yanında sebat ettiler ve böylece sükûnete kavuştular. Böylece bu, herhangi bir işin meydana gelmesinin, daî'nin bulunmasına, dayandığına delâlet etmiş olur.

O daî'nin, Allah tarafından meydana getirildiği şeklindeki ikinci mukaddimeye gelince, bu, Allah'ın "Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi" ayetinden açıkça anlaşılan husustur. Akıl da buna delâlet etmektedir. Zira, «albteki daî kul tarafından meydana getirilmiş olsaydı, bu, başka bir daînin bulunmasına dayanmalı idi. Böylece de, teselsül gerekmiş olurdu. Halbuki teselsül, imkânsızdır. [86]

 

Huneyn Günü Meleklerin İndirilmesi

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, ''görmediğiniz orduları inzal etti...'

buyurmuştur. Bil ki bu, Allah'ın o günde yapmış olduğu ikinci bir şeydir. Bundan muradın, Cenâb-ı Hakk'ın melekleri indirmesi olduğunda bir hilaf yoktur. Bedir Hâdisesinde zikredildiğinin aksine, burada, ayetin zahirinde meleklerin sayısının ne <adar olduğuna delâlet eden herhangi bir açıklama bulunmamaktadır.

Said İbn Cübeyr Allah'ın, peygamberine beşbin melekle yardım ettiğini söylemiştir. Belki de o, bu sayıyı Bedir Günü'ndekine mukayese ile söylemiştir. Saîd İbnu'l-Müseyyeb de şöyle demektedir: "Huneyn Günü'nde müşriklerin arasında bulunan bir adam bana şunları anlattı: Biz, müslümanları dağıtınca, onları «ovalamaya başladık. Kır katıra binen kimsenin yanına varınca, bizi, yüzleri beyaz ve güzel birtakım kimseler karşılayarak: 'Yüzleriniz kararsın! Helak olun! Geri dönünüz!" dediler de, bunun üzerine biz de döndük. Onlar da, bizim omuzlarımıza allandılar..."

Yine alimler, meleklerin o günde savaşıp savaşmadığı hususunda da ihtilâf etmişlerdir. Saîd İbnu'l-Müseyyeb'ten naklettiğimiz bu rivayet onların savaştığına delâlet eder. Alimlerden: "Melekler sadece Bedir Günü'nde savaşmışlardır. Onların bu günde inmelerinin faydası ise, mü'minlerin kalblertne kuvvet ve güzel düşünceler atarak onları teskin etmektir" diyenler de vardır. [87]

 

Kâfirlerin Azaplandırılması

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Ve kâfirleri ise azablandırdi" buyurmuştur. İşte bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yaptığı üçüncü iştir. Bu azablandırmadan maksat, onların öldürülmeleri, esir edilmeleri, mallarının (ganimet olarak) alınması ve soylarının köleleştirilmesidir. Alimlerimiz bunu, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delil getirmişlerdir. Çünkü bu azablandırmadan murad, yakalamak ve esir almaktır. Allah Teâlâ, bütün bunları zatına izafe etmiş (kendi fiili olarak göstermiştir. Biz, Hak Teâlâ'nın, "Allah, peygamberinin ve mü'minlerin üstüne sekînetini indirdi" ayetinin tefsiri esnasında buna delâlet ettiğini beyân etmiştik. Binâenaleyh bu iki ifadenin topiamı, bu hususta apaçık bir delil olmuş olur.

Bu meselede Mu'tezile şöyle der: "Allah Teâlâ bütün bu işleri kendi emri ile olduğu için kendisine izafe etmiştir." Bunun cevabı defalarca geçti.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu. o kâfirlerin cezası idi" buyurmuştur. Bu, "O azab kâfirlerin cezasıdır" demektir. Bil ki hakikat ehli, (ehl-i hakikat), ta'zîr cezasıyla birlikte, celde (sopalama) meselesinde, "Zina eden kadın ile zina eden erkekten herbirine yüzer değnek (celde) vurun " (Nûr, 2) ayetine tutunarak şöyle demişlerdir: "Bu ayetteki fe'clidu (celde vurun) emrinin başındaki fâ edatı, bu celdenin bir ceza olduğuna delâlet eder. Ceza ise, "yeterli-kâfi olan şey"dir. Celdenin yeterli olması, onun yanıstra başka bir cezanın daha meşru kılınmasına manîdir." Buna cevaben şöyle deriz: "Ceza, yeterli olana denmez. Bütün müslümanlar, Kıyamette devamlı bir cezanın, o kimseler için ertelendiği hususunda ittifak ettikleri halde, Allah Teâlâ'nın bu ayetteki azablandırmasına, Allah ona "ceza" dediği için ceza denilmiştir. Böylece bu ayet, cezanın, kendisi yeterli (kâfi) olan şeye denmediğine delâlet eder.

Allah Teâlâ daha sonra, "Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder" buyurmuştur. Bu, "Onların başına gelen hertürlü hızlâna rağmen, Allah onların tevbelerini kabuf edebilir" demektir. Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ, kişinin kalbinden küfrü silip, orada İslam'ı (imanı) yaratarak, bazılarının tevbesini kabul eder." Kâdî de: "Bu ifade, "Onların başına gelen geldikten sonra, onlar müslüman olur ve tevbe ederlerse (şirklerinden dönerlerse), hiç şüphesiz Allah Teâlâ onların tevbelerini kabul eder" manasına gelir" demiştir. Kâdî'nin bu görüşü zayıftır. Çünkü ayetteki, "Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder" buyruğunun zahirî, o tevbenin onlar için, ancak Allah Teâla tarafından yapıldığına (yani tevbenin kabulü manasında olduğuna) delâlet eder. Bu husustaki tam izah, (Bakara, 37) ayetinin tefsirinde geçmişti.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "yani "Allah tevbe edenleri bağışlar, .man edip salih amel işleyenlere de merhamet eder1' buyurmuştur. Allah en iyi Dilendir. [88]

 

"Ey iman edenler, müşrikler ancak bir necistir. Bundan dolayı bu yıllarından sonra onlar Mescid-i Haram a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsamz, Allah dilerse, sizi yakında kendi fazlından zenginleştirir. Çünkü Allah alîm ve hakimdir"(Tevbe, 28).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [89]

 

Müşriklere Kabe Yolunun Kapatılmasının Çıkardığı Mesele

 

Bil ki bu, müslümanların kalblerine düşen üçüncü şüphedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ali (r.a)'ye, Mekke müşriklerine   Berâe   (Tevbe)   sûresinin   ilk   ayetlerini okumasını, kendileriyle yapılmış olan ahdi geri almasını, yani iptal etmesini) ve Allah ile Resûlultah'ın müşriklerden berî (uzak) olduğunu girmesini emredince, müşriklere hacc yolunun kapatılması, yük taşıyan develerin ticaret kervanlarının) kalmayacağından Ötürü bazı insanlar, "Ey Mekkeliler, siz sıkıntılarla karşılaşacağınızı göreceksiniz!" dediler. İşte bu şüpheyi gidermek iç ayet indi. Allah bu şüpheyi, "Eğer fakirlikten korkarsamz, Allah dilerse, sizi :nda kendi fazlından zenginleştirir" buyruğu ile cevapladı. Bu ayetin, daha önceki î.e:lerle münasebeti böyledir ve son derece muvafık ve güzeldir. [90]

 

İkinci Mesele

 

Alimlerin çoğu, "müşrikler" lafzının, sadece putperestleri içine aldığını söylerlerken; bazı kimseler: "Hayır bu, bütün kâfirleri içine alır" demişlerdir. Bu mesele daha evvel geçmişti ve biz bu (ikinci) görüşün daha doğru olduğunu pek çok delille ortaya koymuştuk. Bunun burada böyle olduğunu ifâde eden şey, Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, amma bunun dışındaki günahları affeder" {Nisa. 48) ayetine tutunmaktır. Ama bu ayetin buna delil yapılması yanlıştır. [91]

 

Neces Kavramı              

 

Neces kelimesi, (pis oldu, kirlendi) fiilinin masdarıdır. Bu tıpkı (pisledi, kirletti) fiili gibidir. "Neces", "pislik sahibi, kirli" manasınadır. Leys: "Neces, insanlardan ve herşeyden, pis olan şey demektir. Nitekim, (pis-kirli adam) ve  (kirli bir kavim) denilir. Bir başka kullanılış da, (pis ayak);  (pis kavim) (pis falan); (Pis adam); tT*û Si jiı, (pis kadın) şeklinde (müfredi, cemisi, müzekkeri, müennesi aynı olarak) kullanılır" demiştir.

Alimier, müşriklerin necis (pis) olmasının ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Keşşaf sahibi, İbn Abbas (r.a)'ın: "Onların bizzat kendileri, aynen köpek ve domuz gibi (pis)tir" dediğini nakletmiştir. Hasan el-Basrî'nin: "Kim bir müşrik ile tokalaştrsa, abdest alır" dediği rivayet edilmiştir ki, bu aynı zamanda Zeydiyye fakihlerinden el-Hâdî'nin görüşüdür. Fukahâ ise, müşriklerin bedenlerinin temiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Bil ki bu ayetin zahiri, onların necis olduklarını gösterir. Binâenaleyh ayetin zahiri manasının ifade ettiği hükümden, ancak başka bir nass (delil) bulunursa dönülebilir. Bu hususta bir icmânın olduğunu söylemek de mümkün değildir. Çünkü bu hususta ihtilaflar (farklı görüşler) olduğunu gösterdik. Kâdî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, müşriklerin kaplarından su içtiğini ortaya koyan rivayetlere dayanarak, onların (maddeten) temiz olduklarına istidlal etmiş ve: "Eğer onların bedenleri necis olsaydı, bu, müslüman olmaları sebebiyle değişmez (temiz olmazdı)" demiştir.

Birinci görüşü benimseyenler buna şu şekilde cevap vermiştir: "Kur'an, haber-i vahidden daha kuvvetlidir. Hem haberin (hadisin) sahih olduğu kabul edilse bile, Hz. Peygamberin, müşriklerin kaplarından su içilmesinin helâl olduğuna inanmasının, bu ayetin nüzulünden önce olması gerekir. Bunu şu iki yönden izah edebiliriz:

a) Bu sûre, Kur'an'ın, en son inen sûrelerindendir. Kâfirlerle ihtilat (iç içe yaşamak) daha önce caizdi. Allah Teâlâ, bu sûre ile bunu haram kıldı. Yine daha önce kâfirlerle anlaşma yapılabiliyordu. Fakat bu sûre ile Allah, o anlaşmaları kaldırdı. Binâenaleyh, "Daha önce müşriklerin kaplarından yemek-içmek helâl idi, ama Allah sonra bunu da haram kıldı" denilebilir.

b) Asıl olan, hangi kap-kacak olursa olsun, ondan yeyip-içmenin helal oluşudur. Binâenaleyh eğer biz bu aslın, bu ayetin hükmü ile haram kılındığını; daha sonra ise, bu haber-i vahid ile haram kılındığını söylersek, o zaman (üstüste) iki nesh meydana gelmiş olur. Fakat aslolan hükme göre bunun helal olduğunu, Hz. Peygamberin de, onların kaplarından bu asıl olan hükme göre içtiğini, daha sonra bunun, bu ayetle haram olduğunu söylersek, o zaman tek bir nesh olmuş olur. Binâenaleyh bunun daha evlâ olması gerekir."

Kâdî'nin, "Eğer kâfirin bedeni (maddeten) pis olsaydı, müslüman olması sebebiyle, bu pislik temizliğe dönüşmezdi" şeklindeki görüşüne de, "Bu, sarih (manası açık) nassa karşı yapılmış bir kıyastır" diye cevap veririz. Hem sonra bu (Mu'tezile) mezhebine mensup olanlar, "Kâfirin, müslüman olduğu zaman küfürden dolayı meydana gelen necaseti (pisliği) gidermek için, gusletmesi (yıkanması) gerekir" derler. İşte bunun izahı da budur.

Fukahânın çoğu, kâfirin bedeninin temiz olduğu hükmüne varmışlar ve bu ayeti şu değişik şekillerde tefsir etmişlerdir:

a)   İbn  Abbas (r.a) ve  Katâde:   "Onlar cünüblükten ötürü yıkanmaz ve abdestsizlikten ötürü abdest almazlar. (Bunun için necistirler)" demişlerdir.

b) Bu, "Kendilerinden nefret edilmesi gerektiği hususunda, müşrikler âdeta pis bir şey gibidirler" demektir.

c) Onların, ayrılmaz vasıfları olan küfürleri (inkârları), sanki onlara bulaşıp-yapışmış bir pislik gibidir. Bil ki bütün bu izahlar, ayetin zahirinin ifade ettiği hükmü, bir delil olmaksızın bırakmak demektir. [92]

 

Necesat Gideren Su İle Temizlenme

 

Ebu Hanife ve talebeleri (Allah kendilerinden razı olsun): "İster cünüblükten, ister abdestsizlikten ötürü olsun, abdestsiz olan kişinin uzuvları hükmen necis (pis)tir" demişler ve bu söze, abdestte ve gusülde kullanılmış olan suyun necis (pis) olduğu hükmünü dayamışlardır. Ebu Yûsuf bunun necâset-i hafife (hafif pislik); İmam Hasan b. Ziyad, necâset-i galîza (ileri derecede pislik) olduğunu söylemiştir. İmam Muhammed b. Hasan ise, bu suyun temiz olduğunu söylemiştir.

Bil ki, Hak Teâlâ'nın, "Müşrikler ancak bir necistir." buyruğu, bu görüşün yanlış olduğunu delalet eder. Çünkü "ancak" kelimesi hasr (sadece) manası ifâde eder. Bu da, müşriğin sadece necis olduğunu gösterir. Binâenaleyh abdestsiz kimsenin uzuvlarının (manen) necis olduğunu söylemek, bu nassa terstir. Şaşarım! Bu nass müşriğin pis olduğu, mü'minin ise böyle olmadığı hususunda sarîh bir ifadedir. Buna rağmen bazıları, bu hükmü tersyüz ederek, müşriğin temiz, mü'minin ise, eğer abdestsiz  ve cünüb ise pis olduğunu söylerler ve müşriklerin uzuvlarını (el-yüzlerini) temizlemek için kullandıkları suyun temiz ve temizleyici olarak devam ettiğini, en büyük peygamberlerin bile (abdest almak için) uzuvlarında kullandıkları suyun necaset-i galizâ olduğunu (pislendiğini) iddia ederler. İşte bu şaşılacak şeylerdendir.

Müslümanın uzuvlarının temiz olduğunu ifade eden hükmü Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Mü'min diri iken de, ölü iken de pis olmaz"[93] şeklindeki hadis-i şerifi de kuvvetlendirir. Binâenaleyh bu hadis, Kur'an'a uygundur. Daha sonra birtakım itibarî hükümler de, Kur'an'a ve bu husustaki hadislere uymaktadır. Çünkü müslümanlar, bir kimsenin namazda iken üzerinde pislik bulunsa, namazının bâtıl olmayacağı hususunda; yine ıslak bir elin, abdestsiz bir kimsenin eline dokunması halinde, bu elin pis olmayacağı hususunda ve abdestsiz bir kimsenin terlemesi ve bu terinin elbisesine geçmesi halinde de o elbisenin pislenmiş sayılmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Bundan dolayı ayet, hadis ve icma, abdestsiz mü'minin uzuvlarının temiz olduğu hükmüne mutabakat etmektedir. Öyle ise, bunlara muhalefet nasıl mümkün olur?

Muhalifin şüphesi şudur: "Abdeste "taharet" (temizlik) adı verilmiştir. Taharet ise ancak bir pislikten dolayı olur." Bu şüphe zayıftır. Zira taharet (temizlik), bazan günah ve hataları gidermek manasında da kullanılır. Nitekim Cenab-ı Hak, Resûlullah'ın ehl-i Beytini anlatırken, "Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diier" {Ahzkb, 33) buyurur. Buradaki tertemiz yapma ile, onların günah ve hatalarının giderilmesi kastedilmiştir. Yine Cenâb-ı Allah, Hz.Meryem (a.s)'i anlatırken, "Şüphesiz ki Allah, sana seçkin bir hususiyet verdi ve seni tertemiz (büyüttü)" (Ai-i imran, 42) buyurmuştur. Bununla Cenâb-ı Hakk'ın onu asılsız töhmetlerden temizlemesi kastedilmiştir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: "Abdestin, uzuvları günahlardan ve hatalardan temizlediği hususunda da, sahih hadisler vardır. Binâenaleyh Şâri-i Hakîm (Allah), abdesti, bu manada temizleyici kabul edince, bizi buna ters manayı tercihe ve Kur'an'ın, hadislerin ve icmânın hükümlerini bozacak bir hükme sevkedecek şey ne olabilir ki?" [94]

 

Gayrimüslimlerin Camiye Girmelerinin Hükmü  

 

Şâfii (rn) Söyle demiştir:  "Kâfirler,  sadece Mescid-i Haram dan men olunurlar.   İmam Malik ise, onların bütün

mesCidlerden men edilmelerini (yani oralara sokulmamalarını söy|emjştjr. Ebu Hanîfe (r.h) de, kâfirlerin ne Mescid-i Haram'dan, ne de diğer mescid ve camilerden men edilemeyeceğini söylemiştir. Bu ayet, mantûku ile (yani zahirî direkt manas: ile) Ebu Hanife'nin görüşününjmefhumu ile (yani dolaylı manası ile) de, İmam Malik'in görüşünün yanlış olduğunu gösterir. Yahut şöyle de diyebiliriz: "Asıl olan men etmemektir, Fakat bu asıl hükme, Mescid-i Haram hususunda, bu açık ve kesin nasstan (ayetten) ötürü muhalefet ettik. Binâenaleyh bu hükmün, Mescid-i Haram'ın dışındaki mescidler hakkında, asla uygun olarak devam etmesi gerekir. [95]

 

Mescid-i Haram'dan Maksad Harem Bölgesidir                

 

Alimler, bu ayette yer alan "Mescid-i Haram" lafzı ile, bizzat Mescid-i  Haram'ın kendisinin mi, yoksa bütün "Harem" bölgesinin mi kastedildiği  hususunda ihtilaf etmişlerdir. Doğruya en yakın olan, ikinci görüştür. Bunun

delili, ayetteki, "Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi fazlından zenginleştirir" buyruğudur. Çünkü (zenginlik vasıtası olan) ticaret yeri, bizzat Mescid-i Haram'ın içi değildir. Binâenaleyh eğer bu ayetin maksadı, müşrikleri sadece mescidden men etme olsaydı, müslümanlar, bu men ediş sebebiyle, fakirlikten ve geçim darlığından endişe etmezlerdi. Onlar, ancak çarşı ve pazarlardan men edildikleri zaman geçim endişesi duyarlar. Bu, ayetle yapılan güzel bir istidlaldir. Bu görüş, âlimlerin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mirac'a Ümmü Hânî'nin evinden götürüldüğü hususunda ittifak etmeleri ile birlikte, Hak Teâlâ'nın, ''Kulu (Muhammed'i) bir gece, Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksa'ya kadar götüren Allah münezzehtir" (\sr&, t) ayeti ile de kuvvet bulur. Yine bu görüş, Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet edilen: ''Arap yarımadasında, iki din bir arada bulunmaz" hadisiyle de kuvvet kazanır.

Bil ki alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Harem-i Şerif, müşriklere haramdır. Şayet imam (devlet başkanı) Mekke'de olsa, müşriklerin de elçisi gelse, imâm, onun mesajını dinlemek için "Hill" bölgesine (Harem'in dışına) çıkar. Şayet bir müşrik gizlice Harem'e girse ve orada hastalansa, biz onu, hasta hasta oradan çıkartırız. Eğer orada ölse ve bilinmeden defnedilse, mümkün ofursa, biz onun mezarını yeniden açar ve on'un kemiklerini çıkarırız. [96]

 

Yedinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın "Bu yıllarından sonra,.. ifadesiyle, kendisinde müşriklerden uzak durulmasının bildirildiği senenin murad edildiği hususunda şüphe yoktur ki bu sene de hicretin dokuzuncu senesidir. [97]

 

Ziyaretçiler Azaldı Diye İktisaden Endişelenmeyin

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Eğer fakirlikten korkarsanız (...)" buyurmuştur. Ayle kelimesi, muhtaç olmak fakir olmak demektir. Nitekim Arapça'da, bir kimse muhtaç duruma düştüğünde denilir. Buna göre ayetin ifade ettiği mana, "Şayet, kâfirlerin Mekke'den uzaklaştırılmaları sebebiyle, fakir düşeceğinizden korkarsanız, bilesiniz ki Allah sizi kendi lütf-u keremiyle zenginleştirir " şeklinde olur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır: [98]

 

Birinci Mesele

 

Alimler, Hak Teâlâ'nın, "kendi fazlından" ifadesindeki "fazC'ın tefsiri hususunda şu görüşlere yer vermişlerdir:

a) Mukâtil şöyle demektedir. "Cidde, San'a, ve Huneyn halkı müslüman oldular. Bu sebeple de yiyecek maddelerini, satmak maksadıyla Mekke'ye gönderdiler. Böylece Allah Teâlâ da, Mekke'deki müslümanları, kâfirlerle alışverişte bulunmaya muhtaç olmaktan onları müstağni kıldı, buna gerek kalmadı. "

b)  Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, buna karşılık onlara cizye gelirini vermiştir."

c)  Allah, onları "fey" ile zengin kılmıştır.

d)  İkrime de buna, "Allah, onlara yağmur yağdırdı ve böylece de mallarını çoğalttı   " manasını vermiştir. [99]

 

Gerçekleşen Gaybî Haber     

 

Cenâb-ı Hakk'ın yakında kendi fazlından zenginleştirir" müjdesi, gelecekte vuku bulacak büyük bir hâdise hakkında, kesin ve net bir şekilde gaybdan bir haber vermektir. İşte, bu habere uygun ve muvafık olarak gerçekleşmiştir. Binâenaleyh bu, bir mucize olmuştur. [100]

 

Bu Müjdeye Kayıt Koymanın Manası

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "dilerse" buyurmuştur. Bir kimse bir soru sorarak şöyle diyebilir: "Yukardaki haberden maksat, fakirlik korkusunu ortadan kaldırmaktır. Halbuki, "dilerse" şartı, bu maksadın ifade edilmesine mani olur. " Buna, birkaç yönden cevap verilebilir:

1)  Bu, bu gayenin ve maksadın mutlaka tahakkuk edeceğine dair bir güvenin, bir itimadın oluşmasını önlemek içindir.. Böylece insan, hayırları talep etmek ve belaları def etmek hususunda, devamlı bir biçimde Allah'a yalvarır yakanr bir halde bulunur.

2) Bu şartın zikredilmesinin maksadı, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, 'İnşaallah (hepiniz) emniyyet içinde,   korkusuzca mutlaka Mescid-i Harama gireceksiniz" (Fetih. 27) ayetinde de olduğu gibi, edebe riâyet etmeyi öğretmektir.

3) Bu ifadenin maksadı, bunun, her zaman ve bütün işlerde olmayacağına dikkat çekmektir. Çünkü Hz. İbrahim (a.s), duasında "ve ahalisini... mahsullerle nzıklandtr" (Bakara, 126) demiştir.    Bu ayette bulunan  ifadesinde bulunan min edatı " kısmiyyet" ifade eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetteki, "dilerse" kaydı ile de işte burada (Sakara, 126) söz konusu olan kısmîlik kastedilmiştir.

Daha sonra, ''Çünkü Allah, alîm ve hakimdir" buyurmuştur. Yani, "Allah, sizin hallerinizi en iyi bilen ve en iyi hükmedendir. O, ancak bir hikmet ve doğru olan bir gerekçeden dolayı veren ve vermeyendir" demektir. Allah en iyisini bilendir. [101]

 

Ehl-i Kitaptan Cizye Alınız

 

"Kendilerine kitâb verilenlerden ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle onlar zelil ve hakîr olarak, kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.." (Tevbe,   29),

Bil ki Allah Teâlâ, müşriklerin ahidlerinin tanınmaması, onlardan uzak durulması, onlarla savaşmanın farz olduğu ve onları Mescid-i Haram'dan uzaklaştırmak gerektiğine dair hükümleri zikredip onların bu hususta ileri sürdükleri müşkillere de ayetlerde yer vererek, bu müşkillerine en doğru cevaplarla cevap verdikten sonra, ehl-i kitapla ilgili olan, cizye verinceye kadar onlarla savaşılması; cizye vermeleri halinde de, içinde bulundukları durumu birtakım şartlara bağlı olarak kabul etmeleri gerektiği ve bu durumda da onların, "zımmîveahid ehlinden oldukları" şeklindeki hükmü zikretmiştir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [102]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki Allah Teâlâ, ehl-i kitabın, şu dört sıfatla muttasıf ririnpi olmaları halinde, ya müslüman olmaları yahut da cizye vermelerine kadar geçen süre içinde onlarla savaşmanın vacib olduğunu belirtmiştir: [103]

 

Bazı Yahudilerin Müşebbihe Olduğu

 

Birinci sıfat: Onların, Allah'a iman etmemeleri. Bil ki yahudiler: "Biz, Allah'a iman ediyoruz" diyorlar. Ancak, gerçek şu ki, yahudilerin ekserisi "Müşebbihe"dir. Müşebbihe ise, cisim veya cisme hulul eden şeyden başka bir varlık bulunmadığını iddia eder. Cisim olmayan ve o cisme huiûl etmeyen varlığı ise, Müşebbihe kabul etmez. Halbuki ilahın, Allah'ın cisim olmayan ve herhangi bir cisme hulul etmeyen bir varlık olduğu, delillerle sabittir. Bu durumda "Müşebbihe", ilâhın varlığını kabul etmiyor demektir. Böylece de yahudilerin, ilâhın varlığını kabul etmedikleri sabit olmuş olur. [104]

 

Muvahhid Olan Yahudiler

 

Eğer, "Yahudiler iki kısma ayrılır: Onların bir kısmı tıpkı müsfümanlar gibi, Muvahhid, diğer bir kısmı ise, Müşebbihe'dir. Binâenaleyh farzet ki, onlardan Müşebbihe olanlar, ilahın varlığını kabul etmiyorlar. Öyleyse sizin, yahuditerin Muvahhidleri hakkındaki görüşünüz nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Onlar, bu ayetin hükmüne girmezler. Onlara cizyenin farz kılınmasına gelince, bu hususta şöyle denebilir: Onların bir kısmına, cizyenin farz olduğu sabit olunca, arada bir farkın bulunmaması zaruretinden dolayı, bütün yahudilere cizyenin farz olduğuna hükmetmek gerekir.

Hristiyanlara gelince onlar, baba, oğul, rûhu'l-kudüs, hulul ve ittihâd akidesini savunurlar.  Bütün bunlar ise, ulûhiyyete aykırıdır. [105]

 

Allah'ın Sıfatlarında İhtilafın Hükmü

 

Eğer: "Netice-i kelâm şudur: Allah'ın herhangi bir sıfatı hususunda münakaşa eden herkes, Allah'ın varlığını inkâr etmiş otur. Bu durumda da sizin, "kelâmcıların ekserisinin, Allah'ın varlığını inkâr ettiklerini" söylemeniz gerekir. Çükü onların ekserisi, Allah'ın sıfatlan konusunda ihtilaf etmişlerdir. Baksana, ehl-i sünnet bu konuda, çok acâib bir biçimde ihtilaf etmiştir. Mesela Eş'ari, "bekâ"yı bir sıfat olarak kabul ederken, Kâdî bunu kabul etmemiştir. Abdullah İbn Saîd, "kıdenV'i bir sıfat olarak kabul ederken, diğerleri bunu kabul etmemişlerdir.. Kâdî, tadlann, kokuların, sıcaklık ve soğukluğun idrâk edildiğini kabul ederken,-ki bu şeyler beşer hakkında koku alma, tadma ve tutma idraki diye adlandırılır- Üstad Ebû İshâk bunu kabul etmemiştir. Kâdî, yedi sıfat için, o yedi sıfata bağlı yedi halin bulunduğunu kabul ederken, bu halleri kabut etmeyenler ise bunu kabul etmemişlerdir. Abdullah İbn Saîd, kelâmullahın, ezelde emir, nehiy ve haber olmadığını, o kelamullahın, indirilirken bu hallere dönüştüğünü iddia ederken, diğerleri bunu kabul etmemişlerdir. Ashabın önde gelen ulemâsından bir grup, Allah için, emir, nehiy, haber, haber sorma (istihbar) ve nida hususlarında beş nevi kelimenin bulunduğunu kabul etmişlerdir. Halbuki meşhur olan, Allah'ın kelâmının tek olmasıdır. Yine âlimler, "ma'lûm"un hilafının, takdir edilmiş olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Binâenaleyh böylece. Alteh'ın sıfatları hususunda, zikredilen bu pek çok bakımdan âlimlerimiz arasında ihtilâfların bulunduğu sabit olmuş olur. Allah'ın sıfatlan hususunda Mu'tezile ile diğer fırkalar arasındaki ihtilaflara gelince bunlar, tek bir yerde zikredilemiyecek kadar çoktur.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Sıfatlar hususundaki ihtilâf, ya zâtın inkâr edilmesini gerektirir, veya bunu gerektirmez. Eğer bunu gerektirirse, o zaman müslüman fırkaların ekserisi hakkında, onların ilâhı inkâr ettiklerinin söylenilmesi gerekir. Yok eğer bu bunu gerektirmiyorsa, bir kısım yahudi ve hristiyantarın, hulul ve ittihad akidesini benimsemelerinden, onların Allah'a imanı inkâr etmiş olmaları gerekmez. Hem, hristiyanların itikaden mezhebi kelime uknumunun Hz. İsa'ya hulul ettiği şeklindedir. Halbuki, müslümanlardan Haşviyye'ye mensûb olanlar, "Allah'ın kelâmını okuyan herkesin, o okuduğu şey, Allah'ın kelâmının aynısıdır. Kelâmullah, Allah'ın bir sıfatt olmasına rağmen, bu okuyucunun ve bütün okuyucuların lisânına girmiştir. Kelâmullah bir maddeye, bir cisme yazıldığında, kelâmullah o maddeye hulul etmiş olur" derler. Binâenaleyh, hristiyanlar hulul ve ittihadın Hz. İsa'da tahakkuk ettiğini söylerlerken, bu ahmaklar, Allah'ın kelâmının Kur'an okuyan her insana ve Kur'an'ın üstüne yazıldığı her cisme hulul ettiğini söylerler. Binâenaleyh, işte bu sebepte hristiyanların Allah'a iman etmediklerini söylemek doğru ve yerinde olursa, o zaman, bu hurûfîler ve hulule inananlar hakkında da, onların Allah'a iman etmediklerinin söylenmesinin doğru olması gerekir. İşte, bu sorunun ortaya konulması, bu şekildedir   " denilirse, buna şöyle cevap verilir: [106]

 

Sıfatta İhtilaf İle Zatta İhtilafın Farkı

 

İlâhın, bir cisim olduğunu söyleyenlerin, Allah Teâlâ'yı inkâr ettiklerine, (şu) delil delâfet etmektedir: Bu böyledir: Zira, âlemin ilâhı, cisim olmayan ve cisme hulul etmeyen bir varlıktır. Dolayısiyle, "Mücessime" bu varlığı inkâr edince, Allah'ın zâtını inkâr etmiş demektir. Bu sebeple, mücessim ile muvahhid arasındaki farklılık sıfatta değil, Cenâb-ı Hakk'ın zâtındadır. Böylece, "Mücessime" ve "Müşebbihe"nin, Allah'a iman etmediğini söylemek doğru olur. Ama sizin naklettiğiniz meselelere gelince bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları hususundaki ihtilâflardır. Böylece bu iki şey arasındaki fark ortaya çıkmış olur. Ama, Hulûliyye ve Hurûfiyye mezhebini kabul edenlere gelince, biz kesin olarak onları tekfir ediyoruz. Zira Allah Teâlâ. hristiyanların, Allah kelimesinin Hz. İsa'ya hulul ettiğine inanmaları sebebiyle, onları tekfir etmiştir. Bunlar da, Ketimetullah'ın Kur'an okuyan bütün herkesin lisânına, Kur'an'ın yazıldığı bütün cisimlere hulul ettiğine inanmışlardır. Binâenaleyh, Allah'ın, tek bir zâta (İsa'ya) hulul ettiğini söylemek, tekfiri, yani kâfir saymayı gerektirdiğine göre, kelâmullahın bütün şahıslara ve bütün cisimlere hulul ettiğini söyleyenler haydi haydi tekfir edilirler. [107]

 

Yahudi ve Hıristiyanların Ahiret İnançları

 

İkinci sıfat: Onların, ahiret gününe inanmamalarıdır. Bil ki, yahudi ve hristiyanlardan nakledilen, bedenî dirilmeyi inkâr ettikleridir. Böylece sanki onlar ruhanî bir dirilişe meyletmiş gibidirler.

