Bu sûre -son iki ayeti
müstesna Medenidir Son iki ayet ise Mekki dir. Ayet sayısı 129
olup, Mâide sûresinden sonra nazil olmuştur.
"Allah ve
Resulünden, muahede yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur: Ey müşrikler,
haydi yeryüzünde dört ay daha dolaşın.
Bilin ki siz Allah'ı aciz bırakabilecekler değilsiniz. Allah muhakkak ki
kâfirleri rüsvay edecektir" (Tevbe 1-2).
Keşşaf sahibi şöyle
demektedir: "Bu sûrenin pekçok ismi vardır. Meselâ Berâe, Tevbe,
Mukaşkışe, Mübaşire, Müşerride, Muhziye, Fâdiha, Musire, Hâfire, Münekkile,
Müdemdime ve Sûretu'l-Azâb." Keşşaf sahibi, sözüne devamla şöyle
der:"Zira bu sûrede,mü'minlerin tevbelerinin kabulünden ve tevbeye
muvaffak kılınmalarından bahsedilmektedir.
Bu sûreye, nifaktan
uzaklaştırdığı için Mukaşkişe, münafıkların iç yüzlerini deşeleyip ortaya
serdiği için Müba'sire, ve o gizlilikleri meydana çıkardığı için Müsîre; onları
eşelediği için Hâfire; münafıkları rüsvay ettiği için Muhziye; onları
cezalandırdığından Münekkile; ürküttüğü için Müşerride denilmiştir.
Huzeyfe'nin şöyle
dediği rivayet edilmiştir: "Sizler bu sûreye, Tevbe sûresi adını veriyorsunuz.
Allah'a yemin olsun ki bu sûre, hiç kimseyi hariç bırakmaksızın herkesi sarsmış
ve sorgulamtştır."
İbn Abbas'tan da, bu sûre
hakkında şöyte dediği rivayet edilmiştir: "Bu sûre, Fâdıha (münafıkların
sırlarını ortaya döküp, onları rezil rüsvây eden)dir. Bu sûre, hep münafıklar
hakkında nazil olmuş ve onların durumuyla ilgilenmiştir. Öyle ki biz, nerdeyse
hiç kimseyi dtşarda bırakmayacağından endişelendik. Enfâl Sûresi Bedir; Haşr
Sûresi de, Benî Nadîr hakkında nazil olmuştur."[1]
Şayet, "Bu
sûrenin başına, besmelenin yazılmayışının sebebi nedir?" denilirse, biz
deriz ki:
Alimler bu hususta şu
izahları yapmışlardır:
Birinci izah: İbn
Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben, Osman İbn Affân'a şöyle
dedim: "Sizin, Mîûn'dan olan Berâe {Tevbe) süresiyle, Mesânî'den olan
Enfâl sûresini birleştirerek araya besmele koymamanızın sebebi nedir?"
Bunun üzerine Hz. Osman şöyle dedi: "Hz. Peygamber (s.a.s), her ne zaman
kendisine bir sûre nazil olsa, "Onu, falan yere koyun!" derdi. Berâe
suresi ise Kur'an'ın en son nazil olan sûrelerindendir. Dolayısiyle Hz.
Peygamber, onun nereye konulacağını beyân etmeden irtihâl etti. Berâe sûresi
ile Enfâl Sûresi'nin anlattıkları hususlar birbirine yakın olduğu için, bu iki
sûre peşpeşe yazılmıştır. " Kâdî şöyle demektedir: "Hz. Peygamber
(s.a.s)'in, bu sûrenin, Enfâl suresinin peşinden gelen bir sûre olduğunu beyan
etmediği söylenemez. Zira Kur'an, gerek Allah, gerekse Resulü tarafından
nakledildiği biçimde tertib edilmiştir. Binâenaleyh şayet biz, bazı sûrelerin
tertibinin Allah'dan, yani vahiy yoluyla olmadığını caiz görürsek, aynı şeyi diğer
sûreler ve tek bir sûrenin ayetleri hakkında da caiz görebiliriz. Halbuki bunu
caiz görmek ise, İmâmiyye'nin, "Kur'an'da fazlalık ve noksanlıklar
vardır" şeklindeki iddiasını benimseyip caiz görmek manasına gelir. Bu da,
Kur'an'ı hüccet olmaktan çıkarır. Aksine, doğru olan, Hz. Peygamber'in vahye
dayanarak, Enfâl sûresinden sonraya koyma emrini vermiş olması ve sûrenin
başındaki besmeleyi de, onun yine vahye dayanarak hazfetmiş olmasıdır?
İkinci izah: Bu
konudaki ikinci izah da Ubeyy İbn Ka'b'den rivayet edilen şu husustur: O şöyle
demiştir: "Ashâb, şundan ötürü bu zanna kapılmıştı: Enfâl sûresinde
ahidler zikredilmiş, Berâ'e sûresinde ise ahidlerin geri alınması meselesi
bulunmaktadır. İşte bu yüzden, o sûreler yanyana konulmuştur."
Avnı soru burada da söz
konusudur.
Çünkü bu izah ancak
biz, "ashâb, bu sûreyi, işte bu sebepten dolayı kendiliklerinden Enfâl
sûresinden sonraya koymuşlardır" dediğimizde tamam olur.
Üçüncü izah: Sahabe,
Enfâl ve Tevbe sûrelerinin, tek sûre mi, yoksa iki ayrı sûre mi olduğu hususunda
ihtilâf etmiştir. Bu cümleden olarak bazıları şöyle demişlerdir: "Bu iki
sûre, tek bir sûredir. Zira, her iki sûre de savaş hakkında nazil olmuş olup,
bu iki sûrenin toplamı da, yedi uzun sûrelerden olmuş olur ki, bunların sayısı
da böylece yediye baliğ olmuş olur. Bunlardan sonra da, Mîunlar (ayet sayısı
yüz civarında olanlar) gelirler. " Bu görüş açıktır. Zira, bu iki sûre
beraberce, 206 iikiyüzaltı) ayet olup, her ikisi de tek bir sûre durumundadır.
Ashabtan bazısı da bu iki sûrenin, ayrı ayrı iki sûre olduğunu söylemişlerdir.
Binâenaleyh, sahabe arasında bu konuda bir ihtilâf zuhur edince onlar, "Bu
iki sûre, ayrı ayrı iki sûredir" diyenlerin görüşüne dikkat çekmek için,
aralarında bir boştuk bırakmışlar; "bu iki sûre, tek bir sûredir"
diyenlerin görüşüne de dikkat çekmek için, bu iki sûre arasına besmeleyi
yazmamışlardır. Bu görüşe göre de, bizim, İmamiyye'nin mezhebini caiz görmemiz
gerekmemiş olur. Bu böyledir, zira sahabe arasında bu hususta bir karışıktık,
bir kapalılık meydana gelince, onlar bu iki görüşten birisine kesinlikle hüküm
vermeyip, bu kapalılığın her zaman sözkonusu olduğuna delâlet edecek bir
şekilde muamelede bulunmuşlardır. Binâenaleyh onlar, bu kadarcık bir şüphede
müsamahalı davranmayınca, "adam sende!" demeyince, bu, onların
Kur'an'ı tahrif ve tağyirden koruma hususunda ne kadar titiz olduklarına ve ne
kadar şedîd, müsamahasız olduklarına delâlet eder ki, bu da İmâmiyye'nin
görüşünü iptal eder.
Dördüncü izah: Allah
Teâlâ, Enfâl sûresini, mü'minlerin birbirlerini dost edinmelerinin ve
kâfirlerden de tamamiyle uzak durmalarının gerekliliğini belirterek sona
erdirmiştir. Daha sonra da, işte Cenâb-ı Hak bu hususu, "Allah'dan ve
Resulünden bir ültimatomdur" çrevbe, i) ayetiyle açıkça beyân etmiştir.
Bu, daha önceki sözün bir tekidi ve onun ifade edilmesi mahiyetinde olunca,
aralarına bir fasılanın girmesi gerekmiştir. Binâenaleyh, bu iki sûrenin başka
başka sûreler okluğuna dikkat çekmek için, aralarına bir fasıla sokulmuş; bu
mananın, bizzat o cananın aynısı olduğuna dikkat çekmek için de, aralarında
Besmele'nin yazılması terkedilmiştir.
Beşinci İzah: İbn
Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Ali (r.a)'ye. "Bu iki sûre 3rasında
niçin Besmele yazılmadı?" diye sorduğumda, o, "çünkü Besmele bir
ezandır (emniyeti ifade eder). Halbuki bu sûre kılıçla vuruşma ve ahidlerden •
âzgeçmeyi emretmiş olup, bunda bir emân manası yoktur" dedi." Rivayet
:--nduğuna göre, Süfyan b. Uyeyne aynı şeyi söyleyerek, bu hususu, "Size
ilümanca selam verene, dünya hayatının geçici menfaatini isteyerek, "Sen
mü'min değilsin" demeyin "{Nisa. 94) ayetini delil getirerek te'kid
etmiştir. Ona. "Hz. Peygamber (s.a.s), harbî olan kâfirlere Besmele ile
mektup yazmıyor muydu?" denildiöinde. su cevabı verdi: "Bu, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in onları, direkt olarak Allah'a davet etmesidir. Bu durumda Hz.
Peygamber (s.a.s)'in onlarla olan ahidlerini bir tarafa atması söz konusu
değildir. Baksana O (s.a.s), mektubunun sonunda, "Allah'ın selâmı,
hidayete tâbi olanlaradır" diye yazıyordu. Ama bu sûre savaşma hükmünü ve
ahidlerden vazgeçme hükmünü ihtiva etmektedir. Binâenaleyh bu ikisi arasındaki
fark ortaya çıkmaktadır.
Altıncı İzah:
Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Belki de Allah, bazı kimselerin,
besmelenin Kur'an'dan olduğu hususunda münakaşa edeceklerini bildiği için,
besmelenin her sûrenin başında bir ayet olduğuna ve onun, bu sûrenin başında,
bir ayet olmadığına, bu sebeple yazılmaması gerektiğine dikkat çekmek için pek
yerinde olarak yazılmamasını emretmiştir. Bu da, besmelenin diğer sûrelerin
başına yazıldığı için onun her sûreden bir ayet olması gerektiğine delâlet
eder.
"Allah ve
Resulünden muahede yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur: (Ey müşrikler,
haydi) yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Bilin ki siz Allah'ı aciz
bırakabilecekler değilsiniz. Allah, muhakak ki kâfirleri rüsvay edecektir"
(Tevt», 1-2) ayet-i kerimesi ile ilgili birkaç mesele vardır:
[2]
Berâe kelimesinin
manası, ilgi ve alâkanın kesilmesi, bağın sona ermesi demektir.
"Aramızdaki münasebetler kesildi; aramızda herhangi bir ilgi kalmadı!"
manasında olmak üzere, denilir. İşte, yine bu manada olmak üzere,
"Borçtan kurtuldum" denilir.
Hak Teâlâ'nın, bu
ayetin başındaki berâe kelimesinin merfû okunması hususunda şu iki görüş ileri
sürülmüştür:
a) Bu
kelime, mahzûf bir mübtedânın haberidir. Yani, fctjj oJû demektir. Ferrâ şöyle
demektedir: "Bunun bir benzeri de senin, güzel bir adama bakarak,
"Güzel, vallahi..." demendir. Yani, "Bu, vallahi güzeldir" demektir.
Lafzatullahın başındaki min harf-i cerri, ibtidâ içindir. Buna göre mânâ,
"Bu, Allah ve Resulünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere ulaşan,
gelen
bir ültimatomdur"
şeklinde olur. Bu, tıpkı senin, "Bu, falancadan falancaya bir
mektuptur.." demen gibidir.
b) liTjj
lafzının mübtedâ, ifadeleri mübtedânın sıfatı,
ifadesinin de, mübtedânın haberi olmasıdır. Bu, senin tıpkı,
"Temîmoğullarından otan bir adam, evdedir" demen gibidir.
Eğer: "Berâetin,
Allah ve Resulüne; muahedenin de müşriklere izafe edilmiş olmasının sebebi
nedir?" diye sorulacak olursa biz deriz ki: Allah, müşriklerle andlaşma
hususunda müsaade vermiştir.. Böylece de müslümanlar, Allah'ın Resûlüyle
birlikte bir araya geldiler ve o müşriklerle muahede yaptılar. Daha sonra da
müşrikler, ahdi bozdular. Bunun üzerine Allah da, onların ahdini bir kenara
atıp artık tanımamayı vâcib kıldı. Bu sebeple müslümanlar, kendilerini bundan
sakındıran şeye muhatap oldular da, onlara "Allah ve Resûlullah'ın, sizin
müşriklerle yapmış olduğunuz andlaşmalardan berî ve uzak olduğunu
bilesiniz.,." denildi.
[3]
Rivayet olunduğuna
göre Hz. Peygamber (s.a.s) Tebük Seferi'ne çıktığında, münafıklar geri kalarak asılsız
ve yalan haberler uydurunca, müşrikler ahidlerinı bozdular. Bunun üzerine,
Allah'ın Resulü onlarla olan ahidleri iptal ederek, durumdan da kendilerini
haberdar etti. Şayet, "Hz. Peygamber'in, ahdini bozması nasıl
caiz olur?" denilirse, biz deriz ki: Ahid, ancak şu üç sebepten dolayı
bozulabilir:
a) Peygamber
aleyhinde, o müşrikler tarafından gizli bir hainlik tertip edildiğinin ortaya
çıkması. Peygamberin de, onların vereceği zarardan endişelenerek, böylece,
ahdin bozulduğunu onlara da bildirmek için, peygamberin ahdini tanımaması.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer muahede eden bir topluluğun hainliğinden
endişeye düşersen, hak ve adalet üzere durumu kendilerine bildir ve ahidîerini
at..." (Enraı, 55-ve, "Onlar, içlerinden kendileriyle muahede ettiğin
kimselerdir ki, muahededen sonra her defasında ahidîerini bozarlar"
{Entti, 56) buyurmuştur.
b) Hz. Peygamber (s.a.s)'in, andlaşma yaparken,
bazı kimselere, zikredilen ~üddet hususunda, Allah'ın ahdin sona erdiğini
emretmesine kadar, o ahdi tanıyacağım şart koşmuş olmasıdır. Binâenaleyh Allah
Teâlâ, aralarındaki ahdin sona e'mesini emredince, işte bu şarttan dolayı ahid
de sona ermiş olur.
c) Ahdin,
bir zamana bağlanmış olmasıdır. Buna göre o müddet sona erince, ahid sona ermiş olur. Bu
"berâef'in ortaya konulmasından maksat ise, o müşriklerle, peygamberin
r-rar ahid yapmayacağını ve onlarla savaşmaya azimli olduğunu ortaya koymaktır.
5. üç halin dışında ahdi bozmak, kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, bir zulüm
ve va'adinden
dönmek gibi olmuş olur. Halbuki, Allah ve Resulü böyle bir şeyden berî ve
uzaktırlar. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak: "Muahede yaptığınız
müşriklerden size hiçbir eksiklik yapmamış düşmanlarınızdan hiçbir kimseye
aleyhinizde yardım etmemiş olanlar bu hükümden müstesnadır.. O halde onların
müddetleri bitinceye kadar ahıdlerini tamamlayın " (Tevbe, 4) buyurmuştur.
Bazı kimseler hariç, müşriklerin pekçoğunun ahidlerini bozdukları da söylenmiştir.
Bozmayanlar ise, Damra ve Kinâneoğullarıdır[4]
Rivayet olunduğuna
göre Mekke, hicretin sekizinci yılında fethedildi. O sırada Mekke Emîri Attâb İbn Useyd idi.
Bu sûrenin
inişi ise, hicretin dokuzuncu yılında olmuştur. Hz. Peygamber
(s.a.s), hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebu Bekr'i hacc emîri tayin etmişti.
Bu sûre nazil olunca, Hz. Peygamber, bu sûreyi haccda bulunanlara okuması için
Hz. Ali'ye talimat verdi.. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e: "Keşke, bu
sûreyi Ebû Bekir'e gönderseydtn de, o okusaydı!" denildiğinde Hz.
Peygamber, "Bunu benim akrabamdan olan birisinin îfa etmesi iyi olur"
dedi.
Hz. Ali yaklaşınca,
Ebu Bekir bir deve böğürtüsü duydu. Bunun üzerine o durarak: "Bu,
Resûluflah'ın devesinin sesidir" dedi. Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr'e katılınca,
Hz. Ebu Bekir: "Emir mi, oldun; yoksa, memur musun?" deyince, Hz.