Bil ki biz, bu kitapta, ruhanî birtakım mutluluklar ile mutsuzlukları beyan ettik, bu görüşün doğruluğuna dair deliller getirerek, buna pek çok ayetin de delâlet ettiğini beyân ettik. Ancak ne var ki biz, bununla beraber, maddi birtakım mutlulukların ve mutsuzlukların da olduğunu ve Allahu Teâlâ'nın, cennet ehlini yiyecek, içecek ve hurîlerden istifade edebilecek bir biçimde yaratacağını kabul ediyoruz. Hiç şüphesiz, haşri ve bedenî dirilişi inkâr edenler, Kur'an'ın sarih hükümlerini inkâr etmiş olurlar. Yahudi ve hristiyanlar bunu inkâr ettiklerine göre, onların ahiret gününü de inkâr ettikleri sabit olmuş olur.

Üçüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın  "Allah'ın ve peygamberinin   haram   ettiği   şeyleri   haram   tanımazlar"   cümlesinin   beyan ettiği husustur. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a)  "Onlar. Kur'an'da ve Resulün sünnetinde haram kılınan şeyleri haram tanımazlar."

b) Ebu Ravk, buna "Onlar, Tevrat ve İncil'de olanı bilmezler; aksine onlar, o Tevrat ve İnciri tahrif ederek, pekçok hükmü kendiliklerinden ortaya koyarlar" manasını vermiştir.

Dördüncü sıfat: Hak Teâiâ'nın "Kendilerine kitap verilenlerden... hak dini din olarak kabul etmeyenler" kaydının ifade ettiği husustur. Arapça'da, bir kimse bir şeyi din edindiğinde, '' Falanca, şunu din ediniyor. O, ona itikâd ediyor" denilmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın. buyruğu, "Onlar, gerçek din olan İslâm dininin, doğruluğuna inanmazlar" anlamındadır.

Cenab-ı Hak, bu dört sıfatı zikredince, “Kendilerine kitap verilenlerden.." buyurmuş, böylece de bununla, bu dört sıfatla muttasıf olanların ehl-i kitaptan olan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın bundan da maksadı, ehl-i kitâbt, hüküm bakımından müşriklerden ayırmaktır. Çünkü müşrikler hakkında vacib olan, ya onlarla savaşılması ya da onların müslüman olmasıdır. Halbuki ehf-i kitab için gerekli olan ise, ya onlarla savaşmak, ya onların müslüman olması, yahut da cizye vermeleridir,

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Hakir olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [108]

 

Cizyenin Mahiyeti              

 

Vahidî   şöyle   demektedir.   "Cizye,   andlaşma   yapan kimsenin, andlaşmasına göre verdiği şeydir. Bu kelime, kışı, üzerinde olan borcu ödediğinde söylenilen  yru ifadesinden olmak üzere, fî'le kalıbında bir kelimedir.

Alimler, tabirinin ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu ifadeyle, ya verenin veya alanın eli kasdedilmiştir, Binâenaleyh, şayet bununla, veren kimsenin eli kasdedilmişse, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a)  Bununla, veren, vermekten kaçınmayan el murad edilmiştir. Zira, itaat edip riuyâd edenin hilâfına, direten ve imtina eden kimse, elini vermez.. İşte bundan dolayı bir kimse itaat edip inkıyâd ettiğinde, "elini verdi" denilir. Arapların, Cilalı "elini, tâatten çekip çıkardı" şeklindeki sözlerine baksana.. Bu tıpkı, "Taat yularını boynundan çıkardı" denilmesi gibidir..

b) Bununla, "Onlar bu cizyeyi, nakden, hemen, peşin olarak: bir başkasının eliyle göndermeksizin; aksine verenin eliyle alanın eli arasına bir vasıta girmeksizin  inceye kadar   " manası murad edilmiştir. Ama bu tabirle alanın eli kastedilirse. üu hususta da şu iki izah yapılabilir:

1) Bununla, "Onlar, müslümanların onlar üzerinde olan hakimiyetleri sebebiyle cizyeyi verinceye kadar   " manası murad edilmiştir. Bu, tıpkı senin Bu işteki el (hakimiyet), falancaya aittir" demen gibidir.

2)  "Onlara yapılan bir lütuftan dolayı, cizyeyi verinceye kadar   " manasının «astedilmesi. Zira, onlardan cizyeyi kabul edip onların hayatlarını bağışlamak, onlar üzerinde büyük bir nimet olmuştur tabiri "Cizye, onlardan, onlar bir zillet aurumunda olarak alınır" demektir.. Zilletin oluşma şekli şöyledir: Cizyeyi veren «.nsenin bizzat kendisinin o cizyeyi, binitsiz olarak yaya getirmesi, onu ayakta olarak seslim etmesi; teslim alanın da oturmuş olması ve onun çevresinden tutularak, ona. cizyeyi her ne kadar ödemiş olsa dahi, "cizyeyi öde" denilmesi ve ensesine (mızrak v.b) şeylerin dipçiğiyle vurulması. İşte, hor ve hakîrliğin manası budur.   Bu ayetteki hor ve rnkirtikten maksadın, bizzat cizyeyi vermek olduğu da söylenmiştir. Fukahâ'nın zillet ve hor hakîrlikle ilgili, fıkıh kitaplarında zikredilmiş pekçok hükümleri vardır.. [109]

 

Ayet-i Kefimeden Çıkarılan Bazı Hükümler

 

Bu,  bu  ayetteki hükumlere dairdir. [110]

 

Zımmî-Müslim Arasında Kısas Câri Olur mu?

 

Birinci hüküm: Müslümanın, zımmîye karşı (kısasen) öldürülemeyeceğme dair bu ayetle istidlal edilmiştir. Bunun izahı şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a... inanmayan., kimselerle savaşın" emri, onlarla savaşıl masının, onların öldürülmesinin farz olmasını gerektirir. Bu da, onların öldürülmelerinin mubah olmasını ve onların öldürülmesi sebebiyle kısasın farz olmamasını iktizâ eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, "Hakir olarak, kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar " buyurunca, biz, bu hükümlerin tamamının cizye verildiği esnada sona erdiğini anlamış oluruz.. Bu, hükümlerin tamamının sona ermesinde, o hükümlerden birisinin kaldırılmış olması yeterlidir. Binâenaleyh, onların öldürülmeleri ve kanlarının mubah olmalarının farziyyeti sona erince, o hükümlerin toplamı da sona ermiş olur. Bu sebeple, toplamın kalkmasından, toplamın bütün unsur ve cüzlerinin kalkmasına ihtiyaç kalmaz.

Bu sabit olunca biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ehl-i Kitaptan şöyle şöyle olanları öldürün, onlarla savaşın " ifadesi, onların öldürülmeleri sebebiyle kısasın farz olmadığına delâlet eder. Hak Teâlâ'nın, "cizye verecekleri zamana.," ifadesi, bu hükmün kalkmasını gerektirmez. Zira, bu toplam hükümlerin kalkmasında, o hükümlerin cüzlerinden birisinin sona ermesi yeterlidir. Bu da, onların öldürülmelerini farz kılan hükmün sona ermesidir. Bu sebeple, cizyenin ödenmesinden sonra da, kısasın farz olmaması meselesinin, olduğu gibi (farz olmama üzere) kalması gerekir. [111]

 

Kâfirlerin Nevileri

 

İkinci hüküm: Kâfirler iki gruptur.

a) Putlara ve güzel gördükleri her şeye tapanlar.. Bunlar, kendilerinden cizye alınmak suretiyle dinleri üzere kalamazlar. Bunların, 'Lâ ilahe illallah!" demedikçe öldürülmeleri gerekir.

b) Ehl-i Kitap bunlar Yahudi  hristivan, sâmirîler ve sabiîlerdir.   Ehl-i kitap arasında bulunan bu son iki fırkanın yollan da tıpkı bizim içimizdeki bit'at ehlinin yolu gibidir.

Mecusîler de, ehl-i kitap kabilindendir. Zira, Hz. Peygamber (s.a.s) ''Onlara, ehl-i kitap muamelesi yapınız..."[112] buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hicr mecusilerinden cizye aldığı da rivayet edilmiştir. Binâenaleyh cizye verinceye veya müslümanlarla cizye vermek üzere anlaşıncaya kadar mecusilerle savaş yapılması gerekir. Biz, sadece ehl-i kitaptan cizye alınacağını söyledik; zira Cenâb-ı Hak, "Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen... kimselerle savaşın..." ayetinde bahsedilen dört sıfatı zikredince, onları, "kendilerine kitap verilenlerden..." ifadesi, ehl-i kitaptan olmakla kayıtlamıştır. Binâenaleyh, bu hükmü başkasına da teşmil etmek, bu açık ve zahir olan kayıtlamanın ilga edilmesini gerektirir ki, bu caiz olmaz. [113]

 

Cizyenin Miktarı

 

Üçüncü hüküm, cizyenin miktarı hakkındadır. Enes şöyle demektedir: "Allah'ın Resulü (s.a.s), her âkil baliğ olan kimsenin cizyesini bir dinar olarak belirledi. Hz. Ömer de, zımmîlerden fakir olanların cizyesini oniki dirhem; orta halli olanlannkini yirmidört; zengin olanlarınkini de kırksekiz dirhem olarak belirledi.."

Alimlerimiz şöyle demektedirler: Cizyenin en az miktarı bir dinardır; karşılıklı rıza olmadığı müddetçe, bu bir dinardan fazla olamaz. Binâenaleyh onlar, razı olur ve fazla ödemeyi kabul ederlerse, cizye olarak, orta hallilerine iki dinar, zenginlerine de dört dinarlık cizye tesbit ederiz. Bizim bahsettiğimiz bu görüşün delili şudur: Aslolan, mükellefin malının (rızasının dışında) atınmamasıdır. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Cizye verecekleri zamana kadar " kaydı, herhangi bir miktarın alınmasına delâlet eder. Binâenaleyh, bizim söylemiş olduğumuz bu miktar, en az miktardır. Bu sebeple, onu almak caizdir. Cizye lafzı, bundan fazlasına delâlet etmez. Öyleyse, ou miktardan fazlası hususunda aslolan, onun haram oluşudur. Bu sebepte de onun, -aram oluş üzere terkedilmesi gerekir.

Dördüncü hüküm: Ebu Hanîfe (r.h)'ye göre cizye, senenin başında; Şafiî (r. h)'ye göreyse senenin sonunda alınır.

Beşinci hüküm: Hz. Peygamberin "Müslümana cizye yoktur'.[114] hadisinden dolayı, Ebu Hanife (r.h)'ye göre cizye, müslüman olma ve ölüm halinde sakıt olur. Şafiî'ye göreyse (yükümlü olduğu sene başlamışsa) o senenin cizyesi ile mükellef olur.

Altıncı hüküm: Ehl-i kitap, hak şeriat olan Tevrat ve İncil ahkâmı üzere yaşayıp ölen cedleri hürmetine, ci2ye vermek suretiyle, bâtıl dinleri üzere İslamca serbest bırakılmışlardır. Alimlerimiz şöyle demektedir: Hem biz onlara bir imkân tanıdık. Böylece, belki onlar düşünürler de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in doğruluğunu ve peygamberliğini anlarlar. İşte bundan dolayı onlara zaman tanınmıştır. Allah en iyisini bilendir. Burada geriye, şu iki soru kalmıştır: [115]

 

Hristiyanlarla İlgili İki Soru ve Cevabı

 

Birinci soru: İbnu'r-Râvendî, Kur'an'ı ta'n ederek şöyle derdi: "Allahu Teâlâ, hristiyanların küfrünün çok büyük olduğu hususunda, "Onlar, Rahman hakkında bir evlâd iddia ettiler diye, iftiradan dolayı nerdeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecektir. Halbuki o Rahman }ın bir evlad edinmesi olacak iş değildir" (Meryem. 90-92) buyurmuş, ve onların bu iddialarının, böyle bir raddeye vardığını beyan etmiştir. Sonra da, onlardan tek bir dinar alınınca, onları o dinleri üzere bırakmış ve onları dinlerinden men etmemiştir."

Cevap: Cizye alınmasının maksadı, hristiyanı inkârı üzere bırakmak değildir. Aksine bundan maksat, bu müddet içinde İslâm'ın güzelliklerine ve O'nun delillerinin kuvvetine vâkıf olması, böylece de küfürden imana geçmesi ümidiyle hayat hakkı verilip ona mühlet tanınmasıdır.

İkinci soru: Kanın muhafazası için, cizye vermek yeterli midir, değil midir?

Cevap: Cizye vermesi yanında, o kimseye, küfründen dolayı, zillet ve hor hakîrliğin de mutlaka tattırılması gerekir. Bunun sebebi şudur: İnsanın tabiatı, zillet ve hor hakirliği üstlenmekten kaçınır. Kâfir, İslâm'ın izzet ve şerefini müşahede edip, onun gerçekliğinin delillerini dinleyip, küfürdeki zillet ve aşağılığı da gördüğü halde, ona bir zaman tanınırsa, görünen odur ki, bu durum onu, İslâm'a geçmeye sevkeder. İşte, cizyenin meşru kılınmasının maksadı budur. [116]

 

Hristiyanlıktaki Şirkin Mahiyeti Hakkında

 

"Yahudiler: "Uzeyr Allah'ın oğludur", hristiyanlar da: "Mesîh, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki, (bununla güya) daha evvel küfredenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Hay Allah kahredesi adamlar! Nasıl da haktan döndürülüyorlar!" (Tevbe, 30).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [117]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki Allah Teâlâ, önceki ayette, yahudi ve hristiyanların, kendisine iman etmediklerini belirtince, bu ayette de bunun sebebini beyan etmiştir.   Zira Cenâb-ı Hak, onların, Allah'a bir oğul nisbet ettiklerini nakletmiştir. Binâenaleyh, kim ilâh hakkında böyle bir şeyi tecviz ederse, o gerçekte ilahı inkâr etmiş demektir. Yine Cenâb-ı Hak, her ne kadar şirki söyleme yollan farklı ise de, onların müşrikler gibi olduklarını beyan etmiştir. Çünkü, puta tapanlarla, Mesih'e veya başkasına tapanlar arasında bir fark yoktur. Zira şirk, insanın, Allah'ın yanında başka mâbûd veya mabûdlar edinmesi demektir. Binâenaleyh, böyle bir şey tahakkuk edince, şirk de sabit olur. Hatta biz iyi düşünürsek, puta tapanların küfrünün, hristiyanların küfründen daha hafif olduğunu anlarız. Çünkü puta tapan, "Bu put, âlemin yaratıcısı ve âlemin ilâhıdır" demiyor, aksine onu, Allah'a ibadetine vasıta yapıyor. Ama hristiyanlara gelince, onlar Allah hakkında hulul ve ittihadı kabul ediyorlar ki, bu, son derece çirkin bir küfürdür. Böylece, hulule inananlarla diğer müşrikler arasında bir farkın bulunmadığı sabit olmuş olur.. Cenâb-ı Hak, cizyenin kabulünü, sadece onlara tahsis etmiştir. Zira onlar zahirde, kendilerini Hz. Musa ve İsa'ya mensup saymışlar ve kendilerinin, Tevrat ve İncil'le amel ettiklerini iddia etmişlerdir. İşte bu büyük iki peygamber, ve o iki zatın kitapları ve hak din üzere yaşayıp ölmüş olan cedleri hürmetine, Allah onlardan cizyenin kabul edilmesi hükmünü vermiştir. Aksi halde gerçekten, onlarla müşrikler arasında bir fark bulunmamaktadır. [118]

 

Yahudilerin Hz. Uzeyr  Hakkındaki İddiaları             

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Yahudiler, "Uzeyr" Allah'ın oğludur" dediler" buyruğu ile ilgili şu görüşler bulunmaktadır:

1) Ubeyd İbn Umeyr şöyle demektedir: "Bu sözü, ismi Fenhâs İbn Azûra olan bir tek yahudî söylemiştir."

2) Saîd İbn Cübeyr ve İkrime'nin rivayetine göre de İbn Abbas da şöyle demiştir: "Bir grup yahudi Hz. Peygambere geldiler. Bunlar Sellam İbn Müşkim, Nu'mân İbn Evfâ ve Mâlik İbn es-Sayf idi. Onlar şöyle dediler: "Sen, kıblemizi terkettiğin ve Uzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmediğin sürece, sana nasıl ittiba ederiz?.." İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.." Bu iki görüşe göre de bu mezhebi, itikadı benimseyenler, yahudilerin bazısıdır.. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak, cemâat ismini müfred, tek kimse hakkında kullanma hususunda Arapçada cari üslûba binâen, bu sözü {bu kimselere değil de) bütün yahudilere izafe etmiştir. Nitekim Arapça'da, belki de ömründe sadece bir ata binmiş olan birisi hakkında "Falanca, atlara biniyor'^yine, belki de tek bir sultanla bir mecliste oturmuş birisi hakkında:  "Falanca, sultanlarla oturup kalkar" denilmektedir.

3) Belki de bu itikad, onlar arasında yaygındı; sonradan kesintiye uğradı. İşte Allah Teâlâ onların daha önce yaygın olan bu itikadını nakletti. Yahudilerin bunu inkâr etmelerine itibar edilmez. Çünkü Allah'ın onlardan naklettiği bu şey, daha doğrudur.

Onların bu sözü söylemelerinin sebebi, İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği şu husustur: "Yahudiler Tevrat'a aldırmadılar ve hak olmayan şeylere göre amel ettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ da onlara Tevrat'ı unutturdu ve onu, onların hafızalarından sitdi. Bu sebeple Hz. Uzeyir, Allah'a çok yalvarıp yakardı da, Tevrat onun kalbine ve hafızasına yeniden döndü. O, bununla kavmini inzâr etmeye başladı. Yahudiler Uzeyr'i denediler ve onun samimi ve emin olduğunu gördüler. Bunun üzerine, "Bu iş, ancak Allah'ın oğlu olduğu için Uzeyir'e müyesser oldu" dediler.

Kelbî şöyle demiştir: "Buhtunnasr, bütün yahudi âlimlerini öldürdü. Yahudilerin içinde Tevrat'ı bilen hiç kimse kalmadı."

Süddî de şöyle demiştir: "Onları öldüren Amelikalılardır, Bu yüzden onların içinde Tevrat'ı biien hiç kimse kalmadı." İşte bu konuda söylenenlerin tamamı budur.[119]

 

Hristiyanların Hz. İsa'yı Tanrılaştırmaları

 

Cenâb-ı Hakk'ın, hristiyanların, "Mesih (İsa) Aİlah'tn oğludur" dediklerini nakletmesine gelince, bu açıktır. Fakat bu hususta şu şekilde bir problem vardır: Biz, Hz. İsa (a.s)'nın ve ashabının, insanları "Baba-Oğul" inancına davet etmekten beri (uzak) olduklarına kesin olarak inanıyoruz. Çünkü bu, küfür çeşitlerinin en fahişidir. Binâenaleyh böyle bir şey, peygamberlerin büyüklerinden olan birisine nasıl uygun düşer? Durum böylece olunca, hristiyanlardan Hz. İsa'yı sevenlerin tamamının, bu küfür üzerinde mutabakat sağlamış olmaları nasıl düşünülebilir? Bu yanlış inancı kim îcad etmiştir ve o, nasıl olmuş da bunu Hz. İsa'ya mâl edebilmiştir?

İşte bu probleme cevap olarak müfessirler şöyle demişlerdir: Hz. İsa (a.s)'nın göğe kaldırılmasından sonra da, Hz. İsa'ya tabi olanlar hak üzere idiler. Derken hr ist i yan I arla yahudiler arasında bir savaş oldu. Yahudilerin içerisinde, Pavlos denilen cesur birisi vardı. Bu, Hz. İsa'nın taraftarlarının bir çoğunu öldürdü. Sonra da yahudilere dönerek, "Eğer hak İsa ile ise biz kâfir olduk. Varacağımız yer, cehennemdir. Eğer onlar cennete, biz cehenneme girersek mahvolduk gitti! Dolayısıyle ben bir çare düşündüm: Hile kurup onları saptıracağım" dedi.

Atını eğerledi ve yaptığı şeylerden ötürü zahiren (münafıkça) pişmanmış gibi göründü ve pişmanlığını belirtmek için başına topraklar atmaya başladı: "Bana gökten, "Sen hristiyan olmadığın müddetçe tevben (pişmanlığın) kabul değil" diye ses geldi. Ben tevbe ettim" dedi. Bunun üzerine hristiyanlar onu kiliseye aldılar ve o orada hiç çıkmadan bir yıl kalarak, İncil'i öğrendi. Böylece hristiyanlar ona inandılar ve onu sevdiler. O, daha sonra Beyt-i Makdis'e gitti ve yerine Nastûr isminde bir adamı bıraktı. Nastûr'a, İsa, Meryem ve İlah'ın üç (esas) olduğunu öğretti. Oradan da Rum diyarına gitti. Oradaki hristiyanlara da, "Lâhût" ile "Nâsûf'u öğreterek, "Hz. İsa, ne insandır, ne cisimdir; o bir ilahtır" dedi. Adı Ya'kub olan bir adama da bunu Öğretti. Sonra adı "Melk" olan birisini çağırdı ve ona "ilah zail olmaz. İsa da zail olmadı (ölmedi)" dedi. Sonra bu üç adamı birden davet ederek, "Herbiriniz benim halifemsiniz. İnsanları (herbiriniz) kendi İncil'ine çağırsın. Andolsun ki Hz. İsa'yı rüyamda gördüm. O, benden razı idi. Ben yarın kendimi, Hz. İsa'nın rızası için keseceğim" dedi ve mezbahaya girerek kendisini öldürdü. Sonra bu üç kişiden her biri, insanları kendi görüş ve mezhebine davet etti. İşte hristiyanlar içine bu küfrün girişinin yerleşmesinin sebebi budur.

Bu, Vahidî (r.h)'nin naklettiği bir husustur. Bana göre doğruya en yaktn olan şöyle demektir: "Belki de tıpkı "halil" (sevgili-dost) kelimesinin, Hz. İbrahim (a.s) için bir şeref payesi olarak kullanılması gibi, "İbn" (oğul) kelimesi de, Hz. İsa (a.s) hakkında, İncil'de bu manada (yani bir şeref ve mevki ifade etmek için) yer almıştır. Sonra da hristiyanlar, yahudilere olan düşmanlıklarından ve iki tarafın da diğer taraf hakkında aşın taşkınlık ve aleyhdarlığından dolayı, hristiyanlar ileri giderek bu "ibn" (oğul) kelimesini, zahirî olarak "gerçek oğul" manasında tefsir ettiler. Cahiller de buna inandılar ve böylece bu yanlış inanç, Hz, İsa'nın dinine tâbi olanlar arasında yayıldı. İşin gerçeğini en iyi Allah bilir. [120]

 

Ayette Kıraat Farklılığı       

 

Asım, Kisâî ve Ebu Amr'ın râvîsi Abdulvâris, kelimeyi  tenvinli olarak y, şeklinde; diğer kıraat imamları ise,

tenvinsiz clarak  şeklinde okumuşlardır. Zeccâc, dil bakımından daha fasit şeklin, tenvinli okunuş olduğunu söylemiştir, Buna göre, Uzeyr kelimesi mübteda,   kısmı onun haberidir. Bu durumda normal olarak, bunun tenvinli olması gerekir. "Uzeyir", ister Arapça, isterse a'cemi (Arapça'dan başka bir lisandan) olsun, "munsarıf'tır. Munsarıf oluşunun sebebi, şu iki şeydir:

a) O, ism-i tasgîr stgasındadır. Dolayısıyla, "Hûd*' ve "Lût" kelimeleri gibi, a'cemî olsa da munsarıftır (tenvin ve cer kabul eder).

b)  Bu, ism-i tasgîr sîgasındadır. Halbuki a'cemî isimler, ism-i tasgîr olmazlar. (Binâenaleyh onun Arapça olması gerekir.)

Tenvinsiz kıraatin izahı da şöyledir:

a) Bu kelime, a'cemî ve marifedir. Binâenaleyhiıunun munsarıf olmaması gerekir.

b) Ayetteki "ibn" (oğul) kelimesi sıfattır. Mübtedanın haberi ise mahzûftur. Buna göre kelamın takdiri, [Mj**] "Allah'ın oğlu Uzeyir, bizim ma'budumuzdur" şeklindedir. Abdulkahir el-Cürcânî bu izahı, "Delâilü'l-İ'câz" isimli kitabında tenkid eder ve şöyle der: "İsim, bir sıfat ile tavsif edilir, sonra da, onun için bir haber getirilirse, bu durumda, ismi tekzib eden (yalanlayan), haberi tenkid etmiş, sıfatı ise kabul etmiş olur. Binâenaleyh bunu inkardan maksat, şayet onların, "Allah'ın oğlu olan Uzeyir, bizim ma'budumuzdur" sözü ise, o zaman bu, sadece Uzeyir'in onların ma'budu oluşunu inkâr olup, Uzeyir'in Allah'ın oğlu olduğunu kabul etme manasına gelir. Halbuki bunun da bir küfür olduğu malumdur." Bana göre bu tenkid, zayıftır. Çünkü Cürcani'nin, herhangi bir insanın, herhangi bir şeyle mevsûf olan birisinden haber vermesi ve bu haberi de birisinin kabul etmemesi halinde, o kabul etmeyişin haber ite ilgili olacağı şeklindeki görüşü doğrudur. Ama "Bu, o vasfı kabul etmektir" şeklindeki görüşü kabul edilemez. Çünkü o insanın bu haberi, tekzib etmesinden, onun dışındaki kimselerin bunu tekzib etmeyip, doğrulayacaklarına bir delil gerekmez. Bu, "hitab detili"ne mebni bir husustur. Hitab delili ise, bilhassa bu gibi yerlerde zayıftır.

c) Ferrâ, "Uzeyr" kelimesindeki tenvin, (aslında) sakin nûn harfidir. "İbnullah" •adesindeki "bâ" harfi de sakindir. Binâenaleyh burada iki sakin harf yanyana gelmiştir. İşte bundan ötürü telaffuzu hafifletmek için, tenvinin nunu hazfedilmiştir" demiş ve şu beyti nakletmiştir: "Onu pek de öyle revbekâr ve Allah'ı zikreden biri bulmadım. "

Bil   ki  Allah  Teâlâ  onların   bu   durumunu   nakledince, "Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir..." buyurur. Birisi şöyle diyebilir: Her söz ancak ağızdan çıkar. Öyleyse onların sözlerinin, böyle nitelenmesinin - kmetl nedir?" Buna birkaç şekilde cevap verilebilir:

a) Bununla, "Bu, hiçbir aklî delile dayanmayan bir sözdür" manası kastedilmiştir. 3inâenaleyh bu, hiçbir gerçekliği olmayıp, sadece onların ağızlarından çıkmış bir ;afızdır" demektir. Velhasıl onlar, dilleriyle bir söz söylediler, ama bu sözün akıl yanında hiçbir değeri yoktur. Çünkü ihtiyaçtan, şehvetten, zevciyyet hayatından, parçaları   bulunmaktan   münezzeh  olduğu   halde  Allah  Teâlâ'nın   bir  çocuğu Dulunduğunu söylemek, akıl yanında hiçbir değeri olmayan, bâttl bir sözdür. Bunun dt benzeri de, "(Onlar) ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı" (M-\ Imran. 167) ayetinde ifade edilen husustur.

b) İnsan, bazan bir mezhebi, ya kinayeli olarak, yahut da remiz ve tariz yoluyla :ercih ettiğini gösterir. Ama bunu açıkça belirtip, dili ile söyleyince, bu, o insanın o -tezhebi tercih ettiğini, ona taraftar olduğunu en açık bir şekilde göstermiş otur. Dolayısıyle bu ayetten maksad, onların, bu inançlarını açıkça ifade edip, onu asla izlemediklerini belirtmektir.

c) Bundan maksad, onların halkı bu inanca davet etmeleridir. Bundan dolayı bu söz, onlann ağızlarına iyice yerleşir. Bundan murad. onların, halkı kendi inançlarına savet etmede ileri gitmiş olmalarıdır. [121]

 

Daha Önceki Kâfirleri Taklid Etmeleri

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak 'Onlar bununla güya daha evvel küfredenlerin sözlerini taklid ediyorlar" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: [122]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifadenin tefsiri hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Bununla. "Yahudi ve hristiyanların bu sözü, müşriklerin, "melekler Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki sözlerine benzer" manası kastedilmiştir.

b) Buradaki "Onlar" zamiri, hristiyanlara aittir. Yani, "Hristiyanların "Mesih (İsa), Allah'ın oğludur" şeklindeki sözleri, yahudilerin "Uzeyİr, Allah'ın oğludur" şeklindeki sözlerine benzer" demektir. Çünkü yahudiler, hristiyanlardan daha öncedir.

c)  Hristiyanlann bu sözü, kendilerinden önce geçip gitmiş olan (atalarının) sözüne benzer, yani bu eski bir küfür olup, yeni icad edilmiş değildir. [123]

 

İkinci Mesele

 

Müdâhat "benzemek" demektir. Ferrâ şöyle demiştir: "Arapça'da bu fiil (Ona benzedim) şeklindedir." Bu fiil hakkında dilcilerin çoğunun görüşü budur. Şemîr bu fiilin, "uymak, tâbi olmak" manasına geldiğini, nitekim Arapça'da,"Falanca, lalancaya tâbi oluyor" manasında  denildiğini söylemiştir. [124]

 

Üçüncü Mesele

 

Âsim, bu fiili hemzeli olarak ve ha harfinin kesresi ile,  (yudahiûne); diğer kıraat imamları ise, hemzesiz

olarak  ve   hâ'nm   zammesi   ite,  yudahüne  şeklinde okumuşlardır. Bu fiil tıpkı, ve £larjî (geri bıraktı-tehir etti) fiili gibi, hem iîliü» şeklinde, hem de  şeklinde kullanılmaktadır. Ahmed b. Yahya: "Bunu hemzeli okuma hususunda, hiç kimse Asım'a tabi olmamıştır.   (Yani sadece o, bunu hemzeli okumuştur)" demiştir.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "Hay Allah kahredesice adamlar, nasıl da haktan döndürülüyorlar" buyurmuştur. Bu, "Onlar, sözleri son derece bozuk olduğu için, şaşılarak kendilerine böyle söylen ilmesine çok müstehaktırlar" demektir. Nitekim Arapça'da, "Bu millete bakın! Yırtıcı hayvanlara biniyorlar. Hay Allah kahredesiceler! Ne acaib iş yapıyorlar!" denilir.

"döndürülüyorlar" demektir. Bunun masdarı olan "îfk", dönmek manasınadır. Nitekim, "Adam hayırdan döndü, vazgeçti" denilir. Yine "hayırdan dönmüş adam" manasında, denilir. Buna göre ayetteki tabiri, "deliller apaçık olduğu halde, onlar nasıl da haktan dönüp sapıtıyor ve Allah'a çocuk isnaü ediyorlar, hayret!.." demektir. Ayette bulunan bu "şaşma" manası, insanlar açısındandır. Yoksa Allah Teâlâ, hiç bir şeye şaşıp hayret etmez. Ayetteki bu üslûb, Arapların hitab üslublarına göre getirilmiştir. Allah Teâlâ onların hakkı bırakıp bâtılda ısrar edişleri karşısında, Hz. Peygamberi hayret etmeye davet etmiştir. [125]

 

Ahbar Ve Ruhban Kelimelerinin İzahı

 

"Onlar, Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabîer edindiler. Halbuki o (tanrı edindikleri) de ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emroiunmuşlardı. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk koştukları her şeyden münezzehtir" (Tevbe, 31").

Bil ki Allah Teala, "Onlar, Allah) bırakıp, bilginlerini, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih'i tanrı edindiler" buyurarak, yahudi ve hristiyanların bir çeşit şirk içinde olduklarını göstermiştir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [126]

 

Birinci Mesele

 

Ebu Ubeyde: "Ahbar, fakihler (din âlimleri) demektir" demiştir. Alimler,  bu kelimenin müfredinin ne olduğu hususunda  ihtilaf  etmişler;  bazıları   bunun   habr  lafzı olduğunu, bazdan da hibr lafzı olduğunu söylemişlerdir. Esmâ'i: "Bunun müfredinin habr lafzı mı, hibr lafzı mı olduğunu bilemiyorum" demiştir. Ebu'l-Heysem de, "bu kelimenin müfredinin ancak habr olduğunu" söylemiş ve kesreli olanı kabul etmemiştir. Leys ve İbnu's-Sikkît ise: "Aslı ehl-i kitap olan, zımmî veya müslüman her alime hibr veya habr denilir'1 demişlerdir. Me'âni alimleri, hibr, sanatıyla manaları süsleyen ve onları çok güzel izah eden alimdir" demişlerdir.

"Râhtb", kalbinde korku ve haşyet yerleşmiş olan, korkunun izi yüzünde ve elbisesinde görünen kimsedir. Örfte "ahbâr", Hz. Harun (a.s.)'un çocuklarından itibaren yahudi âlimleri manasına; "ruhban11 ise, manastırlarda kalan hristiyan âlimleri manasına kullanılmıştır. [127]

 

Tanrılaştırmanın Buradaki Manası   

 

Müfessirlerin çoğu şöyle demişlerdir: "Bu ayette yer alan "rabler"den maksad, o yahudi ve hristiyanların, âlim ve ruhbanlarının âlemin ilahları olduklarına inanmaları manası olmayıp, aksine o ahbar ve ruhbanlarına, hertürlü emir veyasaklarında itaat etmeleridir. Rivayet olunduğuna göre, Adiyy b. Hatim, henüz hristiyanken bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)'e geldi. Hz. Peygamber o esnada Berâe   (Tevbe) suresini okuyordu. O, bu ayete gelince, Adiyy: "Ben Peygamber'e "Biz, onlara tapmıyoruz ki?" dedim. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (a.s.): "Onlar, Allah'ın helal kıldığını haram kılmıyorlar mı. bundan dolayı siz de onları haram kabul etmiyor musunuz? Yine o ruhban ve ahbar, Allah )n haram kıldığı şeyleri hela! saymıyorlar mı, böylece de sizler onları helal kabul etmiyor musunuz?" buyurdu. Ben de, "Evet" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.), 'İşte bu onlara ibadet etmek demektir" buyurdu" demiştir.

Rebî' de şöyle der: Ben, Ebu'l-Âliye'ye, "İsrailoğulları arasındaki o rab edinme nasıl olmuş?" dediğimde, o şöyle dedi: "Hristiyan ve yahudiler çoğu kez, Allah'ın kitabında, âlimlerinin ve ruhbanlarının sözlerine muhalif sözler görüyorlardı, ama buna rağmen onların sözlerini alıyor ve Allah'ın kitabındaki hükmü kabul etmiyorlardı" Muhakkik alimlerin ve müctehidlerin sonuncusu hocamız[128] ve üstadımız şöyle dedi: "Fakihleri taklid eden bir grup kimse müşahade edip gördüm, Onlara bazı meseleler hakkında, Kur'an'dan pek çok ayet okudum. Onların inanç ve mezhebleri bu ayetlere uymuyordu. Onlar bu ayetleri kabul etmediler ve iltifat etmediler. Bana, şaşıp kaldılar. Adeta onlar, "Selefimizden bunların aksine gelen rivayetlere rağmen, nasıl bu ayetlerin zahirleri ile amel edilebilir?" diyorlardı. Sen, gerçekten iyice düşünürsen bu hastalığın, dünyada yaşayanların çoğunun damarlarına sirayet etmiş olduğunu görürsün."

Eğer: "Allah Teâlâ, o yahudi ve hristiyanları, ahbar ve ruhbanlarına itaat etmelerinden dolayı, kâfir olduklarını bildirdiğine göre, fâsık (günahkâr) kimse de şeytana itaat etmiş olmaktadır. Dolayısıyla Haricîlerin dediği gibi, fâsığın da kâfir olduğuna hükmetmek gerekmez mi?" denilirse, şöyle cevap verilir: "Fâsık (günahkâr), her ne kadar şeytanın günaha davetini kabul etmiş ise de, şeytanı gözünde büyütmemiş, aksine ona lanet etmiş ve ona değer vermemiştir. Fakat hristiyan ve yahudiler, din bilginlerinin ve ruhbanlarının sözlerini kabul ediyor, onlara son derece saygı duyuyorlar. Binaenaleyh bu iki durum arasındaki fark meydana çıkmaktadır. [129]

 

Tanrılaştırmanın Bir Başka Anlamı

 

Ayette bahsedilen, "Rab edinme" ile ilgili ikinci bir tefsir de şöyledir: Câhiller ve Haşviyye, şeyhlerine ve imamlarına (önderlerine) saygıda çok ileri gittikleri için, bazan onların tabiatları "hulul" ve "ittihad" inancına meyletmektedir. Bu şeyh, dünya peşinde ve dinden uzak biri ise, kendisine uyanlara, işin onların dediği ve inandığı gibi olduğu fikrini vermektedir. Ben, dinden uzak bazı düzenbaz şeyhlerin, tabi olanlara ve taraftariartna, kendisine secde etmelerini emrettiğini ve onlara: "Sizler benim kultarımsıntz" dediğini gördüm. İşte böylece o, taraftarlarına, hulul ve ittihad fikrini telkin ettiğini, bahusus kendisine tabi olan bazı ahmaklarla başbaşa Kaldığında çoğu zaman uluhiyyet iddiasında bile bulunduğunu tesbit ettim. Binâenaleyh bu husus, bu ümmet içerisinde bile müşahade edilip durulurken, böyle birşeyın geçmiş ümmetlerde bulunmuş olması nasıl yadırganır?

Sözün özü şudur: Ayette bahsedilen "rab edinme"den, yahudi ve hristiyanların, Allah'ın hükmüne ters olan hususlarda, din alimlerine ve ruhbanlarına itaat etmiş olmaları manası kasdedilmiş olabileceği gibi, onların küfür (inkâr) sayılabilecek çeşitli şeyleri kabul etmiş olmaları ve bu sebeple Allah'ı inkâr etmiş olmaları manası da kastedilmiş olabilir. Böylece bu, onların, Allah'ı bırakarak, din alimlerini ve ruhbanlarını adetâ rab edinmeleri gibi olur. Bu ifade ile, yahudi ve hristiyanların ruhban ve ahbarları hakkında, (Allah'ın onlara) hulul ettiğine ve onlarla "ittihad" ettiğine inanmış olmaları manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İşte bu dört husus, ümmet-i Muhammed'de de görülmüştür ve mevcuttur. [130]

 

Ancak Bir Olan Allah'a Kulluk

 

Allah Teâlâ daha sonra, "Halbuki onlar, ancak bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı" buyurur. Bu ifadenin manası açıktır. Bu hususu Tevrat ve İncil gibi diğer ilahi kitaplar da ortaya koymaktadır. Cenâb-ı Allah sonra da, "O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk koştukları herşeyden münezzehtir" buyurmuştur. Bu, "Cenab-ı Hakk'ı, emir vermede ve mükellefiyet yüklemede, secde edilme ve ibadet olunma hususunda ve sonsuz saygının ve yüceltmenin kendisine ait olması hususunda herhangi bir ortağı olmaktan, tenzih ve takdis ederiz" demektir. [131]

 

Hazreti Muhammed'in Peygamberliğinin Delilleri

 

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek isterler. Allah ise, ancak nurunu tamamlamayı ister, kâfirler hoş görmeseler de'' (Tevbe, 33). [132]

 

Allah Nurunu söndürmez

 

Bil ki bu ayetin maksadı, yahudi ve hristiyanların reislerinden sâdır olan, çirkin fiillerden üçüncü bir çeşidini göstermektir. Bu da, o iferi gelenlerin, Hz. Peygamberin peygamberlik işini iptal ve onun şeriatının doğru, dininin sağlam olduğunu gösteren delilleri gizlemek için çalışmalarıdır. Ayette bahsedilen "nûr"dan maksad, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğinin hak ve doğru olduğunu gösteren delillerdir. Bu deliller cidden pek çoktur: [133]

 

Hz. Peygamber'in Risaletînin Delilleri

 

1)  O'nun elinde zuhur eden, güçlü ve kesin mucizeler... Çünkü mucize o peygamberin  doğruluğuna  ya  delalet eder,  yahut  etmez.Binâenaleyh  eğer doğruluğuna delil olması sözkonusu ise, mucizenin gerçekleştiği her seferinde doğruluğu kesin olarak ortaya çıkmış olur. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in risaletinin doğru olmuş olması gerekir. Yok eğer mucize, doğru ve sadık oluşun delili değil ise, bu, Hz. İsa ve Hz. Musa'nın nübüvvetini de zedeler.

2) Hz. Peygamber ömrünün başından sonuna hiçbir eğitim ve öğretim görmemiş, hiçbir şeyden istifade etmemiş ve herhangi bir kitap mütalaa etmemiş olduğu halde, bu yüce Kur'an, O'nun dilinden zuhur etmiştir. Şu halde bu, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in en büyük mucizesidir.

3) Hz. Muhammed (s.a.s.)'in şeriatının özü, Allah'a ta'zîm, sena, O'nun taatlarına boyun eğme ve nefsi dünya sevgisinden çevirip, ahiret saadetlerine yöneltmektir. Akıl da, Allah'a giden yolun ancak bu şekilde olduğuna delâlet eder.

4) Hz, Peygamber (s.a.s.)'in şeriatı, her türlü kusur ve noksanlıktan uzaktır. Onda, Allah'a uygun olmayan şeylerin, Allah'a izafe edilmesi söz konusu değildir. Onda, Allah'tan başkasına da davet de yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.), büyük beldelere sahip ve hakim olmuştur. Ama bu, onun dünyayı önemsememe ve dünyaya "değer vermeme huyunu değiştirmemiştir. Halbuki eğer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in gayesi

dünya olsaydı, bu böyle kalmazdı. İşte bu durumlar, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in sözünün doğruluğu hususunda apaçık deliller ve kesin burhanlardır.

İşte ontar, bu deiil ve burhanları, bozuk sözleri, tutarsız şüpheleri ve türlü hile ve tuzaklarıyla, boşa çıkarmaya uğraşmışlardır. Böylece bu gayret, âdeta güneşin nurunu üfleyerek söndürmeye çalışan kimsenin yaptığı şey gibi olmuştur. O nasıl bâtıl ve boş bir gayret ise, bu da böyledir. İşte ayetteki, ''Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler..." tabiri ile, bu kastedilmiştir. [134]

 

Allah Nurunu Tamamlamak İster

 

Daha sonra Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e daha fazla yardım edeceğini, O'nun derece ve kemalini yücelteceğini vaadederek  "Allah ise, ancak nurunu tamamlamayı ister, kâfirler hoş görmeseler de..." buyurmuştur, Eğer, "Arapça'da "Zeyd'in dışındaki hiçbir şeyden hoşlanmıyor veya herşeye kızıyorum" denilmesi caiz olmadığı halde, "Allah, ancak şuna karşı diretmez, yani ancak şunu ister" denilebilmiştir" denilirse, biz deriz ki: "Ayetteki   (diretir) lafzı, iş.  (istemez) manasındadır. Buna göre ayet,

"Allah, ancak bunu ister" manasındadır. Fakat ebâ, istememenin ileri derecesini ifade eder. Bu ise, men etmek ve imtina etmek demektir. Bunun delili, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in O IsUfe IjSijİ #j ''Bize zulmetmek isterlerse, bunu şiddetle reddederiz"[135]

hadis-i şerifidir. Hz. Peygamber bu sözle övündü. Oysa, O'nun, zulmü kerih gördüğünden dolayı kendisini övmesi caiz değildir. Çünkü bu hem güçlü, hem de

zayıf insanın söyleyebileceği bir sözdür. Yine -t^ial1 ^ && "Falanca, zulme karşı diretti, onu istemedi" denilir. Bu, bizim söylediğimiz manadadır.

Cenab-ı Hak, delilleri "nür" diye ifade etti. Çünkü nûr, doğruya götürür. Deliller de, aynı şekilde dinlerdeki doğrulara götürür. [136]

 

Allah Hak Dini Üstün Kılmıştır

 

"O (Allah), Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki o dini bütün dinlere gâîib kıla... Müşrikler hoş görmeseler de" (Tevbe. 33).

Bil ki Allah Teâlâ, düşmanların, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini iptal etmeye gayret ettiklerini nakledip, kendisinin ise bu iptali istemediğini ve o peygamberin işini tamamlayacağını bildirince, bu tamamlamanın nasıl olacağını beyan ederek: "O (Allah). Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi..." buyurmuştur. [137]

 

Dini Tamamlayıp Üstün Kılmanın Manası

 

Bil ki, peygamberlerin durumunun kemâle ermesi, ancak şu şeylerin toplamı ile olur:

a) Delil ve mucizelerin çokluğu, ki, bu ayettehüdâ "hidayet" ile ifade edilmiştir.

b)  Onun getirdiği dinin herkes için   doğru, uygun, hikmetli, dünya ve ahiret menfaatlarına muvafık olduğunu ortaya koyacak birtakım şeyleri ihtiva etmesi, ki bu da ayette, "hak din" ile ifade edilmiştir.

c) Onun getirdiği dinin diğer dinlere hükümran olması, onlardan üstün olması, kendisine zıd olanlara gâlib gelmesi ve onu inkâr edenleri delilleriyle ezmesi, ki bu da ayette "O dîni bütün dinlere galip kıla..." ifadesi ile anlatılmıştır.

Bil ki birşeye gâlib gelmek bazan delil ile, bazan çokluk ve bollukla, bazan da hükümran olup, üstün gelme ile olur. Allah Teâlâ'mn, bütün bunları müjdelediği malumdur. Halbuki ancak mevcut olmayan, ama ileride olacak birşeyin müjdelenmesı caizdir. Bu dinin delillerle galip (üstün) olduğu, bilinen ve kabul edilen bir husustur. O halde gereken, bu ayette bahsedilen üstünlüğü, hükümran olarak üstün gelme manasına hamletmektir. [138]

 

Diğer Dinlerin Devamına Ne Dersiniz?

 

Buna göre şayet, "Hak Teâlâ'mn, "O dini, bütün dinlere galip kılsın diye..." ifadesi, bu dinin, bütün dinlere galip gelmesini iktizâ eder. Halbuki durum böyle değildir. Zira İslâm, Hindistan'da, Çin'de, Rum diyarında ve diğer küfür beldelerinde, diğer dinlere galip gelememiştir!" denilirse, biz de deriz ki, ulemâ buna  ovan vermiştir.

Birinci yön: İslâm'ın hilafına olan bütün dinlerin mensuplarını, bütün yerlerde olmasa dahi, bazı yerlerde müslümanlar ezmiş ve onlara galip gelmişlerdir. Bu cümleden olarak, müslümanlar mesela yahudileri kahretmiş ve onları İslâm topraklarından çıkarmışlardır. Şam topraklarındaki hristiyanlara da galip gelmişler, bu Şam topraklarını Rum diyarından ve batıdan izleyen mıntıkaları da ele geçirmişlerdir. Yine, müslümanlar mecusîlere, kendi mülkleri üzerinde oldukları halde galip gelmişler ve yine, Türk ve Hind topraklarına komşu olan pek çok beldede putperestlere de üstün ve galip gelmişlerdir. Diğer dinlere karşı üstünlüğü de böyle olmuştur. Böylece, Allah Teâlâ'nin bu ayetle haber verdiği husus tahakkuk etmiş ve bizzat gerçekleşmiştir. O halde bu, gayb'den bir haber verme ve böylece det bir mucize olmuştur.

İkinci yön: Ebu Hureyre (r.a.)'njn şöyte dediği rivayet edilmiştir: "Bu, Allah Teâlâ'nin, İslâm'ı bütün dinlerden üstün kılacağına dair bir va'adidir. Bu va'adin         ' tamamlanması ise ancak, Hz. İsa (âhir zamanda) zuhur ettiği zaman olacaktır..."

Süddî de şöyle demiştir: "Bu, Mehdî zuhur ettiği zaman tamamlanacaktır. O zaman herkes, ya İslâm'a girecek, yahut da "haraç" verecektir. "

Üçüncü yön: Bununla, İslâm'ın, Arap yarımadasında bulunan bütün dinlere galip gelmesi kasdedilmiştir. Bu da gerçekleşmiş ve tahakkuk etmiştir. Zira Allah Teâlâ o yarımadada hiçbir kâfir bırakmamıştır.

Dördüncü yön: Bu ifadeyle murad edilen, "Cenâb-ı Hakk'ın o dine mensup olan kimseleri, dinin ahkâmının ve yasalarının tamamına muvaffak kılması ve onları ona tamamiyle muttali kılmasıdır. Böylece de, o kimseye, bu din hakkında herhangi bir şeyin gizli ve kapalı kalmamasıdır."

Beşinci yön: Cenâb-ı Hak, bu tabirle bu dini hüccet ve açıklama ile galip ve üstün getireceğini murad etmiştir. Ancak ne var ki bu görüş zayıftır; çünkü Allah Teâlâ, bunu ilerde yapacağını va'adetmiştir. Halbuki hüccet ve beyanlar ile dini takviye etmek, İslâm'ın başlangıcında söz konusu idi.

Buna şu şekilde de cevap vermek mümkündür: İslâm dininin ilk yıllarında mü'minlerin zayıf olmaları, kâfirlerin hükümran olmaları ve kâfirlerin, diğer insanları İslâm'ın delilleri hususunda düşünmekten men etmiş olmaları sebebiyle şüpheler çok idi. Ama, İslâm Devleti kuvvetlendikten sonra, kâfirler acze düştüler. Şüpheler zayıfladı, böylece de, İslâm'ın delillerinin zuhuru ise kuvvetlendi. Binâenaleyh, bu ayetteki müjdeden maksat, bu kuvvetin ve gücün artmasıdır. [139]

 

O Ruhbanlarla Mevcut Bazı Kimseleri Mukayese

 

"Ey iman edenler, şu muhakkak ki, hahamların ve râhiblerin pekçoğu bâtıl yollarla, insanların mallarını yerler. Onları Allah'ın yolundan men ederler. Altın ve gümüş yığıp onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte bunlara pek acıklı bir azabı müjdele! O gün ki bunlar, cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak, "işte bu, denilecek, nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık saklayıp istif ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın!"  34-35].

Bil ki Allah Teâlâ, yahüdi ve hristiyaniartn önderlerini, âlim ve rahiblerini, kibirli, zorba olmak, rububiyyet iddiasında bulunmak ve \nsan\ava tepeden bakmak gibi sıfatlarla nitelendirince kibirli ve zorba olmanın, rububiyyet iddiasında bulunmanın maksadının, haksız bir şekilde insanların mallarını almak olduğuna dikkat çekmek amacıyla, bu ayette de, onların, halkın mallarını almaya düşkün olduklarını bildirmiştir. Yemin ederim ki, kim manastırdakilerle, zamanımızdaki düzenbazların hallerini iyice düşünürse, bu ayetlerin, sanki sırf onların durum ve hallerini açıklamak için indirildiğini görür. Binâenaleyh sen, onlardan her birinin dünyaya iltifat etmediğini, dünyadaki hiçbir şeyle asla ilgilenmediğini, temizlik ve masumiyyette, tıpkı mukarreb melekler gibi olduğunu iddia ettiğini görürsün. Ama durum, bir yufkayı, bir ekmeği elde etmeye varıp dayandığında, sen onun canı pahasına ona atıldığını ve onu elde etmek uğruna, zillet ve alçaklığın en aşağısına bile katlandığını müşahade edersin.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [140]

 

Birinci Mesele

 

Sen örfe göre,  yahudi  alimlerine  "ahbâr",  hristiyan âlimlerine de "ruhban" denildiğini biliyorsun.   Allah Teâlâ, onlardan pek çoğunun, insanların mallarını haksız yere yediklerini beyan buyurmuştur ki, bu hususta birkaç bahis bulunmaktadır: [141]

 

Bâtılda İttifak Edilmesi Nadirdir

 

Birinci bahis: Allah Teâlâ. bu yeme işini, bu yolun, hepsinin değil de bir kısmının yolu olduğuna delâlet etsin diye, "onlardan pek çoğu..." tabiri ile kayıtlamıştır. Çünkü, dünyada daima, hakka gönül verenler de bulunur. Herkesin, bâtılda ittifak etmesi, âdeta imkânsız gibidir. Bu, nasıl ki bu ümmetin bâtılda icmâ etmeyeceğini düşündürüyorsa, aynı şekilde diğer ümmetlerin de böyle olmayacağını ihsas ettirmektedir. [142]

 

Yararlanma Hakkında Mecazen "Yemek" Tabiri

 

İkinci bahis: Allah, malları alma işini, "yerler" tabiriyle açıklamıştır. Bu mecazın sebebi şudur: Mal biriktirmenin en büyük gayesi, onu yemektir.. Böylece Allah, bu işi, maksatlarının en büyüğü ile isimlendirmiştir. Veyahut da şöyle denebilir: Bir şey yiyen kimse, onu kendi yanına çekip almış ve başkasının ona ulaşmasına mani olmuştur. Binâenaleyh, mal biriktiren kimse de, o malları kendi yanına almış ve onların, başkasına gitmesine mani olmuştur. Yeme ile almak arasında işte bu yönden bir benzerlik bulununca, Cenâb-ı Hak, alma işini "yemek" fiiliyle ifade etti.

Şöyle de denilmesi mümkündür: İnsanların malını alan kimseden, o malı geri vermesi istendiğinde: "Onu yedim; ondan geriye bir şey bırakmadım... Bunun için onu geri veremem!" der. İşte bu sebepten dolayı, "almak" işi, "yemek" fiiliyle ifade edilmiştir.  [143]

 

Bâtıl Yollarla Yeme

 

Üçüncü bahis: Cenâb-ı Hak, "bâtıl yollarla insanların mallarım yerler" buyurmuştur. Alimler, bu ayette geçen "bâtıl"ın ne anlama geldiği hususunda aşağıdaki şekillerde ihtilâf etmişlerdir:

a)  Onlar, şer'î hususlarda hükümleri hafifletmek ve gevşeklik ve müsamaha göstermek için, rüşvet alıyorlardı.

b) Onlar, halkın ve toplumun yanında, Allah'ın rızâsını elde etmenin yolunun ancak kendilerine hizmet ve itaat ile, kendilerinin rıza ve hoşnutluğunun kazanılması suretiyle elde edilebileceğini iddia ediyorlardı.  Halk da o yalanlara aldanıyordu.

c) Tevrat, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olarak gönderileceğine delalet eden pek çok ayet ihtiva etmekteydi. Bu sebeple, "ahbâr" ve "ruhbân"lar, o ayetlerinvanlıs birtakım açıklamalarda bulunuyor ve ayetleri, birtakım bâtıl ve yaniış manalara hamlediyorlardı.. Böylece de avam halkın kalbini hoşnut ediyor, onlardan rüşvet alıyorlardı.

d) Onlar, avam halkın yanında, hak dinin kendilerinin dini olduğunu söylüyorlardı. Halk da bunu kabul edince, onlar, "Hak olan dini güçlendirmek vâcibtir" diyorlar, sonra da şunu ilave ediyorlardı: "Bunu güçlendirmenin yolu ancak, o fukahâ (ahbâr ve ruhban)' tn, son derece zengin olmasıdır. İşte bu yolla da halkı, ve onların mallarını, kendilerine hizmet etme hususunda âdeta seferber ediyorlardı. İşte ayette bahsedilen "bâtıl"dan murad, ahbâr ve ruhbân'ın mallarını, bu yolla yemeleridir. Bu husus, tamamiyle, zamanımızdakiler için de söz konusudur ki bu, ekseri cahil ve müzevvirlerin, avam ve câhil halkın malını yemek için başvurmuş olduğu yoldur. [144]

 

Rahiplerin İslâm'a Girmeyişlerinin Sebebi

 

Daha sonra Cenâb-t Hak,  "Onları Allah n yolundan men ederler" buyurmuştur. Bu böyledir; çünkü onlar, kendilerine tabi olmayı temin etmek için insanları öldürüyor ve zamanlarındaki halkın ve âlimlerin hayırlılarına tabi olmaktan onları men ediyorlardı... Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanında da, içlerinden hayırlı olanlara (mesela Abdullah İbn Selâm) tâbi olmaktan men etme hususunda da, alabildiğine bütün hile ve tuzaklara başvuruyorlardı.

Musannif (r.h) şöyle demektedir: "Dünyada, halkın son ve nihai amacı, mal ve makam elde etmektir. Böylece Allah Teâlâ, "ahbâr" ve "ruhbân"ın da, kalblerinin bu iki şeyle yanıp tutuştuğunu beyan etmektedir. Binâenaleyh mal, Hak Teâlâ'nın "bâtılyollarla, insanların mallarını yerler...": makam da, Cenâb-ı Hakk'ın, "onları Allah'ın yolundan men ederler" buyruğundan anlaşılmaktadır. Çünkü onlar, Hz. Muhammed'in hak üzere olduğunu kabul etselerdi, O'na ittiba etmeleri gerekirdi. Bu durumda da, onların vermiş olduğu hüküm geçersiz olup, saygınlıkları da sona erecekti, İşte böyle bir korku ve endişeden dolayı, onlar Hz. Muhammed'e ittiba etmeyi men etmek, şüpheler atmak, çeşitli hile ve tuzaklar hazırlamak ve halkı, hak dinî kabul etmekten ve sahih, doğru olan yola uymaktan uzaklaştırmak hususunda, bütün güçlerini sarfediyorlardı. [145]

 

Altın Yığıp İnfak Etmeyenler

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Altın ve gümüş yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? işte bunlara  pek acıklı bir azabı muştula!” buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [146]

 

EbuZerr(ra)'in "Kenz"iTefsiri   

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "ki onlar...' ifadesiyle ilgili olarak şu üç ihtimal bulunmaktadır:

a) Bununla, o "ahbâr" ve "ruhban" murad edilmiştir.

b) Bazılarının dediğine göre bu,  yeni  başlayan  bir cümle olup,  bununla müslümanlardan zekât vermeyenler murad edilmiştir.

c) Bununla ister "ahbâr"dan, ister "ruhbân"dan, isterse müslümanlardan olsun, mal biriktirip de, onun zekâtını vermeyenler kasdedilmiştir.

Bu lafzın, bu üç ihtimalden her birine muhtemel olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Zeyd İbn Vehb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ebu Zerr'e rastladım. "Ya Ebâ Zerr, seni bu beldeye getiren saik nedir?" dedim. Bunun üzerine Ebu Zerr, "Şam'daydım. Cenab-ı Hakk'ın SjmJij wiû)ı jjj& jjjjij ayetini okudum da

bunun üzerine Muaviye: "Bu ayet, ehl-i kitab hakkında nazil oldu" dedi. Ben de: "Bu ayet, hem ontar, hem de bizim hakkımızdadır" dedim. İşte, Muaviye ile benim aramdaki ayrılığın sebebi bu oldu. Bunun üzerine Osman: "Yanıma gel!" diye yazdı. Medine'ye geldiğimde, insanlar benden, daha önce sanki beni hiç görmemişler gibi köşe bucak kaçmaya başladılar. Ben bu durumu Osman'a şikayet edince, o bana, "Buradan biraz uzaklaş!" dedi. Ben de bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki ben, söylediğim sözden geri dönmeyeceğim   " dedim."

Ahnef'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Medine'ye geldiğimde, Ebu Zerr'i şöyle derken gördüm: "Kâfirleri, cehennem ateşinde kızdırılmış bir taş ile müjdele. Bu taş, onlardan her birinin iki memesi ucuna bırakılacak da, böylece o taş onun boyun kökünü delip çıkacak, bu şekilde onun vücudunu terkedecek ve yine bu taş, onun boyun köküne konulacak da, böylece o taş onun iki memesinin ucundan söküp çıkacak! " Oradakiler bunu duyunca, Ebu Zerr'i terkettiler. Ben, yanına sokularak ona: "Ben onların, senin onlara söylediğinden hoşlanmadıklarını gördüm " dedim. Bunun üzerine o, "Kureyş'te bundan başka ne tesir uyandıracağı beklenebilirdi ki?" dedi.

Efendi Hazretleri (r.h) şöyte demiştir: "Bu vaîd ve tehdidin, bahsi geçenlere, yani ehl-i kitaba has kılınması düşünülürse, o zaman kelamın takdiri, Allah Teâlâ onları, ''batı! yollarla, insanların mallarını yerler" ifadesiyle, insanların mallarını almaya son derece düşkün ve harîs olmakla, "altın ve gümüş yığıp da..*' ifadesiyle de, kendi mallarının zekatını vermekten bütün güçleriyle kaçmak ve son derece cimri davranmakla vasfetmiş olur..." şeklinde olur. Yok, eğer bununla, Müslümanlardan zekâtını vermeyenler kastedilmiş olursa, o zaman da takdir-i kelam: "Alfan Teâlâ, o ehl-i kitabın (ahbâr ve ruhbanının), haksız yere insanların mallarını almaya son derece düşkün ve haris olmadaki tavır ve davranışlarının çirkinliğini tavsif etmiş, sonra da müslümanları, matlarının zekâtlarını vermeye teşvik ederek, zekâtını vermeyenler hakkında da, bu şiddetli tehdidi beyan buyurmuştur " şeklinde olur. Yok eğer bununla hepsi murad edilmişse, o zaman ifadenin takdiri; "Allah onları, haksız yere insanların mallarını almak konusunda aşırı istek ve hırsla vasfetmiş, sonra da, "Haksız yere kendi malını yığıp istif edip bunun zekâtını vermeyen kimselerin hali bu olursa, başkasının malını, haksız yere, hile yaparak ve düzen kurarak almak için çaba sarfeden kimsenin durumu nice olur?" demek suretiyle, malının zekâtını vermeyen kimselerle ilgili tehdidi de, işte bunun peşinden getirmiştir. [147]

 

Kenz Ne Demektir?          

 

a) Arapça'da, "kenz"   kelimesinin aslı, biriktirmek, bir arava getirmektir. Bir araya getirilen ve birbirine katılan her  şeye "kenz" denilmektedir. Nitekim, parçaları bir araya getirildiğinde "Bu, parçaları bir araya getirilmiş olan bir cisimdir" denilir. Sahabenin âlimleri, bu ayette tenkid edilen "kenz" ile neyin mu/ad edildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu cümleden olarak, sahabe âlimlerinin ekserisi, bunun zekâtı verilmeyen mal olduğunu söylemişlerdir. Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.): "Zekâtını verdiğin her şey, kenz değildir" derken, İbnÖmerde: "Velev ki yedi kat yerin altında otsun, zekâtını verdiğin her şey, kenz değildir; ama, yerin üstünde dahi olsa, zekâtını vermediğin her şey kenz'dir" buyurmuştur. Cabir (r.a.) de şöyle demiştir: "Malının sadakasını verdiğin zaman, sen, o malın şerrini ondan def etmiş, savuşturmuş olursun. İşte bu mal, kenz olmaz." İbn Abbas (r.a.): "Cenab-ı Hakk'ın, "Onları Allah yolunda harcamazlar1' ayetinde, Cenâb-ı Hak, zekâtını vermeyen kimseleri murad etmiştir" demiştir.

Kâdî ise şöyle demektedir: "Bu manayı, zekât vermemeye tahsis etmeye imkân yoktur. Aksine gerekli olan, şöyle denilmesidir: Kenz, içinden verilmesi vâcib olan kısmın, çıkarılıp veritmediği maldır. Bu hususta zekât, keffaretler için verilmesi gerekli olan şeyler, hacc veya cum'a için yerekli olan harcamalar, dinî, hukukî hususlar ile, kişinin çoluk çocuğuna yapacağı harcamalar, telef ettiği şeylerin tazminatı ve suçların "erş" (diyet)leri olarak verilmesi gerekli olan mallar arasında bir fark bulunmamaktadır. Bütün bu kısımların bu tehdidin hükmüne dahil olması gerekir. "

b) Çok mal bir araya getirilip biriktirildiğinde, zekâtı ister verilsin, isterse verilmesin, bu mal, kınanmış "kenz" durumundadır. Birinci görüşü savunanlar, görüşlerinin doğruluğuna şunları delil getirmişlerdir:

1) Cenâb-ı Hakk'ın "kazandığı kendi faydasınadır..." (Bakara, 286) ifadesinin umum olmasıdır. Çünkü bu, insanın kazanıp elde ettiği şeyin, onun hakkı olduğuna delâlet etmektedir. Hak Teâlâ'nın, "O. sizden mallarınızı da istemez..." (Muhammed.36)ayeti de böyledir. Hz Peygamber (s.a.s.) de, "Salih mal, salih kimse için ne kadar güzeldir!"[148] "Herkes, kendi kazandığına d'jha lâyıktır" ve "Zekâtı verilen her mal, bâtını (saklanabilen)

dahi olsa, "kenz" değildir. Ama. zekât verilecek miktara ulaşıp da, zekâtı verilmeyen her mal da. zahirî (saklanamaz) olsa dahi, "kenz"dir"[149] buyurmuştur.

2) Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında, Hz. Osman, Abdurrahman İbn Avf gibi bir grup (zengin) şahsiyetler bulunuyordu ki, Hz. Peygamber onları mü'minlerin büyüklerinden addediyordu.

3)  Hz. Peygamber (s.a.s.) (kişi) hastalandığında malının üçde birini veya daha azını vasiyyet etmesine teşvik ediyordu.   Şayet, mal biriktirmek haram olmuş olsaydı, o zaman Hz. Peygamber {s.a.s.), hasta olan kimseye malının tamamını tasadduk etmesini söylerdi. Bundan da öteye Hz, Peygamber, hasta olmayan kimseye, sağlam olduğu, sıhhatli olduğu zaman da bunu emrederdi.

İkinci görüşü benimseyenler de, şunları ileri sürmüşlerdir:

1) Bu ayetin, umûm olması.   Bu ayetin zahirinin, mal biriktirmenin yasak olduğuna defâlet ettiğinde bir şüphe yoktur. Öyleyse, zekâtı verildikten sonra mal biriktirmenin mubah olduğunu söylemek, ayetin zahirî manasını terketmek demektir. Bu sebeple, bu manaya ancak ayrı bir delil ile gidilebilir.

2) Salim İbn Cad'ın rivayet etmiş olduğu şu husustur: Bu ayet nazil olunca. Hz. Peygamber (s.a.s.) üç defa, "Kahrolsun altın, kahrolsun gümüş!"[150] buyurmuştur. Bunun üzerine ashâb, Hz. Peygamber'e "Hangi malı edinelim, biriktirelim?" dediklerinde O: "Zikreden bir dil, huşu duyan birkalb ve sizden birinize dinî hususlarda yardımcı olan bir eş" buyurdu.