Ali: "Memur!" dedi.. Sonra da, beraberce yürüyüp gittiler. Terviye
gününden önce, Ebu Bekr bir hutbe Trad etti ve haccdakitere, haccın
menâkisikinden (hükümlerinden) bahsetti. Kurban bayramının birinci günü,
Cemretü'l-Akabe'nin yanında da, Hz. Ali ayağa kalktı ve: "Ey nâs! Ben
size, Allah'ın Resulünün elçisi olarak gelmiş bulunmaktayım " dedi. Bunun
üzerine onlar: "Niçin?" dediler. Hz. Ali bunun üzerine onlara, {bu
sûreden) otuz veya kırk ayet okudu. Mücâhid'den bunun onüç ayet olduğu da
rivayet edilmiştir.. Daha sonra da Hz. Ali: "Ben şu dört şeyi açıklamakta
emrolundum:
1) Bu yıldan sonra hiçbir müşrik, bu Beytuflah'a
yaklaşamaz.
2) Hiç kimse, çıplak olarak Kabe'yi tavaf
edemez.
3) Cennete ateak mü'min olanlar girer.
4) Ahdi olan herkese verilmiş olan mühlete
riayet edilir."
Bunun üzerine onlar:
"Ey Ali, bizim, ahidlerimizi geri aldığımızı, bizimle o peygamber arasında
mızrakla vuruşma ve kılıçla savaşmanın dışında, bir ahdin bulunmadığını
amcanoğluna ulaştır tebliğ et” dediler.
[5]
Alimler, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in, hangi sebepten dolayı Hz. Ali'ye, bu sûreyi onlara okumayı emrettiği
ve bu mesajı onlara tebliğ ettirdiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden
olarak onlar şöyle demişlerdir: Bunun sebebi şudur: Ahid yapmayı ve onu
bozmayı, kişinin ancak akrabasından olan bir kimsenin üstlenmesi, bir Arap örfü
idi. Binâenaleyh, bunu şayet Ebu Bekir deruhte etmiş olsaydı, o zaman onlar:
"Bu, ahdi bozma hususunda bizim bildiğimiz âdetin hilâfınadır"
diyebilir ve bundan dolayı, bunu kabul etmeyebilirlerdi. Bunun üzerine, Hz.
Ali'nin bu işi üstlenmesi ile, onların bu tür mazeretleri ortadan kalkmış oldu.
Şu da ileri
sürülmüştür Hz. Peygamber (s.a.s), hacc emirliğini Hz. Ebu Bekir'e verince,
kalblerini hoşnut etmek ve etrafını gözetmek için, tebliğ işini de Hz. Ali'ye
vermiştir.
Şu da ileri
sürülmüştür: Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir'i hacc mevsiminin emîri olarak tayin
etti; arkasından da bu mesajı tebliğ etmek üzere Hz. Ali'yi gönderdi. Böylece,
Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr'in arkasında namaz kılmış oldu ki, bu hareket tarzı
âdeta, Hz. Ebu Bekir'in imametine (halifeliğine) dikkat çekmek gibi oldu. Allah
en iyisini bilendir.
Câhız da bunu ortaya
koyarak, şöyle demiştir: "Hz. Peygamber {s.a.s), Hz. Ebu Bekir"i
hacılara emîr olarak gönderdi ve onu hacc mevsiminin emîri tayin etti. Hz.
Ali'yi de, insanlara, Berâe sûresinden birkaç ayet okuması için yolladı.
Böylece Ebu Bekir imam, Ali de, imâma uyan kimse oldu. Hz. Ebû Bekir hutbe
okudu, Ali de dinleyen oldu. Ebu Bekir, hacc mevsiminin emîri, hacıların önderi
ve onların âmiri idi. Halbuki, Hz. Ali
için böyle bir şey söz konusu olmamıştı.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
"Bunu. ancak akrabamdan olan bir kimse tebliğ eder" şeklindeki sözü,
Hz. Ali'nin, Hz. Ebu Bekir'den üstün tutulduğuna delâlet etmez. Ancak ne var
ki, Hz. Peygamber Araplara, aralarında maruf olan, bilinen bir şekilde muamele
etmiştir. Onların en büyük idarecisi, bir toplulukla andlaşma yaptığında ya da
onlarla muahedede bulunduğunda bu andlaşmayı ve muahedede bulunmayı, ancak
onun, meselâ kardeşi, amcası gibi, yakın akrabalarından birisi yapardı. İşte
bundan dolayı, Hz. Peygamber bu sözü söylemiştir.
[6]
"Yeryüzünde dört
ay daha dolaşın" buyruğu hakkında birkaç bahis bulunmaktadır:
Birinci bahis: Siyâhe
Kelimesi, az yiyip az içmekle beraber, yeryüzünde yürümek, uzun süre yürümek ve
şehirlerden, mamur olanlardan uzak kalmadır. Yemeyi içmeyi terkettiği için, bu
yönüyle de seyyaha benzediği için, oruç tutan kimseye de 'sâlih" denilir.
Müfessirler, ifadesine, "Yeryüzünde, istediğiniz gibi yürüyün, gezin
dolaşın..." manasını vermişlerdir. Halbuki bu, bir emir değildir. Aksine
bundan maksat, mübahltk, mutlaktık ve emânın tahakkuk edip, korkunun da zail
olduğunu bildirmektir. Yani, "Bu müddet içinde siz, öldürülmekten ve
savaşmaktan eminsiniz" demektir.
[7]
İkinci bahis:
Müfessirler şöyle demektedirler: "Bu, Allah tarafından müşriklere dört
aylık bir mühlet tanımadır." Dolayısiyle "Muahedesinin müddeti dört
aydan daha fazla olan kimseler, süreyi dört aya indirdiler.. Andlaşma
müddetleri dört aydan az olanlar da, onu dört aya çıkardılar. Bu duyurunun maksadı ise şunlardır:
a) Onların, kendi kendilerine düşünmeleri, bu iş
(yani İslam gerçeği) kendi lehlerine olarak ihtiyatlı tutumu izlemeleri ve bu
müddetten sonra, kendileri için sadece şu üç şeyin (İslâm'a girmek, yahut cizye
vermek yahud da kılıcı kabul etmek) söz konusu olacağını bilmeleridir. Böylece
bu durum onları, İslâm'ı açıktan açığa kabul etmeye sevketmiş olur.
b) Ahdi bozmanın, müslümanlara izafe edilmemesi.
c) Allah'ın, cihadı, bütün müşriklere teşmil
etmeyi, yaygınlaştırmayı dilemiş olmasıdır. Böylece Cenâb-ı Hak, ültimatomu da
herkese tamîm etmiş ve onlara dört aylık bir süre tanımıştır. Bu da, İslâm'ın
kuvvet bulması ve kâfirlerin korkutulması için olmuştur. Bu ise ancak,
ahidlerln bozulması ile gerçekleşebilir.
d) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in, gelecek yılda hacc yapmayı murad etmiş olmasıdır. Böylece
Hz. Peygamber, çıplak tavaf yapanları müşahade etmemek için, bu ültimatomu,
berâeti izhâr etmekle emrolunmuştur.
Üçüncü bahis:
İbnu'l-Enbari şöyle demektedir: "Hak Teâlâ'nın fe-sîhü emrinin başında bir
kavi fiili gizli olup, buna göre kelamın takdiri "onlara, yeryüzünde
dört ay daha dolaşınız" de!" şeklindedir. Veyahut da bu, Cenâb-ı
Hakk'ın tıpkı "Rableri de onlara gayet temiz bir içecek içirmiştir. Bu
şüphe yok ki sizin İçin bir mükâfattır. Sa'yiniz meşkur olmuştur
"(insan.21-22)ayetinde olduğu gibi, gâibten muhataba geçiştir
(iltifattır)!'
Alimler, bu dört avın
hanai avlar olduöu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Zührî'den şu rivayet edilmiştir:
"Berâe sûresi, şevval ayında nazil olmuştur. O halde bu dört ay. Şevval,
Zilka'de, Zilhicce ye Muharrem aylandır. Bu ayların, Zilhicce'nin yirmisi ile,
Muharrem, Safer, Rebîu'l-evvel ve Rebîulahir'den on gün olduğu da ileri
sürülmüştür Bu aylarda öldürme ve savaşmak haram kılındığı için, bu aylar hurum
(haram aylar) diye adlandırılmıştır. Şu halde "Eşhuru'l-hurum" (haram
aylar)da, öldürmek ve savaşmak haram olunca, bunlar, haram olmuş olurlar.
Şu da ileri
sürülmüştür: Bu müddetin dilimlerinden, kısımlarından biri haram aylardan
olduğu için, bu ayların hepsine "haram" adı verilmiştir. Zira,
Muharrem ayıyla beraber Zilhicce'nin yirmisi, haram aylara dahildir. Bu
müddetin, Zilka'de'ntn onundan başlayarak Rebîulevvelin onuna kadar devam
ettiği de ileri sürülmüştür. Çünkü, o sene yapılan hacc, kendilerinde bulunan "nesî"
(tehir etme, erteleme) uygulaması sebebiyle, o vakitte yapılmıştı. Daha
sonraysa ertesi senede hacc, Zilhicce'de yapıldı; bu da Veda Haccı'dır. Bunun delili ise, Hz. Peygamber'in, "Zaman
döndü de, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna rücû
etti..."[8]şeklindeki ifadesidir.
Cenâb-ı Hakk'ın,
''Bilin kisiz Allah'ı aciz bırakabilecekler niz"buyruğuna gelince,
bunun, "Bu zaman tanımanın, herhangi bir acziyyetten dolayı olmadığını;
tevbe edenler tevbe etsinler diye, bir maslahat ve lütuftan dolayı olduğunu
biliniz!.." manasında olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun "Allah'ı,
hiçbir surette acze düşüremiyeceğinizi bilerek, geziniz, dolaşınız. "
manasında olduğu da ileri sürülmüştür ki, bunun gayesi, "Ben size mühlet
tanıdım; ve sizi serbest bıraktım, salıverdim. O halde, teçhizat ve hazırlık
yapmaya dair yapılması mümkün olabilecek her şeyi yapınız. Zira, sizler Allah'ı
acze düşünmezsiniz. Aksine Allah, sizi aciz bırakır ve sizin üzerinizde hükmünü
yürütür " manasıdır. Bu ifadeye, "Bu mühlet, sizin Allah'ın elinden
kaçıp kurtulamıyacağınız hususunda asla endişe duyulmadığını bilmeniz için
verilmiştir. Zira siz, nerede olursanız olun, Allah'ın mülkünde ve O'nun
hükümranlığı altındasınız " manası da verilmiştir.
Cenâb-ı Hak
"Allah muhakkak ki kâfirleri rüsvây edecektir' buyurmuştur.
İbn Abbas, ayette bahsedilen rezil rüsvay etmenin, kâfirlerin dünyada
öldürülmeleri, âhirette de ilahî azaba duçar olmalarıyla olacağını beyân
etmiştir. Zeccâc da söyle demektedir "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlere karşı
mü'minlere yardım edeceğini tekeffül etmesidir, üstlenmesidir. İhzâ, utandırıcı
tarafları ortaya koyarak zelil kılma, alçaltma demektir. Bu kökten olan hizy
ise "utardırıcı ceza" manasına gelir.
[9]
"Ve, 6u Hacc-ı
Ekber günü, Aİİah'dan ve Resulünden insanlara şöyle bir ilâmdır: Allah
ve Resulü, müşrikleri himaye etmekten artık katiyyen uzaktır. Bununla
beraber eğer tevbe ve rücû ederseniz; bu sizin için hayırlıdır. Eğer yüz
çevirirseniz, şunu bilin ki, şüphesiz, siz Allah'ı aciz bırakabilecek
değilsiniz. O küfredenlere acıklı bir azabı müjdele!" (Tevbe, 3).
Bil ki, Cenab-ı
Hakk'ın, "Allah ve Resulünden muahede yapmış olduğunuz müşriklere
ültimatomdur" buyruğu müşriklere tahsis edilmiş tam bir cümledir. O'nun
"Ve bu, Hacc-ı Ekber günü, Aİİah'dan ve Resulünden insanlara şöyle bir
ilâmdır (Tevbe, 3) ifadesi de, birinci cümleye atfedilmiş diğer tam bir
cümledir. Ve bu, bütün insanlar hakkında umumî bir ifadedir. Zira bu, bu
hususla İlgili hükmün herkese gerekli olması bakımından mü'min ve müşrikin bilmesi
gerekli olan şeylerdendir. Binâenaleyh mü'minin, savaşılabilecek zamanı,
savaşmanın haram olduğu zamandan ayırdetmesi vâcibtir. Böylece Cenâb-ı Hak, bu
bildiriyi, haber herkese ulaşsın ve yayılsın diye, "en büyük
kalabalık" anlamına gelen "en büyük hacc günû"nde emretmiştir.
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
[10]
Ayette gece, ezan
kelimesi, i'lâm, bildirmek demektir.. Ezherî
şöyle demektedir: "Arapça'da, birine
birşeyi
bildirmek manasına:
denilir. O halde "ezan", izan (bildirmek) yerine geçen bir
isimdir. Hakikî masdar olan da îzân'dır. Namazın ezanı da bu manadadır. O halde
Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Bu, Allah ve Resulünden sâdır olup
insanlara ulaşan bir bildiri, bir
ilamdır" şeklindedir. Bu tıpkı senin,
"Bu, falancadan falancaya hitaben bir ilâmdır, bildiridir"
demen gibidir."
[11]
Alimler, hacc-ı ekber
(en büyük hacc) gününün ne olduğu hususunda
ihtilaf etmişlerdir. Bu
cümleden olarak, İkrime'nin rivayetine
göre, İbn Abbas (r.a) bunun, "arefe günü" olduğunu söylemiştir ki, bu
aynı zamanda Hz. Ömer, Sa'îd İbn el-Mühid'in görüşüdür. Hz. Ali'den
gelen iki farklı rivayetin biri de bu manadadır. Misver b. Mahreme'nin
rivayetine göre de Hz. Peygamber (s.a.s), arefe günü akşamı bir hutbe okuyarak:
"Şimdi bundan sonra biliniz ki bu hacc-ı ekber günüdür" buyurmuştur.
Atâ'nın rivayetine
göre, İbn Abbas (r.a), hacc-ı ekber gününün, Kurban Bayramı günü olduğunu
söylemiştir. Bu, Şa'bî, Nehâî ve Süddî'nin de görüşüdür. Hz. Ali'den gelen
ikinci rivayet de bu manadadır. Muğîre b. Şu'be ve Sa'îd b. Cübeyr de aynı
görüşü ifade etmişlerdir.
Bu hususta üçüncü bir
görüş de, İbn Cüreycin Mücâhid'den rivayet etmiş olduğu şu husustur: Mücahid,
hacc-ı ekber gününün, Mina günlerinin tamamı olduğunu söylemiştir. Bu, aynı
zamanda Süfyan es-Sevri'nin görüşüdür. O, şöyle derdi: "Hacc-ı ekber günü,
Minâ günlerinin tamamıdır. Nitekim, hâdisenin cereyan ettiği zaman parçasının
tamamı kasdedilerek mesela "Cemel günü" "Sıffın günü" denir.
Çünkü bu harblerden herbiri, o savaş günlerinin hepsinde devam etmiştir.
Hacc-ı ekber gününün,
"arefe günü" olduğunu söyleyenlerin delili, Hz. Peygamber'inHacc
Arafat'tan (ibarettir)"[12]
şeklindeki hadisidir. Bir de, hacc amellerinin en büyüğünün Arafat'ta vakfe
yapmak olmasıdır. Çünkü Arafat'ta vakfe'ye yetişen, o senenin haccına yetişmiş
olur ve ona yetişemeyen hacca yetişememiş olur. Binâenaleyh hacc, ancak o günde
meydana gelir.
Hacc-ı ekber gününün,
Kurban bayramı günü olduğunu söyleyenlerin delili şudur: "Çünkü tavaf,
kurban, traşve şeytan taşlamak gibi hacc amelleri ancak bu günde tamamlanır.
Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre, birisi onun atının geminden tutarak,
"Hacc-ı ekber nedir?" diye sorunca, o, "İçinde bulunduğun şu
gündür. Haydi, "hayvanımın gemini bırak" dedi. İbn Ömer (r.a),
Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (s,a.s)'in, Veda Haccında, şeytan taşlama
esnasında, Kurban bayramı günü durarak: "Bu, hacc-ı ekber günüdür"
dediğini rivayet etmiştir.