Yine, Hz. Peygamber, "Kim. altını veya gümüşü yığarsa, o kimse, bunlarla dağlanır"[151] buyurdu. Derken, bir adam öldü de, onun cebinde bir dinar bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, 'İşte bir dağlanma (sebebi...)" der. Derken, bir başkası öldü, onun da cebinde iki dinar bulundu. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.s.), "işte, iki dağlanma (sebebi)!" dedi.

3)  Bu konuda, sahabe (r.a.)'den rivayet edilen haberler... Bu cümleden olarak Hz. Ali: "Dört bin dinardan fazla olan her mal, ister zekâtı verilsin isterse verilmesin "kenz"dir" demiştir. Ebu Hureyre <r.a.): "Kendisiyle sahibinin dağlanacağı her altın veya her gümüş "kenz"dir" der. Ebu'd-Derdâ'dan da şu rivayet edilmiştir: O, bir kervanın mal getirdiğini gördüğünde, yüksek bir yere tırmanarak şöyle derdi: "Bu kervan,   ateş   yüklü   olarak   geldi..   "Kenz"   (hazine)   yığanları,   alınlarından, böğürlerinden, sırtlarından ve karınlarından dağlanma ile müjdele. "

4) Allah Teâlâ, kendileri vasıtasıyla ihtiyaçlar giderilsin diye, malları yaratmıştır. Binâenaleyh, insanın ihtiyacını giderebileceği miktarda malı bulunur da, sonra da ondan fazlasını biriktirirse, ihtiyacından fazla olduğu için ve onu, kendisiyle ihtiyacını giderecek olan bir başkasına vermediği için, o kimse (gerçek anlamda) o malından yararlanamaz.   Böylece de bu insan, ihtiyaç fazlası malını vermemesi sebebiyle. o malın hikmetinin zuhur etmesine ve Allah'ın lütfunun diğer kullarına geçmesine mani olmuş olur.

Bil ki, doğru olan şey, şöyle denilmesidir: Evlâ olan, dinini taleb eden bir kimsenin, çok mal biriktirmemesidir. Ancak ne var ki dinin zahirî hükümlerine göre de, bu men edilmemiştir. Binâenaleyh, birincisi takvaya, ikincisi de fetva'nın zahirine hamledilmiştir. Ama evlâ olanın, çok mal biriktirme arzusundan sakınmak olduğunun izahına gelince, bunu şu şekilde açıklayabiliriz: [152]

 

Tercihe Değer Olan, Mal Biriktirmemektir

 

Birinci vecih1. İnsan, bu şey\ sevip de, onu daha çok eUJe eder ve onu e\de etmesinden dolayı da çok haz ve lezzet duyarsa, o kimsenin ona olan sevgisi daha çok ve meyli de daha güçlü olur. Bu sebeple insan, fakir olduğu zaman, sanki o kimse, maldan istifade etme lezzetini tadmamış ve o lezzetten habersiz olmuş gibi olur. Binâenaleyh, o kimse az miktar mala sahip olduğunda, duyduğu lezzet de o kadar olur; aynı şekilde meyli de bu şekilde olur. Ama, onun malı ne zaman cogalırsa, onun o maldan duyduğu lezzet de o kadar fazla olur. Ve onun, o malı arzulama ve onu elde etme meyli de o şekilde şiddetli olur. Böylece, çok mal edinmenin, onu taleb etmedeki'hırs ve isteği çoğaltmanın bir sebebi olduğu sabit olur. Bundan dolayı hırs, ruhu, bedeni ve kalbini yorar; zararı da büyük olur. Binâenaleyh, insanın kendi nefsini zarara sokmaktan kaçınması gerekir.

Hem biz, her ne zaman mal çok olursa, hırsın da o kadar şiddetleneceğini beyan ettik. Binâenaleyh biz, onun mal peşinde olmasının, bu arzusunun sona ereceği ve hırsının biteceği bir noktaya varacağını tahmin etsek, andolsun ki insan o noktaya varma hususunda da gayret gösterir. Ama, her ne zaman maf edinme arzusu çok olduğunda, o mal edinme hırsından meydana gelen zarar da o nisbette çok olduğu ve bu zararın ve bu talebin de bir nihayeti olmadığı delil ile sübut bulunca, insanın daha baştan bu şeyleri terketmesi gerekir.   Nitekim şair, "Bir iş hakkındaki kanaat ve tutum  (bazan) öyle bir sona ulaşır ki, O'nun bu sonu, başka bir başlangıca dönüşür..." demiştir.

İkinci vecih: Mal kazanmak, zor ve güç iştir. Ama, kazandıktan sonra, onu muhafaza etmek daha zor, daha güç ve daha çetin olur. Binâenaleyh, insan ömrü boyunca, bazan mal kazanma isteği, bazan da onu muhafaza etmenin yorgunluğu içinde kalakalır da, daha sonra da ondan çok az faydalanır, en sonunda da o malını, hasretler ve iç geçirmelerle beraber bırakıp gider ki, işte bu da apaçık bir hüsrandır.

Üçüncü vecih: Mal ve makam çokluğu, azgınlığa sebep olur, Nitekim, Cenâb-ı Hak, "Çünkü insan, kendisini ihtiyaçtan müstağni gördü diye, muhakkak ki azar" (Aiak, e-?) buyurmuştur. Tuğyan, kutun Rahman'ın rıza makamına ulaşmasına mani olur ve onu, hüsran ve hızlana düşürür.

Dördüncü vecih: Allah Teâlâ zekatı farz kılmıştır. Bu, malı noksaniaştırma hususunda bir gayret sarfetmedir. Şu halde onu çoğaltmak bir fazilet olsaydı, şeriat onu noksanlaştırmaya gayret etmezdi.

Buna göre şayet, "Hz. Peygamber (s.a.s.) niçin Veren el, alan elden daha hayırlıdır"[153]  buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: O kimse, o az malı verdiği için, ( hayırlılık sıfatı, elin yüksekte olmasını ifade etmiştir ). Onun malında bu az noksanlığın meydana gelmesi sebebiyle, o kimse için "hayırlılık" sıfatı; o az miktar» da fakir aldığı için, "alt olmak" vasfı meydana gelmiştir. [154]

 

Üçüncü Mesele

 

Zekatı vermeyenleri tehdit eden, pekçok haber gelmiştir. Ama, paranın zekatını vermeme hususuna gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "O 3ün ki bunlar, cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak..." ayetinde ele alınmıştır.

Hayvanların zekatını vermeme işine gelince, bu da hadiste şu şekilde ifade edilmiştir: Allah Teâlâ, zekatlarını vermeyen sürü sahiplerine azâb eder. Cenab-ı Hak bunu şu şekilde yapar: O sürüleri, cüssece en büyükleri olan hayvanın biçimine sokarak, o kimselerin üzerine sevkeder. Böylece o hayvanlar, kendi sahiplerine uğrarlar ve onları tırnaklarıyla çiğner, boynuzlarıyla da süserler. Ardı arası kesilmeksizin, bu hayvanlar sahiplerini böylece çiğnerler. Ve bu iş, insanların hesabı bitinceye kadar devam eder. [155]

 

Zinet Eşyasının Zekâtı       

 

Bize göre sahih olan, zinetlerde de zekat vermenin farz olduğudur. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın, "Altını ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mur İşte bunlara pek acıklı bir azabı muştula    " ayetidir.

Buna göre şayet, "Bu tehdit, kadıntarı değil, sadece erkekleri içine alır" denilirse, biz deriz ki:

Biz, kadını için zinet alan erkek hakkında konuşmaktayız. Hem bu tehdidin, altın ve gümüş yığmaya terettüb etmiş olması, münasib olan bir vasfa terettüb eden bir hükümdür. Bu vastf da, o malı biriktirmenin, o kimsenin, kendisinin o mala ihtiyacı olmadığı halde, muhtaç olanlara vermesine mani olmasıdır. Çünkü, şayet o kimse, o malı harcamaya ihtiyaç hissetseydi, onu biriktirmezdi. Muhtaç olmayanın, o malı muhtaç olandan men etmeye teşebbüs etmesi, onun da böyle bir mal biriktirmekten men edilmesine uygun düşmektedir. Böylece bu tehdidin, kendisine münasib bir vasfa dayandığı sabit olmuş olur. Kendisine münasib bir vasıftan sonra zikredilen o hükmün, o vasfa bağlanması gerekir. Böylece bu tehdidin, böyle bir mal biriktirmekten dolayı olduğu kesinlik kazanmış olur. Bu sebeple, her ne zaman bu vasıf tahakkuk ederse, onunla birlikte de bu tehdidin bulunup söz konusu olması gerekir. Hem zekâtın farz olması hususunda varid olan haberler, (zinetler) takılar hakkında da variddir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "Mallarınızın kırkta birini getiriniz”[156] "kölelerde de kırkta bir zekât vardır"[157] "Ey Ali! Sana zekât düşmez; ama ne zaman yirmi miskale mâlik olursan, bir mıskalın yarısını zekât ver" ve  "Malda, zekâtı:) dışında bir hak yoktur. Üzerinden bir sene geçmediği sürece, malda zekât yoktur[158] buyurmuştur. Binâenaleyh, hem bu ayet, hem de bütün bu haberler, mubah olan zinet eşyalarının da zekâtının verilmesi gerektiğini ifade eder.

Sonra biz diyoruz ki: Kur'an'da, bu delile muarız olan bir delil de bulunmamaktadır. Bu açıktır. Zira, Kur'an'da mubah olan takıların zekâtı verilmeyeceğine dair herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Yine, bu delile, alimlerimizin naklettiği şu haber dışında, muarız olan bir haber de bulunmamaktadır:

Bu haber de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisidir: 'Mubah olan takıların (zinet eşyalarının) zekatı yoktur.[159]  Fakat Ebu İsâ et-Tirmizi: "Hz. Peygamber (s.a.s)'den, takılar hakkında sahih bir rivayet gelmemiştir" der. Hem sonra bu hadis doğru (sahih) olsa bile, bu takıları "inciler" manasına hamlederiz. Çünkü Hz. Peygamber huliyy "takılar" tabirini kutlanmıştır. Huli (takı) kelimesi eliflamlı gelmiştir. Daha evvel, ortada bilinen veya daha önce bahsedilmiş olan birşeyin olması halinde, bu eliflamlı kelimenin ona hamledilmesi gerektiğini söylemiştik. Kur'an'da "hulî" lafzının meşhur manası, "inciler"dir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O (deniz)den, giyeceğiniz (takacağınız) zinet (yani inciler) çıkanrsmız'\uahi u) buyurmuştur. Durum böyle olunca, "el-Hulî" kelimesini, "inciler" manasına hamletmek gerekir. Böylece bu hadisin delilliği düşer. Hem ihtiyatlı olan, takıların zekatının farz olduğunu söylemektir. Bir de, bu nassa, kıyas ile karşı konulamaz. Çünkü nass, kıyastan daha önce gelir. Binâenaleyh doğrusunun, bizim söylediğimiz şey olduğu sabit olur. [160]

 

Beşinci Mesele

 

Cenâb-ı Allah bu ayette iki şeyden, yani altın ve gümüşten bahsetmiş, daha sonra da (müfred zamirle), "Onu   Allah   yolunda   harcamayanlar   (yok   mu?)" buyurmuştur. Bu hususta iki izah yapılmıştır:

Birinci izah: Burada "onu" zamiri, birkaç-bakımdan, manayı göstermektedir:

a) Bunlardan (altın ile gümüşten) her biri bir bütündür. Nitekim "Altın   ve  gümüş   kaplar"   denilir.   Bu  tıpkı, ''Eğer müminlerden iki zümre, birbiriyle döğüşürlerse..."(Hucurâı,9)ayetinde olduğu gibidir.

b) Bunun takdiri,  "O, kenzleri (biriktirdiklerini) infâk etmeyenler..." şeklindedir.

c) 2eccâc, bu ifâdenin takdirinin, "O mallan harcamayanlar..." şeklinde olduğunu söylemiştir.

İkinci izah: Bu zamir, lafza râcidir. Buna göre de şu, takdirler yapılmıştır:

a)  Bunun takdiri, "O gümüşü harcamayanlar..." şeklindedir. Bunda, altın hazfedilmiştir. Çünkü altın, malların bedeli (fiyatı karşılığı) olmada, kıymetli iki maden ve kenz (biriktirilme) ile kastedilmiş olma hususunda, gümüş ile müşterek olduğu için, "gümüş" lafztna dahildir. Binâenaleyh bu ikisi pekçok bakımdan müşterek oldukları için, birinin zikredilmesi, diğerinin zikredilmesine ihtiyaç bırakmaz.

b) Bunlardan birinin zikredilmesi, diğerinin zikredilmesine ihtiyaç bırakmaz. Bu tıpkı "Onlar bir ticaret yahut bir oyun eğlence gördükleri zaman, ona yönelip dağıldılar... "{Cum-a, n) ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hak bu ayette, "ona" zamirini, "ticâret" kelimesine râci kılmıştır. Keza Allah "Kim bir hata veya bir günah işler, sonra da onu bir suçsuzun üzerine atarsa (...) "(Nisa. 112) buyurmuş ve "onu" zamirini "günah" kelimesine râci kılmıştır.

c) Bunun takdiri, "ve o (gümüşü) harcamayanlar... Altın da böyledir" şeklindedir. Bu tıpkı şâirin, "Ben veGeyar. Orada yabancıyım" yani, "Geyar da böyledir" beytinde olduğu gibidir.

Buna göre eğer, "Altın ve gümüşün, diğer mallardan ayrı olarak özellikle zikredilmesinin hikmeti nedir?" denirse, biz deriz ki: Bu ikisi, mallardan muteber olan iki asıldır. "Kenz" (biriktirme) ifadesi ile kastedilenler de bu ikisidir.

Bil ki Allah Teâla, altın ve gümüş biriktirenlerden bahsettikten sonra  "İşte bunlara pek acıklı bir azabı müjdele!" buyurmuştur. Bu, "Onlara bu azabı, haber ver" demek olup, istihza üslubuyla gelmiştir. Çünkü altın ve gümüş biriktirenler, ihtiyaç anında bir bolluk ve rahatlık sağlasın diye bunları biriktirirler. İşte bundan dolayı, tıpkı, "Onların selamı, dövme; ikramları da sövmedir" denildiği gibi, onlara sanki, "sizin rahatınız işte bu azab-ı elimdir" denilmektedir. Bir de, müjdeleme (beşaret), kalbe tesir eden ve dolayısıyla yüzün derisinin (beşerenin) renginin değişmesine sebeb olan hayırlı haberler hakkında kullanılır. Bu kelime, yüz derisinin rengini değiştiren sevinç ve keder manasına da gelir.

Allah Teâla daha sonra 'O gün ki.  bunlar,  cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak. "İşte bu, nefisleriniz İçin toplayıp sakladığınız şeyler" denilecek" buyurmuştur.

Übeyy b. Ka'b (r.a), bu ayeti (tefsir kabilinden) "ve karınlan" kelimesini ilave ederek okumuştur. Bu ayetle ilgili birkaç sual vardır:

Birinci Soru: Arapçada denilmeyip, (demiri kızdırdım) denilir. O halde ayette, denilmesinin hikmeti nedir?

Cevap: Bununla, o malların ateş üzerinde kızdırılmaları kastedilmeyip, aksine ateşin o altın ve gümüş üzerinde tutuşturulup kızdırılması manası kastedilmiştir. Bu, "O altın ve gümüşler üzerinde, alabildiğine şiddetli bir ateş yakılır" demektir. Bu tabir, Hak Teâlâ'nın "harareti çetin bir ateş" (Katf, n) tabirinden alınmıştır. Binâenaleyh eğer burada sadece tuhmâ denilseydi, bu manayı ifade etmezdi.

Şayet, "Bundan maksad "Ateşin (cehennemin), o attın ve gümüşler üzerinde yakılıp kızdırıldığı o gün..." manası olduğuna göre, bu fiil niçin yunma diye müzekker getirilmiştir?" denilirse, biz deriz ki "nâr" kelimesi, müennestir. Fakat fiil, zahiren ona isnâd edilmemiş (yani o fiilin faili kılınmamış) aksine,  kelimesine isnâd edilmiştir. İşte bundan dolayı, fiilin müzekker getirilmesi de, müennes getirilmesi de mümkün ve yerinde olur. İbn Âmir'in bu fiili, tühmâ şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

İkinci soru: Ayetteki yevme kelimesini mansub kılan nedir?

Cevap: Kelamın takdiri: "Cehennem ateşinin bunlar jzerinde kızdırıldığı o gün, onları elim bir azabla müjdele" şeklindedir. [161]

 

Burada Muayyen Azaların Zikredilmesinin Hikmeti

 

Üçüncü soru: Ayette niçin bilhassa bu uzuvlar zikredilmiştir? Buna birkaç şekilde cevap verilebilir:

1) Mal kazanmanın gayesi, yüzlerde tesiri görülen kalbî bir ferahlığın; böğürleri iolduran bir tokluğun ve sırtlara giyilen ve övünç vesilesi olan bir giyimin elde »dilmesidir. Binâenaleyh insanlar, bu üç uzvun süslü olmasını istedikleri için, :ehennemdeki bu dağlama da, onların alınları, böğürleri ve sırtları üzerine olacaktır.

2) Bu üç uzvun içi boştur ve içlerinde zayıf aletler (başka uzuvlar) vardır. Bunlara jfacık bir tesir gelse, başka uzuvların aksine, bunların duyacağı ızdırab daha çok olur.

3) Ebu Bekr el-Verrâk şöyle demiştir: "Özellikle bu uzuvlar zikredilmiştir. Çünkü zengin, (yüzü) karşısında, yanıbaşında fakiri gördüğünde, ona sırt çevirerek ondan uzaklaşır."[162]

4)  Bunun manası, "Onlar şu dört yönden dağlanırlar: Ya önden alınlarına, ya arkadan sırtlarına yahut da sağ ve soldan böğürlerine.," şeklindedir.   .

5) İnsanın en hassas uzvu alnı, orta hassaslıkta olan uzvu böğürleri, ve en duyarsız olanı da sırtıdır. Bundan dolayı Allah Teâla, insanın bu üç kısım uzvunun da dağlanacağını beyan etmiştir ki bundan maksadı, bu dağlamanın, bütün bu uzuvlarda olacağına dikkat çekmektir.

6) İnsan bedeninin en mükemmel hali, güzel ve kuvvetli oluşundadır. Güzelliğin mahalli yüzdür ve yüzün en kıymetli kısmı alındır. Dolayısıyle bu dağlama alın üzerinde olduğunda, güzellik tamamen yok olur. Kuvvetin mahalli ise, insantn strtı ve yanlarıdır. Binâenaleyh buralar dağlandığında, bedenin kuvveti de yok olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Bu üç uzvun dağlanması, bütün güzellik ve kuvvetin zail olmasına sebep olur. İnsan ise, malı güzellik ve kuvvet elde etmeksin kazanmaya çalışır.

Dördüncü soru: İnsanın bedeni üzerinde meydana gelen bu dağlama, bütün malı ile mi, yoksa, vermesi gereken zekat kadarı ile mi olur?

Cevap: Ayetin zahirî manası, bunun, bütün mal ile olduğunu gösterir. Çünkü insan malının zekatını vermediği zaman, zekat, o malın belirli bir kısmının içinde değil, hepsinin içindedir. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın, o malın bütün parçaları ile, o kimseye azab etmesi (onu dağlaması) gerekir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah "İşte bu nefisleriniz için toplayıp sakladığınız şeyler..." buyurmuştur. Bu, "Onlara, "İşte kendiniz için toplayıp sakladığınız şeyler! " denilecek'1 demektedir. Bu ifadenin maksadı, bu ilahi tehdidin dehşetini göstermektir. Çünkü onlar, azab olundukları altınlardan, gümüşlerden veya bunların birinden veya her ikisinden yapılmış, levhalardan dolayı başlarına gelen azabı gördüklerinde, bunun vermedikleri o zekattan ötürü olduğunu düşünebilecekleri gibi, bundan başka şeyden ötürü olduğunu da düşünebilirler. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak onlara, "Bu, sizin kendiniz için biriktirdiğiniz şeylerdir. Siz bunu harcayarak Rabbmizın rızasını (kazanma yolunu) tercih etmediniz. Bundan infâk etmek suretiyle, kendi menfaatinizi ve Rabbinizin ikabından kurtulmayı düşünmediniz. Böylece de, gördüğünüz gibi. sanki bunları, Allah size azab versin diye biriktirmiş oldunuz" demek suretiyle,   onları   iyice   susturmuş (cevap   veremez    hale   getirmiştir,   Daha sonra "Artık, saklayıp istif ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın bakalım" buyurmuştur. Bu, "sizler o malları, Allah'ın size emrettiği bir şekilde ne dininiz, ne de dünyanız için sarfetmediniz. O halde, başka şeylerin değil, bunların vebalini tadınız" demektir. [163]

 

"Gerçekten Allah katında ayların sayısı, Allah'ın kitabında, tâ gökleri ve yeri yarattığı günden beri, on iki aydır. Onlardan dördü, haram olanlardır, işte bu dini kayyımdır. O halde, bunlarda kendinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl topyekün harbediyorlarsa, siz de onlarla topyekün harbedin. Bilin kiAllah, müttakilerle beraberdir" (Tevbe. 36).

Bil ki bu ayet, yahudi, hristiyan ve müşriklerin çirkin işlerinden üçüncüsünü izah etmektedir. O çirkin iş de, onların Allah'ın hükümlerini değiştirmek için çalışıp durmalarıdır. Çünkü Allah Teâla, her vakitte belli bir hüküm gönderip, onlar da o hükümleri, nesî yoluyla tehir etmek suretiyle değiştirince, bu onların kendi heva-ü heveslerine göre, sene ile iigili ilâhî hükmü değiştirme hususunda, onlarca çaba sarfetmeyi gösterir. Binâenaleyh bu, onların küfür ve hasretlerindeki ileri bir dereceyi ortaya koyar[164].

 

Araplarda Senenin ve Takvimin Mahiyeti

 

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Bil ki, Araplarca "sene", kamerî yılın oniki ayından ibarettir. Bunun delili hem bu ayettir, hem de "Güneşi ziyah. Ayı nurlu yapan, yılların sayışım ve hesabını bilmeniz için. Ona remiller tayin eden O (Allah'dir)" (Yûnus, 5( ayetidir. Böylece Cenâb-ı Allah aya n-takım menziller takdir edilmesini, yılların sayısının ve hesabının bilinme vasıtası doğru olur. Hem sonra Cenâb-ı Hak, "Sana hilâlleri sorarlar. De ki: "O, insanların birtakım faydalan için, bir de hacc için vakit ölçüleridir" (Bakara, ısa) buyurmaktadır.

Başkalarına göre ise "sene", güneşin tam bir devir yaptığı müddetten ibarettir. Kamerî yıl, güneş yılından belli bir miktar daha azdır. İşte bu azlıktan dolayı, kamerî aylar, mevsim mevsim dolaşır. Bundan dolayı hacc (ve ramazan) bazan kışa, bazan yaza rastlar. Binâenaleyh bu durum, Araplara zor geliyordu. Bir de onlar hacca gittiklerinde, ticaret için de gidiyorlardı. Bu vakit bazan, etraftan ticaret için gelinmesine uygun düşmüyordu ve bu durum, dolayısıyla onların ticaretini etkiliyordu. "Zîc (astronomi) ilmi'nde de malum olduğu üzere Kebîse[165] işine yöneldiler ve böylece de güneş yılını nazar-ı dikkate almış oldular. Böylece hacc zamanı, onların menfaatlerine uygun olarak belli bir vakte has kılınmış oldu ve onlar ticaretlerine ve maslahatlarına uygun olan şeylerden istifade ettiler. Binâenaleyh, bu erteleme işi, her ne kadar birtakım dünyevî menfaatlerin gerçekleşmesine sebep olsa dahi, bundan Allah'ın hükmünün değişmesi neticesi ortaya çıkmıştır. Çünkü Allah Teâlâ haccı, belirli birtakım aylara tahsis edip, o hacc da bu erteleme sebebiyle diğer aylara kayınca, Allah'ın (bu husustaki) hükmü değişmiş olur. Binâenaleyh diyebiliriz ki onlar, dünyevî birtakım maslahat ve manfaatlan nazar-ı dikkate alarak, Allah'ın hükümlerini değiştirmek ve O'nun mükellefiyetlerini iptal etmek için çaba göstermişlerdir. İşte bundan dolayı da onlar, bu ayette büyük bir kınamaya müstehak olmuşlardır.

Bil ki, güneş yılı, kamerî yıl'dan fazla olunca, onlar o fazlalığı topladılar. O fazlalığın miktarı bir aya ulaşınca, o seneyi onüç ay kabul ettiler. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ onların bu işini reddedip, Allah'ın hükmü, ne daha az ne de daha fazla olmaksızın, senenin oniki ay olmasıdır. Halbuki onların bazı yılların onüç ay olduğuna dair verdikleri hüküm, Allah'ın hükmüne aykırı bir hükümdür. Bu hüküm Allah'ın yüklediği mükellefiyetlerin değiştirilmesine yol açar. Bütün bunlar ise, dinin hilafına olan şeylerdir.

Bil ki Arapların ilk zamanlardaki metodu, yılın, şemsî değil kamerî olmasıdır. Bu, onların Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)'den varis oldukları bir hükümdür. Ama, yahudî ve hristiyanlarda İse, bu böyle değildir. Daha sonra, Arapların bir kısmı kebîseyi yahudi ve hristiyanlardan öğrendiler. Böylece de "kebîse" Arap beldesinde de görülmeye başladı. [166]

 

Ayetteki İ'rab Meselesi       

 

Ebû Ali el-Farisî şöyle demektedir: "Cehab-ı Hakk'ın, tabirindeki fi harf-i cerrinin O'nun ifadesine taalluk etmesi caiz değildir. Çünkü bu sıla ile mevsûlün, haber olan  kelimesiyle bölünmüş olmasını iktiza eder ki, bu caiz değildir.

Ben de derim ki, bu âyetin i'râbı hususunda şu izahlar yapılabilir:

1)  ifadesinin   mübtedâ,   ifâdesinin   haber;  Üç ifâdeleri de birbirlerinden bedel olan birer zarf olduklarını söylemekteyiz.   Buna göre kelâmın takdiri şeklindedir.   Ard arda gelen bedellerin hikmeti,

bu sayının, Allah ilminde ve Allah'ın âlemi yarattığından beri, Allah'ın kitabında kesin bir sayı olduğunu anlatmaktır.

2) Hak Teâlâ'nın  ifadesindeki fi harf-i cerri, haberin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallaktır. Buna göre kelâmın takdiri, "Ayların sayısı, Allah'ın kitabında tesbit edilmiş olan oniki aydır " şeklindedir. Hem sonra bu ayetteki "kitap"tan muradın, herhangi bir kitap olması caiz değildir. Çünkü "kitap" kelimesi, ''Gökleri ve yeri yarattığı gün" ifadesindeki "yevmi" (gün) kelimesinin müteallakıdır. Halbuki aynların (eşyanın) isimleri zarf almazlar. Meselâ sen, diyemezsin. Aksine ayette "kitap" kelimesi masdardır. Buna göre takdiri, "Allah katında, Allah'ın kitabında, yani Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gün kararlaştırıp yazdığı hükümde, ayların sayısı onikidir" şeklinde olur.

3) Bu ifâdedeki "kitap" kelimesi bir isimdir, "yevm" kelimesi ise mahzûf bir fiile taalluk etmektedir. Buna göre ayetin takdiri, "Allah katında ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günde yazmış olduğu ilâhi kitapta yazıldığı gibi, oniki aydır" şeklindedir. [167]

 

Bu Ayette "Allah'ın Kitabı" Tabirinin Manası                 

 

Bu mesele, ayetin hükümlerini tefsir etme hakkındadır.  Cenab-ı Hak, "Gerçekten Allah katında ayların sayısı, Allah'ın kitabında yani ilminde,   (...)  on  iki aydır" buyurmuştur. Burada geçen "Allah'ın Kitabı"nın ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

1) İbn Abbas şöyle demiştir: "Allah'ın, bütün mahlukatın hallerini ayrıntılı olarak yazdığı Levh-i Mahfuz, Allah'ın peygamberlerinin hepsine indirdiği kitapların aslıdır."

2) Bazıları bu ayetteki "kitap" ile, Kur'an-ı Kerim'in kasdedildiğini söylemişlerdir, biz, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in şeriatında, esas alınan yılın, kamerî yıl olduğuna delalet eden birkaç ayet zikretmiştik. Durum böyle olunca, (bunun manası), "Bu sayı, Kur'an'da böyle yazılmıştır" şeklinde olur.

3) Ebu Müslim şöyle demektedir:" tabiri, "Allah'ın farz kıldığı ve hükmettiği şekilde..." demektir. Binâenaleyh buradaki kitap, "hükmetmek ve farz kılmak" manasına gelir. Bu ttpkı, "Size, savaş yazıldı, yani farz kılındı" (Bakara, 216); "Size kısas farz kılındı ' (Bakara, 178) ve "Rabbiniz kendi üzerine rahmeti gerekli kıldı" (En 'âm, 54) ayetlerinde olduğu gibidir.

Kâdî: "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allah Teâla bu ayette kitabı, "zarf" olarak zikretmiştir. Bu "kitap", "hesaÇ" manasına hamledildiğinde, bu mana ancak mecazî olarak doğru olur" der.

Buna şöyle cevap verilebilir: Her ne kadar bu mecazî bir ifâde ise de, meşhur bir mecazdır. Nitekim Arapça'da, "İş, falancanın hesabına ve hükmüne göre şöyle şöyledir" denilir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "fâ gökleri ve yeri yarattığı günde" buyruğuna gelince, biz "ikinci mesele"de bununla ilgili bazı izahlar yapmıştık. Onlardan doğruya en yakın olanı üçüncü olarak zikretmiş olduğumuz şu izahtır: Bundan murad, "Allah gökleri ve yeri yarattığı gün böyte hükmetti ve böyle yazdı" şeklindedir. Bunun maksadı, bu hükmün, âlemin yaratıldığı günden beri yürürlükte olan bir hüküm olduğunu beyan etmektir. Binâenaleyh bu ifade, bir te'kîd ve pekiştirmeyi gösterir. [168]

 

Muhterem Aylar (Eşhur-i Hurum)a Tanınan Özelliğin Hikmeti

 

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlardan dördü haram olanlardır" ifadesi hakkında, alimler bu dört aydan üçünün, yani Zilka'de, Zilhicce ve Muharrem'in ardarda, Receb ayının ise buniardan ayrı tek başına olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ayetteki nurum kelimesi, "O aylarda işlenen günah daha fazla cezayı, itaat da, daha fazla sevabı gerektirir" manasındadır. Araplar bu aylara son derece hürmetkar davranıyorlardı. Hatta onlardan biri, bu aylarda, babasının katiliyle karşılaşsa, ona saldırmazdı.

Buna göre şayet, "Zaman dilimleri aslında hep birbirinin aynıdırlar. Öyleyse bu ayırımın sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki: Böyle bir şey, şeriatlarda tuhaf görülmemiştir. Çünkü bunun misalleri pek çoktur. Baksana Atlan Teâla, haram beldeleri, daha fazla hürmet edilmesini emrederek, diğer beldelerden; cum'a gününü, daha fazla saygı gösterilmesini emrederek haftanın diğer günlerinden; Arafe gününü, o güne has kıldığı hususi bir ibadet ile (vakfe ile) diğer günlerden; Ramazan ayını, onda oruç tutulmasını farz kılarak diğer aylardan; günün bazı saatlarını, onlarda namaz kılmayı farz kılarak (diğer saatlerden); bir geceyi (yani Kadir gecesini) diğer gecelerden ve bazı insanları da, onlara risâlet hil'ati giydirerek diğer insanlardan ayırmıştır. Bunlar açık ve malum misaller olduğuna göre, bazı aylara daha fazla hürmet (haramiık-saygı) verilmesinde tuhaf görülecek birşey yoktur.

Sonra biz diyoruz ki, "Allah Teâlâ'nın, bu vakitlerde yapılan taat ve ibadetlerin, nefsin temizlenmesinde ve yine bu vakitlerde yapılan isyan ve günahların, nefsin kirlenmesinde daha müessir ve daha ileri olacağını bilmesi uzak bir ihtimal değildir Bu, hükemâca da uzak görülmemiştir. Baksana onların içinde, duaların kabul edileceği umulan vakitlerde, kitap yazanlar vardır ve onlar o belli vakitlerde, bunu gerektiren bazı sebebler olduğunu söylemişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, "Hangi oruç daha faziletlidir?" diye sorulduğunda o, "Ramazan ayı orucundan sonra, en eidal oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem'de tutulan oruçtur"[169] demiştir. Yine O (s.a.s.) "Kim, Allah'ın haram aylarından bir gün oruç tutarsa, onun oruç tuttuğu her güne karşılık otuz gün (oruç) sevabı verilir"[170] buyurmuştur.

Pek çok fukaha, bu aylarda meydana gelen öldürme hadiselerinde, katilin diyet cezasını ağırlaştırmalardır. Bu hususta şöyle bir hikmet daha vardır; İnsanların karakterleri, zulmetme ve fesat çıkarma üzerine yaratılmıştır. Binâenaleyh onların bu tür kötülüklerden kaçınmaları, aslında onlara zor gelir. İnsan o vakitlerde ve o yerlerde, kötülüklerden ve kabih (çirkin) işlerden daha çok kaçınsın diye, Allah Teâla, bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla hürmet (saygı) gösterilmesini emretmiştir. İşte bu, şu şekilde bazı fayda ve faziletleri doğurur:

a) O vakitlerde, kötü işleri terketmek, çirkin işlerin sayısını azaltacağı için matlûb olan birşeydir,

b) İnsan o vakitlerde, kötü işleri bırakınca, onun o esnalarda o işleri bırakması poğu kez, onun onlardan tamamen yüz çevirmeye yönelmesine de vesile olur.

c) İnsan o vakitlerde, itaat ve ibâdette bulunup, isyan ve günahtan yüzçevirince, D vakitler geçtikten sonra, eski günah ve kabahatlartnı yeniden yapmaya teşebbüs etmesi, o belli vakitlerde ibadet ve taatları eda ederken katlanmış olduğu meşakkat ve güçlüklerin boşa gitmesine sebeb olur. Halbuki aklı olandan, buna razı olmaması beklenir. Binâenaleyh bu, o insanın günahlardan tamamen uzaklaşmasına bir sebeb olabilir. İşte bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla haramlık (saygı hükmü) verilmesinin hikmeti budur.

Daha sonra Cenâb-ı Allah 'İşte bu. din-i kayyımdır" buyurmuştur. Bu tabir ile ilgili bir bahis vardır:

Birinci bahis: Ayetteki zâlike (işte bu) ifadesi, ya "Gerçekten Allah katında ayların sayısı... oniki aydır. (Ne daha fazladır, ne de daha azdır)" ifadesine, ya da "Onlardan dördü haram olanlardır" ifadesine rşarettir. Bence, bunun birincisine işaret sayılması daha münasiptir. Çünkü kâfirler de, bunlardan dördünün haram olduğunu kabul ediyorlardı, Ama onlar, şubat'a bir gün ekleyerek, çoğu kez böylece ayların sayısını onüçe çıkarıyor ve ayların yerlerini değiştirmiş oluyorlardı. Binâenaleyh bu ifâdenin gayesi, kâfirlerin bu tutumunu reddetmektir. Bundan dolayı zâlike "işte bu" ism-i işaretini buna hamletmek gerekir. [171]

 

"Din" Kelimesinin Mânası

 

İkinci bahis: Bu ayette geçen "din" kelimesinin tefsiri hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) "Din" kelimesi ile, bazan "hesaba çekme, hesab etme" manası kastedilir. Nitekim Arapça'da i—ü üb 'j* ^Jj&î "Akıllı olan, kendisini hesaba çeken (muhasebe

eden) kimsedir" denilir. "Kayyİm" ise, dosdoğru demektir. Buna göre ayetin manası, "İşte bu, dosdoğru, sağlıklı, adil ve tastamam bir hesaptır " şeklinde olur.

2) Hasan el-Basrî, bu tabire "İşte bu, değişmeyen ve değiştirilemeyen bir din-ı kayyimdir" manası vermiştir. Buna göre bu ayette, "kayyim" değişmeyen ve değiştirilemeyen, kâim, sona ermeyen dâim manasınadır ki böyle olan bir din. insanların fıtratlarının kendisi üzere yaratılmış olduğu bir dindir.

3)  Bazıları da buna şu manayı vermişlerdir: "Bu ibadet, İslam'da gerekli olan dindir."

Kâdi "Din" lafzını ibâdet manasına hamletmek, "hesap" manasına hamletmekten daha uygundur. Çünkü onun, "hesap" manasına kullanılışı mecazidir" demiştir.

Buna şöyle cevap verir: "Din lafzının esas manası, inkiyâd (boyun eğme, itaat etme)dir. Nitekim Arapça'da "Ey boyunların, önünde eğildiği zat!" denilir. Binaenaleyh hesap (hesaba çekme) de, inkıyadı gerektirdiği için, dolayısıyla "din" diye ifâde edilmiştir. Ayların sayısı da, "din" diye ifâde edilmiştir. Bundan dolayı "din" kelimesini "ibadet" manasına almak, "hesap" manasına almaktan daha uygun olamaz. İlim ehli şöyle demişlerdir: "Bu ayetin ifade ettiği hükme göre, müslümanlara gereken, alış-verişlerinde, borçlarının zamanlarım ayarlamada, zekatın yıllarını ayarlamada ve diğer (zamanla ilgili işlerinde), kamerî aylara göre olan Arap yılınr nazar-ı dikkate almalarıdır. Onların, rûmî veya a'cemi (başka) yıllan nazar-ı itibara almaları caiz değildir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "O halde, bunlarda kendinize zulmetmeyin" buyurmuştur. Bu ilahî buyrukla ilgili iki bahis vardır:

Birinci bahis: Ayetteki "fîhinne kelimesindeki "bunlar" zamirinin neye işaret ettiği hususunda iki görüş vardır:

1) İbn   Abbas  (r.a.)' in   görüşüne   göre,   bu,   "O  oniki   ayda   kendinize zulmetmeyiniz" manasındadır. Bunun gayesi insanı, bütün ömründe, mutlak olarak (her halükarda), fesada ve günaha yönelmekten alıkoymaktır.

2) Ekserî alimlerin görüşüne göre ise bu zamir, dört haram aya râcidir. Bunun sebebi şudur: Bazı vakitlerin yapılan taat ve ibadetlere daha fazla mükâfaat; yapılan isyan ve günahlara daha fazla ceza verilmesinde bir tesiri vardır. Bu görüşün daha kuvvetli oluşunun delilleri şunlardtr:

a)  Ayetteki, "fihinne" zamiri, kendisinden önce zikredilmiş bir şeye râcidir. Binâenaleyh bunun, daha önce zikredilmiş olanlardan, zamire en yakın olan isme raci olması gerekir. En yakın olan da, "Onlardan dördü" kelimesidir.

b) Allah Teâlâ, şu ayetinde bu aylara daha fazla saygıyı emretmiştir: "Hacc aylan, bilinen aylardır. Kim o aylarda haca kendisine farz eder, (ihrama girerjse. artık o hacc da kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" (Bakara, 197>. Bu sayılan işler, aslında hacc ayları dışında da caiz değildir. Fakat Cenâb-ı Hak, bu ayların daha şerefli olduğuna dikkat çekmek için, o durumda, bunları daha tekidli olarak yasaklamıştır.

c) Ferrâ şöyte demiştir: "Evlâolan bu zamirin, "Onlardan dördü..." kelimesine râci olmasıdır. Çünkü Araplar, üç ile on arasında sayılara râci olacak zamirleri, fihinne şeklinde; ondan daha fazla olan sayılarda ise fiha şeklinde kullanırlar. Bunda temel kaide şudur: "Cem-i kılletlere râci kılınan zamirler, tıpkı cem-i müenneslere râci kılınacak zamirler gibi; cemi kesretlere râci olacak zamirler de, tıpkı müfred müenneslere râci olacak zamir gibi getirilir. Nitekim Hassan b. Sabit (r.a.): "Bizim kuşluk vakti parıldayan beyaz leğenlerimiz var. Kılıçlarımızdan da, galibiyetten dolayı, kan damlamaktadır" demiştir. O, bu şiirinde, (cemi müennes olarak) yelme'ne ve yakturne fiillerini kullanmıştır. Çünkü esyaf (kılıçlar), cefenat kelimelerinin vezinleri, cem-i kıllettir. Eğer bunlar cem-i kesret olsalardı, o zaman şair, fiilleri, şeklinde (müfred müennes olarak) getirirdi. Tercih edilen kullanış budur. Ama bunlardan birini, diğerinin yerine kullanmak da mümkündür.Nitekim Nâbiga: "Onların hiçbir kusuru yoktur; ancak ne var ki onların kılıçları, ordularla savaşmaktan dolayı kırıklarla doludur" demiş ve burada, "Suyûf" (kılıçlar) kelimesini cem-i kesret olduğu halde, zamiri bihinne şeklinde (cemi müennes) kullanmıştır" demiştir. [172]

 

"Zulm"ün Bu Ayetteki Mânası

 

İkinci bahis: Bu ifadede geçen, zulmün ne demek olduğu hususunda, şu görüşler vardır:

1) Bununla, onların yaptığı ve böylece de haca, Allah'ın edâ edilmesini emrettiği aydan kaydırdıkları ve Allah'ın yüklediği mükellefiyetleri değiştirdikleri (nesi) işi murad edilmiştir.

2) llah Teâla, o aylarda savaşmayı yasaklamıştır.

3) Allah Teâla, bizim de söylediğimiz gibi, bu ayların sevabın ve cezanın daha fazla verilmesine tesiri olduğu için bunlarda bütün günahları yasaklamıştır. Bence doğruya en yakın olan, buradaki zulmü, nesî yapmak manasına hamletmektir. Çünkü Allah Teâlâ, hemen bu ayetten sonra, "nesî"i zikreder. [173]

 

"Kâffeten" Kelimesinin Manası

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Müşrikler sizinle. nasıl topyekün harbediyorlarsa, siz de onlarla topyekün harbedin" buyurmuştur. Bu emirle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Ferrâ şöyle demiştir: "Bu ayette bulunan kâffe kelimesinin manası, "toptan, hepiniz" demektir.   Bu kelime, erkeklerin veya kadınların sayısına göre. müzekker çoğul veya müennes çoğul olarak getirilerek  veya  denilmez.

Ancak ne var ki bu kelime, müfred ve sonuna,durulduğu zaman hâ olabilen bir tâ eklenmiş olarak şeklinde kullanılır. Çünkü bu lâfız, her ne kadar vezni üzere gelen bir kelime olsa dahi, bu kelime tıpkı (hususî, has) ve  {âmm, umumi) kelimelerinde olduğu gibi masdar kalıbındadır. İşte bundan dolayı Araplar, bu kelimenin başına eliMâm getirmezler. Çünkü, meselâ, "Toptan kalktılar" deyimi tıpkı senin, veya (Beraberce kalktılar, hep birlikte

kalktılar) demen gibidir." Zeccâc da şöyle demiştir: Kâffe kelimesi, hal olarak mansûbtur. Bunun, tesniye ve cemî olarak getirilmesi caiz değildir. Bu, senin tıpkı tesniye veya cemi yapmaksızın, "Onların hepsiyle savaşın, onların hepsini öldürün" demen gibidir. kelimesi de böyledir.

İkinci bahis: Ayetteki kâffe kelimesiyle ilgili iki görüş ileri sürülmüştür:

1) Bununfa, "onlarla, tıpkı onların sizinle savaşmaları gibi, topyekün, hep birlikte, topunuz birlikte savaşın" manası kastedilmiştir. Yani Cenâb-ı Hak, "İşte bu hususta yardımlasın, birbirinize destek olun, birbirinizi yardımsız bırakmayın, birbirinizden ayrılmayınız. Ey Allah'ın kullan! düşmanlarınızla savaşma hususunda bir araya geliniz ve birbirinizle ülfet edip uyum sağlayınız   " manasını kasdetmiştir.

2) İbn Abbas bu ifâdeye "onların, sizin topunuzu öldürmeyi helâl sayıp mubah addetmeleri gibi, siz de onların hepsiyle savaşın, onların hepsini öldürün; öldürmemek suretiyle de onların bir kısmıyla dost olmayın!" manasını vermiştir. İki taraftan birinin diğerine kıyas edilebilmesi için, birinci görüş doğruya daha yakındır.

Üçüncü bahis:  Cenâb-ı  Hakk'ın,  "Siz de onlarla  topyekün harbedin. buyruğunun zahiri, o müşriklerle bütün aylarda savaşmanın mubah olduğunu gösterir.. Bazı alimler de "Onlardan dördü, haram oianlardır(...) O halde bunlarda, kendinize zulmetmeyin " ifâdesinin delaletiyle, o aylarda, kâfirlerle savaşmanın haram olduğunu söylemişlerdir. Yani, "O aylarda, savaşı ve baskın yapmayı helâl saymak suretiyle, kendinize zulmetmeyiniz " manasını vermişlerdir. Biz bu meseleyi, Bakara sûresinde (Bakara. 217} ayetini tefsir ederken ele almıştık.

Daha sonra, Allah "Bilin ki Allah, müitakilerle beraberdir' buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu ifade ile, kendisinin tâat olan şeyleri ifa etme, haram kılınmış olan şeyleri ifa etme, haram kılınmış olan şeylerden de kaçınma hususunda kendisini nazar-ı dikkate alan, kendisinden ittikâ eden dost, veli kullarıyla beraber olmasını kastetmiştir. Zeccâc, bu cümlenin, "Cenâb-ı Hakk'ın, onlara yardım etmeyi tekeffül ettiği" manasına geldiğini söylemiştir. [174]

 

Nesî: Haram Ayları Erteleme

 

"Haram aylan ertelemek, ancak küfürde ileri gitmedir. Onunla kâfirler şaşırtılır, onlar bunu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıldığına sayıca uysunlar da, (varsın) Allah'ın haram ettiğini helâl kılmış

olsunlar! Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah kâfirler toplumunu hidayete erdirmez" (Tevbe, 37).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [175]

 

Birinci Mesele

 

Bu ayette geçen    kelimesinin ifâde ettiği mana hususunda ıkı goruş bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu kelime, geciktirmek, ertelemek manasına gelir. Ebu Zeyd şöyle demektedir: "Arapça'da birini bir yerden uzaklaştırıp tehir ettiğinde bu tabir kullanılır.

Bu kelime(den) türeyen isim ise, "gecikme" anlamına gelen ve kelimelerdir.  "Allah, falancanın ecelini geciktirdi. O kimse, ecelinde gecikti" tabirleri de böyledir." Ebu Ali el-Farisî şöyle demiştir: Nesî kelimesi, tıpkı nezir {inzâr etmek) ve nekir (yadırgamak, inkâr etmek) kelimeleri gibi, bir masdardır. Bunun, ttpkı katil kelimesinin maktul (öldürülmüş) manasına gelmesi gibi mensû (tehir edilmiş, geciktirilmiş) manasına gelmesi de muhtemeldir. Ancak ne var ki bu kelimenin burada mefûl manasında olması mümkün değildir. Zira bu kelime buna hamledilirse, o zaman manası, "Ertelenmiş şey, ancak küfürde bir artmadır" şeklinde otur. Halbuki tehir edilen şey, aydır. Binâenaleyh, bu durumda ayın bir küfür olması gerekir ki, böyle bir şey olmaz. Tam aksine, buradaki nesî kelimesinden inşâ (tehir etmek) manasında olmak üzere, masdar anlamı murad edilmiştir. Aylarda yapılan tehir, "nesî" bir ayın haramlığını, kendisinden haramlık bulunmayan başka bir aya ertelemek, tehir etmek

rlomûldir 

"Şibl tarikiyle İbn Kesifin şöyle okuduğu da rivayet edilmiştir: "Nef (fayda) vezninde olan nes' kelimesi, hakiki bir masdardır. Bu, Arapların "tehir ettim" manasında söyledikleri fiilinin masdarıdır. " Yine İbn Kesir'in, bu kelimenin şeddesiz olarak nes' şeklinde geldiğini okuduğu da rivayet edilmiştir. Belki de bu, tıpkı ve (tehir etmek, ertelemek) kelimelerinden olduğu gibi, hemzeli olarak kullanılan nes' kelimesinin bir başka kullanılışıdır. Yine İbn Kesir'den, şeddeli ve hemzesiz olarak nesiy şeklinde'okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu, kıyası olarak yapılan takhîf kabilindendir.

İkinci görüş: Kutrub, nesî kelimesinin aslında arttırma, ilâve etme manasına geldiğini söylemiştir. Buna göre Arapça'da, "zamana ilave etti, artırdı" manasında denilir.  Süte,  kendisinde suyun fazlalığından dolayı nes'i

denilmesi de böyledir.. Kadın hamile olduğu zaman da, denilir. Böylece çocuktan ötürü kadında meydana gelen fazlalık, tıpkı sütteki suyun fazlalığı gibi kabul edilmiş olur. Yine deveye, yürüyüşünü hızlandırsın, arıtırsın diye, "onu kovaladım" manasında  denilir. O halde, bir şeyde meydana gelen her ilave, "nesî"dir,.

Vahidî şöyle demiştir: "Doğru olan   birinci görüş olup, bu da "nesî"in asıl manasının "ertelemek" manasına gelmesidir.. Kadın hamile olduğu zaman, hayzı gecikeceği için "biribirlerine girerek, yürümenin güzelliğine mani olmasın diye, deveyi diğer devlerden geri bıraksın" manasında, ;sütü geciktirdiğinde, böylece de onun suyu fazlalaştığında,  denilir."

Bu iki görüşü iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Müşrik Araplar, hesaplarını kamerî aya göre düzenlemeleri halinde, hacc zamanının bazan kışa, bazan da yaza tesadüf edeceğini biliyorlardı. Ve bu zamanlarda, hacc yolculuğuna çıkmak, kendilerine zor ve meşakkatli geliyordu. Ve onlar, bu alışverişlerinden ve ticaretlerinden pek faydalanamıyorlardı. Çünkü diğer beldelerden gelen başka insanlar, ancak uygun ve elverişli zamanlarda Mekke'de bulunabiliyorlardı. Böylece o müşrik Araplar, bu durumu, kameri yıla göre ayarlamanın, dünyevi menfaat ve çıkarlarını haleldar ettiğini anladılar. Bundan dolayı da onlar, ay takvimini bırakarak güneş takvimini nazar-ı dikkate almaya başladılar.

Güneş yılı, belli bir miktar ay yılından daha fazla olunca da onlar, şubat ayına bir gün ilave etme ihtiyacını duydular. Ve bu ilaveden dolayı da, onlar için şu iki netice meydana geldi:

a) Onlar, bu ilavelerin bir araya gelmesi sebebiyle, bazı yılları onüç ay kabul etmeye başladılar.

b) Böylece hacc mevsimi, malum olan hacc aylarından çıkıp, onların dışındaki diğer aylara aktarılmış oldu. Bu sebeple de hacc, bazı yıllar zilhiccede, ondan sonra muharremde, ondan sonra da safer ayında oldu. Ve bu devir, tekrar zilhicceye gelinceye kadar devam edip gitti. İşte, şubat ayına bir gün ilave edilmesi sebebiyle de şu iki netice ortaya çıktı;

1)  Ayların sayısında artış;

2) Kendisi için haramlığın söz konusu olduğu ayın, bir başka aya aktarılması. Halbuki biz, "nesî" lafzının Ulemanın ekserisine göre erteleme manasını; diğer alimlere göreyse ilave etmek, arttırmak anlamını ifade ettiğini beyan etmiştik. Her iki takdire göre de, ayetin ifâde ettiği mâna, bu iki hususu kapsamaktadır.

Bu sözün neticesi şudur: İbâdetleri kameri yıla göre yapmak, dünyevî menfaatleri haleldar eder. O ibadetleri güneş yılına göre yapmak da dünyevî menfaatlerin nazar-ı dikkate alındığını ifade eder. Halbuki Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.) zamanından beri, işlerin ay yılına göre ayarlanmasını emretmiştir. Binâenaleyh onları dünyevi menfaatlerini nazar-ı dikkate aldıkları için, Allah'ın kameri yılın nazar-ı dikkate alınması yolundaki emrini terketmiş, güneş yılını nazar-ı dikkate almışlardır. Böylece de hacc ibadetini, haram ayların dışındaki başka bir ayda yapmışlardtr. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak onları kınamış ve bunu, onların küfürlerinin artmasının bir sebebi saymıştır. Bu, onların küfürlerinin artmasına sebep olmuştur; zira, Allah Teâla onlara, hacc ibadetlerini haram aylarda yapmalarını emretmiş, onlarsa, şubat ayına bir gün ilave etmeleri sebebiyle hacc ibadetlerini maiûm aylann dışında yapmışlar ve kendilerine tabi olanlara da, vâcib olanın kendilerinin yapmış ofduğu bu iş olduğunu; haccı "kameri" aylara göre yapmanın vâcib olmadığını telkin etmişlerdir, Böylece bu, onların bile bile Allah'ın hükmünü kabul etmeyip O'nun hükmüne karşı koyma olmuştur ki, bu da bütün müslümanların ittifakıyla küfrü gerektirir. Bu sebeple onların nesî hususunda yaptıkları bu işin, küfürlerinde bir artışa yol açtığı sabit olur. O kebîseler sebebiyle meydana gelen fazla günlerin öğrenilmesini temin eden hesap usûlü, astronomi ilminde bildirilir.

Müfessirler, bu ertelemenin sebebi hususunda bir başka gerekçe olarak da şunu zikretmişlerdir: Araplar, dört ayı haram addediyorlardı. Ve bu, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in zamanından beri yürürlükte olan meşhur bir hüküm idi. Halbuki Araplar, savaşçı ve baskın yapan kimselerdi. Bunun için savaşmadıkları ardarda gelen üç ayı beklemek onlara zor geliyordu. Ve onlar, "Eğer hiçbir nasibimiz olmayan üç haram ay ardarda gelirse, biz ölürüz, helak oluruz " diyorlar, böylece de muharrem ayının haramlığını safer ayına erteliyor, bu sebeple de safer ayını haram, muharrem ayını da helâl addediyorlardı. Vahidî şöyle demektedir: "Ulemânın ekserisi, bu erteleme işinin tek bir aya mahsus olmadığı, aksine bunun bütün aylar için cari olduğu kanaatindedirler. " Bu görüş, daha önce de belirttiğimiz gibi bize göre doğru olan görüştür. Alimler şu görüşte ittifak etmişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.s.) Veda Haccı'nı yaptığı sene, hacc yapmak istediğinde hacc (tabii olarak) zilhicce ayına rastlamıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.s), "İyi biliniz ki zaman dönüp dolaşıp Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna geldi. Sene. oniki aydır " buyurarak, bu ifadesiyle haram ayların eski yerlerine döndüğünü kasdetmiştir. [176]

 

İnkârın İleri Derecesi        

 

Cenâb-ı Hakk "(Haram ayları) geciktirmek, ancak küfürde bir artış sebebi)dir" buyruğunda onların pek çok çeşit  küfrünü  nakletmiştir.  Binâenaleyh  onlar,  o küfürlerine bu işi de ilave edip, biz de bu ilave işinin bir küfür olduğunu delilleriyle anlatınca, bu işin, daha önceki o küfür çeşitlerine katılması, küfürde bir ilâve, bir fazlalık olmuş olur '' manasındadır. Cübbâî,''İman, sırf inanç ve ikrardan ibarettir" diyenlerin görüşünün yanlışlığına bu ayetle istidlalde bulunarak şöyle der: "Çünkü Allah Teâla bu amelin, küfürde bir artış olduğunu beyân etmiştir. Halbuki küfürde meydana gelen artışın, o küfrü tamamlayan, onu ikmâl eden bir şey olması gerekir. Böylece bu erteleme işini yapmamak, bir iman olmuş olur. Halbuki, bu erteleme işi, ne bir bilgi, ne de bir ikrar değildir. Böylece, kalbin bilmesi ve dilin ikrar etmesinden başka bir şeyin de, bazan iman olduğu sabit olmuş otur. Musannif (r.h.) şöyle demektedir: "Bu istidlal zayıftır. Zira biz, Allah Teâlâ'nın onlara, kameri aylardan mesela zilhicce ayında hacc yapmalarını farz kıldığını düşünelim. Biz güneş yılını nazar-ı dikkate aldığımızda, hacc bazan muharrem ayına, bazan da safer ayına denk gelecektir. Onların "Bu hacc, kifayet eden doğru bir hac'dır ve "Bizim, haccı zilhiccede yapmamız vâcib değildir" şeklindeki sözleri, şayet onlardan, Hz. İbrahim ve İsmail'in dininden olduğu zaruri olarak bilinen bir hükümden dolayı sudur etmişse, onlar kesin olan bu meseleyi öğrenip ikrar etmemeleri sebebiyle bir küfür işlemiş olurlar.

Cenâb-ı Hak "Onunla kâfirler sapıtır" buyurmuştur.   Bu şekildeki ya'nın fethası ve dâd'ın kesresi ile olan bu kıraat ammenin kıraati olup; sapma işi küfredenlere isnâd edilmiş olması sebebiyle güzeldir. Zira onlar, şayet kendi kendilerine sapmışlarsa, sapmanın onlara isnâd edilmesi güzel ve yerinde o'muş olur. Onların, başkalarını saptırmaları halinde de bu kıraat güzeldir. Çünkü başkasını saptıran da hiç şüphesiz haddizatında sapmış kimsedir. Kûfelilerin yâ'nın dammesi, dadın fethasıyla yudallu (saptırılır) şeklindeki kıraatlarının manası, "onların liderleri, onları, aylardaki bu tehir etme işine sevketmeleri sebebiyle saptırmıştır. " şeklindedir. Böylece fiil, mefülüne isnâd edilmiş olur. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın bu avetteki  "Bu suretle dv nnlarır, amellprinin kntülüöıı kendilerine süslenip güzel gösterildi" ifadesi gibidir. Yani, "onlara bunu, onları buna sevkedenler süslü gösterdi " demektir. İbn Miksem tarikiyle gelen bir rivayete göre Ebû Amr, yânın dammesi, dâd harfinin de kesresiyle, şeklinde okumuştur ki, bunun şu üç şekilde izahı yapılabilir;

1)  Bununla Allah, kâfir olanları saptırır.

2)  Bununla şeytan, kâfir olanları saptırır.

3) En kuvvetli olan bu görüşe göre, bununla kâfirler, kendilerine tâbi olanları ve sözlerini dinleyenleri saptırırlar. Bu üçüncü izah daha kuvvetli kabul edilmiştir, zira ayette ne Allah'dan, ne de şeytandan bahsedilmemiştir.

Bil ki, ifadesindeki zamir, nesi'e aittir. Keza ifadelerindeki mefûl zamirleri de "nesî" kelimesine râcidir. Buna göre mana, "Onlar, o ertelemeyi bir yıl helâl, bir yıl da haram sayıyorlardı" şeklinde olur. Vahidî şöyle demektedir: "Onların geciktirmeyi helâl saydıkları yıl, muharrem ayında savaşmak istedikleri yıldır. Geciktirmeyi haram saydıkları ytl da, onların muharrem ayını haramlığı üzere bıraktıkları yıldır." Musannif (r.h) şöyle der: "Bu tevîl, ancak biz, "nesî"yi onların bazı yıllarda muharrem ayını ertelemeleri şeklinde tefsir ettiğimiz zaman doğru olur. Bu da, muharrem ayının bazan helâl olmaya, bazan da haram olmaya dönüşmesini gerektirir... Bu da ancak, biz "nesî"yi, ism-i mefûl (geciktirilmiş, tehir edilmiş) manasında aldığımız zaman doğru olur... Biz bunun müşkil olduğunu söylemiştik. Çünkü böyle bir mana, tehir edilmiş ayın bir küfür olmasını gerektirir ki, bu mümkün değildir. Ancak biz, "nesî"den muradın, ism-i mefûl manası olduğunu söyler ve Hak Teâla'nın. "(Haram ayları) geciktirmek ancak küfürde bir artış (sebebi)dir..." buyruğunu ancak, "nesî"nin küfrün artmasına sebebiyet verecek tarzda bir iş yapmak manasına aldığımızda bu tevil güçlenip kuvvet kazanır. buyruğu konusunda dil alimleri şöyle demektedirler: "Arapça'da, sen birisiyle bir şey üzerinde muvafakata varıp anlaşma sağladığında, dersin. Müberred de şöyle demektedir: "Arapça'da bir topluluk bir şey üzerinde ittifak ettiğinde, denilir. Böylece de o topluluktan her biri adeta öbürünün ayak bastığı (vat'ettiği) yere ayak basmış sayılmıştır. Şiirdeki  da bundandır.   Bu da, kasidede, iki kâfiyenin aynı lâfız ve aynı manada getirilmesidir.

İbn Abbas (r.a.) şöyle demektedir: "Onlar, haram aylardan helâl addettikleri ayın /erine, helal olan aylardan birisini haram yapıyorlardı. Yine onlar, helâl olan aylardan haram kıldıkları ayın yerine haram aylardan birisini helâl yapıyorlardı. Bunu, haram ayların sayısı dört olsun ve Allah'ın zikrettiği hususa uysun diye yapıyorlardı. İşte hahsedilen (uvmak) tabirinden maksat budur."

Allah Teâlâ, bu işin küfür ve yasaklanmış olduğunu beyan buyurunca "Su suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, kâfirler toplumunu hidayete erdirmez" buyurmuştur. İbn Abbas ve Hasan el-Basri, Cenab-ı Hakk'ın bu ifadeyle, "şeytan onlara bu amelleri süslü göstermiştir. Ve Allah, kâfir ve günahkâr olan hiçbir kimseyi hidayete ulaştırmaz   " manasını murad ettiğini söylemişlerdir. [177]

 

"Ey iman edenler, ne oldunuz ki size   "Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kaldınız?.. Ahireiten (vazgeçip yalnız) dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat bu dünya hayatının faidesi, âhiretin yanında pek azdır" (Tevbe. 38).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır; [178]

 

Cihaddan Kaçıp Yere Mıhlananlar    

 

Bil ki Allah Teâla, o kâfirlerin ayıplarını ve kusurlarını iyice açıklayınca, onlarla savaşmaya teşvike yönelerek,  "Ey iman edenler, ne oldunuz ki, size: '"Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kaldınız?,. " demiştir.. Bu sözün izahı şudur: Allah Teâla geçmiş olan ayetlerde, onlarla savaşmayı gerektiren pek çok sebepten bahsetmiş, "id Allah sizin ellerinizle onları azablandırsm, onları rezil rüsvay etsin, size onlara karşı nusret versin.." (Tevbe, hjayetinde olduğu gibi, onlarla savaşmaktan pek çok menfaatin hasıl olacağını belirtmiş ve onların, gerek dinî, gerekse dünyevî hususlardaki çirkin sözlerini ve kötü amellerini zikretmiştir. Bu durumda insan için geriye, onlarla savaşmaya engel olarak, sadece savaştan korkup hayatı çok sevmesi hususu kalır. Böylece, Allah Teâlâ bu engelin de önemsiz ve değersiz olduğunu beyan buyurmuştur. Zira dünya saadeti ahiret saadetine oranla, tıpkı damlanın denize nisbeti gibidir. Halbuki, bu azıcık kötülük için çok büyük olan hayrı terketmek bir cehalettir, bir akılsızlıktır. [179]

 

Nüzul Sebebi: Tebuk Seferi      

 

İbn Abbas’dan bu ayetin, Tebük Gazvesi ile ilgili plarak nazil olduğu rivayet edilmiştir.Bu böyledir, zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Taıf den dönünce Medine de ikamet etti ve Bizans ile cihâd edilmesini emretti. O vakit ise, sıcağın çok şiddetli olduğu ve Medine'deki meyvelerin gelişip olgunlaştığı bir zaman (hasad zamanı) idi. Böylece ashâb, Bizans ile savaşmayı gözlerinde büyüttüler ve onları çok büyük gördüler. İşte bundan dolayı bu ayet nazil oldu.

Muhakkik ulemâ da şöyle demiştir: "Ashâb, bunu şu sebeplerden dolayı çok ağır buldu:

a)  O yazdaki sıkıntı ve kıtlık..

b) Gidilecek olan mesafenin uzak oluşu ve diğer savaşlarda yapılan hazırlıktan daha fazla hazırlık yapmaya ihtiyaç duyulması.

c)  O vakitte, Medine'deki meyvelerin yetişip olgunlaşması.

d)  O vakitte, sıcağın çok şiddetli olması.

e) Bizans ordusunun çok kalabalık olması. İşte bütün sebepler bir araya gelmiş ve böylece de, Ashab'ın bu savaş konusunda yere çakılıp kalmasına yol açmıştı. Allah en iyi bilendir. [180]

 

Üçüncü Mesele

 

Arabça'da, devlet başkanı, insanları savaşa çağırıp ona teşyik ettiği zaman, denilir. Hz. Peygembar (s.a.s.)'in "Savaşa çağırıldığınızda, gidiniz..."hadisi de bu manadadır. Nefr kelimesinin aslı, vâcib (gerekli) olan bir işten dolayı, herhangi bir yere gidip çıkma anlamına gelir. Bu çıkıp giden topluluğa da, nefîr {topluluk, cemaat) denilir. Arapların "Falanca, ne kervan içindedir, ne de ordu içinde. (Onun hiçbir önemi yoktur)" sözü de böyledir. {Mw tabirinin aslı {M& dir. A'meş de, bu kelimeyi bu şekilde okumuştur.. Manası ise, "Yavaş davrandınız, ağırdan aldınız" şeklindedir. Cenab-ı Hakk'ın "birbirinizle atıştınız..."(Bakara.72) ve ''Senin yüzünden uğursuzluğa uğradık" (Nemi. 47) kelimeleri de, (i'lâf bakımından) böyledir.