"Hacc-ı ekber
günü ile, o günlerin tamamı murad edilmiştir" diyenlerin görüşüne gelince,
bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu, tek bir "gün"ün, "birçok
gün" manasına alınmasını gerektirir ki, bu zahirin hilafınadır. İmdi
şayet, "Bu, niçin en büyük hacc (hacc-ı ekber) diye adlandırılmıştır?"
denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1)
"Umre", hacc-ı asgar (küçük hacc) diye adlandırıldığı için, buna da,
"hacc-ı ekber" (büyük hacc) denilmiştir.
2) Arafat'ta
vakfeye durmaya, hacc-ı ekber denilmiştir. Çünkü vakfe, haccın en büyük
farzlarındandır. Zira vakfeye yetişemeyen, hacca yetişememiş olur. Bununla,
Kurban Bayramı gününün kastedilmiş olması da bundan dolayıdır. Zira o günde
yapılan ameller de, hacc-ı ekberin en önemli fiillerindendir.
3) Hasan el-Basrî şöyle demektedir: "O gün,
kendisinde müslümanlar ile müşrikler bir araya gelmiş oldukları için ve o gün
ehl-i kitabın bayramlarına denk gelip, ne bundan önce, ne de bundan sonra bir
daha böyle denk gelmediği için, hacc-ı ekber günü diye adlandırılmıştır.
Böylece o gün, her kâfir ve mü'minin katında büyük kabul edilmiştir."
Esamm bu izahı, "Kâfirlerin bayramında gazab vardır" diye tenkid
etmiştir. Bu tenkid zayıftır. Çünkü bundan muradT o günün bütün grupların
(dinlerin), büyük ve kıymetli saydığı bir gün olmasıdır ve onu "en
büyük" diye tavsif edenlerden murad da, o gruplardır.
4) O yılda
hem müslümanlar, hem de müşrikler Kabe'yi haccettikleri için, bu adla
isimlendirilmiştir.
5) "En büyük", Arafat'ta vakfedir,
"en küçük" de, Kurban kesmedir. Bu, Atâ ve Mücâhid'in görüşüdür.
6) Hacc-ı
ekber, hacc-ı kırandır; hacc-ı asgar (küçük hacc) da, hacc-t ifraddır. Bu görüş
de, Mücâhid'den nakledilmiştir.
Daha sonra Hak Teâlâ,
bu i'lâm'ın neden dolayı olduğunu beyân ederek, "Allah ve Resulü,
müşrikleri himaye etmekten artık katiyyen uzaktır' buyurmuştur. Bu ifade ile
ilgili birkaç bahis vardır:
[13]
Birinci bahis: Birisi
çıkıp şöyle diyebilir: "Hak Teâlâ'mn, ''Allah ve Resulünden muahede yapmış
olduğunuz müşriklere ültimatomdur"(Tevte. i) ifadesi ile, "Allah ve
Resulü, müşrikleri himaye etmekten artık katiyyen uzaktır'1 (Tevbe, 2) ifadesi
arasında fark yoktur? Öyleyse bu tekrarın hikmeti nedir?" diyebilir.
Buna birkaç yönden
cevap verilebilir:
Birincisi: İlk ayetin
maksadı, bir beraatın (muhtıranın) bulunduğunu haber vermektir. İkincisinin
maksadı ise, bütün insanlara, meydana gelen ve neticelenen durumu bildirmektir.
İkincisi: Birinci
ayetten maksad, ahdin geri alınmasıdır. İkincisi ile ise, men ve tehdid yerine
geçen, dostluğun zıddı olan, bir muhtıra kastedilmiştir. (Bu iki ayet arasında)
böyle bir farkın bulunduğuna, "berâaf'in birinci ayette ilâ harf-i cerrt
ile, ikinci
ayette ise, min harf-i cerri ile kullanılmış olması delalet eder ki bunun
gayesi şudur: Allah Teâlâ, Enfal Sûresi'nin sonunda, müslümanlara, birbirlerini
dost edinmelerini emretmiş ve böylece de onların, kâfirleri dost edinmemeleri,
kâfirlerden uzak durmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Allah Teâlâ burada da,
mü'minlerin, yine mü'minleri dost edinmeleri gerektiğini ve müşriklerden uzak
durup, onları tenkid ve onlara lanet etmeleri gerektiği gibi, Hz. Peygamber'in
de böyle yapması gerektiğini beyan etmiştir. İşte bundan ötürü de, bunun
peşisıra, berâeti (uzaklığı) kaldıran "tevbe"yi zikretmiştir.
Üçüncüsü: Allah Teâlâ
birinci ayette, kendileriyle anlaşma yapılmış olup da, ahidlerini bozan
müşriklerden berî oluşu bildirmiş, bu ayette ise, bu berî (uzak) oluşu
gerektiren şeyin, onların küfür ve şirkleri olduğuna dikkat çekmek için, onları
belli bir vasıfla tavsif etmeksizin, "müşrikler"den uzak olmayı
belirtmiştir.
[14]
İkinci bahis: Hak
Teâlâ'nın, buyruğunda bir hazif vardır ve bunun takdiri, şeklindedir. Fakat sözden anlaşıldığı için,
bunun başındaki bâ harf-i cerri hazf edilmiştir.
Bil ki ayetteki
resûlühü kelimesinin merfû oluşu hususunda şu izahlar yapılır:
a) Bu,
mübteda olarak merfü olup, haberi mahzuftur. Takdiri ise, "Peygamberi de
onlardan beridir" şeklindedir. Bu mahzûf habere, "Allah" lafzı
celâlinin haberi delalet etmektedir.
b) Bu kelime
berkin lafzının tahtında mukadder olan zamire atfedilmiş olup, takdiri "O
ve peygamberi, müşriklerden beridir, uzaktır" şeklindedir.
c) Ayetteki
ennellâhe, mübtedâ olarak mahallen merfû olup, berîün de onun haberidir.
Resûlühü lafzı da, mübtedânın mahallineatfedilmiştir. Keşşaf sahibi şöyle
demektedir: "Bu ifade, enne edatının ismi üzerine atfedilerek mansub
olarak da okunmuştur. Çünkü bunun başındaki vâv, vav-ı ma'iyyedir. Yani
'"Allah, Resulü ile birlikte, o müşriklerden beridir" demektir. Bu
kelime, "civar"dan (Merur'a komşu oluşundan) ötürü mecrur olarak da
okunmuştur. Bu kelimenin kasemden ötürü de mecrur olarak okunduğu söylenmiş
olup, buna göre takdir, "Allah, Resulünün hakkına yemin olsun ki,
müşriklerden uzaktır" şeklindedir!'
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Bununla beraber eğer şirkinizden tevbe ve rücû ederseniz, bu sizin
için hayırlıdır" buyurmuştur. Bu ifade, Allah tarafından
tevbeye ve Allah ile Resûlullah'ın, kendilerinden berî olmalarına sebep olan
şirkten sıyrılıp çkmalarına bir teşviktir.
Allah Teâlâ,
"Eğer şirkten dolayı tevbeden yüz çevirirseniz, şunu bilin ki, şüphesiz siz, Allah'ı
âciz bırakabilecek değilsiniz" buyurmuştur. Bu, büyük bir tehdiddir. Çünkü
bu söz, Hak Teâlâ'nın onların üstüne en şiddetli azabı getirebileceğini
gösterir.
Daha sonra Hak Teâlâ
şöyle buyurdu: "O inkâr edenlere âhirette acıklı bir azabın olacağını
müjdele ki dünya azabı geçip bitince, âhiretteki ilahî azabdan kurtulunacağı
zannedilmesin. Aksine şiddetli azab, Kıyamet günü onlar için hazır
beklemektedir." Buradaki "müjdeleme" istihza için getirilmiştir.
Bu tıpkı, "Onların selamı dayak, ikramı sövmedir" sözüne benzer.
[15]
"Muahede
yaptığınız müşriklerden, size, hiçbirşeyi eksik yapmamış ve aleyhinizde
hiç bir kimseye yardım etmemiş olanlar, müstesna... Onların müddetleri
bitinceye kadar, ahidlerini tamamlayın. Çünkü Allah müttakîleri
sever" (Tevbe. 4).
Ayetteki yapılmış olan
bu istisnanın, ne ile ilgili olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
1) Zeccâc
bunun, (Tevbe, ıj ayetiyle ilgili olup,
takdirinin, "Ahidlerini bozmayan müşrikler
müstesna, bu, Allah ve Resulünden, muahede yapmış olduğunuz müşriklere bir
muhtıradır" şeklinde olduğunu söylemiştir.
2) Keşşaf
sahibi şöyle demiştir; "Bunun en iyi izahı, bu ifadenin, "(Ey
müşrikler) haydi yeryüzünde dört ay daha dolaşın"(Tevbe, 2) ayetinin
hükmünden yapılmış bir müstesna olmasıdır. Çünkü, (tefsir ettiğimiz ayetteki)
söz, müslümanlara yönelik bir hitabtır. Buna göre bunun takdiri: "Bu,
Allah ve Resulünden, kendileriyle ahid yapmış olduğunuz ve (ahidlerindeki)
hiçbirşeyi eksik yapmamış olan müşriklere bir ültimatomdur. Binâenaleyh
bunlarla olan ahdi tamamlayın" şeklindedir.
Bil ki Allah Teâlâ, bu
müşrikleri şu iki sıfatla tavsif etmiştir:
1) Ayetteki,
"Hiçbirşeyi eksik yapmamışlardır" ifadesi ile anlatılan husus.
2) Ayetteki,
"Aleyhinizde hiç bir kimseye yardım etmemiş olanlar" ifadesi ile
anlatılan husus. Bu hususta, en doğru görüşe göre, birincisi ile, onların
bizzat müslümanlara karşı savaşa yeltenmeleri; ikincisi ile de, diğer bazı
(kâfirleri) buna teşvik ederek, onlara yardım etmeleri ve onları savaşa teşvik
etmeleri kastedilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı
Allah"Onların müddetleri bitinceye kadar, ahidlerini tamamlayın" buyurmuştur. Bu,
"Şu iki yönden ahidlerini bozmayan kimselerin, ahidlerini tamamlayın;
ahidlerini tutanları, ahidlerini tutmayanlar gibi saymayın" demektir. Buna
göre mana, "onlara, o ahidlerini tastamam yerine getiriniz"
şeklindedir. İbn Abbas (r.a) şöyle demektedir: "Kinâneoğullarından bir
cabîlenin muahedeleri dokuz ay devam etti. Hz. Peygamber (s.a.s) onlarla olan bu
ahdi bozmadı."
Cenâb-ı Hak,
"Çünkü Allah müttakileri sever" buyurdu. Bu,
"İttika, bu iki kısım kâfirin {ahde vefa gösteren ile göstermeyenin) bir
tjtulmamasıdır" demektir. Yahut bu ifade ile şu murad edilmiştir: "Bu
kısım müşrikler, Mi bozmaktan ve andtaşmayı bırakmaktan sakındıkları için,
Allah tarafından, ahıdlerinin bozulmayıp korunmasına hak kazandılar."
Rivayet olunduğuna göre Bekiroğulları Kabilesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
bulunmadığı bir sırada, Huzaaoğullarına saldırdılar.[16]
Kureyşliler de onları silah vererek desteklediler, Derken Amr b. Salim el-Huzaî
elçi olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'e geldi ve şu şiiri okudu: "Allahim!
Kadîm baba dostumuz Muhammed'den istirham ediyorum: OKureyşltier sana
verdikleri sözde durmadılar, verdikleri ahdi bozdular. Vetîr mevkiinde uyurken
gece baskını yapıp rükû ve secde vaziyetinde bizi kılıçtan geçirdiler."
Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s,a.s) "Size yardım etmezsem, ben de zafer yüzü
görmeyeyim" diyerek (ona yardım vaadetti).
Bu ayetteki
kelimesi, dâd harfi
ile (sizinle olan ahidlerini
bozmazlarsa ) şeklinde de okunmuştur.
[17]
"Haram aylar
çıktığı zaman, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları esir
olarak yakalayın, onları hapsedin, onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer
tevbe ederler, namaz kılarlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü
Allah gafur ve rahimdir" (Tevbe. 5).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[18]
Leys şöyle demiştir:
"Arapça'da bir aydan çıkıldığı zaman, "Bu aydan çıktım (tamamladım);;
denilir." Ebu'l-Heysem buna "Arapçada
denilir. Bunun manası şudur?
Falanca aya girdik, yani onu giyindik." Böylece biz, o ayın yarısı
geçinceye kadar, ona gittikçe daha çok bürünmüş; sonra biz onu, ikinci yarısı,
gün be gün tamamlanınca, sanki kendimizden soyup çıkarmış oluruz" diye
izah etti ve şu şiiri söyledi:
Ben derim ki bu
hususta, tam izah şöyledir: Tıpkı nasıl bir yer bir şeyi kuşatıp onun zarfı,
kılıfı olursa, aynı şekilde bir zaman dilimi de, bir şeyi kuşatır ve onun adetâ
zarfı, kılıfı olur. Birşeyin mekânı, sarılan cismin dış yüzeyine temas
eden,saran cismin ic vüzevinden ibarettir. Binâenalevh birsev derisinden
stvrıliD cıktıöında. o. o derinin iç yüzeyinden, o satıhtan sıyrılıp çıkmış olur ki işte
bu yüzey gerçekte onun mekanıdır. Tıpkı bunun gibi, bir ay tamam olduğunda,
kendisini kuşatan şeyden sıyrılıp, başka bir aya girilmiş olur. O halde
"selh", birşeyin, belli bir mekandan ayrılıp çıkmasıdır. Binâenaleyh
bu, o şeyin, belli bir zamandan çıkıp ayrılması hakkında da kullanılmıştır.
Zira mekan ile zaman arasında çok sıkı ve tam bir ilgi vardır.
[19]
"Haram
Aylar" meselesini biz,
(Tevbe,2)ayetinin tefsirinde açıklamıştık: Bu aylar, Kurban Bayramı
gününden Rebi'üt-Âhir'in onuncu gününe kadar olan zamandır. Bunlara,
"haram" denilmesi Allah Teâlâ'nın o aylarda, öldürmeyi ve savaşı
haram kılmış olmasından dolayıdır.
Daha sonra Allah
Teâlâ, bu aylar sona erince, şu dört şeye müsaade etmiştir:
a)
"Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün'.'
Bu'ayet, mutlak
manada, yani nerede ve ne zaman olursa olsun, müşriklerin öldürülmelerini
emretmektedir.
b)
"Onları esir olarak yakalayın." Arapça'da lafzı, "esir" manasınadır.
c)
"Onları habsedin." "Hasr", bir şeyi, kendini kuşatan şeyin
dışına çıkmaktan men etmektir. İbn Abbas (r.a), Cenâb-ı Hakk'ın, bu tabir ile,
"Eğer kendinizi koruyabilirseniz, onları engelleyin, muhasara edin"
manasını kastettiğini söylemiştir. Ferrâ da, onların "hasr"ının,
Beytullah'dan uzak tutulmaları ve men edilmeleri olduğunu söylemiştir.
d)
"Onların bütün geçit yerlerini tutun'.' "Marsad", düşmanın rasad
edildiği (gözetildiği) yer demektir. Bu, Arapların, birisini gözettiğinde
söyledikleri "Falancayı gözetledim" şeklindeki deyimlerinden
alınmıştır.
Müfessirler bu ayetin
manasının, "Onların Beytullah'a, veya çöle veya ticarete gitmek için
tuttukları bütün yolların üzerinde oturup, gözetleyin" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Ahfeş, bu ayette bir hazfın bulunduğunu ve kelamın takdirinin, "Onların
bütün geçit yerleri üzerine.." şeklinde olduğunu söylemiştir.
Allah Teâlâ daha sonra
"Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar, zekat verirlerse, yollarını serbest
bırakın" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
[20]
Şafii (r.h) bu ayetle,
namazı terkeden kimsenin öldürüleceğine istidlal ederek
şöyle demiştir: "Çünkü Allah Teâlâ mutlak olarak bütün yollar ile kâfirlerin
öldürülmelerini mubah
kılmış ve sonra
ancak şu üç
şey birlikte yapıldığında, yani,
küfürden tevbe edildiğinde, namaz kılındığında ve zekat verildiğinde, onların kanını
haram kılmıştır. Dolayısıyla bu üç şey bir kimsede bulunmadığı zaman, onun
kanının (öldürülmesinin) mubah oluşunun asliyyeti üzere kalması gerekir."