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu kelime, mâle (meyletti) ve  (ebedilik duygusuyla yere yöneldi) fiillerinin manasının o tazammun ettiği için ilâ harfi cerriyle kullanılmıştır. Buna göre mana, "Siz, dünyaya ve dünyadaki lezzetli şeylere meyledip, seferin sıkıntılarını ve onun yorgunluklarını istemediniz, hoş karşılamadınız" şeklinde olur. " Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat o yere saplandı, nevasına  du. "(Araf 176)ayeti de bu manadadır. Bunun, "Yerde kalmaya ve orada devamlı  unmaya meylettiniz" anlamına geldiği de ileri sürülmüştür. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ne : dunuz ki size..." ifadesi, zahiren her ne kadar bir istifham ise de, ancak ne var  Dununla onları iyice yadırgamak gayesine yöneliktir. [181]

 

Asıl Matlup Âhiret Mutluluğudur

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Ahiretten (vazgeçip yalnız) dünya hayatına rnı razı oldunuz? Fakat bu dünya /atının faidesi. ahiretin yanında pek azdır... " buyurmuştur. Bunun manası, "Biz, jmaya davet eden pek çok gerekçeden bahsettik, savaşıldığında elde edilecek çok menfaatleri açıkladık ve onların, aklı olan insanları onlarla savaşmaya ^edecek nice nice kusur ve kabahatleri olduğunu beyan ettik. Ama buna rağmen, oütün bunları bıraktınız!   Sizin,   Mabudunuz (Allah),   size onlarla savaşmayı îtmedi mi? Ve siz, Mabuda itaat etmenin ahirette çok büyük mükâfaatların vesilesi jnu bilmiyor musunuz? Binâenaleyh, dünyada elde edilecek azıcık bir menfaat ma, insanın, ahiretteki o büyük mükâfaatı terketmesi uygun düşer mi?" demektir. nya metâının ahirettekilere nisbetle az oluşunun delili şudur: Dünya lezzeti, iizâtında değersiz, kıymetsiz, çeşitli afet ve sıkıntılarla içice olup, şüphesiz, çok zamanda sona erer. Halbuki ahiretin menfaati ise, şerefli, yüce, her türlü âfetten nş, daimî, ebedî ve sermedidir. İşte bu, dünya menfaatinin ahiret menfaatlerine îtle çok değersiz ve çok az olduğuna kesinkes hükmetmemizi gerektirir. [182]

 

Dördüncü Mesele

 

Bil ki bu ayet, her halükârda cihadın farz olduğuna delalet eder.   Zira  Allah  Teâlâ,   ashabın   cihada  karşı  yavaş davranarak çakılıp kalmasının kötü bir iş olduğunu açıkça rtmiştir. Şayet cihâd farz olmasaydı, bu yavaş davranma, çakılıp kalma kötü bir r-Tazdı.  Birisi, "cihâd, ancak kâfirin hücum etmesinden korkulduğunda vâcib da diyemez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), Bizans'ın kendisrrçe hücum edeceği esini taşımıyordu.   Buna rağmen Cenâb-ı Hak, onlara cihadı farz kılmıştır, lın sağladığı faydalar, Al-i İmrân sûresinde tafsilatlı olarak geçNnişti. Hem bu farz-ı kifayedir.   Binâenaleyh, bir kısım kimseler bunu ifa edince, sorumluluk îrinden düşer.[183]                                                                           

 

Beşinci Mesele

 

Bir kimse, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey İman edenler..." hitabı bütün mü'minlere yöneliktir. O'nun "Ne oldunuz ki, size: "Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın!" denildiği zaman, yere çakılıp kaldınız?.." buyruğu da bütün mü'minlerin bu emir karşısında çakılıp kaldıklarına delâlet eder. Halbuki bu çakılıp kalmak, bir günahtır. Binâenaleyh bu, bütün ümmetin günah üzere ittifak ettiklerine delalet eder.. Böyle olması da, ümmetin icma'ının bir hüccet olması hususunu zedeler " diyebilir. .

Cevap: Bir kısmının murad edilerek, bütüne hitâb etmek, gerek Kuran'da, gerekse diğer  sözlerde  meşhur olan  bir  mecazdır..   Diğer  sözlerden,   mesela  şairin,

"Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit!.." sözünde olduğu gibi. [184]

 

Cihadın Sebepleri

 "Eğer emrolunduğunuz bu cihada elbirlik çıkmazsanız. Allah sizi pek acıklı bir azaba duçar eder. yerinize sizden başka bir kavmi getirir.   Siz O'na hiçbir surette zarar veremezsiniz.   Allah her şeye hakkıyla kadirdir" (Tevbe. 39).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [185]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki Allah Teâla, önceki ayette, ahiret mükâfaatına teşvik etmek üzere cihada teşvik edince, bu ayette de cihat etme sebeplerini kuvvetlendirecek diğer bazı şeylere binaen, yine cihada yöneltmiştir. Bu şeyler üç nevidir:

a) Hak Teâla'nrn "(Allah) sizi pek acıklı bir azaba duçar eder buyruğunun ifade ettiği husustur. Bil ki, bununla dünya azabının kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, ahiret azabının murad edilmiş olması da muhtemeldir. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Allahın Resulü (s.a.s), ashabı savaşa teşvik etti de, bunun üzerine ashâb, adeta çivilenip kaldı. İşte bundan dolayı Allahı Teâlâ, ashâbtan yağmuru kesti.." Hasan el-Basrî de: "Allah, o ashabın başına gelen azabı en iyi bilendir " demiştir. Bu azâb ile, ahiret azabının kasdedildiği de ileri sürülmüştür. Çünkü, "acıklı olmak" vasfı, ancak ahiret azabına uygun düşer. Yine bunun, dünya azâbt, ahiret azabı ve dünyevî ve uhrevî menfaatlerin kesilerek sona ermesi gibi, her türlü azab ile bir tehdit olduğu da iteri sürülmüştür.

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "yerinize sizden başka bir kavmi getirir. buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu ifadeyle, Allah Teâlâ'nın, düşmanlarına karşı Hz. Peygamber'e yardımı tekeffül ettiğine; binaenaleyh, şayet o peygamberle beraber onlar da savaşa  çıkmaya yönelirlerse, bu yardımın onlar vasıtasıyla tahakkuk edeceğine; yok eğer, onlar ayrılır da Peygamberle b&çaber savaşa katılmazlarsa, bu yardımı başkaları vasıtasıyla tahakkuk ettireceğim ve onların da kınanıp azarlanacağına onların dikkatleri çekilmiştir. Bu uyarı, onlar, din düşmanlarına galip gelmenin ve İslâm'ın güç kuvvet bulmasının sadec& ,kendileri vasıtasıyla gerçekleşebileceği zannına kapılmamaları için yapılmıştır. AyeH kerimede, sadece onların kastedildiğine dair bir delalet, açıklama bulunmamaktadır. Bunun ber benzen de: "Ey İman edenler, içinizden kim dininden dönerse (dönsün!) Çünkü Allah, kendisinin onları, onların da kendisini seveceği bir kavim getirir ki... "(Maide.54) ayetidir. [186]

 

Getirilecek Olan Başka Bir Kavim

 

Sonra müfessirler "Sizden başka bir kavim" tabiriyle kimlerin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas, bunların tâbiûn; Sard İbn Cübeyr, Farslılar; Ebu Ravk da, bunların Yemenliler olduklarını söylemiş'erdir. Bütün bu izahlar, ayetin bir tefsiri değildir. Çünkü ayette, bunu hissettirecek herhangi :r açıklama buunmamaktadır. Aksine bu, bu mutlak ifadeyi, onların görüp müşahede ettiği belirli şekil ve misallere hamletmekten ibarettir.

Esamin da, bunun manasının, "Cenab-ı Hak bu peygânen sizh aranızdan ..." şeklinde olduğunu; bu kavmin de Medine halkı olduğu söylemiştir. Kâdî şöyle demektedir: "Bu, zayıftır.   Çünkü burada lafzın, Hz. Peygamber'in e'den başka bir yere geçtiğine delaleti söz konusu değildi   Binâenaleyh, rm Medin'dP, savaş hususunda Hz. Peygamber'e yardım edek birtakım kimseleri ve toplulukları ortaya çıkarması imkânsız olmadığı gibi, o peygambere, orada bulunduğu halde bir grup melek ile yardım etmiş olması imkânsız değildir.

c) Cenâb-ı Hakk'ın "SizO'na hiçbir surette zarar veremezsiniz..' buyruğunun ifade ettiği husustur. Hasan el-Basri'nin görüşüne göre, buradaki hüve zamiri, Allah'a râcidir. Buna göre mana: "Sizler Allah'a zarar veremezsiniz; zira O, âlemlerden müstağnidir " şeklinde olur. Diğerlerinin görüşüne göreyse bu zamir, Hz. Peygamber'e râcidir. Buna göre mana, "Sizler Peygambere zarar veremezsiniz. Zira Allah O'nu, insanlardan korumuştur. Bir de, siz O'nun cihad davetine karşı ağır davranarak yere mıhiansanız bile, Allah O'nu yardımsız bırakmaz. " şeklindedir.

Daha sona Cenâb-ı Hak "Allah her şeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Bu, Allah'ın acziyyete düşmeyen bir kudrete sahip olması bakımından, tehdit ve men'inin çok şiddetli olduğuna dikkat çekmedir. Binâenaleyh O, bir ceza ile tehdit etti mi, mutlaka onu ifâ eder. [187]

 

İkinci Mesele

 

Hasan el-Basri ve İkrime bu ayetin, Cenab-ı Hakk'ın, "Mü'minlerin   hepsinin   topyekûn   savaşa   çıkmaları münasip değildir... "(Tevbe, i22)ayetiyle mensuh olduğunu söylemişlerdir. Muhakkik âlimler ise, bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, cihada teşvik ettiği halde, kendisine katılmayan kimselere yönelik bir hitab olduğunu, dolayısıyla bir neshin söz konusu olmayacağını söylemişlerdir.

Cübbâî şöyle demiştir: "Bu ayet, ehl-i kıblenin va'îde muhatab olduğuna delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Allah, mü'minlerin, cihad davetine icabet etmemeleri halinde, onlara çok elîm bir azab vereceğini beyan etmiştir ki, bu elîm azâb cehennemdir. Çünkü cihadı terk, ancak mü'minler için söz konusudur. Binâenaleyh bununla. "Mürcie"nin, "Ehl-i Salât, Allah'ın va'îdlerinin muhatabı değildir" şeklindeki görüşü bâtn piur. Onların, cihâdı terketme konusunda bir va'ide muhatap oldukları sabit olduğuna göre, cihad dışındaki hususlarda da bu söz konusudur. Çünkü bunlar (ibadetfer) arasında bir tartan bulunduğunu hiç kimse söylememiştir. Bil ki, biz "va'îd" meseleâni, Bakara sûresinde tafsilatlı olarak anlatmıştık. [188]

 

Üçüncü Mesele

 

Kâdî şöyle demiştir: "Bu ayet, Peygamberle birlikte olsa da\ olmasa da cihadın farz olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teâla, "Ey iman edenler, size ne oldu ki, "Allah yolunda elbirlik gazayai'kın" denildiğ) zaman yere çakılıp kaldınız" buyurmuş ve bu sözü söyleyenin H7Peygamber (s.a.s) olduğunu açıkça belirtmemiştir. Buna göre şayet. "Ayetteki, "Allah o zaman) yerinize başka bir kavim getirir" ve "Siz O'na hiçbir surette zarar veremezsiniz" ifadelerinden ötürü, bu sözü söyleyenden muradın Hz. Peygamber olmast gerekir. Çünkü bununla, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den başkasının kastedilmiş olması mümkün değildir " denilirse, biz deriz ki: Usul-ü fıkıh"da da anlattığımız gibi, ayetin son kısmının hâs olması, baş tarafının âmm olmasına mâni değildir." [189]

 

Hicret Sırasında Allah'ın Teyidi

 

"Eğer siz O'na yardım etmezseniz, (bilin ki) kâfirler onu iki kişiden biri olarak Mekke'den çıkardıkları zaman, bizzat Allah O'na yardım etmişti. Hani O ikisi mağarada iken Peygamber, arkadaşına.  "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah da O'nun üzerine sekinetini indirdi, onu görmediğiniz ordularla teyid etti ve kâfirlerin kelimesini alçaktı. Allah )n kelimesi ise çok yücedir. Allah azız ve hakimdir'' {Tevbe. 40)

Bil ki bu onları cihada teşvik için zikredilen bir başka yoldur. Çünkü Allah Teâlâ önceki ayette, ashabın, Hz. Peygamber (s.a.s.) kendilerini teşvik ettiği halde savaşa çıkmamaları ve O'na yardımla meşgul olmamaları durumunda, kendisinin O'na yardım edeceğini belirtmiştir. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile birlikte (Sevr Mağarası'nda) sadece tek bir kişi bulunduğu halde, Peygamberine yardım edip. onu takviye etmiş olmasıdır. Binâenaleyh Allah O'na şimdiki durumda haydi haydi yardım eder.

Ayetle İlgili birkaç mesele vardır: [190]

 

Birinci Mesele

 

Birisi, "Ayetteki, "Bizzat Allah O'na yardım etmişti" ifadesinin, nasıl olup da buradaki şartın cevabı olduğunu sorabilir.

Buna şöyle cevap verilebilir: "Ayetin takdiri, "Eğer siz O'na yardım etmezseniz, O'na beraberinde tek bir kişi bulunduğu veya hiç kimsenin bulunmadığı zamanda yardım etmiş olan, yine yardım eder" şeklindedir. Binâenaleyh ayet, "Nasıl Allah o vakit O'na yardım etmiş idi ise, şu anda da yardım eder" manasındadır." [191]

 

İkinci Mesele

 

Allah Teâlâ "Kafirler onu iki kişiden ikincisi olarak çıkardıkları zaman... " buyurmuştur. Bu. "Allah O'na. kâfirler onu Mekke'den çıkardıkları (hicrete mecbur ettikleri) o vakit yardım etmişti" demektir. Ayetteki j& J$ tabiri hal olarak mansubtur, yani "O, o iki kişiden ikincisi iken O'na yardım etti" demektir. Bu tabirin izahı. (Ma>de. 73i ayetinin tefsirinde geçtiği gibidir. Bu hususta sözün özü şudur:

İki kimse birlikte olduklarında, bunlardan herbiri o ikilik içerisinde, diğerine nazaran ikincidir. İşte bundan ötürü alimler şöyle demişlerdir: "Arapça'da "O ikisinden biri" manasında,  "Falanca, o ikinin ikincisidir" denilir."

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Ayetteki bu dabir şeklinde de okunmuştur. Ayetteki kelimesi ifadesinden bedeldir. Gâr kelimesi, dağdaki büyük oyuk manasınadır. Bu dağa "Sevr" adı verilmiş olup. Mekke'nin sağında, bir saatlik mesafededir. Hz. Peygamber (s.a.s.) orada, (hicret ederken) Hz. Ebu Bekir (r.a) ile üç gün kalmıştı. Ayetteki kelimesi de, kelimesinden ikinci bedeldir. [192]

 

Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir Sevr Mağarasında

 

Alimler şöyle anlatmışlardır: "Kureyşliler ile diğer Mekkel müşrikler Hz. Peygamber (s.a.s)'i öldürme hususunda anlaşmışlardı. Bunun üzerine, "Hani bir zaman o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek yahut yurdundan çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı" (Enfai, 30) ayet-i kerimesi indi. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, "Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte, gecenin ilk saatlerinde çıkıp Sevr Mağarası'na gitmesin1 emretti. Binâenaleyh ayetteki, "Kâfirler onu çıkardıkları zaman..." ifadesiyle, onların onu. çekip gitmeye mecbur bırakmaları kastedilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte, gecenin başlangıcında çıkıp mağaraya gittiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.), karartısı kâfirlerin kendisini aramalarına mani olsun diye. Hz. Ali (k.v.)'ye. yatağında yatmasını emretti. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.) arkadaş Hz. Ebu Bekir ile birlikte, Allah'ın gitmelerini emrettiği yere ulaştı. O ikisi, Sevr Mağarasına varınca, orada ne olup olmadığını araştırmak için, önce Hz. Ebu Bekir içeri girdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, ona, "Sana ne oluyor?" deyince, Hz. Ebu Bekir: "Anam babam sana feda olsun (yâ Resulullah), mağaralar,yırtıcı hayvanların ve haşeratın sığınağıdır. Eğer burada birşey varsa, o, senin değil, benim başıma gelsin" dedi. Mağarada bir delik vardı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) oradan Hz. Peygambere zarar verecek birşey çıkmasın diye, topuğunu onun üzerine koydu. Müşrikler onların zlerini sürüp mağaraya yaklaştıklarında, Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s.) »cin endişeye kapılarak ağladı. İşte o zaman "Tasalanma, Allah bizimledir"[193] dedi. Hz. Ebu Bekir: "Gerçekten Allah bizimle mi?" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.), "Evet" dedi. Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir (r.a.), yanağındaki göz yaşlarını silmeye oaşladı. Hasan el-Basri'den rivayet edildiğine göre, o, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in -mağaradaki ağlayışını hatırlayınca ağlıyor, onun gözyaşlarını silişini hatırlayınca da, «:endisi de göz yaşlarını siliyordu. Yine rivayet edildiğine göre, müşrikler mağaranın -stünde belirince Hz. Ebu Bekir {r.a), Allah'ın Resulü için tir tir titreyerek: "Eğer bu-;;n senin başına birşey gelirse, Allah'ın dini yok olur" dedi. Bunun üzerine ResûluHah 'Sen, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün? (ne tasalanıyorsun?)" cuyurdu.

Rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) mağaraya girince, Hz. Ebu Bekir bir tutam ot alarak mağaranın önüne koydu. Allah iki güvercin gönderdi ve o iki ;-vercin, mağaranın girişinde o otların üzerine yumurtladılar. Bir örümcek de, mağaramn kapısına ağını dokudu. Hz. Peygamber (s.a.s.), "Allah'ım! Sen onların sözlerini kör et" diye dua etti. O kâfirler mağaranın etrafında dönüp dolaştılar ama hiç Kimseyi göremediler. [194]

 

Ayet Hz. Ebu Bekr'in Faziletine Delildir                      

 

Bu ayet. birkaç bakımdan Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in faziletine delalet eder:

1) Hz. Peygamber (s.a.s.), kâfirlerin kendisini öldürecekleri endişesine kapıldığı için, mağaraya gitmek istediğinde, Hz. Ebu   Bekir'in   bâtınında   gerçek,   sadık   ve   sıddık i'minlerden olduğu hususunda emîn olmasaydı, onu bu yolda kendisine arkadaş lazdı. Çünkü eğer Hz. Ebu Bekir'in bâtını zahirine uymaması mümkün görülecek Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, onun düşmanlarına işarette bulunmasından veya onun kendisini öldürmesinden çekinmesi gerekirdi. Şu halde Hz. Peygamber ), onu kendisine bu yolculukta arkadaş seçtiğine göre bu, Hz. Peygamber -S.)'in, Hz. Ebu Bekir'in bâtınının zahirine uygun olduğuna kesinkes inandığını îrir.

2) Hicret, Allah'ın izni ve emriyle olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, hizmetinde bulunan (emrine âmâde) pek çok ihlaslı kimseler vardı ve onlar, nesebce Hz. Peygambere Hz. Ebu Bekir (r.a.)'den daha yakın idiler. Şayet Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, o çetin ve korkunç hadisede (yolculukta), Hz. Ebu Bekir'i arkadaş edinmesini emretmemiş olsaydı, o zaman zahirî duruma göre, böyle bir arkadaşlığın Hz. Ebu Bekir'e has kılınmaması gerekirdi. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın, böylesi bir şerefi Hz. Ebu Bekir'e vermesi, onun dindeki makamının çok büyük ve yüce olduğuna delâlet eder.

3) Hz. Ebu Bekir (r.a) dışındaki herkes, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den ayrı olarak hicret ettiler. Fakat o, başkaları gibi, Hz. Peygamberden önce bunu yapmadı, aksine beraberinde hiç kimsenin kalmadığı o şiddetli korku esnasında (yolculukta) dahi.Hz. Peygamberle arkadaşlığa, ona hizmete ve ondan ayrılmamaya devam ve sebat etti. İşte bu da büyük bir fazileti gerektirir.

4) Allah Teâlâ, Hz. Ebu Bekir için, "İki kişiden ikincisi" buyurdu. Binâenaleyh o, mağarada iken, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ikincisi kılındı. Alimler, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in, pek çok dinî makam ve mevkilerde, Hz. Muhammed'den sonra ikinci olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), insanlara peygamber olarak gönderilip ve ilk defa İslam'ı Hz. Ebu Bekir'e teklif edince, Hz. Ebu Bekir hemen iman etti. Sonra Ebu Bekir (r.a.) gitti ve İslamiyet'i, (daha sonra) sahabenin büyüklerinden olan, Hz. Talha, Hz. Zübeyir, Hz. Osman ve benzeri kimselere tebliğ etti. Bunların hepsi de, Hz. Ebu Bekir (r.a.) vasıtasıyla imâna erdiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kısa bir zaman sonra, birkaç gün içinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'e getirdi. Binaenaleyh o, Allah'a (İslam'a) davette, iki kişiden ikincisi olmuş oldu. Yine o, Hz. Peygamber (s.a.s.) her ne zaman bir savaşta bulunsa, Hz. Peygamberin hizmetinde (yanında) bulunur ve ondan hiç ayrılmazdı. Dolayısıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in meclislerinde de, ondan sonra ikinci olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalanınca, insanlara namazlarında imam olmada onun yerini almış ve böylece de o, iki kişiden ikincisi olmuştu.

Yine Hz. Ebu Bekir (r.a.) vefat edince, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanına defnedildi. Böylece orada da, onun ikincisi oldu. [195]

 

Hz. Ebu Bekrin Faziletini Kabul Etmeyen Rafizilere Cevaplar

 

Bazı ahmak Raftzîler (Şiî) alimlerin bu izahlarını tenkid ederek şöyle demişlerdir: "Hz. Ebu Bekir'in Hz. Peygamber'den sonra ikinci olması, "Herhangi bir üç kişiden fısıltı vâkîolsa. muhakkak O (Allah), onların dördüncüsüdür. Bu (fısıltı), bir beş kişiden vâki olsa, mutlaka O, onların altıncısıdır,."(Mücâdele, gayetinde bahsedildiği gibi, Hak Teâlâ'nın, her üç kişinin dördüncüsü oluşundan daha önemli olamaz. Sonra bu (son ayetteki) durum, kâfir olsun, mü'min olsun, herkes için umumidir. Binâenaleyh Allah ile ilgili olan bu mana, insanın üstünlüğüne delalet etmeyeceğine göre, Peygamberle ilgili olan bu mana, insanın üstünlüğüne hiç delâlet etmez."

Buna şu şekilde cevap verilebilir: Bu, son derece zayıf bir zorlamadır. Çünkü bu ayette (Mücadin, 7) bahsedilen, Allah'ın ilmi ve idaresi bakımından onlarla birlikte oluşu ve herkesin kalbinde olana muttali oluşudur. Ama bu (tefsir ettiğimiz) ayette, "İki kişiden ikincisi" ifadesi ile, bu sıfat Hz. Ebu Bekir'e, bir yücelik sadedinde verilmiştir. Hem biz, yaptığımız geçen üç izah ile, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in, bu yolculukta, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte bulunuşunun, Hz. Peygamberin, onun zahiri ile bâtınının bir olduğuna kesinkes inanmış olduğu hususunda kafi bir delil olduğunu ortaya koymuştuk. Böyle olunca, bu iki ayet, birbiriyle nasıl mukayese edilebilir?

5) Bu ayetin, Hz. Ebu Bekir'in faziletine delil getirildiği hususlardan birisi de, rivayetlerde yer alan şu noktadır: Hz. Ebu Bekir (r.a.) endişe duyunca, Hz. Peygamber (s.a.s.), "Sen, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?" demiştir. Şüphe yok ki, bu, yüce bir makam ve yüksek bir dereceyi gösterir. Bil ki Rafızîler (Şiîler), dinî bir meselede yemin ettikleri zaman, "Altıncısı Cebrail olan beş kişinin hakkı adına (yemin ederim ki...)" derler ve bununla, "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Mübahale gününde (hristiyanları lanetleşmeye davet ettiği gün), Hz. Ali, Hz. Ffitıma, Hz. Hasan ve Hs. Hüseyin'i bir örtü altında toplayışını kastederler. İşte o zaman Hz. Cebrail (s.a.s.) de gelmiş ve altıncıları olarak onlara katılmıştır. Alimler, alim, fazıl babama (r.h.), Rafızilerin böyle dediklerini nakledince, O (Allah ona rahmet etsin): "Sizin onlara karşı, bundan daha kuvvetli bir deliliniz vardır. O da Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu sözüdür: "Sen (ey Ebu Bekir), üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?" Bu sözün, daha ileri ve daha kuvvetli olduğu, kesin olarak bilinir.

6)  Allah Teâlâ, Hz. Ebu Bekir (r.a)'i,  Hz.  Peygamberin arkadaşı olarak gpstermiştir. Bu da Hz. Ebu Bekir'in faziletinin mükemmelliğine delalet eder. Hüseyin b. Fudayl el-Becelî şöyle demektedir: "Kim Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in arkadaşı olduğunu kabul etmezse kâfir olur. Çünkü Hak Teâlâ'nın, "Peygamber o zaman arkadaşına... diyordu" ifadesindeki "arkadaş" ile, Hz. Ebu Bekr (r.a.)'in kastedildiği hususunda ümmetin ittifakı vardır. Bu ifade, Cenab-ı Hakk'ın, Hz. Ebu Bekr'i, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in arkadaşı olarak tavsif ettiğini gösterir.

Rafızîler bu delile karşı çıkarak şöyle derler: "Allah Teâlâ, "Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: "Seni bir topraktan... yaratan Allah'ı İnkâr mı ediyorsun?" (Kew,37) ayetinde, kâfiri mü'minin arkadaşı olarak göstermiştir."

Buna şu şekilde cevap verilir: Her ne kadar burada Cenâb-ı Hak, kâfiri mü'minin arkadaşı olarak nitelemiş ise de, bunun peşisıra o kâfirin hor, hakir ve zelil olduğunu gösteren şu ifadeyi getirmiştir: "Allah'ı inkar mı ediyorsun?" Ama (tefsir ettiğimiz) ayette Cenab-ı Allah, Hz. Ebu Bekir'i, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in arkadaşı olaraK gösterdikten sonra, onun yüce, saygıdeğer ve kıymetli olduğunu gösteren şu ifadeyi getirmiştir: "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir." Binâenaleyh hiçbir ilgisi olmayan, bu mesele ile ilgi kurmanın, Hz. Ebu Bekr'e ofan aşırı düşmanlık hissinden başka bir sebebi yoktur.

7) Ayetteki "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" ifadesi de, Hz. Ebu Bekr'in faziletine delalet eder. Burada bahsedilen "beraber"liğin, ilahî muhafaza, yardım ve gözetme manasında bir beraberlik olduğunda şüphe yoktur.

Netice olarak diyebiliriz ki Hz. Muhammed (s.a.s.), bu beraberlikte, kendisi ile Hz. Ebu Bekr'i eş saymıştır. Binâenaleyh o Rafızîler, bu beraberliği yanlış bir manaya hamlettikleri takdirde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i de o manaya sokmaları gerekir. Yok onlar bu beraberliği yüce ve kıymetli bir manaya hamlederlerse, Hz. Ebu Bekr'i de o manaya dahil etmeleri gerekir. Bir diğer ifade ile şöyle diyebiliriz: Bu ayet, Allah Teâlâ'nın, Hz. Ebu Bekir ile olduğuna delalet eder. Allah'ın, kendisi ile beraber olduğu herkes, muttakilerden ve muhsinlerdendir. Çünkü Cenab-ı Allah, "Çünkü Allah hiç şüphesiz, muttakilerle ve muhsinlerle beraberdir" (Nam, 128) buyurmuştur. Bu ayet, hasr (sadece) manasını ifade eder. Binâenaleyh bu, "Allah başkalarıyla değil, sadece muttaki ve muhsinlerle beraberdir" demektir. Bu da, Hz. Ebu Bekr'(r.a.)'in, muttaki ve muhsinlerden olduğuna delalet eder.

8) Ayetteki, "Hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" ifadesi, bu beraberlikten dolayı olan şeref hususunda, Hz. Ebu Bekir (r.a)'in, o iki kişiden ikincisi olduğunu gösterir. Bu tıpkı, Hz. Ebu Bekr'in, mağaradaki o iki kişiden ikincisi oluşu gibidir. Bu da. hiç şüphesiz son derece şerefli bir makamdır.

9) Ayetteki, "Tasalanma" ifadesi, tasalanmayı kesin olarak yasaklamadır. Halbuki nehiyler (yasaklamalar), devamlılığı ve tekrarı gerektirir. Bu da, Hz. Ebu Bekr'in, bundan sonra kesinlikle, ne ölümünden önce, ne ölürken, ne de ölümünden sonra mahzun olmayacağını gösterir.

10)  Cenâb-ı Hak, "Allah onun üzerine sekinetini indirdi" buyurmuştur. Bu ifadedeki, "onun üzerine" zamirinin, Hz. Peygamber'e raci olduğunu söyleyenlerin görüşü şu sebeplerden ötürü bâtıldır.

a) Zamirin, kendinden önce zikredilenlerden, en yakın olant göstermesi gerekir. Bu ayette zikredilenlerden, zamire en yakın olan Hz. Ebu Bekr'dir. Zira Allah Teâlâ, bundan  önce "Peygamber  o  zaman  arkadaşına,.,   diyordu" buyurmuştur. Buna göre kelamın takdiri "Hani Muhammed, arkadaşı Ebu Bekr'e "Tasalanma..." diyordu" şeklindedir. Bu takdirde, daha önce bahsedilen zatlardan,  (onun üzerine^kelimesine en yakın olan Hz. Ebu Bekr olmuş olur. Dolayısıyla bu zamirin ona râci ojması (onu göstermiş olması) gerekir.

b) Korku ve tasa, Hz. Peygamber (s.a.s.)'de değil, Hz. Ebu Bekir'de idi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.). Allah ona, Kureyş'e karşı yardım edeceğini vaadettiği için, sakin ve emin idi. Binâenaleyh Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekr'e 'Tasalanma..." deyince, o da emin oldu. Bundan dolayı, Hz. Ebu Bekir'in korku ve tasasının son bulmasına bir sebep olması için, ayetteki "sekine"y\, Hz. Ebu Bekr'e vermek, Hz. Peygamber (s.a.s)'e vermekten daha uygundur. Çünkü Hz. Peygamber zaten önceden de sakin ve kendinden emin idi,

c)  Eğer ayetteki "sekine"nin Hz. Peygamber (s.a.s.)'e indirildiği kastedilmiş olsaydı, o zaman, bundan önce Hz. Peygamber (s.a.s.)'in korkmakta olduğunu söylemek gerekirdi, Halbuki eğer durum böyle olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Hz. Ebu Bekr (r.a)'e: "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" demesi mümkün olmazdı. Çünkü kendisi endişelenen bir kimsenin, başkasının korkusunu giderip teskin etmesi nasıl mümkün olur? Eğer durum o Râfizîlerin (Şiilerin) dediği gibi olsaydı, o zaman ayette, "Allah sekinesini o (peygamberinin) üzerine indirdi, o da arkadaşı (Ebu Bekr'e), "tasalanma..." dedi" denilirdi. Halbuki durum hiç de böyle olmayıp, aksine Hz. Peygamber (s.a.s.) arkadaşına "Tasalanma" demiş ve daha sonra ayette, fâ-i takibiyye ile (bunun peşi sıra olduğunu göstererek), "Allah da onun üzerine sekinetini indirdi" buyurulunca, biz, bu sekinenin inmesinden önce, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde zaten bir sükûnet ve emniyetin mevcut olduğunu anlıyoruz. Durum böyle olduğuna göre, o sekinenin Hz. Ebu Bekr (r.a)'in kalbine inmiş olması gerekir.

Eğer: ''Allah da onun üzerine sekineîini indirdi" ifadesi ile, bu sekinenin Hz. Peygamberin kalbine indirildiği murad edilmiştir. Bunun delili, "Ve (Allah) onu görmediğiniz ordularla te'yid etti" ifadesini buna atfetmiş olmasıdır. Bu (yani görün­meyen ordularla te'yid edilme) ise ancak Peygambere uygundur. Matufun matufun aleyh ile müşterek olması gerekir. Öyleyse ma'tuf Hz. Peygamber (s.a.s.) ile ilgili oldu­ğuna göre, matufun aleyhin de Hz. Peygamber (s.a.s.) ile ilgili olması gerekir" denilir­se biz deriz ki: "Bu zayıftır. Çünkü ayetteki  'Ve (Allah) onu görmediğiniz ordularla te'yid etti " ifadesi, Bedir Savaşı'na bir işaret olup, ayetin başındaki "Bizzat Allah ona yardım etmişti" ifadesi üzerine atıftır. Binâenaleyh ayetin takdiri, "Eğer siz ona yardım etmezseniz, (biliniz ki), Allah zaten Peygambere mağara hâdisesinde yardım etmişti. Çünkü o, arkadaşına (Ebu Bekr'e) "Tasalanma, üzülme, hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir" demişti. Bunun üzerine Allah, Ebu Bekr'e sekinetini indirdi ve o peygamberini Bedir hadisesinde de, sizin görmediğiniz ordularla destekledi" şeklindedir. Bu durumda, o soru düşer.