Buna göre şayet bu
görüşte olmayanlar (Hanefîler), "Bundan murad, o ibâdetleri kabul edip,
onların farz olduğuna inanmak olabilir. Bunun delili de, zekat vermeyenlerin
öldürülmemeleridir" derlerse, Şafiîler şöyle cevap verirler: "Sizin
ileri sürdüğünüz bu şey, ayetin zahirini bırakmaktır. Zekat vermeyenin
öldürülmemesi meselesine gelince, bu tahsis görmüş (bir başka nass ile istisna
edilmiş)tir." Eğer onlar (Hanefiler), "Bu lafzın tahsis edildiğini
söylemek, niçin bu sözü, namaz ve zekatın farziyyetini ikrar etme[21]
manasına hamletmekten daha makbul olsun?" derlerse, biz deriz ki:
"Fıkıh usulünde şöyle bir kaide vardır: "Her ne zaman, bir lafzın
mecaz? manası ile tahsis edilmesi arasında bir tezad meydana gelirse, tahsisli
manayı tercih etmek evlâdır."
[22]
Hz. Ebu
Bekir es-Sıddîk (r.a)'in, zekatı
vermeyenler hakkında şöyle
dediği nakledilmiştir: "Ben, Allah'ın birlikte zjkrettiği
şeyleri birbirinden ayıramam." Belki de Hz. Ebu Bekjr (r a)
bununla bu gyetj kastetmjştir Çünkü
Allah Teâlâ, ancak tevbe eden, namazını kılan ve zekatını veren kimselerin
yollarının serbest bırakılmasını emretmiştir. Binâenaleyh Hz. Ebu Bekir (r.a),
zekat vermeyen mürtedlerle savaşmayı farz görmüştür. Onların zekâtın
farziyyetini inkâr etmeleri halinde bu hükmün böyle olacağı açıktır. Ama
onların, zekatın farz olduğunu kabul ettikleri halde, özellikle Hz. Ebu Bekir'e
vermekten imtina etmelerine gelince, Hz. Ebu Bekir'in, onların zekâtı
"halife"ye vermeyip, bundan imtina etmeleri açısından onlarla savaşmanın
farz olduğuna kâm olmuş olması da düşünülebilir. Onun bu husustaki görüşü,
tıpkı şeriatın diğer zahirî hükümlerinin bilinmesi gibi, Hz. Peygamber
(s.a.s)'în dininden anlaşılan bir şeydir.
[23]
Biz,
"tevbe"nin manasını, Bakara sûresinde (Bakara. 37) ayetinin tefsirinde ele almıştık.
Hasan el-Basrî şunu rivayet etmiştir: "Bir esir, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e duyuracak şekilde, üç defa, "Ben Muhammed'e değil, Allah'a tevbe
ederim" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), "Hakkı ehline verdi, onun
olduğunu bildi, onu sahn" buyurdu.
[24]
Allah Teâlâ'nın
"Yollarım serbest bırakın " ayetine gelince, buradaki
"yollar", "Beytullah'a giden
yofları " yahut, "İşlerini
görmek için gidecekleri yollar "
manasınadır. Allah, tevbe edip iman edenleri bağışlar ve onlara
rahmet eder. Burada şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ, bütün hayır
yollarını onlar için daraltmış ve onları çeşitli belâların içine atmış, sonra
da onların, küfürden tevbe etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri
halinde, dünyevî hertürlü afetten kurtulacaklarını beyan etmiştir. Binâenaleyh
biz de, Kıyamet günü durumumuzun böyle olmasını fazl-ı ilahiden umarız.
Dolayısıyla tevbe, nazarî (fikri) kuvveti, cehaletten; namaz ile zekat da,
amelî kuvveti, uygun olmayan şeylerden temizlemektir. Bu da, en mükemmel
saadetin, bunlara bağlı olduğunu gösterir,
[25]
"Eğer, o
müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver, ta ki Allah'ın 'kelâmını
dinlesin. Sonra onu emin olacağı bir yere kadar (selâmetle) ulaştır. Çünkü onlar
bilmeyen bir kavimdir" (Tevbe, 6).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[26]
Bu ayetin, daha önceki
ayetlerle münasebeti hususunda, İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir:
Müşriklerden birisi, Hz. Ali (k.v)'ye: "Biz, bu (muahede)
müddeti bittikten sonra, Allah'ın kelâmını dinlemek için veya
herhangibir ihtiyaçtan dolayı Peygamber'e gelmek istersek, öldürülür
müyüz?" deyince, Hz. Ali: "Hayır, çünkü Allah Teâlâ, "Eğer o
müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver- Ta ki Allah'ın ielammı dinlesin" buyurmuştur" der.
Bu sözün izahı şöyledir: Allah Teâlâ, haram aylar çıktıktan sonra,
müşriklerin öldürülmelerini emredince, bu, Allah'ın hüccetinin onların aleyhine
olarak devam ettiğine ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in, daha önce söylediği her
türlü delil ve beyyinenin, onların mazeretlerinin ve ileri sürecekleri şeylerin
kabuf edilmemesi hususunda yettiğine delâlet eder. Bu da, müşriklerden herhangi
birisinin, bir delil ve hüccet istemesi halinde, bu isteğinin nazar-ı itibara
alınmayıp, ondan müslüman olmasının, aksi takdirde öldürüleceğinin söylenmesini
gerektirir. Binâenaleyh bu hüküm kalblere doğunca (şâyî olunca), Allah Teâlâ
böyle bir şüpheyi ortadan kaldırmak için bu ayeti zikretmiştir. Bundan maksad,
bir kâfirin bir hüccet ve delil istemek için, yahut Kur'an'ı dinlemek için
gelmesi halinde, ona mühlet verilmesinin vacib olup, öldürülmesinin haram
olduğunu ve kendisini emin hissedeceği bir yere kadar ulaştırılmasının vâcib
olduğunu beyân etmektir. Bu da, öldürmeyi meşru kılmanın hikmetinin, din-i
İslam'ın kabulü ve tevhidin ikrarını temin olduğuna delâlet eder. Yine bu,
Allah'ın dini üzerinde tefekkürün, en yüce makam ve derece olduğuna delâlet
eder. Çünkü kanı helâl sayılan bir kâfir, kendisinin dinî tete açfefTca, bu helal sayılma hükmü ortadan kata
ve Peygamberin onu, emin olacağı bir yere kadar sağ salim ulaştırması vacib
olur.
[27]
Ayetteki ehad
kelimesi, ayette yer alan istecâre fiilinin açıklamış olduğu mukadder bir fiii
ile merfû olup; takdiri, şeklindedir, Bu kelimenin mübtedâ olarak
merfû olması caiz değildir. Çünkü, fiillerde âmil olan in edatı, fiilin
dışındaki şeye gelmez. (Gelmişse, orada hazfedilen bir fiil var demektir.)
Buna göre şayet,
"Ayetin takdiri sizin bahsettiğiniz gibi olduğuna göre, bu hakiki gerçek
tertibin terkedilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu husustaki hikmet,
Sîbeveyh'in bahsettiği şu husustur: "Araplar, en mühim olanı ve kendisiyle
daha çok ilgilendikleri şeyi öne alırlar." Biz burada, delilin zahirinin,
müşriklerin kanını akıtmanın mubah olduğunu gerektirdiğini beyan etmiştik.
Binâenaleyh, (sığınmaları halinde) onların kanının heder edilmekten korunmaya
daha çok itina gösterildiğine delâlet etsin diye, ehad kelimesi önce
zikredilerek bu tertibe riayet edilmiştir. Zeccâc şöyle demektedir: "Bu,
"şayet senden, onlardan birisi, Allah'ın kelamını dinleyinceye kadar
öldürülmekten emin kılınmasını talep ederse, onu emin kıl, himaye et"
demektir.
[28]
Mutezile şöyle
demiştir: "Bu ayet, Allah'ın kelâmını kâfir- mü'min, zındık-sıddîk herkesin
dinlediğine delalet eder. Halkın çoğunluğunun dinlediği şey ise, sadece bu
harfler ve bu seslerdir. Böylece bu, Allah'ın kelâmının, işte buharfler ve bu
seslerden ibaret olduğuna delâlet eder. Bu harfler ve seslerin kadîm olmadıktan,
zarurî olarak bilinen bir husustur. Zira, Allah'ınbu harflerle konuşması, ya
bir anda, yahut da sırayla olmuştur. Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hak bu harfleri
birden, aynı anda konuşmuşsa, bundan muntazam bir kelam meydana gelmez. Çünkü
söz ancak, bu harfler varlık âlemine ardarda ve peşpeşe girdikleri zaman
muntazam olur. Binâenaleyh, şayet o harfler ardarda değil de aynı anda meydana
gelecek olurlarsa, bir intizâm meydana gelmez, böylece de bir kelâm teşekkül
etmez. Ama o harfler ve sesler ardarda ve peşpeşe meydana geldiklerinde,
"önce olanın bitmesi, sonra olanın da (bundan sonra) meydana gelmesi
gerekir ki bu da, hadis olmayı, sonradan olmayı doğurur. Binâenaleyh bu,
Allah'ın kelâmının rnuhdes olduğuna delâlet eder" Mutezile sözüne devamla
şöyle der: "Şayet siz, Allah'ın kelâmı, harf ve seslerden başka bir
şeydir" derseniz (biz deriz ki) bu bâtıldır. Zira Allah'ın Resulü,
"Allah'ın sözü" ifadesiyle, ancak bu harf ve seslere işaret
etmiştir."
Haşviyye ile bazı
ahmak kimselere gelince, onlar, şöyle demektedirler: "Bu ayet ile,
Allah'ın kelâmının, ancak bu harfler ve sesler olduğu ve Allah'ın kelamının
kadîm olduğu sabit olmuştur. Binâenaleyh, harflerin ve seslerin de kadim
olduğuna hükmetmek gerekir."
Bil ki, Üstad Ebû Bekr
İbn Fûrek, şunu öne sürmüştür: "Biz, bu harf ve sesleri dinlediğimizde,
bununla birlikte Allah'ın kelâmını da duymuş oluyoruz." Ama diğer alimler,
onun bu görüşünü kabul etmemişlerdir. Zira o kadîm olan kelâm, ya bu harfler ve
seslerin bizzat kendisidir veyahut da bundan başka bir şey olur. Birinci görüş,
cahil kimselerin ve Haşviyye'nin görüşü olup, hiçbir akıllıya bunu söylemek
yakışmaz. İkincisi de bâtıldır; çünkü böyle olması halinde biz, harfleri ve
sesleri dinlediğimizde, bu harf ve seslerin mahiyetine muhalif olan diğer bir
şeyi de dinlemiş oluruz. Ancak ne var ki biz, zarurî olarak, bu harf ve sesleri
dinlediğimizde, bunun dışında başka bir şey duymaz; duyu organlarıyla,
bunlardan başka diğer bir şeyi de idrâk edemeyiz. Böylece, bu söz de itibardan
düşmüş olur.
Mutezile'nin görüşüne
karşı verilecek en doğru cevap, şöyle dememizdir: Bizim dinleyip durduğumuz bu
şeyler, size göre, Allah'ın kelâmının aynısı değildir. Çünkü Allah'ın kelâmı,
ilk defa yarattığı harfler ve seslerdir. Daha doğrusu o harfler ve sesfer, sona
ermiş, bitmişlerdir. Halbuki bizim dinleyip durduğumuz şey ise, insanın
yaptığı, meydana getirdiği, okuduğu harfler ve seslerdir. Binâenaleyh, sizin
bizim aleyhimize olarak söylediğiniz ve bizi ilzam etmek istediğiniz şey, sizin
aleyhinize de vaki olur.
Bil ki, Ebu Ali
el-Cübbaî, bu ilzamın çok kuvvetli olmasından dolayı, şaşırtıcı bir yol
tutarak, şöyle demiştir: "Allah'ın kelâmı, harflere ve seslere benzemeyen,
onlardan farklı bir şeydir. Ve o kelâm, her okuyucunun okumasıyla beraber devam
eder. " Mutezile bile, bu görüşün zayıflığı ve tutarsızlığı hususunda
mutabakat halindedirler. Allah en iyisini bilendir.
[29]
Bil ki bu ayet, dinde
taklidin yeterli olmadığına, mutlaka tefekkür etmenin ve düşünmenin gerektiğine delâlet
etmektedir. Bu
böyledir, zira taklid yeterli olsaydı, bu kâfire mühlet verilmemesi; aksine ona,
"ya iman edeceksin; yahut da seni öldüreceğiz" denilmesi gerekirdi.
Aksine, biz ona bunu söyleyemiyor, ona mühlet veriyor, korkuyu
ondan gideriyor ve bize de, onu, kendisini emniyette hissedeceği bir yere
ulaştırmamız vâcib olunca, biz bunun, ancak, dinde taklidin yeterli olmadığı;
tam aksine, mutlaka hüccet ve delilin gerekli olduğu gerekçesiyle olduğunu
anlamış oluyoruz. İşte bu sebepten dolayı, bir düşünme ve istidlalde bulunma
zamanı olsun diye, ona mühlet veriyor ve ona bir süre tanıyoruz.
Bu sabit olunca biz
diyoruz ki: Ayette, bu sürenin ne kadar olacağına delâlet eden herhangi bir
açıklama yoktur. Belki de, bunun miktarı ancak örf ile tayin edilir.
Binâenaleyh, her ne zaman bir müşrikte, onun hakkı, hakikati aradığı; istidlal
etmenin yollarını araştırdığına dair alâmetler görülürse, o zaman ona mühlet
tanınır, yakası da bırakılır. Yok, eğer onda, hakdan yüz çevirdiğine,
yalanlarla oyalayarak zamanı geçiştirdiğine dair bir şeyler hissolunursa, o
zaman ona iltifat edilmez. Allah en iyisini bilendir.
[30]
Bu ayette zikredilen
bir başka husus da, o müşriğin Kur'an'ı dinlemek
istemesidir. Bu sebeple
biz diyoruz ki, onun
delilleri dinlemesi ve
şüphelerine karşı cevap talebinde bulunması da, bu hususa dahildir. Bunun
delil şudur: Alllah Teâlâ, o emin
kılmanın ve himaye etmenin vâcib olduğunu, onun bilgisizliğine bağlamıştır.
Zira Cenâb-ı Hak, "Çünkü onlar, bilmeyen bir kavimdir" buyurmuştur.
Buna göre mana, "Bilmeyi istediği, hakka ulaşmayı arzuladığı için onu emin
kıl, himaye et" şeklinde olur. Şu halde, kendisinde böyle bir illet ve
sebep bulunan herkese emân vermek vâcib olur.
[31]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Ta ki Allah'ın kelâmını dinlesin..." ifadesi hakkında da şu izahlar
yapılmıştır.
a) Cenâb-ı
Hak, bu ifadeyle, Kur'an'ın tamamını dinlemesini murad etmiştir, Zira, delîl ve
beyyinelerin tamamı, Kur'an'dadır.
b) Cenâb-ı Hak, bu tabirle onun, Berâe sûresini
dinlemesini murad etmiştir. Çünkü bu sûre, müşriklere karşı nasıl muamele
edileceğine dair hükümleri ihtiva etmektedir.
c) Cenâb-ı
Hak bu tabirle, delillerin tamamını dinlemesini murad etmiştir. Kur'an-ı Kerim,
delillerin büyük bir çoğunluğunun yerine geçen bir kitap olduğu için, burada
özellikle zikredilmiştir.
Cenâb-ı Hak,
"Sonra onu emin olacağı bir yere kadar selamette ulaştır'1
buyurmuştur. Bu, "Onu, içinde, gerek canları gerekse malları hususunda
kendilerini emniyyette hissedecekleri kavimlerinin memleketlerine ulaştır"
demektir. Ancak bundan sonra, onlarla savaşmak ve onları öldürmek caiz olur.
[32]
Fukahâ şöyle demiştir:
"Meselâ, İslâm'a girme ümidiyle Allah'ın kelâmını dinlemek gibi şer'î bir
maksat; yahut da ticari bir gayeyle yurda girmek için eman dilemiş
olması hariç, kâfir olan bir harbî (kendisiyle savaşılan), İslâm memleketine
girdiği zaman, malıyla beraber kendisi de ganimet malı olmuş olur. Binâenaleyh,
şayet o, bir çocuğun veya bir delinin emân vermesiyle İslâm beldesine girmiş
olursa, bunların emânlan da bir tür emân sayılır. Binâenaleyh o kimsenin
kendisini emniyyette hissedeceği yere ulaştırılması gerekir. Bu da o kimsenin
ve malının korunmuş bir vaziyyette, kendisi için emniyyet beldesi olan bir yere
ulaştırılmasıdır. Yine o müşriklerden, İslâm memleketine elçi olarak giren
olursa, bu elçilik de onun hakkında bir "emân" sayılır. Yine bir
kimse, İslâm beldesine bir mal almak gayesiyle girerse, hem onun matı, hem de
kendisi için emân söz konusudur. Aliah, en iyisini bilendir.