11) Hz. Ebu Bekr'in, Hz. Peygamber'e hicret için binek hayvanı satın almış olduğu, keza oğlu Abdurrahman ile kızı Esmâ'nın. mağarada onlara yemek getiren kişiler olduğu hususunda herkesin ittifak etmiş olması da, Hz. Ebu Bekr'in faziletine delalet eden şeylerdendir. Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s.): "Ben ve arkadaşım, hurmadan başka hiçbir yiyeceğimiz olmaksızın o mağarada on küsur gün kaldık" buyurmuştur. Alimler şunu anlatmışlardır: Hz. Peygamber (s.a.s.) aç iken, Cebrail (s.a.s.) gelerek, "Esma, hays (hurma, yağ ve kavrulmuş undan yapılan) yemeği getiriyor" diye haber verdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de sevinerek, bunu Hz. Ebu Bekr (r.a)'e haber verdi. Allah, Peygamberine Medine'ye hicret etmesini emredince, o bunu Hz. Ebu Bekr'e bildirdi. Hz. Ebu Bekir (r.a) de, oğlu Abdurrahman'a iki erkek deve, iki palan ve iki elbise almasını ve bunlardan birer adedini Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ayırmasını emretti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a), Medine'ye yaklaştıkları zaman, bu haber ensara ulaştı. Onar da hemen onları karşılamaya koştular. Hz. Ebu Bekir (r.a) ensârın Hz. Peygamberi tanıyamamaları endişesine kapılarak, onların daha önce görmüş oldukları Peygamberi tanıyabilmeleri için, Resûlullah (s.a.s.ya, daha önceki elbisesini giydirdi. Ensar, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e yaklaşınca,  ona  secdeye   kapandılar.  Bunun  üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), "Rabbinize secde edin ve kardeşinize ikram edin "[196] buyurdu. Sonra devesini Ebu Eyyüb el-Ensârî (r.a)'nin kapısının önüne çöktürdü. Biz bu rivayetleri, Ebu Bekr el-Esamm'ın "Tefsir'Mnden naklettik.

12) Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'ye girerken, yanında Hz. Ebu Bekr (r.a) vardı. Ensâr, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında Hz. Ebu Bekir'den başka birini görmediler. İşte bu durum, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, gerek yolculukta, gerek mukim iken ashabı içinden Hz. Ebu Bekir (r.a)'i kendisi için arkadaş seçtiğine delalet eder. Alimlerimiz buna şu hususu da ekleyerek, şöyle demişlerdir; "Bu yolculuğunda Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında.Hz. Ebu Bekr (r.a)'den başka hiç kimse olmadığına göre, faraza bu yolculukta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in vefat etmiş olduğunu düşünsek, bu takdirde, Hz. Ebu Bekr (r.a)'den başka hiç kimse O'nun emrini yerine getiremez, O'nun ümmetine olan vasiyetini ulaştıramaz ve bu yolculuk esnasında Hz. Peygamber'e inen vahiyleri, ondan başka hiç kimse haber veremezdi. Bütün bunlar, Hz. Ebu Bekr (r.a)'in faziletinin çok yüksek ve derecelerinin çok yüce olduğunu gösterir. [197]

 

Rafizîlerin İddialarına Cevaplar

 

Bil ki Râfızîler bu ayet ve bu hâdise ile çok zayıf, tutarsız ve adeta güneşi balçıkla sıvama kabilinden istidlaller yaparak, Hz. Ebu Bekr (r.a)'e tân etmişlerdir:

1) Onlar  şöyle  demişlerdir:   "Hz.   Peygamber  (s.a.s.),   Hz.   Ebu   Bekr'e, "Tasalanma..." demiştir. Eğer bu tasalanma yerinde ve uygun ise, Peygamber O'nu bundan nasıl nehyedebilir? Yok eğer bu yersiz bir tasa ise, o zaman Hz. Ebu Bekr'in, bu tasasından dolayı günah işlemiş olması gerekir."

2) Şöyle denebilir: "Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebu Bekr'i Mekke'de bırakması halinde,   O'nun  kâfirlere  kendisinin  yerini   bildireceğinden   ve onlara sırlarını vereceğinden endişe ettiği için, O'nu yol arkadaşı yapmış ve bu şerri giderebilmek için, onu yanına almıştır."

3) Bu durum her ne kadar Hz. Ebu Bekr'in faziletine delalet ediyorsa bile, Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ali'ye de yatağında yatmasını emretmiştir. Binâenaleyh kâfirlerin Resûlullah'ı öldürmeye azmettikleri bir sırada, böylesi karanlık bir gecede, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yatağında yatmanın, canı ölüme atmak olduğu malumdur. Öyle ise Hz. Ali (r.a.)'nin bu işi, Hz. Ebu Bekr'in, Peygambere yol arkadaşı oluşundan daha faziletli ve daha yücedir." Rafizîlerin bu hususta ileri sürdükleri iddialı şeylerin hepsi budur.

Rafizîlerin birinci delillerine şöyle cevap verilebilir: "Ebu Alî ei-Cübbâi, Rafizîlerin bu şüphesini nakleder ve onlara "Bu durumda onlara, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Musa'ya "Korkma, üstün gelecek olan muhakkak sensin sen.." paha. esi demiş olmasının, Hz. Musa'nın o korkuyu duymakla günahkâr olduğuna, delalet etmesi; yine meleklerin Hz. İbrahim (s.a.s.)'e, o onlara kızarmış buzağı sunduğu hadisede söyledikleri "Korkma.." (Zariyat. 2a) sözlerinde de, yine Hz. İbrahim'in aynı durumda olduğuna; Hz. Lût'a yine, "Korkma ve tasalanma. Çünkü biz seni de, aileni de kurtaracağız"(Ank»ut,33)demelerinde, Hz. Lût'un da böyle (o korkusundan dolayı günah işlemiş) olduğuna delalet etmesi gerekir " der.

Eğer buna karşı Rafızîler, "Bu korkular insan olmadan dolayıdır. Alfan Teâlâ bir minliğin ve kalb huzurunun olması için, "Korkma" nana.M) demiştir" derlerse, biz de: "Bu meselede de durum aynıdır" deriz.

İmdi eğer onlar, "Allah Teâla, Hz. Peygamber'e, ''Allah seni insanlardan korur" [Ma.de e?) buyurmamış mıdır? Öyle ise o bu ayeti bildiği halde nasıl korkar?" derlerse, biz de deriz ki; "Bu ayet Medine'de nazil olmuştur. Bu hadise ise, ayetin inzalinden önce olmuştur. Hem farzet ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), öldürülmeyeceğinden emindi; ama dövülmekten. yaralanmaktan ve acı çekmekten emin olamazdı. Şaşıyorum o Râfızîlere! Şimdi biz Hz. Ebu Bekr'in korkmadığını söylersek, onlar o zaman da, O'nun, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir belaya uğramasından dolayı sevindiğini söyleyeceklerdi. Hz. Ebu Bekir korkup ağladığı için de, böyle çarpık şeyler iteri sürmüşlerdir. Bu da onların gerçeğin peşinde olmadıklarını ve maksadlarının sadece ve sadece tenkid oiduğunu gösterir.

Rafızîlerin ikinci delillerine de şu şekilde cevap verilir: Onların ileri sürdükleri bu husus, sofistlerin (şüphecilerin) şüphelerinden daha değersizdir. Çünkü Ebu Bekir (r.a) eğer böyle bir niyette olsaydı, müşrikler Sevr Mağarası'nın kapısına dayandıklarında, onlara seslenir ve "Biz burdayız" derdi. Yine oğlu Abdurrahman ve kızı Esma, o kâfirlere: "Biz Muhammed'in yerini biliyoruz, size gösterebiliriz" derlerdi. Allah'dan, insanı böylesi çarpık düşüncelere sevkeden taassubtan bizi korumasını niyaz ediyoruz.

Rafızîlerin üçüncü delillerine de birkaç şekilde cevap verilir:

1) Biz, Hz. Ati (r.a)'nin, o karanlık gecede, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yatağında yatmasının büyük bir taat olduğunu ve büyük bir makamı gösterdiğini inkâr etmiyoruz. Ama Hz. Ebu Bekr (r.a)'in Hz. Peygamber'e yol arkadaşı olduğunu ve böylece her zaman Hz. Peygamber'in hizmetinde bulunmuş olduğunu, Hz. Ali'nin ise böyle olmadığını iddia ediyoruz. Halbuki hizmette daha çok bulunan, bulunmayandan daha üstün haldedir.

2)  Hz. Ali, sıkıntıya, sadece o gece katlandı. Ama, o geceden sonra müşrikler, Hz. Muhammed'in bulunmadığını anlayınca, Hz. Ali'nin yakasını bıraktılar ve ona ilişmediler. Ama, Hz. Ebu Bekir'e gelince o, mağarada üç gün Hz. Muhammed (s.a.s) fle birlikte bulunmuş olması sebebiyle, en şiddetli sıkıntılar içinde kaldı." Binâenaleyh, Hz. Ebu Bekr'in katlandığı sıkıntı daha şiddetli olmuştur.

3) Hz. Ebu Bekr (r.a). insanları Hz. Muhammed'in dinine teşvik ve onları o dine davet etmek suretiyle, sahabe arasında meşhur olmuştu.   Halbuki onlar, Hz. Ebu Bekr'in, sahabenin önde gelenlerinden bir topluluğu bu dine davet ettiğini ve onların da, o dini ancak Hz. Ebu Bekr'in daveti sebebiyle kabul ettiklerini, böylece de, imkânları nisbetinde kâfirlere düşman olduklarını ve Hz. Peygamber (s.a.s)'i canlarıyla ve mallarıyla müdafaa ettiklerini görüp müşahede etmişlerdir. Hz. Ali (r.a)'ye gelince, o vakit o henüz küçük idi. Ondan, ne delil, ne hüccet ve ne de kılıç ve kargıyla (o çağda) bir cihad sâdır olmamıştı. Hz. Ali'nin kâfirlerle savaşması, Medine'ye geçmelerinden uzun bir süre sonra vaki olmuştur. Binâenaleyh, hicret esnasında, Hz. Ali'den böylesi haller zuhur etmemişti. Durum böyle olunca, şüphesiz kafirlerin Hz. Ebu Bekr'eolan öfkeleri, Hz. Ali'ye olan öfkelerinden daha şiddetli olmuştur. İşte bundan dolayı da onlar o yatakta yatanın Hz. Ali olduğunu anlayınca, ona asta ilişmediler ve onu ne dövdüler ne de incittiler. Böylece, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e hizmet hususunda, Hz. Ebu Bekir'in kendi zâtı hakkındaki endişesi, Hz. Ali (k.v)'nin endişesinden daha şiddetli idi.. Böylece, bu derece, daha efdal ve daha mükemmel olmuş olur. Bizim bu konuda kısaca arzedeceğimiz hususlar bundan ibarettir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Onu, görmediğiniz ordularla teyid etti" buyruğuna gelince, bu kelamın takdiri şöyle denilmesidir: "Eğer siz ona yardım etmezseniz..." ona bu yardım, şu iki şekilde olacaktır:

a) Allah Teâla ona, hicret hadisesinde yardım etmiştir.   Çünkü, "(Bilin ki) kâfirler onu iki kişiden biri olarak çıkardıkları zaman, bizzat Allah ona yardım etmişti. Hani o ikisi mağaradaydılar. Peygamber o zaman arkadaşına "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah da onun üzerine sekinetini indirdi..." buyurmuştur.

b)  Bedir hadisesidir ki bu da, Cenâb-ı Hakk'tn, "Onu. görmediğiniz ordularla teyid etti" buyruğundan kastedilen husustur. Çünkü Allah Teâlâ, Bedir Günü melekleri indirmiş ve onlar vesilesiyle Resulüne (s.a.s.) yardım etmiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, görmediğiniz ordularla teyid etti" ifadesi, O'nun, "(Bilin ki} kâfirler onu çıkardıkları zaman    " ayetine atıftır.

Daha sonra Cenâb-ı  Hak  "Ve kâfirlerin kelimesini alçaktı. Allah'ın kelimesi ise çok yücedir" buyurmuştur. Bu ifade, "Allah Teâla Bedir Günü, şirkin kelimesini alçak, rezil ve düşük kıldı.. Allah'ın kelimesi ise en yüce olanıdır. Bu kelime de, "Lâ ilahe illallah!" kelimesidir " manasındadır.

Vahidî şöyle demektedir: "Hak Teâlâ'nın  ifadesinin merfü okunması, tercih edilen bir kıraat olup, bu, müste'nef bir cümle olarak, âmmenin kıraatidir..."

Ferrâ şöyle demektedir: "Nasb ile kelimete şeklinde de okunabilir. Ama ben bu kıraat ile okumayı tercih etmiyorum. Çünkü bir kimse bunu mansûb okursa o zaman en güzel olan ifade şekli "Allah, kelimetullahı da en yüce kıldı.." biçiminde olurdu.. Baksana sen, "Baban kölesini azâd etti" dersin ama,  denilmesi doğru olmaz..."

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, azız ve hakimdir" buyurmuştur. Yani, "Allah, kahirdir, galibdir; O, sadece doğru olanı yapar.." demektir. [198]

 

Allah Yolunda Seferberlik

 

"Ey mü'minler sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin.   Eğer bilirseniz bu, sizin için çok hayırlıdır" (Tevbe. 41).

Bil ki Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamberle birlikte savaşa çıkmayanları tehdit edip anlattığımız biçimde darb-ı mesel getirince, bunun peşinden bu kesin emrini getirerek, "Ey mü'minler sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın" buyurmuştur. Yani, "Siz, ister cihad size ağır gelecek bir durumda, isterse hafif gelecek bir durumda, savaşa çıkınız demektir.  Bu vasıfların manaları pek çok hüküm getirmektedir. Müfessirler ayette geçen ifadelerine şu manaları vermişlerdir: [199]

 

Hifaf ve Sikal Kelimelerinin Şerhi

 

1) Ona arzu ve iştiyakınızdan dolayı, ona olan nefretiniz hafif olarak; o size zor geldiği için de, ona karşı duyduğunuz nefret ağır olarak.

2) Çoluk çocuğunuz az olduğu için, hafif olarak; çok olduğu için, ağır olarak.

3)  Hafif silahlarla; ağır silahlarla.

4)  Binitli olarak; yaya olarak.

5)  Gençler olarak; ihtiyarlar olarak.

6)  Zayıf olarak; şişman olarak.

7) Sıhhatti olarak; hasta olarak.   Bu hususta sahih olan, bütün bu bahsedilenlerin hepsinin bu ifadenin muhtevasına dahil olmasıdır. Çünkü, zikredilen vasıf, bütün bu cüz'iyyatın içine dahil olduğu umumî bir vasıftır.

İmdi şayet, "Siz, bu emrin, bütün insanları, hatta hastaları ve acizleri de içine aldığını mı söylüyorsunuz?" denilirse biz deriz ki:

Bu ifadenin zahiri bunu gerektirir. İbn Ümmi Mektûm'un, Hz. Peygamber (s.a.s)'e: "Benim de savaşa çıkmam gerekir mi?" dediğinde, Hz. Peygamber'in de: "Sen ya hafifsin, ya da ağır, "sakîl"sin..." dediği, bunun üzerine İbn Ümmî Mektûm'un, ailesine dönerek silahını kuşandığı ve Hz. Peygamber'in önünde oenlediği; bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk'ın: "Âmâya göre bir hareç, darlık ve günah yok" {Nur, 61) ayetinin nazil olduğu rivayet edilmiştir.

Mücâhid şöyle demektedir: "Ebû Eyyüb el-Ensarî, Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte Bedir'de bulundu ve müslümanların savaşlarının hiçbirinden geri kalmadı. Zira o, şöyle derdi: "Allah, "Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın" buyurmuştur... Binâenaleyh ben kendimi, ya hafif ya da ağır, "sakil" olarak hissediyorum."

Safvân İbn Amr'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben, Hımış valisi idim. Derken, Şamlılardan bir ihtiyarın, savaşmak maksadıyla, binitine baktığını gördüm.. Ben, 'Amca, sen Allah katında mazursun.." dediğimde, o bakışını kaldırarak, "Yeğenim! Allah bize, ister hafif isterse sakîl, ağır olsun, savaşa çıkmamızı emretmiştir.   İyi bil Allah sevdiği kimseleri imtihan eder,dedi."

Zührî'den de şu rivayet edilmiştir: "Said İbn'l-Müseyyeb, bir gözü görmediği nalde savaşa çıkmıştı. Ona: "Sen, hastasın; senin sıkıntın var " denilince o: "Allah, -afif olanın da, ağır olanın da savaşa çıkmasını emretmiştir. Şayet ben savaşamıyorsam, hiç olmazsa kalabalığı artırırım ve eşyaları korurum" dedi.

Yine Mikdâd İbn Esved'e. savaşa katılmayı istediği bir sırada: "Sen mazursun..." aenildiğinde, o: "Allah bize, Berâe suresinde, "Sizler, gerek hafif, gerek ağır olarak emirlik savaşa çıkın" buyurdu" dedi.

Bil ki, bahsettiğimiz bu görüşün sahipleri, "bu ayetin, Hak Teâlâ'nın, "Âmâya bir hareç yokturf...) (nût eı> ayetiyle mensûh olduğunu söylerken, Atâ el-Horasanî, bu ayetin Cenâb-t Hakk'ın, "Mü'minierin hepsinin îopyekûn savaşa çıkmaları doğru değildir (...)" rrevbe w ayetiyle mensûh olduğunu söylemiştir.

Bir kimse şöyle diyebilir: "Alimler, bu ayetin Tebük Savaşı hakkında nazil olduğu ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in geride, bazı kadın ve erkekleri bıraktığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu durum, cihâdın, farz-ı ayn değil, farz-ı kifayeden olduğuna delalet eder. Öyleyse Hz. Peygamber'in savaşa katılmasını emrettiği herkesin, ister hafif isterse ağır olarak savaşa katılması gerekir. Ama, Hz. Peygamber'in orada kalmalarını emrettiği kimselerin de, orada kalmaları ve savaşa iştirak etmemeleri gerekir. Böyle olması halinde, ayetin mensûh olduğunu söylemeye gerek kalmaz. [200]

 

Malla-Canla Cihâd

 

Daha sonra Cenab-ı Hakk, "Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin   " buyurmuştur. Bu buyrukla ilgili iki görüş bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu cihâdın ancak malı ve canı olan kimselere farz olduğuna delâlet eder. Öyleyse bu, cihâda müsait bir canı, bedeni, nefsi bulunmayan ile, savaş araç-gereçlerini elde edecek malı ve kudreti olmayan kimselere, cihâd etmenin farz olmadığına delâlet eder.

İkinci görüş: Cihâdın, tek başına kaldığı ve gücü de yettiği zaman, can ile yapılması vâcib olur. Bedenen cihâd edilemediğinde, mal ile cihâd etmek farz olur. Binâenaleyh, bu görüşe göre, bedenen cihâd yapmaktan aciz olan kimsenin, yanında bulunan mal ile, kendi yerine bir kimseyi göndermesi gerekir. Böylece de bu kimse, kendisi şahsen savaşarnadığı için, malıyla mücahid olmuş olur. Alimlerin pek çoğu bu görüşü benimsemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer bilirseniz bu. sizin için çok hayırlıdır   " buyurmuştur.

Buna göre eğer, "Savaşa katılmama, oturup kalmada herhangi bir hayır bulunmazken, nasıl "Cihâd. savaşa katılmamaktan daha hayırlıdır" denilmiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Buna şu iki şekilde cevap verilebilir:

Birinci şekil: Hayr kelimesi iki manada kullanılır:

a)  "Bu, şundan daha hayırlıdır.." manasında;

b) "Bu, haddizatında hayırdır" anlamında. Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbim,   gerçekten  ben,   bana  indireceğin  hayra  muhtacım" Kasas, ''Gerçekten o insan, mal sevgisine çok düşkündür. "(Adiyâı. 8) ayetlerinde böyledir. Nitekim Arapçada "Serid Allah'dan bir hayırdır. Allah'tandır, yani AKah tarafından meydana gelmiş manasındadır. O halde Cenâb-ı Hal.k'in, buyruğu ite bu ikinci mana kastedilmiştir. Bu izaha göre, bu soru sakıt olmuş, düşmüş olur.

İkinci şekil: Biz bundan muradın, "daha hayırlı olmak" manası olduğunu kabul etsek bile, ancak ne var ki kelamın takdiri, "Cihâd ile elde edilen ahiret nimetleri, ona katılmayanların elde etmiş olduğu rahatlık, huzur ve bunlardan yararlanmak kabilinden elde etmiş oldukları nimetlerden daha hayırlıdır" şeklinde otur. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, "Eğer bilirseniz " buyurmuştur. Zira, cihâddan dolayı ahirette elde edilecek olan hayırlar, ancak teemmül yoluyla elde edilebilir. Bunu ancak, Kıyametin hak olduğunu, mükâfaat ve cezanın gerçek olduğunu delil ile bilen mü'min anlayabilir. [201]

 

Tebûk Gazasına Gitmeyenler

 

Eğer çağırıldıkları savaş, yakın ve dünyevî bir menfaat, orta bir sefer olsaydı elbette senin arkana düşerledi. Fakat meşakkatle katedilecek olan mesafe onlara uzak geldi.   (Bununla beraber onlar, sen, uTebük"ten dönünce): "Eğer gücümüz yetseydi, elbette biz de sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir.   Bunlar bu suretle kendilerini helake sürüklerler. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar"  (Tevbe. 42),

Bil ki Allah Teâla, ashabı, Allah yolunda cthâd etmeye iyice teşvik edip, "Ey iman edenler, ne oldunuz ki size: "Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın" denildiği zaman yere çakılıp ağırlaştmtz..?" (Tevbe, 38) ayetini gönderince, onların ağtr davranıp, adeta çakılıp kalmalarını beyana tekrar başlamış; geçmiş olan bunca tehdide ve cihada teşvike rağmen, bazı kimselerin Tebük savaşına katılmadıklarını beyan etmiş ve "Eğer çağırıldıkları savaş yakın ve dünyevî bir menfaat, orta bir sefer olsaydı, elbette senin arkana düşerlerdi" buyurmuştur.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [202]

 

Birinci Mesele

 

Araz kelimesi, sana sunulan dünya menfaatleri anlamına gelir. Nitekim Arapça'da, "Dünya, kendisinden iyinin ve kötünün yemiş olduğu hazır bir metadır, arazdır" denilir.

Zeccâc şöyle demektedir: "Ayette, takdiri şöyle olan bir hazif bulunmaktadır: "Şayet kendisine davet olundukları şey orta bir sefer olsaydı..." Böylece, önce geçmiş olan ifade kendisine delâlet ettiği için, kâne fiilinin ismi hazfedilmiştir.. Zeccâc, Hak Teâlâ'nın ifadesine, "kolay ve yakın bir yolculuk" manasını vermiştir. Bu, darb-ı mesele "kâsıd" denmiştir. Çünkü ifrat ile tefrit arasında orta yerde olan şeye "muktesid" denir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi de mutedildir" (Fatır,3z) buyurmuştur. İşin doğrusu, çokluk ile azlık arasında orta, mutedil olan şeye herşey yönelir, böylece de kâsıd (yönelen) diye adlandırılır. Bu "kâsıd" kelimesi zü kasd (mutedil olan) manasınadır ve tıpkı Arapların sütçü, hurmacı, ticaretçi manasında kullandıkları lâbin,tâmir ve râbih kelimeleri gibidir.

Cenâb-ı Hak, "Fakat meşakkatle katedilecek mesafe onlara uzak geldi" buyurmuştur. Leys şöyle demiştir: "Şukka kişinin uzak bir yere olan uzun yolculuğudur. Nitekim Arapça'da, "uzun bir yolculuk" manasında, şukkatun şâkketun denilir. Buna göre ayetin manası, "Onlara o uzak yolculuk, uzun geldi" şeklinde olur. Uzun yolculuğa böyle denilmesinin sebebi, o yolu katetmenin insanlara meşakkatli gelmesidir."

Keşşaf sahibi (Zemahşerî), İsâ b. Ömer'in bunu, i şeklinde okuduğunu nakletmiştir. [203]

 

İkinci Mesele

 

Bu ayet, Tebük Seferİ'ne katılmayan münafıklar hakkında nazil olmuştur. Buna göre mana, "Eğer menfaatler yakın ve yolculuk kısa olsaydı, onlar o menfaatleri elde etme ümidi ile, seninle birlikte gelirlerdi. Ama yol uzun olunca, Bizans'a karşı savaşmayı gözlerinde büyüttükleri için, adeta ganimet elde edemeyecekleri tarzında ümitsizliğe düştüler ve bundan dolayı savaşa katılmadılar.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, cihaddan döndüğü zaman Peygamberin onları, "Eğer gücümüz yetseydi muhakkak biz de sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin eder" bulduğunu haber vermiştir. Onlar bu yemini, ya savaşa katılmadıkları için azarlandıkları zaman, yahut da doğrudan doğruya savaşa katılmayışlarına özür beyan etmek için yapmışlardır. Cenâb-ı Hak daha sonra da, onların bu yalanları ve nifakları ile kendilerini helak etmiş olduklarını beyan buyurmuştur.Bu, yalan yere yemin etmenin helaki gerektirdiğine delalet eder. İşte

bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) "Yemin-i Gamûs (bile bile yapılan yalan yere yemin), beldeleri ıssız bırakır"[204]  buyurmuştur.

Allah Teâla daha sonra,  yani, "Allah onların, "Biz, savaş için çıkmaya muktedir değildik" şeklindeki sözlerinde yalancı olduklarını biliyor. Çünkü onlar savaşa çıkabilecek güçte idiler" buyurmuştur. [205]

 

Üçüncü Mesele

 

Ayet, "Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın" buyruğunun, sadece savaşa gidebilecek kimseleri kapsadığına delâlet eder. Çünkü savaşa çıkmaya muktedir olamama, savaşa katılmama hususunda bir mazeret sayılır. [206]

 

Dördüncü Mesele

 

Ebu Ali el-Cübbâî, bu ayeti, "istita'a ma'al-fıil" (insan bir fiili yaparken,  ona muktedir kılınır) görüşünün  yanlış

olduğuna delil getirerek şöyle demiştir: "Eğer istita'a ma'al-fiil olsaydı, o zaman savaşa çıkanlar, savaşmaya muktedir olamazlardı. Şayet durum da böyle olsaydı, o zaman onlar, "Biz buna muktedir değiliz" demekle doğru söylemiş olurlardı. Allah, onları, bu sözlerinde yalanladığına göre, anlıyoruz ki istita'a kable'I-fiildir (yani insanın gücü fiilleri yapmazdan önce kendisinde mevcuttur)." Ka'bî de aynı şekilde ayeti delil getirerek, kendi kendine, "Bununla, "Onlar için bir azık ve binek yoktu" manası kastedilmiş olamaz. Onlar bu sözle, bizzat kudretin kendisini kasdetmemişlerdir" der ve şöyle cevap verir: "Bir bineği olmayan kimse, eğer savaşa katılmamada mazur sayılırsa, savaşa muktedir olamayan haydi haydi mazur sayılır. Hem sonra, "istita'a" ile mal varlığı değil, bedenî güç anlaşılır. Şayet bu kelime ile malî güç murad edilmiş ise, bu ancak, kişinin bedenen yaptığı şeylere yardımcı olmasından dolayı murad edilmiştir. Binâenaleyh herhangi bir mecburiyet yok iken kelimenin hakiki manasının bırakılıp mecazî manasının alınmasının bir anlamı yoktur."

Alimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Mutezile, bir fiili yapabilecek kudretin, ancak fiilin yapılmasından biraz önce bulunabileceğini kabul etmişlerdir. Fakat o fiilden çok önce kudretin mevcut olması imkansızdır. Çünkü bir yerde oturan insan, aynı anda, uzak başka bir yerde, diğer bir işi de yapmaya kadir olamaz. Aksine o ancak oturduğu yere bitişik bir yerde bir iş yapabilir. Binâenaleyh Mutezile'ce kudretin fiilin yapılmasından biraz önce bulunduğu kabul edildiğine göre, Hz. Peygamber'den ayrılan (savaşa gitmemiş olan) o kimseler, Mu'tezile'nin düstûruna göre de, savaşa kadir olamamışlardır. Binâenaleyh Mutezile'nin, bu ayetten biz (ehl-i sünnetin) aleyhine olarak yaptıkları istidlal, kendilerinin de aleyhinedir. Bu durumda da hem onlara hem bize düşen, bu ayette geçen "istita'a" (güç yetme)yi "bineği ve azığı olma" manasına hamletmektir. Bu durumda,  Mutezile'nin istidlali düşer, [207]

 

Beşinci Mesele

 

Alimler şöyle demişlerdir: "Hz. Peygamber (s.a.s.), onların ileride   yemin (ile mazeret beyan) edeceklerini haber

vermiştir. İşte bu, istikbal ile ilgili gaybtan bir haber veriştir. İş, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in haber verdiği gibi tahakkuk edince, bu bir gaybtan haber verme olur ve böylece de bir mucize olmuş olur. Allah en iyi bilendir. [208]

 

Hz. Peygamberin Müsaade Ettikleri

 

"Hay Allah affedesice, sâdık olanlar sana besbelli olup yalancıları bilmeden neden onlara izin verdin? (Tevbe, 43)

Bil ki Allah Teâlâ, "Eğer çağırıldıkları şey yakın ve dünyevî bir menfaat, orta (kısa) bir yolculuk olsaydı, elbette senin arkana düşerlerdi"rrwbe.42)\faöesi ile, bazı kimselerin o savaştan geri kaldıklarını bildirmiştir. O ayette, onların bu katılmayışlarının Hz. Peygamber (s.a.s.)'in izni ile olup olmadığı belirtilmemiştir. Hak Teâla o ayetin peşisıra, "Hay Allah affedesice... neden onlara izin verdin?.." buyurunca, onların içinde, Hz. Peygamber'in müsaadesi ile savaşa katılmayanların bulunduğu anlaşılır.

Bu avetle ilaili birkaç mesele vardır: [209]

 

Hz. Peygamberden Günah Sâdır Olur mu?               

 

Bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den  günah sâdır olabileceğine bu ayet ile şu iki bakımdan istidlal etmişledir:

1) Allah Teâla, "Hay Allah affedesice" buyurmuştur. Af, daha önce bir günahın yapılmış olduğunu gösterir.

2) Allah Teâla, "Neden onlara izin verdin?" buyurmuştur. Bu, inkârı bir istifhamdır. Binâenaleyh bu, bu izin verişin bir masiyet ve günah olduğuna delalet eder. Katâde ve Amr İbn Meymun şöyle demektedir: "İki şeyi, Hz. Peygamber, onlar hakkında herhangi şekilde emrolunmadtğı halde yapmıştır:

a)  Münafıklara izin vermesi.

b) Esirlerden fidye alması.    İşte bunun üzerine Allah, işte sizin de duyup dinlediğiniz gibi, Resulüne itabta bulunmuştur. "

Birincisine şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, Allah'ın, "Hay Allah affedesice..." ayetinin bir günahın işlendiğini ifade ettiğini kabul etmiyoruz. Bu hususta şöyle denilmesi niçin caiz olmasın? "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamberi iyice ta'zim edip yücelttiğine delâlet eder. Bu tıpkı, bir adamın, kendisi nezdinde çok kıymetli olan birisine, "Hay Allah affedesice, benim şu işimi nasıl yaptın? Allah senden razı olsun; benim bu sözüme karşılık senin cevabın nedir? Allah sana afiyet versin, sen benim kadrimi bilemedin!" demesi gibidir. Binâenaleyh, bu kimsenin bu sözünden maksadı, o kimseyi iyice tebcil etmekten başka bir şey değildir. Ali İbn el-Cehm, sürgün edilmesi emrolunduğunda, Mütevekkil'e hitaben şöyle demiştir:

Hay Allah affedesice, benim uzaklaştırılmamı bağışlamana müncer bir büyüklük göstermeli değil miydin? Sen hiç. haddini aşan bir köle (yani, ben): affeden bir efendi ve doğruyu bulmuş aklı başında birini, yani sen. görmedin mi ne dersin? 3eni azâd et ki, seni daima koruyup kötülükleri senden men eden (Allah) da, seni azâd etsin!,"

İkincisine  de   şu   şekilde   cevap   veririz:   Cenâb-ı   Hakk'ın, Neden onlara izin verdin?" buyruğu ile istifhâm-ı inkârî manasının murad edilmiş olması doğru değildir. Zira diyoruz ki: Peygamberden, bu hadisede, ya bir günah sudur etmiştir veya sudur etmemiştir. Binâenaleyh, şayet biz, o peygamberden herhangi bir günahın sudur etmediğini söylersek, Cenâb-ı Hakk'm bu ifadesinin bir ettiğini söylersek, bu durumda Cenâb-ı Hakk'tn, hitabı, onun affedildiğine delalet eder. Affın tahakkuk etmesinden sonra da, o peygambere bir yadırgamanın yönelmesi muhal olur. Binâenaleyh, bütün bu takdirlere göre, Cenâb-ı Hakk'm, "Neden onlara izin verdin?" hitabının Hz. Peygamber'in günahkâr olduğuna delalet ettiğinin söylenilmesinin imkânsız olduğu kesinleşir. İşte bu, kesin ve yeterli bir cevaptır.