[33]
"O müşriklerin
Allah yanında, Resulü yanında nasıl bir ahdi olabilir? Mescid-i Haram'm
yanında muahede yaptıklarınız müstesnadır. O halde bunlar size karşı
doğrulukla hareket ederlerse, siz de kendilerine öylece doğrulukla muamele edin.
Şüphesiz ki Allah, sakınanları sever" (Tevbe. 7).
Bu ayetin başındaki
keyfe "nasıl?" kelimesi, istifhâm-t inkârî'dir. Bu, senin tıpkı,
"Beni geçemez, onun beni geçmesi uygun düşmez!" manasında,
"Senin gibi birisi nasıl olur da beni geçebilir!" demen gibidir.
Ayette bir hazf olup, bunun takdiri, "Yapılmış olan ahdi bozmayı
kalblerinde gizledikleri halde, buna rağmen, müşriklerle daha nasıl bir ahid
yapılabilir? Ahdi bozmayıp ona vefasızlık göstermedikleri için, Mescid-i Haram'da
kendileriyle ahidleştiğiniz kimseler müstesna. -Bunların, Kinâne ve
Damraoğulları olduğu söylenmiştir.- Siz, bunların akibetlerini gözetiniz.
Onları öldürmeyiniz.. Onlar, sizin ahdinize doğrulukla muamele ettikleri
sürece, siz de onlara, aynı şekilde doğrulukla muamele edin. Zira Allah
muttakileri sever
Yani,"Allah'ı sayan herkes, ahid yapmış olduğu kimselere karşı, ahdini
tastamam îfâ eder" demektir. Allah en iyisini bilendir.
[34]
"Onların nasıl
ahdi olabilir ki; eğer size galebe ederlerse hakkınızda ne bir yemin ne de
bir vecibe gözetip tanımazlar. Sizi ağızJarıyla (güya) hoşnut ederler, fakat
kalbleri dayatır. Onların çoğu fâsıkdırlar. Onlar, Allah'ın ayetleri mukabilinde az
bir pahayı satın aldılar da, O'nun yolundan halkı zorla men
ettiler. Gerçekten,
onların yapageldikleri şeyler ne kötüdür! Onlar bir mümin hakkında ne
bir yemin, ne de bir vecibe gözetip tanımazlar. Onlar, taşkınlarınta
kendileridir" (Tevbe, &-10).
Bil ki, Cenâb-ı
Hakk'ın, bu ayetin başındaki keyfe tabiri, müşriklerin sözlerinde durmalarının
ihtimal verilmeyen, uzak görülen bir şey olduğunu ifade etmek için tekrar
getirilmiştir. Malûm olduğu için de, fiili hazfedil mistir. Yani, "Onların
halleri, yeminlerini ve ahidlerini kuvvetlendiren birtakım şeylerin geçmesinden
sonra, size galip gelmeleri halinde herhangi bir ahde ve andlaşmaya vefa
göstermeyip, sizin hakkınızda bunları devam ettirmeyecekleri bir vaziyet olduğu
halde, onlarla nasıl başka bir ahid yapılır?" demektir. İşte ayetin ifade
ettiği mana budur.
Bu ayette bulunan
lafızların açıklanması gerekmektedir. Arapça'da, bir kimseden üstün olduğun
zaman, iyine damın üzerine çıktığın zaman,
denilir.
Leys de şöyle
demiştir: "Zuhur", bir şeyi elde etmek, onu elde etmeye muvaffak
olmak demektir. denildiğinde, bunun manası, "Allah o müslümanları o
müşrikler üzerine yüceltti, üstün getirdi" şeklinde otur. Cenâb-ı Hakk'ın,
"Su suretle de galip çıktılar" (Sat, 14) ve "O hak
dini bütün dinlerden üstün kılacaktır"(Sat. 9) ayetleri de bu manadadır.
Yani, "onu, bütün dinlere üstün kılmak, üstün getirmek içindir, demektir.
Bu husustaki sözün özü
şudur: Başkasını yenen kimsede, bir kemal sıfatı meydana gelir. Böyle olan
herkes, kendisini galip ve üstün görür.. Mağlup olan ise, noksanmış gibi otur.
Noksan olan da, kendisini gösteremez, noksanlığını gizler.. Böylece zahara
fiili, kinaye yoluyla, galip gelmek manasına gelmiş olur. Zira galip gelme manası
da onun levâzımındandtr, zarurî sonuçlanndandır. Binâenaleyh, tabiri
"Onlar size güç yetirirlerse, size galip gelirlerse..." manasını
taşımaktadır. "Gözetip tanımazlar.. buyruğu hakkında Leys şöyle
demektedir: "Arapça'da "gözetme" anlamında denilir. Bu, kişinin
birini beklemesi, gözetlemesi, gözetmesi anlamına gelir. Yine Arapça'da
bekçileri, muhafızları manasında, "kavmin bekçisi..." denilir."
Ayette "Sözüme bakmadın" (Tâha,94)varid olup, manası "sözümü
tutmadın, onu gözetmedin" demektir.
[35]
Ayetteki iII kelimesine
gelince, bu hususta da şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Bu, "ahid" anlamına gelir. Nitekim
şair şöyle demiştir: "Biz onların, ahidlerinden caydıklarını gördük.. Oysa
ki,ahid ve söz sahibi olan kimse, (bundan cayarak), yaian söylemez..."
Burada ili, ahid manasındadır.
b) Ferrâ,
ili kelimesinin yakınlık, karabet manasına geldiğini söylemiştir. Nitekim
san "Hayatın hakkı için, senin
Hassan Kureyş'e olan
yakınlığın, deve yavrusunun, deve kuşu yavrusuna olan yakınlığı gibidir"
demiştir.
c) iII kelimesi,
yemin anlamındadır Nitekim Evs Ibn Hacer beytinde, bu kelimeyi yemin manasında
kullanmıştır. Yani, "yemin.." demektir.
d) İli kelimesi, Allah (c.c)'ın isimlerindendir.
Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a)'in, Müseylime'njn hezeyanlarını dinlediğimde, "Bu
söz, İll'den (Allah'dan) sudur etmez!.." dediği rivayet edilmiştir. Zeccâc
bu görüşü tenkit ederek, "Allah'ın isimleri, gerek hadislerden, gerekse
Kur'an'dan öğrenilmiştir. Hiç kimsenin, "Yâ İliu!" dediği
duyulmamıştır" demiştir.
e) Zeccâc
şöyle demektedir: "Bana ve Arapça'nın muktezâsına göre, gerçekte ili
kelimesi, bir şeyi keskinleştirme anlamındadır. Nitekim, Arapça'da, kargıya
itle denilmiş olması bu manadadır. Yine "şekilli, dik ve güzel
kulaklar" manasında olmak
üzere, denilir.
f) el-Ezherî şöyte demTştir: "îl",
Cenâb-ı Allah'ın İbranice'deki isimlerinden birisidir. Bunun Arapçalaştırılmış
olması ve böylece de İli denilmiş olması mümkündür.
g) Bazıları şöyle demişler: "Bu kelime,
birşey saf hale gelip parladığında, Arapların, bunu ifade için kullandıktan fiilinden
alınmıştır.lnci satana (incilerin) parlaklığından ötürü, denilmesi de bu
köktendir. Yine parlaklıkta, kargıya benzeyen kulağa da, denilir. Arapçada,
denilir, yani, "Onun, sesini yükselttiği bir iniltisi vardır"
demektir. Kadın vaveyla kopardığında, İlgili denilir. O halde ahd, bozulma
şaibelerinden arınmış, uzak ve adetâ parlak olduğu için, "ili" adını
almıştır; yahut da, cemiyetler anlaşma yaparken, seslerini yükselttikleri ve
onu ilan ettikleri için bu ismi almıştır.
[36]
Cenâb-ı Hakk'ın
"ne de bir vecîbe (gözetirler)" ifadesindeki "zimmet" ahd manasında
olup, cem'i zımem ve zimâm şeklinde gelir. Zimmet, "insanın üzerine
gerekli (vacib) olan her şey" manasınadır ve bu zayi etme (gereğini
yapmama) halinde, ilgilinin kınanmasına sebep olacak şeydir. Ebu Abdullah şöyle
demiştir: "Zimmet, kendisinden dolayı utanılan, yani ondan dolayı
zemmedilmekten kaçınılan
şey demektir. Nitekim,
"O, kendi kendini ktnadı, tenkid etti" manasında denilir. Bunun bir
benzeri de 4*^ (günahtan kaçındı),
(günahtan vazgeçti) ve (zorluktan çekindi) fiilleridir. Cenab-ı
Allah'ın "Sizi ağızlarıyla güya hoşnut ederler, fakat kalbleri
dayatır" ifadesi, "Onlar dilleri ile tatlı ve güzel sözler söyterler,
halbuki kalblerinde bunun tam aksi bulunur. Çünkü onlar, içlerinde sadece
kötülük ve eğer oelirse size ezivet etme
niyeti tutarlar" demektir.
Allah Teâlâ,
"Onların çoğu âşıklardır"
buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili şu iki soru vardır:
Birinci soru: Bu
sıfatı taşıyanlar, kâfirlerdir. Küfür ise, fısktan daha çirkin ve kötüdür. O
halde, Cenâb-ı Hakk'ın onları iyice zemmedilmeleri gereken bir yerde,
"fâsıklar" diye tavsif etmiş olması nasıl güzel ve yerinde
olabilir?"
[37]
İkinci soru:
Kâfirlerin hepsi fâsıktır. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah'ın, "Onların çoğu
fasıklardır" demesinin manası ne olabilir?
Birinci soruya şu
şekilde cevap verilebilir: Kâfir, dini hususunda bazan âdil, bazan da fâstk ve
kötü nefisli olur. Bundan dolayı, bu ayetle murad edilen, ahid bozmayı âdet haline
getiren o kâfirlerin ekserisinin, gerek dinleri hususunda, gerekse kavimleri
nezdinde fâsık olmalarıdır. Binâenaleyh "fâsık" vasfı da, iyice
tenkidi ifade etmektedir.
İkinci sorunun cevabı
da, geçen cevabın aynısıdır. Çünkü kâfir ba2an, yalandan, ahdi bozmaktan, hile
ve tuzaktan sakınır, bazan da bu işleri yapar. Böylesi insanlar, bütün
insanlara ve bütün dinlere göre kınanmıştır. O halde ayetteki, "Onların
çoğu {asıklardır" ifadesiyle, "Onların çoğu, bu kötü sıfatlara
sahiptir" manası kastedilmiştir.
İbn Abbas (r.a) da bu
ayet için, "O kâfirlerin bir kısmının müstüman olup şirklerinden tevbe
etmeleri ihtimali vardı. Nitekim bu hal gerçekleşti. İslam'ı kabul edecek
olanların bu hükmün haricinde kaldığını göstermek üzere, "Onların çoğu
{asıklardır" demiş olması uzak bir ihtimal değildir" demiştir.
Allah Teâlâ
"Onlar Allah'ın ayetleri mukabilinde,
az bir pahayı satın
aldılar da. O'nun yolundan halkı zorla men ettiler" buyurmuştur. Bu
hususta şu iki görüş vardır:
1) Bununla,
müşrikler kastedilmiştir. Mücâhid şöyle der: "Ebu Süfyanb. Harb, kendi
müttefiklerine ziyafet vermiş, Hz. Peygamberin müttefiklerini (bunun dışında)
bırakmıştır. Bunun üzerine onlar, bu
ziyafetten dolayı, aralarında olan ahdi bozmuşlardır.
2) Bu ayette
bahsedilenlerin, ahdi bozma hususunda müşrikleri destekleyen bir grup yahudi
olması da uzak bir ihtimal değildir. Binâenaleyh bu tabirden maksad, o
yahudileri kınamak olmuş olur. Bu, Kur'an-ı Kerim'de, sanki hep yahudtlere has
kılınmış bir ifade gibidir. Bu husus, Allah Teâlâ'nın; "(Onlar),
hakkınızda ne bir yemin, ne de bir vecîbe gözetip tanımazlar"
ifadesini, bu ayette iki kere tekrar etmesi ile de kuvvet kazanır. Binâenaleyh
eğer bu ifade ile müşrikler kastedilmiş olurlarsa bu, sırf (lüzumsuz) bir
tekrar olur. Ama bununla yahudiler kastedilmiş olursa, bu bir tekrar olmaz.
Bunun için, ikinci mana daha uygundur.
Allah Teâlâ daha sonra
da, "Onlar, taşkınların tâ kendileridir"buyurmuştur. Bu, "Onlar,
Allah'ın dini hususunda, kanun koyduğu hususlar ile, ahd ve anlaşmanın
gerektirdiği şeyleri çiğneyip geçerler" demektir. Bunda, son derece ileri
bir tenkid (kınama) vardır. Allah en iyi bilendir.
[38]
"Bununla beraber
eğer tevbe ve rücû ederler, namaz kılarlar, zekat verirlerse, artık onlar sizin
dinde kardeşlerinizdirler. Biz, ayetleri, bilecek kimseler için açıklarız.
Eğer ahidlerinden sonra yine yeminlerini bozar ve dininize saldınrlarsa. o
zaman küfrün o önderlerini hemen öldürün. Çünkü onlar, andlan olmayan
adamlardır. Umulur ki onlar bu suretle taşkınlıktan vazgeçerler" (Tevbe.
11-12).
Bil ki Allah Teâlâ,
kendisi hakkında ne bir (yemin), ne de bir vecibe gözetmeyen, ahdini bozan,
münafıklıkta birleşen ve Allah'ın koyduğu kanunları çiğneyip geçen kimselerin
hallerini beyân edince, bunun peşine, onların namaz kılmaları, zekat vermeleri
halinde, haklarındaki hükmün nasıl olacağını beyan buyurmuş ve bu hükmü de,
"Artık onlar sizin dinde kardeşinizdirler" ifadesinde toplamıştır. Bu
ifade, imanın bütün hükümlerini taşır. Eğer bu, tafsilatlı bir şekilde
açıklanacak olsa, çok uzar.
[39]
İmdi şayet, "Bir
şarta in (eğer) edatıyla bağlanan şey, o şart bulunmadığı zaman, söz konusu
olmaz. Bu da, ayette bahsedilen üç şart bulunmadığı 2aman, din kardeşliğinin
tahakkuk etmemesini gerektirir. Halbuki bu müşkildir. Çünkü çoğu kez o kimse
fakir olabilir, yahut zengin olsa bile, (malının üstünden) bir sene geçmeden zekat vermesi
ona farz olmaz" denirse, biz deriz ki: Bu hususu, (Nisa, si) ayetini
tefsir ederken, "Bir şarta in edatı ile bağlanan şeyin, o şart bulunmadığı
zaman, bulunmaması gerekmeyeceğini" beyan etmiştik. Böylece bu soru zail
olur. Alimlerden, "Bir şarta in (eğer) edatı ile bağlanan şey, o şart
bulunmadığı zaman bulunmaz" diyenler, bu ayet hususunda şunu
söylemişlerdir: Müslümanlar arasında İslam sebebiyle meydana gelen kardeşlik,
namaz ve zekat şartlarının ikisine birden bağlanmıştır. Çünkü Allah Teâlâ,
kardeşliğin meydana gelmesi hususunda, zekatın verilmesini de şart koşmuştur.
Binâenaleyh üzerine zekat vermek farz olmayan kimsenin de, zekatın farz
olduğunu kabul etmesi farzdır. Bundan dolayı o (fakir) kimse, zekatın farz
olduğunu kabul edince, din kardeşliğinin şartını yerine getirmiş olur. İbn
Mes'ûd (r.a), "Ebu Bekr'e Allah rahmet etsin, O, dinî konularda ne derin
bir fakihti" demiştir. İbn Mes'ud (r.a), bu sdzü ile, Hz. Ebu Bekir
(r.a)'in, zekat vermek istemeyenler hakkındaki, "Allah'a yemin ederim ki,
onun birlikte zikrettiği iki şey yani namaz ile zekat arasında ayırım
gözetmem" sözünü kastetmiştir.
Allah Teâlâ,
"Artık onlar sizin din kardeşinizdirler" buyurmuştur. Bu ifade ile
ilgili iki bahis vardır:
[40]
Birinci bahis: Ferrâ,
ayetteki kelimesinin, bir mübtedanın takdiri ile "Onlar, sizin
kardeşlerinizdir" manasında olduğunu söylemiştir. Bu tıpkı, "Şayet
babalarının kim olduğunu bilmeseniz de, zaten onlar sizin din
kardeşlerinizdir..." (Ah ab, 5) ayetinde olduğu gibidir.
İkinci bahis: Ebu
Hatim şöyle demiştir: "Bütün Basra ulemâsı, "ihve" kelimesinin,
neseb bakımından kardeş olanlar hakkında; "ıhvân" kelimesinin de,
"dostluk" manasında kardeşlik için kullanıldığını
söylemişlerdir." Bu görüş yanlıştır. Zira, hem dostlar hem de dost
olmayanlar hakkında ihvan ve ihve kelimeleri kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Mu minler ancak kardeştirler (ihvetun)"{HUCurt, -\o) buyurmuş; ama,
neseb yönünden olan kardeşliği kastetmem iştir. Yine ayette, "gerek
kardeşlerinizin (ihvani-kum) evlerinden..." (Nur, 6i) ayetinde ise neseb
yönünden kardeş olanlar hakkında ihvan tabirinde kullanılmıştır.
İbn Abbas: "Bu
ayet, ehl-i kıblenin kanını akıtmayı haram kılar" demiştir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Biz ayetleri bilecek kimseler için açıklarız" buyurmuştur. Keşşaf
sahibi: "Bu, iki cümle arasına girmiş bir itiraziyye cümlesi olup, bundan
maksat, andlaşma yapılan müşriklere ait hükümlerle, o hükümlere riayet etmeye
dair tafsilatlı olarak açıklanan şeyleri düşünmeye teşvik etmeye
sevketmektir" demiştir.
[41]
Daha sonra "Eğer
ahidlerinden sonra, yine yeminlerini bozar ve dininize saidtnriarsa...
" buyurulmuştur. Arapça'da tıpkı, yön ipliğinin eğirildikten sonra, (geri
çevrilerek) bozulması gibi, andlaşmayı kesinleştirdikten ve katîleştirdikten
sonra, onu bozan kimseler hakkında, denilir. "ipini sağlamca bükdükten
sonra söküp bozan..." (Nam, 92) ayetinde de böyledir. Eymân kelimesi,
yemin ve kasem etmek manasında olan, yemîn kelimesinin çoğuludur. Sağ elin adı
olan yemîn kelimesinin, aynı zamanda yemin hakkında kullanılmasının sebebinin
ise, andlaşma yapan kimselerin, bu andlaşmayı yaparken sağ ellerini birbirine
uzatmış olmaları olduğu ileri sürüldüğü gibi, yeminini yerine getiren kimsenin
yeminindeki bereket ve uğurdan dolayı da,
kaseme yemin adının
verildiği de söylenmiştir. Buna göre ayetteki
ifadesi, "onar ahidlerini bozarlarsa..." manasındadır. Burada
bozulan ahid hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
1) Bu, ekseri ulemânın görüşü olup, buna göre
bundan maksat, onların Hz. Peygamber {s.a.s)'e verdikleri ahdi bozmuş
olmalarıdır.
2) Buradaki ahid, iman ettikten sonra müslüman
olmak manasına hamledilmiş olması mümkündür. Böylece bununla, onların iman
ettikten sonra mürted olmaları murad edilmiş olur. İşte bundan dolayı, bu ayeti
bazıları, şeklinde okumuşlardır. Hem meşhurdan kıraatten, hem de bu ayetin,
ahdi bozanlar hakkında nazil olmasından dolayı, birinci tefsir daha evlâdır.
Zira, Allah Teâlâ onları iki gruba ayırmışur. Allah, onlardan tevbe edenleri
seçip ayırınca, geriye sadece ahdi bozmaya devam eden kimseler kalmış olur. Cenâb-ı
Hakk'ın "ve dininize saldırırlarsa.."
buyruğuna gelince, Arapça'da
"Onu, kargısıyla dürttü, yaraladı" ve "Kötü sözle yaraladı. ' deniliyor. Leys, şöyle demektedir:
"Bazı Araplar, şeklinde kullanır ve bu tabirleri bu şekilde birbirinden
ayırırlar. " Buna göre ayet-i kerimenin manası, "Onlar dininizi
ayıplar ve dininizi tenkit ederlerse" şeklinde olur.
[42]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "O zaman küfrün o önderlerini hemen öldürün " buyurmuştur. Bu, "Her ne
zaman onlar böyle yaparlarsa, siz de bunu yapın " demektir. Bu ifadeyle ilgiii birkaç
mesele vardır:
[43]
Nâfi, İbn Kesir ve Ebû
Amr, ikinci hemzenin de telyini ile eimmete'l-küfr; diğer kıraat imamları da
iki hemze ile
eimmetel-küfr şeklinde
okumuşlardır. Zeccâc şöyle demiştir. Eimme'nin aslı " dir. Nasıl misal'in
cem'i emsile gelirse, bu kelime de imam'ın cem'idir. Ancak ne var ki, iki mim
bir araya gelince, birincisi ikincisine idğam edilir ve harekesi ikinci hemzeye
verilir. Böylece de kelime elmme haline gelmiş olur. Aynı kelime de iki
hemzenin bir arada bulunması nahoş olduğu için ikincisi meksur olan yâ'ya
dönüşmüş olur. Bu, bütün nahivcilerce tercih edilen görüştür.
Bunu iyice kavradığın
zaman biz deriz ki: Keşşaf sahibi şöyle der: Eimme lafzı, hemze ile başlayan ve
kendisinden sonra, yâ ile hemze arası bir hemze bulunan bir lafızdır. Açık iki
hemze ile okumak, Basralıtara göre makbul olmasa dahi, meşhur olan bir
kıraattir. Ama, ikinci hemzeyi açık bir yâ ile okumak ise meşhur bir kıraat
değildir. Bunun kıraat olması da caiz değildir. Binâenaleyh, bunu açık bir yâ
ile okuyan kimse, kırâatta hataya düşmüştür ve lafzı tahrif etmiştir.
[44]
Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Bütün kâfirleri,
öldürün" demektir. Ancak ne var ki Allah Teâlâ, tebaayı da bu bâtıl
şeylere teşvik edenler onlar olduğu için, özellikle onların liderlerini ve
reislerini zikretmiştir..
[45]
Zeccâc şöyle der:
"Bu ayet, zımmînin, İslâm aleyhinde konuşması halinde öldürülmesi
gerektiğini ifade eder. Zira, onunla yapılan andlaşma, İslâm aleyhinde bulunmama
şartına bağlıdır. Binâenaleyh şayet İslama ta'n edecek olursa, ahdini bozmuş ve
ahdine vefa göstermemiş olur."
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "çünkü onlar, yeminleri olmayan adamlardtr" buyurmuştur.
İbn Âmir, bunu, hemzenin kesresiyle îmane şeklinde okumuştur. Bu kıraat
hakkında şu iki izah yapılmıştır:
a)
"Onlar için bir emân yoktur." Yani, "Onlara emân vererek emîn
kılmayınız.." demektir. Böylece bu ifade, korkutmanın zıddı olan îman
(emân vermek) fiilinin bir masdarı olmuş olur.
b)
"Onlar kâfirdirler, onların İmanları yoktur." Yani, "Onlar için
bir tasdik ve bir din söz konusu değildir" demektir. Diğer kıraat imamları
ise, hemzenin fethası ile, eymâne şeklinde okumuşlardır ki, bu, "yemin"
kelimesinin çoğulu olup, manası, "Onların gerçekten yeminleri, andları
yoktur. Onlann yeminleri, yemin değildir" şeklindedir. Ebu Hanîfe (r.h),
kâfirin yemininin yemin addedilmeyeceği hususunda, işte bu ifadeye tutunmuştur.
Şafiî (r.h)'ye göreyse, onların yeminleri de bir yemindir. Ebu Hanîfe'ye göre
bu ayetin manast, "Onlar, yeminlerine vefa göstermeyince, onların
yeminleri, sanki yemîn olmamış gibi olur" şeklindedir. (Şafiî'ye göre) bunların
yeminlerinin bir yemin olmasının delili de, Allah Teâlâ'nın ifadesinde,
onların, yeminlerini "bozmakla" vasfeditmiş olmalarıdır..
Binâenaleyh, şayet o yeminler yemin sayılmasaydı, onların bozulmasından
bahsetmek yerinde ve doğru olmazdı.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Umulur ki onlar (bu taşkınlıktan) vazgeçerler" buyurmuştur. Bu
ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman küfrün önderlerini hemen öldürün"
emriyle ilgilidir. Yani, "Onlardan sudur eden bunca büyük kabahat ve
suçlardan sonra, onlarla savaşmanızdaki maksadınz, onları içinde bulundukları
küfürden vazgeçirmek olsun" demektir. İşte bu, Allahu Teâlâ'nın insana
olan sonsuz keremi ve lütfundandır.
[46]
"Ey mü'minler
yeminlerini bozan, ve peygamberi sürüp çıkarmayı kuran ve bununla beraber ilk
Önce sizinle kendileri muharebeye başlayan bir güruh ile dövüşmez misiniz?
Onlardan korkacak mısınız? Eğer gerçekten inanmış kimselerseniz, kendisinden
korkmanıza daha çok lâyık olan biri varsa o da Allah'dır" (Tevbe, 13).
Bil ki Allah Teâlâ,
"Ozaman küfrün o önderlerini hemen öldürün" buyurunca, bunun
peşinden, o müslümanları onlarla savaşmaya teşvik eden sebebi de zikrederek:
"Ey mü'minler, yeminlerini bozan., bir güruh ile dövüşmez misiniz?"
buyurmuştur.
Bil ki Allah Teâlâ bu
ayette, herbiri tek başına bile, onlarla savaşmayı gerektiren üç sebepten
bahsetmiştir. Artık bu üç sebebin bir arada bulunması halinde durum nasıl olur,
siz düşünün'. Bunlar şunlardır:
1) Onların,
ahidlerini bozmalarıdır. Bütün müfessirler bunu, "ahdi bozmak"
manasına hamletmişlerdir. İbn Abbas, Süddî ve Kelbî, bu ayetin, Hudeybiye'den
sonra yeminlerini bozan ve Huzâ'a Kabilesi'nin aleyhine Bekroğulları'na
yardımda bulunan Mekke kâfirleri hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu
ifâde, bir caydırıcılık özelliği taşısın ve başkalarına bir göz dağı olsun
diye, andlaşma yaptıktan sonra, onu bozanlarla savaşmanın, başka kâfirlerle
savaşmaktan daha gerekli olduğuna delâlet eder.
2)Cenâb-ı
Hakk'ın "Peygamberisürüp çıkarmayı kuran..." tabirinin
ifade ettiği husustur. Hiç şüphesiz ki bu hal, savaşı gerekli kılan en kuvvetli
sebeplerdendir.
Alimler, bu hususta
ihtilaf ederek, bazıları bundan muradın, Hz. Peygamber hicret ederken, O'nun
Mekke'den çıkarılması olduğunu söylerken, bazıları da, o kâfirlerin Hz.
Peygamberi öldürmek maksadıyla bir araya gelip meşverette bulunduktan sonra,
Hz. Peygamber'i Medine'den çıkarmalarının kastedildiğini söylemişlerdir.
Diğer bazıları da
şöyle demişlerdir: "Tam aksine onlar, Hz. Peygamber'i, Mekke'den çıkmaya
sevkeden şeyler için bir araya geldiklerinde, O'nu Mekke'den çıkarmayı
kastetmişlerdir. Bu şey de, ahdi bozmak ve peygamberin düşmanlarına yardım
etmektir. Böylece çıkarma işi, onlardan sudur eden ve Mekke'den çıkmaya
sevkeden şeye nisbetie, onlara izafe edilmiştir. " Hak Teâlâ'nın
"Peygamberi sürüp çıkarmayı kurdular" ifadesinde anlatılan husus, ya
bilfiil tahakkuk etmiştir veyahut da, o fiil tamamiyle tahakkuk etmese bile,
buna azmetmekle meydana gelmiştir.
3) Hak
Teâlâ'nın "bununla beraber ilk önce sizinle kendileri muharebeye
başlayan" buyruğunun ifade ettiği husustur.
Yani, "Bedir'de
savaşmaları ile " demektir. Çünkü onlar, kervan sapasağlam kurtulduğunda,
"Biz, Muhammed ve onunla beraber olanların kökünü kazımadıkça dönmeyiz
" demişlerdi.
Bir ikinci görüşe göre
de Allah, o kâfirlerin, Huzâ'aoğullannın müttefikleriyle savaşmalarını
kastetmiştir. Böylece onlar, ilk önce ahdi bozanlar olmuş oldular. Bu görüş,
âlimlerin ekserisinin görüşüdür. Cenâb-ı Hak, bu işi başlatanın daha zâlim
olduğuna dikkat çekmek için, "ilk önce sizinle kendileri muharebeye
başladılar" buyurmuştur.
Allah, bu üç sebebi
açıklayınca, buna ilavede bulunarak "Onlardan korkacak mısınız? Eğer
gerçekten inanmış kımselerseniz, kendisinden korkmanıza daha çok layık olan biri varsa
O da Allah 'dır" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesi, yukarıda
zikredilen savaş sebeplerini birkaç yönden kuvvetlendirir:
a) Güçlü ve yeterli birtakım gerekçeler saymak,
onları açıklamak onları kuvvetlendirir.
b) Sen bir
kimseye "Hasmından korkuyor musun?" dediğinde, bu ifade, o kimseyi
hasmından korkmayı kendisine yed iremeyeceği için, bir tahrik olmuş olur.
c) Cenâb-ı
Hakk'ın, ''Kendisinden korkmanıza daha lâyık olan biri varsa o da
Allah'tır" buyruğu da bunu ifade eder.
Buna göre sanki şöyle
denilmek istenmiştir: "Eğer bir kimseden korkuyor, onu nazar-ı dikkate
alıyorsan, son derece kudretli, kibriyâ ve celâl, azamet sahibi olduğu için,
bilesin ki Allah, kendisinden korkulmaya, nazar-ı dikkate alınmaya daha
lâyıktır. Halbuki, o insanlardan gelecek olan zararın en son haddi,
öldürülmektir. Ama, Allah'dan beklenene gelince bu, bu dünyada kaçınılmaz olan
kınama ve zemm ile âhiretteki çok şiddetli olan azâbdır."
b) Cenâb-ı
Hakk'ın, "Eğer (gerçekten) inanmış kimselerseniz..." ifadesi
"Siz, şayet Allah'a iman ederek inanmış iseniz, sizin bu savaşa atılmanız
gerekir. " anlamındadır. Bu da, "şayet siz, böyle bir savaşa
atılamtyor iseniz, sizin mü'min olmamanız gerekir" demektir. Böylece bunun,
o mü'minleri o ahdi bozan kâfirlerle savaşmaya sevkeden bu yedi tür manayı
ihtiva ettiği sabit olmuş olur. Geriye, ayetle ilgili birkaç bahis kalmıştır:
Birinci bahis: Vahidî,
ehl-i meânî'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Sen, "Bunu
yapmıyorsun" dediğinde, bilesin ki bu ifade, meydana gelmesi düşünülmüş
olan bir şey hakkında kullanılmış olur. Ama sen, "Yapmadın mı?"
dediğinde, sen bu
sözü, bilfiil meydana gelmiş, bulunmuş bir iş hakkında söylemiş olursun. Bu iki
söz arasındaki fark şudur: Hiç şüphesiz lâ edatı ile, muzarî fiiller olumsuz
yapılır. Binâenaleyh, sen bu olumsuzluk edatının başına elif getirdiğinde, bu,
gelecekteki bir şeyi yapmaya bir teşvik olmuş olur da, böylece bunu sen, şu
andaki işi nefyetmek için kullanmış olmazsın. Binâenaleyh, bunun başına etif
geldiğinde elâ, (bu aynı zamanda) hali gerçekleştirmek manası ifade etmiş
olur."
İkinci bahis: İbn
Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ayetteki ''(şöyle şöyle
olan) bir kavim ile döğüşmez misiniz" ifadesi, Mekke'nin fethi hususunda
bir teşviktir.