İşte bu durumda da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Neden onlara izin verdin?" ifadesi, daha evlâ ve daha mükemmel olanın yapılmaması manasına hamledilir. Özellikle bu vaka, harbler ve dünyevî maslahatlarla ilgili şeyler cinsinden olunca. [210]

 

Hz. Peygamberin İçtihad Etmesi

 

Bazı alimler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bazı hadiseler hakkında, içtihadın muktezasına göre hükmetmiş olduğunu

söyleyip, buna "İşte ey akıl ve basiret sahipleri, siz bundan ibret a/m"(Haşr, 2) ayetinin, akıl ve basiret sahiplerinin kıyas yapmaları ve içtihadda bulunmaları hususunda bir emir otduğu şeklinde istidlalde bulunmuşlardır. Bu kimseler, sözlerine şu şekilde devam etmişlerdir: "Hz. Peygamber akıl ve basiret sahiplerinin efendisidir. Binâenaleyh O, bu emrin hükmüne dahildir. "

Sonra da bu hususu, bu ayetle te'kid ederek şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ. bu izin hususunda,Peygamber'e ya müsaade etmiştir yahud da O'nu, böyle bir izin vermekten men etmiştir. Veyahut da, bu hususta ne izin vermiş, ne de O'nu izinden men etmiştir.

Birinci ihtimal geçersizdir; aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber'e, "Neden onlara izin verdin? demesi imkansız olur.

İkincisi de geçersizdir. Çünkü böyle olması halinde o zaman Hz. Peygamber'in, Allah'ın indirdiği hükümden başka bir şeyle hükmettiğinin ve böylece de, "Kim Allah'ın indirdiği (ahkâm) ile hükmetmezse, onlar zalimlerin ta kendisidir " (Maide 44) ve "kim Allahtn indirdiği (ahkâm) ile hükmetmezse onlar fâsıklarm ta kendileridir" (Ma«je.47)ayetlerinin hükmüne girmiş olması gerektiğinin söyenmesi icab eder. Halbuki bu, çok net ve açık bir biçimde, bâtıl ve yanlıştır.

Binâenaleyh geriye sadece üçüncü kısım kalmıştır ki, bu da Hz. Peygamber'in ya içtihadına dayanarak, ya da böyle olmaksızın bu hâdisede kendiliğinden izin vermiş olmasıdır. İkinci husus, sırf arzusuna göre vermiş olacağı bir hüküm olduğu için. bâtıldır. Zira, sırf arzusuna uyarak verilen hüküm, Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra. arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular'  (Meryem. 59» ayetinden dolayı bâtıldır. Binâenaleyh geriye Hz. Peygamber (s.a.s)'in o hâdisede, içtihadına dayanarak hüküm verdiğinin söylenmesi kalır ki bu da, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, içtihadı muktezasınca hükmetmiş olduğuna delalet eder.

Buna göre eğer, "Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, içtihadına göre hüküm vermesinin, daha evla olamayacağına delalet eder. Çünkü, Allah TeâlâO'nu, böyle bir hüküm vermekten, "Neden onlara izin verdin?" hitabıyla men etmiştir " denilirse, biz deriz ki Allah Teâlâ O'nu, böyle bir izin vermekten mutlak anlamda men etmemiştir.

Çünkü, Cenâb-ı Hak "Sadık olanlar sana besbelli olup yalancıları bilinceye kadar" buyurmuştur. Hatta kelimesiyle bir noktaya kadar götürülen hükmün, o noktada sona ermesi gerekir. Bu da, bizim görüşümüzün doğruluğuna delâlet eder.

İmdi şayet onlar, Cenab-ı Hakk'ın "yetebeyyene (besbeslli oluncaya)..." ifadesinden, vahiy yoluyla besbeslli olmanın kastedilmiş olması niçin caiz olmasın?" derlerse, biz deriz ki:

Sizin söylemiş olduğunuz şey, muhtemeldir. Ancak ne var ki, sizin bu takdirinize göre, Peygamberin mükellefiyeti, (bu hususta) kesinlikle bir hüküm vermemesi; vahiy ininceye ve nass ortaya çıkıncaya kadar sabretmesi gerektiği olmuş olur.. Binâenaleyh, o böyle yapmadığına göre, bu, büyük bir günah olmuş olur. Ama, bizim yapmış olduğumuz takdire göreyse bu, içtihadda yapılan bir hata olmuş olur.   Böylece

de, Hz. Peygamber'in "Kim içtihad eder de, hataya düşerse O'nun için de bir ecir vardır[211] hadisinin hükmüne girmiş olur. Binâenaleyh, sözü, bu manaya hamletmek daha evlâdır. [212]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu ayet Peygamberin, imamın, idarecinin, kişinin, her topluluğa kendine yakınlaştırma veya uzaklaştırma gibi

müstehak olduğu şekilde muamele edebilmesi için, acele davranmaktan kaçınmasının, teenni ile hareket etmesinin, işlerin zahirine göre davranarak yanılmaktan sakınmasının ve iyiden iyiye araştırmasının farz olduğuna delalet eder. [213]

 

Dördüncü Mesele

 

Katâde şöyle demiştir: "Sizin de dinlediğiniz gibi, Cenâb-ı Hak, bu ayette, Peygamberine itabta bulunmuş sonra da O'na, Nûr sûresinde ruhsat vererek, "O halde bazı işleri için senden izin istedikleri zaman.sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver" (Nûr,62) buyurmuştur." [214]

 

Beşinci Mesele

 

Ebu Müslim el-İsfehani şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Neden onlara izin verdin?" hitabında bu iznin ne

hakkında olduğuna dair hiç açıktama bulunmamaktadır. Binâenaleyh, onların bazısının, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den savaşa katılmama hususunda izin istemeleri ve peygamberin de onlara müsaade etmiş olması muhtemel olduğu gibi, bir kısmının da, savaşa iştirak etmek hususunda Peygamber (s.a.s.)'den izin istemiş olmaları; Hz. Peygamberin de onlara, onlar, münafıkların müslümanlar içindeki casusları olduğu, böylece de birtakım fitneler çıkarıp, belâ ve kargaşalıklar peşinde koşacakları için, Peygamber'le birlikte çıkmaları uygun olmadığı halde, onlara müsaade etmiştir. İşte bundan dolayı, onların Peygamber'le çıkmalarında, (müslümanlar lehine) bir maslahat ve fayda bulunmuyordu."

Kadî şöyle demektedir: "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ayet, savaşa katılmayanları zemmetmek, katılanları da medhetmek için, Tebük Savaşı hakkında nazil olmuştur. Hem, bu ayetten sonra gelen ayetler, oturup savaşa katılmayanları zemm ve onların hallerini beyân etmeye delâlet eder. [215]

 

"Allah'a ve âhiret gününe iman edenler mallarıyla, canlarıyla cihâd etmeleri hususunda senden izin istemez(ler). Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir. Senden ancak. Allah ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şek ve şüpheye düşüp de. o şüpheler içinde şaşırıp bocalayan kimseler izin isterler.    Eğer onlar harbe çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların sefere çıkmalarını istemedi. Kendilerim alıkoydu.. Onlara: "Oturun oturanlarla beraber!" denildi" (Tevbe, 44-46).

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: [216]

 

Müminler Cihad ve Hizmetten  İzin İstemezler            

 

İbn Abbas, tabirine: "Senden, Tebük Savaşı'ndan  sonra izin  istemezler"   rnanasını  verirken,  diğer alimler şöyle demişlerdir: "Bu, doğru değildir. Zira bu ayetin hem Öncesi, hem de sonrası, Tebük Savaşı'yla ilgili   olarak   gelmiştir.   Çünkü   bu   ayetlerin   maksadı, mü'minleri münafıklardan ayırdetmektir. Zira müminler, her ne zaman savaşa çıkmakla emrolunurlarsa, duraklamaksızın oraya koşar hiç gecikmezler. Münafıklar ise beklerler, ıssız yerlere çekip giderler ve çeşitli mazeretler beyan ederler. Böyle bir mana, ister mazi, isterse muzari lafzıyla olsun, mevcuttur. Bu ifadelerin maksadı, Allah Teâlâ'ntn o vakitte nifak alametini, "izin isteme" olarak belirtmiş olmasıdır. Allah en iyisini bilendir. [217]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-t Hak"Allah'a ve ahiret gününe iman edenler cihad etmeleri hususunda senden izin istemezler" buyurmuştur.  Bu ifadede bir hazf bulunup, bunun takdiri, şeklindedir.. Ancak ne var ki, böyle bir hazf, çok açık ve net olduğu için, güzel ve yerinde olmuştur. Bu hususta iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci görüş: Bu ayeti, herhangi bir takdirde bulunmaksızın, zahirî manasına hamletmek. Buna göre mana, "Cihad etmek hususunda senden izin istemek mü'minlerin adeti değildir" şeklinde olur. "Biz, cihad hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s)'den müsaade istemeyiz. Çünkü Rabbimiz defalarca bizi cihada teşvik etmiştir. Hal böyle iken izin istememizin ne mânası olabilir ki!" derlerdi. Hz. Peygamberin, kendilerine savaşa katılmamalarını emretmesi halinde bu onlara zor gelirdi. Baksana, Hz. Ali (r.a)'ye, Hz. Peygamber (s.a.s) Medine'de kalmasını emir buyurunca, bu ona çok zor gelmiş ve Hz. Peygamber, "Senin, benim katımdaki yerin, Harun 'un Musa katındaki yeri gibidir" deyinceye kadar razı olmamıştır.

İkinci görüş: Burada, mutlaka, başka bir takdirde bulunmak gerekir. Zira, cihada iştirak hususunda imamdan izin istemeyi terketmek caiz değildir. Cenâb-ı Hak, bu kimseleri izin istemedikleri için zemmetmiştir. Binâenaleyh, mutlaka bir takdirin

yapılmasının gerekli olduğu sabit olmuş olur. Buna göre kelamın takdiri, “Bu kimseler, cihada katılmama hususunda senden izin talep etmezler.” şeklindedir.. Ancak ne var ki, nefiy edatı olan lâ, burada hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah size, şaşırmadasıntz diye açıklıyor"(Nisa, 176) buyruğudur. Böyle bir hazfin bulunduğunu, ayetin öncesinin ve sonrasının, bu kınamanın, ancak oturup kalma hususunda, savaşa katılmama hususunda izin istemeden dolayı olduğuna delâlet etmesi de gösterir. Allah en iyi bilendir.. [218]

 

Münafıklar Cihaddan Kaçmak İsterler

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak,"Senden ancak. Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şekk ve şüpheye düşüp de. o şüpheler içinde şaşırıp bocalayan kimseler izin isterler..." buyurmuştur.  Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: [219]

 

İmanda Şüphe Olmaz       

 

Cenâb-ı Hakk, bu izin isteyişin, ancak Allah'a ve âhiret gününe   iman   bulunmadığı   zaman   olacağını   beyan

buyurmuştur. Bu imansızlık, bazan bu hususlarda meydana gelen bir şüphe yüzünden olabileceği gibi, bazan da Allah'ı ve ahireti kesinlikle inkâr suretiyle olabileceği için, Allah Teâlâ, bu kimselerin imansızlığının, şekk ve şüpheden dolayı olan bir imansızlık olduğunu bildirmiştir ki, bu da imanda şüphesi bulunanın, Allah'a hiç iman etmemiş sayıldığına delâlet eder.

Burada hatıra şu iki soru gelmektedir: [220]

 

Soru: Şüpheden Kaçmak Taklide Yol Açmaz mı?

 

Birinci soru: İlim, istidlal yoluyla elde edildiği zaman, delil ile ilgili bir şüphe medlulde de (neticede de) bir şüphenin olmasını gerektirir. Halbuki delilin mukaddimelerinden (öncüllerinden) birinde bir şüphenin bulunması, bütün delilin doğruluğu hususunda bir şüphenin olması için yeterlidir. Bu da mü'min bir kimsenin, getirdiği delilin mukaddimelerinden biri ile ilgili bir müşkili bulunduğu zaman, onun medlulde de (neticedeki hükümde de) şüphe etmesini gerektirir. Bu da mü'min bir kimsenin, her an kalbine gelebilecek olan bir müşkil ve ukde sebebiyle imandan çıkmasını gerektirir. Bunun ise böyle olmadığı malumdur. Binâenaleyh imanın delile değil, taklide dayanmış olduğu sabit olur. Bu ayet, işte bu bakımdan, imanda asıl olanın "taklid" olduğuna delalet etmiş olur.

Buna şöyle cevap verilir: Müslümanın bir delilinin, bir mukaddimesinin doğruluğu hususunda kendisine bir şüphe arız olsa bile, diğer delilleri ona göre tenkidden[221]

 

Soru: İmanda İstisna Meselesi

 

İkinci soru: Sizin âlimleriniz, "İnşaallah (eğer Alfan dilerse), ben mü'minim" demiyorlar mı? Halbuki bu söz, bunu söyleyende bir şüphenin bulunduğunu gösterir.

Cevap: Biz bu meseleyi, Enfal sûresinde (Eniâi, 4) ayetinin tefsirinde enine boyuna inceledik. [222]

 

İkinci Mesele

 

Kerrâmiye, Altah Teâla bu ayette o kimselerin mü'min olmadıklarını bildirmesine rağmen, "İman, sırf ikrar ve itiraftan ibarettir" demişlerdir. [223]

 

İman ve Şüphenin Yeri Kalbtir  

 

Ayetteki ifadesi, şüphenin mahallinin sadece kalb olduğuna delâlet eder. Şüphenin yeri kalb olduğuna göre, marifetullah ve imanın yeri de kalbtir. Çünkü birbirine zıd olan iki şeyden birinin yerinin, aynı zamanda diğerinin de yeri olması gerekir. İşte bundan dolayı Alfah "Onlar o kimselerdir ki (Allah) imanı kaİblerine yazmıştır. (Mücâdiie,22) buyurmuştur. Marifet (iman) ve küfrün yeri kalb olunca, gerçekte mükâfaata veya cezaya müstehak olan da kalb olmuş olur. Diğer uzuvlar kalbe tabidirler. [224]

 

Şüphenin Kısa Tahlili        

 

Ayetteki  ifadesi, "şekk ve şüphe içinde olan kimse, menfî veya müsbet karşılık verme hususunda şaşırtr kalır. Bu iki taraftan ve bu iki zıd şeyden birisine karar veremez ve hükmedemez" manasınadır. Bu şöyle izah edilir; İnanç, ya kesindir, ya değildir. Kesin olan eğer vakıaya uygun değil ise sırf cehalettir; eğer vakıaya mutabık olup yakînî bir bilgiden kaynaklanırsa ilimdir. Aksi halde bu, mukallidin inancıdır. Eğer inanç kesin değilse, o zaman bakılır: Eğer iki taraftan birisi daha üstün ise, üstün olan taraf "zann", aşağı olan taraf "vehim"dir. Eğer her iki taraf dengede ise işte bu da şekk ve şüphedir, Bu durumda insan iki taraf arasında bocalayıp durur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar (harbe) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı" buyurmuştur. Udde kelimesi, uddetehu, ayn harfinin esresi ile, izafetli ve izafetsiz olarak, iddeten ve iddetehu şekillerinde de okunmuştur. İbn Abbas (r.a), Hak Teâlâ'mn bu kelime ile, (savaşa çıkacak olanın) yiyeceği, içeceği ve binitini kastettiğini söylemiştir. Çünkü Tebük Savaşı'na katılanların yolculuktan hem uzun olmuş, hem de bir darlık zamanına rastlamıştı. Bu kimselerin böyle bir hazırlık yapmamış olmaları, savaşa katılmaya istekli olmadıklarının delilidir. Diğer alimler ise, bunun, onların bolluk içinde olduklarına ve böyle bir hazırlığı yapabileceklerine bir işaret olduğunu söylemislerdir.

" Allah Teâlâ daha sonra, 'Takat Allah onların sefere çıkmalarım istemedi de. kendilerini alıkoydu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: [225]

 

Birinci Mesele

 

İnbiâs kelimesi, "bir işe koyulmak, yola çıkmak" manasınadır. Nitekim Arapça'da "Deveyi saldtm, o da gitti"; "Falancayı şu işe gönderdim, o da gitti" ve "O, onu şöyle bir işe saldı" yani, "O, onu şu işe soktu" denilir. Sebbeta (tasbit) kelimesi ise, insanı, niyetlendiği birşeyden alıkoymaktır. Buna göre ayetin manası, "Allah,onlann Peygamber (s.a.s) ile savaşa çıkmalarını uygun bulmadı da, onları bu işten alıkoydu" şeklindedir. [226]

 

Münafıkların Harbe Katılmamalarındaki Faydalar

 

Eğer, "Onların, Hz. Peygamber (s.a.s) ile çıkmalarının faydalı, yahut zararlı olduğu söylenebilir. Eğer biz bunun zararlı birşey olduğunu söylersek, bu durumda Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'i niçin azarlamıştır. Yok eğer bunun faydalı birşey olduğunu söylersek, Cenâb-ı Hak niçin, onların Hz. Peygamber (s.a.s) ile çıkmalarını kerih gördüğünü belirtmiştir?" denilirse, buna en doğru cevap şu otur; Onların, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkmalarında bir fayda yoktu. Bunun delili, Hak Teâlâ'nın, daha sonra getirdiği, "Eğer sizinle birlikte onlar da savaşa çıksalardı, sizin için şerr ve fesadı artırmaktan başka birşey yapmazlardı" {Tevbe, 47) ayetidir. [227]

 

İzin Konusunda Resulullah'a İtab Etmenin Sebebi

 

Şu halde geriye şöyle demek kalır: "En doğru ve uygun olanı, onların savaşa çıkmaması olduğuna göre, Cenâb-ı Hak, niçin Resulünü, onlara izin verdiği için azarlamıştır?" Bu hususta diyoruz ki: "Ebu Müslim el-İsfahânî'nin, "Hak Teâlâ'nın, "Onlara neden izin verdin?" ifadesinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, savaşa katılmama hususunda onlara izin verdiğini gösteren birşey yoktur. Aksine onların kendisi (s.a.s) ile birlikte savaşa gitmek için izin istemiş olmaları ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlara izin vermiş otması ihtimali de vardır" demiştir. Buna göre, bu soru sakıt olur. Ebu Müslim şöyle der: "Bu sözümüzün doğruluğunun delili şudur: "Ayet, onların, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkmalarının zararlı birşey olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh bu azarlamanın, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, onlara kendisi ile savaşa çıkmış olmalarına izin vermesinden dolayı olduğuna delâlet eder. Bu husus, başka ayetlerle de desteklenmektedir. Mesela Allah Teâlâ, ''Eğer Allah seni onlardan bir zümrenin yanma döndürür de, onlar başka bir savaşa çıkmaya senden izin isterlerse, de ki: "Bundan sonra benimle birlikte katiyyen çıkamazsınız" (Trevbe, 83) ve "Siz ganimetler almak için gittiğiniz vakit, o geri bırakılanlar diyecekler ki, "Bırakın, biz de arkanıza düşelim." Onlar bununla, Allah'ın sözünü değiştirmeyi isterler. Onlara de ki: "Siz bizim arkamıza asla düşemezsiniz" (Fetih, ts) buyurmuştur.

İşte bu izah, o soruya, Ebu Müslim'in izahına göre verilen bir cevaptır.

Soruya ikinci bir şekilde de şöyle cevap verilir: Biz, Hak Teâlâ'nın, "Onlara neden izin verdin?" hitabındaki itabın, Hz. Peygamber {s.a.s)'in, o kimselere savaşa  katıİmama hususunda izin vermiş olmasından ileri geldiğini kabul edelim. Buna göre şöyle deriz: O itâb, onların savaşa katılmamalarının zararlı birşey olmasından ötürü aeğil, aksine Hz. Peygamber (s.a.s)'in onların katılmayıp oturmalarına izin vermesinin :a-arlı birşey olmasından ötürüdür. Bunu şöylece birkaç şekilde izah edebiliriz:

1) Hz. Peygamber (s.a.s), iyice araştırmadan ve tam olarak düşünüp taşınmadan,

on ara izin vermiş olabilirdi. İşte Cenâb-ı Hak bundan ötürü, "Sadık olanlar sana     • besbelli oluncaya ve sen o yalancıları bilinceye kadar (beklemeden), onlara neden --r, verdin?" (Tevbe, 43) buyurmuştur.

2) Hz. Peygamber (s.a.s)'in, onlara savaşa katılmamaları hususunda izin vermediğini farzedelim. Bu durumda onlar, kendiliklerinden (izinsiz olarak) savaşa katılmamış olurlar. Böylece de bu katılmama işi, onların münafıklıklarının bir alâmeti olurdu. Onların münafık oldukları belli olunca da, müslümanlar onlardan uzak durur ve onların sözlerine aldanmazlardı. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlara savaşa katılmama hususunda izin vermesi halinde, onların nifakı gizli kalır ve neticede elde edilmesi matlub olan bu faydalar elden kaçmış olurdu.

3) Onlar, Hz. Peygamber'den izin isteyince, Hz. Peygamber onlara kızmış ve zecr ve men  üslubuyla,  "Onlara,   "oturun  oturanlarla  beraber!" demişti.  Nitekim Cenâb-ı Hak bu ayetin sonunda  "Onlara, "oturun oturanlarla beraber!" denildi" diyerek bu sözü nakletmiştir. Sonra o münafıklar, bu ifadeyi ;animet addederek, "Peygamber bize izin verdi!" dediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "neden izin verdin onlara?" (Tevbe, 43) buyurdu. Yani, "Niçin onlara istismar edecekleri bu fırsatı verip bu sözü söyledin?" demektir.

4) "Peygamberlerin içtihad yapması caiz değildir!" diyenler, şöyle demişlerdir: -eygamber, kendi içtihadına göre izin verdi. Halbuki, içtihad yapması caiz değildi. Z -a o peygamberler, vahiyle bilgi elde etme imkânına sahip olup, bununla beraber içtihada yönelmeleri, âdeta nass bulunmasına rağmen içtihad yapmaları gibi olur. âenaleyh, nasıl nass varken içtihad yapmak caiz değilse, bu da caiz değildir. [228]

 

İkinci Mesele

 

Basra Mutezilîleri şöyle demektedirler: "Ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, irade sıfatıyla muttasıf olduğuna delâlet ettiği gibi, "kerâhet-istememe" sıfatıyla damuttasıf olduğuna delâlet eder. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, fökfl "Fakat Allah, onların davranmalarını çirkin gördü, istemedi de" ifadesidir." Alimlerimiz, bu ayetteki ifadesinin manasının, "Allah, o şeyin yokluğunu, olmamasını murad etti" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.

Basra Mutezilîleri yine, şöyle demişlerdir; "Yokluk, müteallak olamaz (yani bir şeyin olmayışına irade taalluk etmez). Bu böyledir, zira "irade", mümkinin iki tarafından (varlık ile yokluk), birini diğerine tercih etmeyi gerektiren bir sıfattan ibarettir. Halbuki "adem", mahza sırf yokluktur. İrâde, müstemir (sürekli) ademin yok olmasına ta'alluk edemez. Çünkü, hâsıl't tahsîl, muhaldir. Keza ademi madum kılmak (yani yoku tekrar yok kılmak) da imkânsızdır. Böylece, "irade"nin yokluğa taalluk etmesi imkânsızdır. Şu halde, ayette geçen "kerahet", istemenin, "yokluğu irade etmek" olduğunu söylemek imkânsızdır."

Alimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Biz, Allah hakkında kullanılan "kerahet"i, Cenâb-ı Hakk'ın "o şeyin zıddını murad etmesidir" diye açıklıyoruz.. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onların, sefere çıkmamalarını, geri kalmalarını murad etmiştir. Öyleyse, Cenâb-ı Hak bu iradesini, "Kendisinin, onların Hz, Peyamberle birlikte savaşa çıkmalarını kerih görmesi   " ite beyan etmiştir. [229]

 

Üçüncü Mesele

 

Alimlerimiz, kaza ve kader meselesinde, "kendilerini alıkoydu..." ifadesiyle istidlal etmişlerdir. Yani, "Allah onları tembelleştirdi ve onların davranma, yola çıkma hususundaki arzularını azalttı " demektir. Bu husustaki sözün neticesi, ancak bizim hak olan şu şeyi açıklamamızla tam ve mükemmel olur: Bir fiilin meydana gelmesi, ona sevkeden "daî"nin varlığına dayanır. Binâenaleyh bu daî, gevşek ve zayıf olduğu zaman, o kimseden fiilin sâdır olması imkânsız olur. Sonra bu sebebin, kuvvetçilik veya gevşeklik haline dönüşmesi şayet kul tarafından meydana gelmişse, o zaman teselsül gerekir. Eğer bu, Allah tarafından meydana gelmişse, işte o zaman maksad tahakkuk etmiş olur. Çünkü, sebepleri kuvvetlendiren, sadece Allah'dır. Bu takviye ve kuvvetlendirme meydana gelince, fiilin meydana gelmesi gerekir. Bu durumda da, bizim "kaza" ve "kader" meselesi hakkındaki görüşümüz doğru olmuş olur.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak bu ayetini, ''Onlara, "oturun oturanlarla beraber!" denildi" buyurarak sona erdirdi.   Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır: [230]

 

Birinci Mesele

 

Bu sözün söylenmesinin maksadı, onların kınandıklarına; kadınlara, çocuklara, isteri evde oturmak olan âcizlere

katılmış  olduklarına  dikkat  çekmektir. Bunlar,   evde oturanlar ve geride kalanlardır. Nitekim, Cenâb-ı Hak bu hususta, "Onlar oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler" (Tevbe, 87) buyurmuştur. [231]

 

İkinci Mesele

 

Alimler,   bu   sözün   ("denildi''),   kimden   sudur   ettiği hususunda  ihtilaf  etmişlerdir.   Binâenaleyh,   bu  sözü söyleyenin, vesvese vermek için şeytatvolmast muhtemel olduğu gibi, savaşa katılmama hususunda birlik sağlamayı istedikleri için, onların bunu biribtrlerine söylemiş olmaları da muhtemeldir. Çünkü, bozgunculuk ve fesadı üstlenen herkes, kendisi gibi olanların çoğalmasını arzular. Yine, bu sözü söyleyenin, savaşa katılmama hususunda kendilerine izin verip de Cenâb-ı Hakk'ın,'itabına muhatap olan, Hz. Peygamber olması da muhtemeldir. Yine bu sözü söyleyenin, Aflah Teâlâ olması da muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bozgunculuk yapacakları için, onların savaşa çıkmalarını istememiştir... Buna göre murad edilen mana, "Siz, ifsadda bulunmayı istediğiniz için, Allah sizin işte bu hususta davranmanızı, yola çıkmanızı kerih görmüş de, geride kalıp oturmanızı emretmiştir " şeklinde olur. [232]

 

 



[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/397-398

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/398-400

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/400-401

[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/401-402

[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/402

[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/403

[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/403-404

[8] Buharı, Bed'ü'l-Halk, 2; Müslim, Kasâme, 29 (3/1305)

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/404-405

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/406

[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/406

[12] İbn Mâce. Menâsik. 57 (2/1003).

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/406-408

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/408-409

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/409-410

[16] Hudeybiye Antlaşmasından sonra on yıllık mütareke başlayınca, Huzâa kabilesi Hz. Peygamberin jttefiki olmuştu  Bekroğulları ise Kureyş'in yanında yer aldılar (Ç.)

[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/410-412

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/412

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/412-413

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/413

[21] Hanefıyye'ye göre. namazın farziyyetine inanıp, ikrar eden kimse, terketmesi sebebiyle Öldürülmeyip haDS ve ta'zîr edilir. (C.)

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/414

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/414

[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/414-415

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/415

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/415

[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/415-416

[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/416

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/416-417

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/418

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/418

[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/418-419

[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/419

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/419-420

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/420-421

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/421-422

[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/422-423

[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/423-424

[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/424

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/425

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/425-426

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/426

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/427

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/427

[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/427

[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/427-428

[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/428-431

[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/432

[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/432-433

[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/433-434

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/434

[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/434

[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/434-437

[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/437

[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/437

[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/438

[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/438-439

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/439

[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/439-440

[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/440

[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/440-441

[62] Maksat şudur: Hz. Peygamber (s.a.s) kendi içlerinden çıkmış olup kendilerinden biri olarak onun kâfir olduğunu iddia etmeleri böyle ifade edilmiştir. Arapçada bir üslûp vardır. Bir delili de (Tevbe, 126) ayetidir(Ç.)

[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/441-442

[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/442-443

[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/443

[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/443-445

[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/445

[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/445-446

[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/447

[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/447

[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/448

[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/449

[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/449

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/450-451

[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/451-452

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/452-453

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/453-454

[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/454-456

[79] Yani müfessırimiz Râzî. (Ç.)

[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/456-457

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/458-459

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/460

[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/460-461

[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/461

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/461-462

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/462-463

[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/463-464

[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/464-465

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/465

[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/465

[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/465-466

[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/466-467

[93] Buhâri, Gusl. 23-24; İbn Mâce, Taharet, 80 (1/178).

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/467-468

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/468-469

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/469

[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/469

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/469-470

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/470

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/470

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/470-471

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/471

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/472

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/472

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/472

[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/472-473

[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/473-474

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/474-475

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/475-476

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/476

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/476

[112] Muvattâ, Zekat, 42 (1/207).

[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/476-477

[114] Tirmlzî, Zekat. 11 (3/27); Müsned, 1/223, 285.

[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/477-478

[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/478

[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/479

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/479

[119] Yahudilerden bu fırkanın Hz. Uzeyr hakkındaki bu iddiaları konusunda, daha başka deliller için bkz S. Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyyet, s. 358-361.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/480

[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/481-482

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/482-483

[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/483

[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/483-484

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/484

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/484

[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/485

[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/485

[128] Razî'nin adını vermediği bu zatın kim olduğunu çıkaramadık. (Ç.)

[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/485-486

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/486-487

[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/487

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/487-488

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/488

[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/488-489

[135] Buhâri, Meğa2î, 29 (5/47); Müslim, Cihâd, 125 (3/1431).

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/489

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/489-490

[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/490

[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/490-491

[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/492

[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/492

[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/493

[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/493

[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/493-494

[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/494

[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/494

[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/495-496

[148] Müsned, 4/197.

[149] Buharı, Zekat, 4 (2/111) kısmen.

[150] Müsned, 5/366.

[151] Müsned, 5/168.

[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/496-498

[153] Buhâri, Vasâya, (3/189); Müslim, Zekat. 94-97 (2/717-718).

[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/498-499

[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/500

[156] Ebu Davud, Zekat, 5 (2/100): İbn Mâce, Zekat, 4 (1/570).

[157] Müsned, 1/12.

[158] Ibn Mace, Zekat, 3-5 (1/570-571).

[159] Benzeri bir hadis: Tirmizi. Zekat, 12 (3/29)

[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/500-501

[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/501-503

[162] Böylece onun yüzü. böğrü ve sırtı bu vebale iştirak eder. (Ç.]

[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/503-505

[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/505

[165] Haram aylardan, peşpeşe gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem boyunca, üç ay süre ile silah bırakmak, yağma yapmamak zor geldiğinden ve hacc mevsimini sabitleştirmekte dünyevi faydalar gördüklerinden Araplar, he üç senede bir, araya bir ay kalarak, gerçekte Muharrem olan zamanı kutsallıktan çıkarıp, bu seneye "nesi (Kebise)' senesi" d;yo'. Muharremi; Safer'e ertelemiş oluyorlardı.

[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/505-506

[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/507

[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/507-508

[169] Müslim, Sıyâm, 202 (2/281); Ebu Davud, Savm, 56 (2/323).

[170] Kenzu’l-Ummal, 8. cilt, 24236. hadis

[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/508-510

[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/510-512

[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/512

[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/512-513

[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/514

[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/514-517

[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/517-519

[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/519

[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/519-520

[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/520

[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/520-521

[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/521

[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/521

[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/522

[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/522

[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/522-523

[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/523-524

[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/524

[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/524-525

[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/525

[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/526

[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/526

[193] Buhârî, Menâkıb, 25 (4/169); Müslim, Zühd, 75 (4/2310).

[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/526-527

[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/527-528

[196] Müsned , 3/432.

[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/528-533

[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/533-536

[199] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/536

[200] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/536-538

[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/538-539

[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/539-540

[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/540

[204] Beyhaki, Sünen, 10/35-36; Tergib, 2/622.

[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/540-541

[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/541

[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/541-542

[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/542

[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/542

[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/543-544

[211] Buhârf, İ'tisâm, 21 (8/157):(Benzer hadis), Müslim, Akdiye, 15 (3/1342).

[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/544-545

[213] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/545

[214] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/545-546

[215] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/546

[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/546-547

[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/547

[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/547-548

[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/548

[220] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/548

[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/548

[222] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/549

[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/549

[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/549

[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/549-550

[226] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/550

[227] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/550

[228] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/550-551

[229] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/552

[230] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/552

[231] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/553

[232] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/553