"Yeminlerini (yani andlarını) bozan bir kavim" ifadesi ile Cenâb-ı
Hak Kureyş'in, Hz. Peygamler (s.a.s)'in müttefikleri olan Huzâ'a Kabilesi'ne
karşı Bekr Oğullan Kabilesi'ne yardım edişlerini kastetmiştir. Bundan dolayı
Allah Teâlâ, Peygamberine, Kureyş'e karşı harekete geçmesini ve Huzaa
Kabilesi'ne yardım etmesini emretmiştir. Hz. Peygamber {s.a.s), bunu yerine
getirdi ve ashabına, Mekkelilere karşı hazırlanmalarını emretti. Ebu Süfyan b.
Harb, Rum (Bizans) İmparatoru Herakl'in yanında bulunuyordu. Bunun üzerine oradan
döndü ve Medine'ye gitti. Kendisinden yardım istemek (şefaatçi olmasını taleb
etmek) için, Peygamber (s.a.s)'in kızı Hz. Fatıma'ya gitti. Ama o bunu kabul
etmedi. Hz. Fatıma bu hususu, oğulları Hasan ve Hüseyin'e söyledi, onlar da
bunu kabul etmedi. Bunun üzerine.Ebu Süfyan, Hz. Ebu Bekir'den bunu istedi.
Odakabutetmedi. Daha sonra Hz. Ömer'e başvurdu. Hz. Ömer de işi sıkı tuttu. Hz.
Ali'ye başvurunca, Hz. Ali de keza onun isteğine icabet etmedi. Ebu Süfyan
bunun üzerine, Hz. Abbas (r.a) ile, kendisi ile samimi dost olduğu için ondan
eman diledi, o da ona eman verdi. Böylece Hz. Abbas eman verdiği için, Hz.
Peygamber (s.a.s) de ona eman vererek, onu saldı. Bunun üzerine Hz. Abbas
(r.a): "Ey Alah'ın Resulü, Ebu Süfyan'da şöhret arzusu ve büyüklük duygusu
var. Binâenaleyh ona (bir şeref) ver" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de,
"(Mekkelilerden) kim, Ebu Süfyan'ın evine girerse, o emin olacaktır (ona
dokunulmayacak)" dedi. Ebu Süfyan Mekke'ye döndü ve: "Kim evime
girerse, o emindir (garantidedir)" diye nida etti. Mekkeliler de, onun
başına üşüştüler ve onu güzelce dövdüler. İşte bu esnada Mekke fethedildi. İbn
Abbas (r.a)'ın söylemek istediği budur.
Hasan el-Basri ise:
"Bu ayet ile, bunun murad edifmiş olması caiz değildir. Çünkü Berâe
Sûresi, Mekke'nin fethinden bir yıl sonra nazil oldu" demiştir. Bu
meselenin doğrusunu yanlışından ayırdedebilme, ancak hadislerle (sahih
rivayetlerle) bilinir.
Üçüncü bahis: Ebu Bekr
el-Esamm şöyle demiştir: "Bu ayet, Hak Teâlâ'nın "Ey mü'minler! Sizin
hoşunuza gitmediği halde, üzerinize savaş farz kılındı..." (Bakara,
216)ayetinde de olduğu gibi, mü'minlerin bu savaşı hoş görmediklerine delâlet
eder. Bundan dolayı Hak Teâlâ onlara, bu ayetleri ile emin kıldı (garanti
verdi)."
Kâdi de şöyle der:
"Allah Teâlâ bazan, bir farzı yerine getirmeyi kerih görmeyen ve onda
kusur etmeyen kimseleri de, yine o farzı yapmaya teşvik eder. Binâenaleyh şayet
o, cihada bu gibi teşviklerin fayda vermeyeceğini, mutlaka orada savaşın kerih
(nahoş) görüleceğini kastetmiş ise, bu da doğru olmaz. Çünkü Hak Teâlâ'nın,
böyle bir teşvik olmasa da mutlaka vuku bulacak olan o kerih görmenin meydana
gelmemesi için, cihada bu şekilde teşvik etmiş olması da caizdir.
Dördüncü bahis: Bu
ayet, bir mü'minin Rabbinden korkması, O'nu nazar-ı dikkate alması, O'nun dışındaki
hiçkimseden korkmayıp nazar-ı dikkate almaması gerektiğine detâlet eder.
[47]
"Onlarla savaşın
ki, Allah sizin ellerinizle onlan azablandırsm; onları rüsvay etsin; size,
onlara karşı nusret versin; müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın
ve kalblerinizden gayzı gidersin. Allah, dilediği kimseye tevbe nasib eder.
Allah alimdir, hakimdir " (Tevbe. 14-15).
Bil ki Allah Teâlâ,
bir önceki ayette, "Ey müminler, yeminlerini bozan (...} bir kavim ile
dövüşmez misiniz?" buyurunca, bunun peşinden, herbiri mü'minlere savaşa
yönelmesini gerektiren yedi husus zikretmişti. O, bu ayette savaş emrini tekrar
ederek, savaşın beş faydasını saymıştır ki, bunların da herbirinin, tek tek de
olsalar, kıymeti çok büyüktür, ya bunların hepsi birden bulunursa, o zaman
durum nasıl olur?
Savaşın faydalarından
birincisi "Allah sizin ellerinizle onları azablandırsm" ayeti ile
ifade edilen faydadır. Bu ifade ile igili birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Yapılan
bu iş meşru olduğu halde Allah, bunu "azab" diye ifade etmiştir.
Çünkü Allah Teâlâ kâfirlere azab edecektir. Binâenaleyh O, isterse o azabı bu
dünyada peşin olarak verir, isterse ahirete bırakır.
[48]
İkinci bahis: Bu
ayette bahsedilen azab etme ile, bazan öldürme, bazan esir alma, üçüncü bir
husus olarak onların mallarının ganimet olarak alınması kastedilmiştir. Bundan
dolayı, "a2ablandırma"nm içine üçü de girer. Buna göre şayet,
"Allah Teâlâ, "Sen içlerinde iken (ey habibim), Allah onlara azab
etmez" (Entâi, 33) buyurmamış mıdır? Binâenaleyh daha nasıl, "Allah
sizin ellerinizle onları azablandınr" demiştir?" denilirse, biz de
deriz ki: "Allah'ın, "Sen içlerinde iken (ey habibim), Allah onlara
azab etmez"[Enta\, 33) ayeti ile, onların köklerini kazıyacak bir azab;
"Allah sizin ellerinizle onları azablandırır" ayeti ile de, öldürme
ve onlarla savaşma azabı kastedilmiştir. Bu iki azab arasındaki
fark şudur: "Kökü kazıma azabı, her nekadar (kökü kazınan kavim içindeki)
günahsız kimselerin sevablartnın artmasına sebeb olsa da, bazan günahsız
kimselere de şamil olan, katil (öldürme) azabı ise sadece günahkar kimselere
mahsus olan bir azaptır.
Üçüncü bahis:
Alimlerimiz, "külün fiilini de Allah yaratır" şeklindeki görüşlerine,
"Allah sizin ellerinizle onları azabiadırır" ayetini delil
getirmişlerdir. Çünkü bu "azablandırma" ile, öldürme ve esir alma
manası kastedilmiştir. Ayetin zahiri, bu öldürüp esir almanın, aslında Allah'ın
işi olduğuna, ancak O'nun, bu işini, kullarının elleriyle varlık âlemine
getirdiğine delâlet eder ki bu, biz (ehl-i sünnetin) görüşü hususunda, açıktır.
Cübbâî buna karşı
cevap vererek şöyle der: "Allah Teâlâ'nın, mü'min kullarının elleriyle,
kâfirlere azab ettiği söylenebilecek olsaydı, o zaman, kâfirlerin elleriyle de
mü'min kullarına azab ettiği, peygamberlerini kâfirlerin lisanlarıyla
yalanladığı ve yine kâfirlerin lisanlarıyla müslümanları lanetlediği de
söylenebilirdi. Çünkü Allah Teâlâ bunun da yaratıcısıdır. Şu halde bu,
Cebriyye'ye göre (ehl-i sünnetçe) caiz olmadığına göre, Allah Teâlâ'nın,
kulların fiillerinin yaratıcısı olmadığı anlaşılır. Allah Teâlâ bu tefsire
göre, bütün taatlan kendisinin fiili olarak belirttiği gibi, zikrettiğimiz bu
şeyleri de, O'nun emri ve lûtuflan ile meydana gelmiş olmasından dolayı, mecazî
olarak zatına izafe etmiştir." Alimlerimiz Cübbâî'nin bu iddiasına cevap
olarak şöyle demişlerdir: "Bize karşı, ilzam ettiğiniz şeye gelince,
gerçekten durum böyledir. Ancak ne var ki biz, Allah Teâlâ'nın, bütün
cisimlerin yaratıcısı olduğunu bildiğimiz halde, bunu dil ile söylemeyiz.
Mesela biz, "ey idrarların ve dışkıların (pisliklerin) yaratıcısı; Ey
böcekleri ve kurtçukları meydana getiren!" demeyiz. İşte burada da
böyledir. Yine biz, zinanın, livâtanın ve diğer çirkin fiillerin ancak Allah'ın
onu yapmaya kadir kılması ve imkân vermesi ile meydana geldiği hususunda
mutabıkız. Ama, "Ey zina ve livâtayı kolaylaştıran" veya "Ey
bunların önündeki engelleri kaldıran" denilmez. İşte burada da böyledir.
Cübbâî'nin, "Öyleyse murad, kudret vermektir" şeklindeki sözü
hususunda deriz ki: "Bu, sözü zahirinden saptırmaktır. Bu ise, ancak kahir
ve kesin başka bir delil bulunursa olabilir. Kahir ve kesin delil, burada
bizden yanadır. Çünkü fiil ancak, meydana gelmiş bir dâî (sebeb)ten ötürü sadır
olur. Bu dâî ise ancak Allah tarafından meydana getirilir.
[49]
Savaşın faydalarından
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlan rüsvay etsin" buyruğunun anlattığı
husustur. Bu, "Allah onların başına öylesine bir zillet ve hakirlik verir
ki, kendilerini mü'minlerin ellerinde kahrolmuş, zefîl ve rezil-rüsvay
bulurlar" demektir. Vahidî, "Bu tabirin manası, "Siz onları
öldürdükten sonra, Allah onları rezil eder" demektir" der. Bu, o
rezil rüsvay oluşun, onlar için ahirette meydana geleceğine delâlet etmektedir: Bu
görüş, rezil-rüsvay oluşun dünyada vâkî olduğunu beyân ettiğimizden ötürü,
zayıftır.
[50]
Üçüncü fayda, Hak
Teâlâ'nın "Size, onlara karşı nusret versin" ayetinin ifade
ettiği husustur. Bunun manası şudur: "Kahredilmeleri yüzünden, onların
rezil ve rüsvay olmaları gerçekleşince, onlara karşı kahir ve üstün olmaları
sebebi ile, müslümanlar için de yardım ve muzafferiyet meydana gelmiştir."
Buna göre eğer
bazıları, "Bu rezil-rüsvay oluş, mü'minler için o yardımın meydana gelmesini
gerektirince, bu yardımı (nusreti) ayrıca zikretmek abes ve manasız olur"
derlerse, biz deriz ki, "Durum öyle değildir. Çünkü onların bu rezil ve
rüsvay oluşlarının, mü'minler eliyle meydana gelmiş olması, fakat başka bir
sebepten ötürü mü'minlerin başına da bir bela gelmesi muhtemeldir. İşte Cenâb-ı
Hak, "Size, onlara karşı nusret (yardım-muzafferiyet) versin"
buyurunca, bu ifade mü'minlerin bu yardımdan, fetihden ve zaferden istifâde
ettiklerine delâlet eder.
[51]
Dördüncü fayda,
Cenâb-ı Hakk'ın "Mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın"
buyruğunun ifade ettiği husustur. Daha önce Huzâa Kabilesi'nin müslüman
olduğunu, Kureyş'in Huzaa'ya karşılık Bekiroğullarına karşı yardım ettiğini,
böylece onların başına bela ve musibetler getirdiğini, bunun üzerine de, Allah
Teâlâ'nın Bekiroğulları'nın yaptıktan bu şeylere karşılık onların
(Huzaalıların) kalblerine şifâ verdiğini zikretmiştik. Malumdur ki, düşmanından
uzun bir süre eziyet çeken bir kimseye, Allah, o düşmanına karşı en güzel bir
şekilde güç-kuvvet verince, onun bundan duyduğu şükür ve ferahlık çok büyük
olur. Bu, onun kalbinin kuvvetlenmesine ve azminin artmasına bir sebep teşkil
eder.
[52]
Savaşın beşinci
faydası, ayetteki, "Ve kalblerinden
gayzı gidersin" tabiri ile anlatılan husustur.
Bir kimse şöyle
diyebilir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Mü'minler zümresinin göğüslerini
ferahlandırsın" ifadesi, Allah'ın gayzdan doğan eleme şifa verdiğini ifade
eder. Binâenaleyh bu, gayzı gidermenin ta kendisidir. O halde ayetteki, 'Ve
kalblerinden gayzı gidersin" tabiri, bir tekrardır." Buna şöyle cevap
verilir: Allah Teâlâ, bu fethin (Mekke Fethi'nin) onlara nasib ve müyesser
olacağını va'adetmişti. Bundan dolayı onlar, bunun ne zaman olacağını
beklemekten ötürü bir sıkıntı içinde idiler. Nitekim, "İntizâr
(beklemek), kırmızı ölümdür" denilir. İşte Cenâb-ı Allah, onların
kalblerinde, bu beklemeden doğan zahmet ve sıkıntıyı gidermiş, ferahlık
vermiştir. Bu izaha göre, ayetteki, "Müzminler zümresinin göğüslerini
ferahlandırsın" ifadesi ile, "Kalblerinden gayzı gidersin"
ifadesi arasındaki fark ortaya çıkar.
Cenâb-ı Hakk'ın, savaş
için zikrettiği beş fayda, işte bunlardır. Bunların hepsi de, insandaki
"gazab kuvvefinden neş'et eden şeyleri teskin etmeye yöneliktir. Gazab
kuvvetinden neş'et eden şeyler ise, düşmanının başına büyük bela getirmek,
ondan intikam almak ve gayzını tatmin etmek, gidermektir. Allah Teâlâ, bu
faydalar içinde, mal (ganimet) elde etmeyi ve yiyecek-içecek elde etmeyi zikretmemtştir.
Çünkü Araplar, bir hamiyyet (taassub) ve izzet-i nefis duygusu üzerine
yaratılmış bir topluluktur. İşte bundan ötürü Hak Teâlâ, onların bu
karakterlerine daha uygun ve münasip düştüğü için, onları bunlarla teşvik
etmiştir. Bu hususla ilgili geriye birkaç bahis kalmıştır:
Birinci bahis: Bu
açıklamalar, Mekke'nin fethine uygundur. Çünkü Mekke'nin Fethi hadisesinde
cereyan eden şeyler, ayette bahsedilen şeylere benzemektedir. İşte bundan
dolayı, ayetin Mekke'nin fethi hakkında olduğunu söylemek mümkündür.
İkinci bahis: Ayet-i
kerime, mucizeye delalet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu hallerin meydana
geleceğini (önceden) haber vermiştir. Bu haller de, ayetteki habere uygun
olarak meydana gelmiştir. Böylece bu, gaybtan haber verme olmuştur. Gaybden
haber verme ise bir mucizedir.
Üçüncü bahis: Bu
ayet-i kerime, sahabenin, Allah'ın ilminde (katında) hakiki bir iman ile mü'min
olduklarına delâlet eder. Çünkü bu ayet, onların kalbterinin, dinden
(İslam'dan) ötürü, gayz ve hamiyyet duygusu ile dopdolu olduğuna, İslam dininin
yücelip yayılması için büyük bir arzu ve istek duyduklarına delâlet eder. Böyle
haller ise ancak mü'minlerin kalblerinde bulunur.
Bil ki Hak Teâlâ'nın,
bunları böyle sıfatlarla vasfetmiş olması, onların merhametli ve şefkatli
olmalarına mani değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak onları, "Onlar müminlere
karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı ise onurlu ve zorludur" (Mâide, 54) ve
"Onlar, kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında
merhametlidirler"(Fetın, 29) diye tavsif etmiştir.
Allah Teâlâ daha
sonra, "Allah dilediği kimseye tevbe nasib eder" buyurmuştur.
Ferrâ ve Zeccâc şöyle
demişlerdir: "Bu ifade, müste'nef (yeni) bir cümle olarak zikredilmiş
olup, sözüne bir cevap (netice) olması mümkün değildir. Çünkü "Allah
dilediği kimseye tevbe nasib eder" ifadesini, mü'minlerin kâfirlere karşı
savaşmasına bir ceza ve mükâfaat saymak mümkün değildir." Ferrâ ve Zeccâc
şöyle devam ederler: "Bunun bir benzeri de "Fakat Allah dilerse senin
kalbini mühürler" {Şura, 24) ayetidir. Söz (mana) bu ifâdede tamamlanmış,
sonra Allah Teâlâ aynı ayetin devamında yeni bir söze başlayarak 'Ve Allah
bâtılı Mahveder" (Şura, 24) buyurmuştur.
Bazı alimler ise,
"Bu tevbenin, o savaşın bir mükâfaat ve cezası olması mümkündür"
derler. Bunun, birkaç yönden izahı yapılır:
1) Allah
Teâlâ onlara, savaşı
emredince, Esamm'ın görüşüne
göre, muhtemelen bu onlardan bazılarına zor gelmiştir. İşte mü'minler
savaşa atılınca, bu amel, onların önceki isteksizliklerine ve zorun sam al a
rina karşı bir tevbe yerine geçmiş olur.
2) Nusret ve
zaferin, gerçekleşmesi büyük bir nimettir. Kul, Allah'ın nimetlerinin peşpeşe
geldiğini müşahede ettiği zaman, bu müşahedenin onu bütün günahlarından tevbe
etmeye sevketmesi uzak bir ihtimal değildir.
3) Yardım,
nusret ve fetih gerçekleşip, ellerine çokça mal (ganimet) ve nimetler
geçtiğinde, bunların lezzetleri haram olan bir yoldan elde edilecekken, o mal
ve makam elde edildiğinde helâl yoldan elde etmek de mümkündür. Böylece mal ve
makamın çokluğu, bu yönlerden insanı tevbeye sevkedici olur.
4) Bazıları şöyle
derler: "İnsan nefsi, dünya ve onun lezzetlerine karşı büyük bir temayül
duyar. Dünyanın kapıları insana açılıp, Allah Teâlâ da onun için hayırlar murad
edince, o kul dünya zevklerinin değersiz ve önemsiz olduğunu anlar. O zaman
dünya, onun gözünde çok değersiz bir hale gelir. Böylece bu, nefsin dünyaya
iltifat etmemesine vesile olur. İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Süleyman
(a.s)'dan naklettiği, "Bana öyle bir mülk ver ki, o benden başka hiç
kimseye lâyık (nasib) olmasın" (Sad,34)şeklindeki sözünün tefsirinde
zikredilen açıklamalardan birisi de budur. Yani, "Bu mülkün meydana
gelmesinden sonra, artık hiç kimse dünyayı taleb etmekle meşgul olmasın"
demektir. Sonra bu kul, mülklerin en büyüğü olan bu mülkün tahakkuk etmesi
esnasında, onun dünyadan ötürü meydana gelmediğini, onun lezzetlerinde ve
arzularında hiçbir faydanın bulunmadığını anlar. O zaman, kalbi dünyadan yüz
çevirir ve ona zerrece kıymet vermez.
Böylece savaşın olmasının, sayılan bu beş faydayı temin ettiği, bu faydaların
meydana gelişinin, tevbeye sebep olduğu ve dolayısı ile tevbenin savaşa bağlı
olduğu sabit olmuş olur.
Allah Teâla, "...
dilediği kimseye" buyurmuştur. Çünkü insanın dünya malına nail olması ve
ona dünyanın kapılarının açılması, bazan kalbin dünyadan yüz çevirmesine sebep
olur ki, bu ancak AHah Teâlâ'nın kendisi hakkında hayrı murad ettiği kimse için
söz konusudur. Bazan da bu hal, insanın dünyaya İyice dalmasına, onun için
kendisini âdeta helak etmesine, bu sebeple Allah yolundan uzaklaşmasına da
sebep olabilir. İşte zikrettiğimiz şekilde (insanların) durumu farklı farklı
olduğu için, Allah Teâlâ, "Allah dilediği kimseye tevbe nasib eder"
buyurmuştur.
Sonra Cenâb-ı Hak,
yani Allah, mülkünde ve metekûtunda, yaptığı ve istediği her şeyi bihakkın
bilir, yani, "ahkâmında ve fiillerinde hikmet sahibi olup, isabet
edendir" buyurmuştur.
[53]
"Yoksa siz, Allah
sizden cihad edenleri, AJlah'dan, Resulünden ve mü'minlerden başkasını sırdaş
edinmeyenleri bilmeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptığınız her
şeyi bilendir" (Tevbe, 16).
Bil ki önceki ayetler,
cihada teşvik eden ayetlerdi. Bu ayetten maksad ise, bu teşviki daha çok beyân
etmektir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
[54]
Ferrâ şöyle demiştir:
"Ayetteki em (yoksa) edatı, sözün ortasında gelen, bir istifham edatıdır.
Eğer bu edat ile bir ibtida (yeni bir cümleye başlama) murad edilir ise, elif
veya hel edatıyla birlikte kullanılır."
[55]
Ebu Ubeyde şöyle
demiştir: "Kendi cinsinden olmayan birşeyin içine girdirdiğin herşeye
Arapça'da "velîce"
denilir. Kelimenin
aslı vüluc (girmek)
masdarıdır.
Binâenaleyh,
kendilerinden olmadığı halde, bir kavmin içine giren ve onlara katılana da
"velîce" denilir. Buna göre, "velîce" kelimesi duhûl (girmek)
fiilinden gelen dahile kelimesi gibi; vülûc (girmek) fiilinden, faîle vezninde
bir isimdir."
Vahidî ise:
"Arapça'da, müfred ve çoğul olarak, onlar
benim dostumdur" denilir" demiştir.
[56]
Bu ayetin gayesi, şunu
beyan etmektir: Bu hâdisede mükellef, ikabtan ancak şu iki şeyin olmasıyla
kurtulabilir:
a) Allah'ın
"siz mü'mın/erden dhad edenleri bilmesi..." ile... Burada bilme
(ilim) zikredilmiştir. Bundan maksad malum, yani "bilinen şey"dir.
Bununla kastedilen, onlardan cihadın sâdır olmasıdır. Ancak ne var ki birşeyin
meydana gelmesi için, onun meydana geleceğinin, Önceden Allah tarafından
biliniyor olması gerekir. Şüphesiz böylece Allah Teâlâ'nın, onun meydana
geleceğini bilmesi, onun var olmasından kinaye kılınmıştır. Hişam b. el-Hakem
bu ayeti, "Allah Teâlâ birşeyi, ancak o şey meydana geldiği zaman
bilir" şeklindeki görüşüne delil getirmiştir.
Bil ki, ayetin zahiri,
her ne kadar Hişam İbn el-Hakem'in söylediği şeyi düşündürse de ayetten
kastedilen, bizim beyan ettiğimiz husustur.
b) Ayetteki,
"Allah'dan, peygamberinden ve mü'minlerden başkasını sırdaş
edinmeyenleri... bilmeden" ifadesiyle anlatılan husus. Bu şartın
zikredilmesinden maksad şudur: Mücahid, bazan muhlis olarak değil, münafık
olarak, içi dışından başka olduğu halde cihâd edebilir. İşte böyle cihad eden
kimse, Altah'dan, O'nun peygamberinden ve mü'minlerden başkasını dost ve sırdaş
edinmiş olur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, onları ancak nifaktan, riyadan ve
kâfirlere dostluk göstermekten uzak bir biçimde tam bir ihlâsla ve din yoluna
muhalif olan şeyleri iptal edip yok etmek için cihâd ettiklerinde kendi
başlarına bırakacağını beyan etmiştir. Bundan maksat, savaşmayı vâcib kılmanın
gayesinin, savaşın bizzat kendisi olmayıp, aksine bunun Allah'ın rızasını elde
etmek amacıyla canı ve malı feda ederek Allah'ın emrine ve hükmüne boyun eğerek
yapılmasıdır. İşte o zaman bu savaştan faydalanılmış olur. Ama, başka gayelerle
savaşa yönelmek ise, kesinlikle hiçbir şey ifade etmeyen şeylerdendir.
Sonra Cenâb-ı Hak,
"Allah, ne yaparsanız haberdardır" buyurmuştur. Bu, "Allah,
onların niyetlerini ve maksatlarını bilir, bunlara muttalidir; hiçbir şey
O'na gizli kalmaz. Dolayısiyle insanın niyetine ve kalbinin hallerine sahip
olma hususunda titiz davranması gerekir" demektir. İbn Abbas (r.a):
"Allah Teâla, insanın içinin, dışından başka ve farklı olmasına razı
olmaz. O, mahlûkatından ancak istikâmet ve doğruluk ister. Nitekim O:
"Gerçekten, "Rabbimiz Allah'dır" deyip de sonra doğruluğu
iltizâm edenler,,."(Fussiiet, 30) buyurmuştur" der. Yine o,
"Savaş farz kılındığı zaman münafık, münafık olmayandan; mü'minlere dost
olan, düşman olandan ayrılmıştır" demiştir.
[57]
"Allah'a şirk
koşanların, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahit iken, Allah'ın
mescidlerini imâr etmeye ehliyetleri yoktur. Onların hayır namına bütün yaptıkları
boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır. Allah'ın mescidlerini
ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı
veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imâr eder. işte doğru
yolu bulmaları umulanlar bunlardır" (Tevbe, 17-18).
Bu ayetlerle ilgili
birkaç mesele bulunmaktadır:
[58]
Bil ki Allah Teâlâ bu
sûreye, kâfirlerden berî olunduğunu, hem de tekidli olarak zikretmekle başladı. Sonra bu
uzak durmaya
sebebiyet veren kabahat ve rezaletlerine yer verdi. Müteakiben onların, bu
dışlamayı doğru bulmayıp kendileriyle birlikte yaşamanın gerektiği konusunda
ileri sürdükleri şüphelerini nakletti. Bunlardan birincisi, bu ayette
zikredilen husustur. Bu böyledir, çünkü onlar (kendilerine göre) güzel sıfatlar
ve hoş hasletlerle muttasıfttrlar. Bu da onlarla içice bulunmayı, onlarla
yardımlaşma ve dayanışmayı gerektirir. Mescid-i Haram'ı imar eden kimseler
olmaları, işte bu sıfatlardan birisidir.
İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Abbas, Bedir Savaşı'nda esir
edildiğinde, müslümanlar nnun vanına aelerek. Allah'ı inkâr ettiğinden ve
akrabayla irtibatı kestiği için onu ayıpladılar.. Hz. Ali, ona sert bir biçimde konuşarak:
"Sizin, övgüye değer hasletleriniz yok mudur?" dedi. Bunun üzerine
Abbas: "Biz, Mescid-i Haram'ı imâr ederiz, Kabe'ye perde takarız, hacılara
su dağıtırız, köleleri esirlikten kurtarırız..." dedi. Bunun üzerine
Cenab-ı Hak Abbas'ın sözünü reddederek: ''Allah'a şirk koşanların... Allah'ın
mescidlerini imâr etmeye ehliyetleri yoktur!" ayetini inzal buyurdu.
[59]
Mescidleri imâr etmek
iki kısımdır: Bu, ya onlara devam etmek ve çokça gitmek şeklinde olur; nitekim Arapça'da bir kimse
birisiyle fazla içli dışlı olursa, "Falanca, falancanınmeclisini imâr
etti" denilir. Yahut da bu, bildiğimiz manada, binaları imar
etmek şeklinde olur. Eğer ayetten maksat bu ikinci mâna ise, buna göre mana şu
şekilde olur: "Kâfirler, mescidleri onarmaya teşebbüs etmezler. Bu zaten,
onlar için caiz de değildi. Çünkü mescid, ibâdet yeridir. Binâenaleyh, ona
saygı duyulması gerekir. Kâfir ise onu küçümser ve saygı göstermez. Yine kâfir,
Allah'ın, "Müşrikler ancak bir necistir" (Tevbe, 28) ayetinden dolayı,
hükmen necistir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Beytimi, tavaf edenler için
temizleyiniz..."(Bakam, 125)ayetinden dolayı, mescidi necasetten
temizlemek farzdır. Bir de, kâfir, piştiklerden necasetten sakınmaz. Bundan
dolayı, onun mescide girmesi, mescidi kirletir. Bu ise, müslümanların
ibadetlerinin bozulmasına sebebiyyet verir. Yine kâfirin, mescidi tamire
yönelmesi müslümanlara in'âmda bulunmak yerine geçer. Halbuki, kâfirin
müslümanlar üzerinde yardım ve in'âm sahibi, minnet sahibi olması caiz
değildir.
[60]
İbn Kesir ve Ebu Amr,
müfred olarak, mescide'llâhi "Allah'ın mescidi.."; diğer kıraat imamları
ise, çoğul olarak
mesâcidellahi "Allah'ın mescidleri..." şeklinde
okumuşlardır... İbn
Kesîr ve Ebu
Amr'ın delili, (nevi». 19)
ayetidir.
Bu ayeti cemi olarak
okuyanların ise, birkaç hücceti bulunmaktadır:
1) Burada,
Mescid-i Haram kasdediterek "mescid" kelimesi itlâk edilmiştir. Çünkü
o, bütün mescidlerin kıblesi ve önderidir. Binâenaleyh, onu imâr eden, bütün
mescidleri imâr etmiş gibi olur.
2) Şöyle
denilebilir: "Allah'a şirk koşanların, Allah 'm mescidlerini imâr etmeye
(ehliyetleri) yoktur!" buyruğunun manası, Allah'a şirk koşanların,
Allah'ın hiçbir mescidini imâr etmeye ehliyetleri, selâhiyetleri yoktur"
şeklindedir. Durum böyle otunca, onların, mescidlerin en şerefli ve en yücesi
olan Mescid-i Haram'ı imâr edememeleri, öncelikle gerekli olur.
3) Ferrâ
şöyfe demiştir: "Araplar bazan, çoğul yerine müfred; müfred yerine de
çoğul kelime kullanırlar. Cemi yerine müfred kullanmaları, "Falanca, dirhemi,
parası çok olan bir kimsedir" demeleri gibidir. Müfred yerine çoğul
kullanmaları da, bir kimse hakkında, o tek bir hükümdar ile birlikte bulunduğu
halde, "Falanca, krallarla düşüp
kalkar" demeleri gibidir."
4) Mescid,
secde edilen bir yerdir. Binâenaleyh, Mescid-i Haram'ın her parçası bir mescid
(secde edilen yer)'dir.
[61]
Vahidî, "Bu ayet,
kâfirlerin, müslümanlartn mescidlerinden herhangi bir mescidi onarmaktan men
edilmiş olduklarına delâlet eder. Eğer kâfir, bunu vasiyyet etse,
vasiyyeti kabul edilmez ve mescidlere girmekten men edilir. Yine
kâfir, bir müstümanın izni olmaksızın mescide girerse, ona tazir cezası
verilir. Ama izinli olarak girerse ona tazir cezası verilmez. Bununla beraber
evla olanı, mescidlere saygı göstermek ve kâfirleri mescidlerden uzak
tutmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s) kâfir olan Sakîf kabilesinin heyetini
Mesctd'de ağırlamış ve yine, kâfir olan Sümâme İbn Esâl el-Hanefi'yi mescidin
direklerinden birine bağlamıştı" demiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın
"Kendi küfürlerine bizzat kendileri şâhid iken.." buyruğuna gelince,
Zeccâc, buradaki şâhidîn kelimesinin "hal" olduğunu ve ifadenin
manasının, "Onlar kendilerinn küfrüne şâhid olarak mescidleri imâr
edemezler" şeklinde olduğunu söylemiştir. Bu şâhid oluşun tefsiri
hususunda âlimler, birçok izah zikretmişlerdir:
1) En
doğrusu olan bu görüşe göre onlar, kendilerinin putlara taptıklarını, Kur'an'i
tekzib ettiklerini ve Hz. Muhammed'in
peygamberliğini inkâr ettiklerini açıkça söylüyorlardı. Bütün bunlar küfürdür.
Kim, bütün bunların kendisinde bulunduğuna şehâdet ederse, aslında, küfür olan
bir şey hakkında kendisi aleyhine şehadette bulunmuş olur. Yoksa ayetten murad,
"Onlar (açıkça) kendilerinin kâfir olduklarını söylerler " manası
değildir.
2) Süddî
şöyle demiştir: "Onların, kendilerinin küfrüne şehâdet etmeleri şudur: Bir
hristiyana, "Sen kimsin ve nesin?" denildiğinde o: "Ben
hristiyanım"; yahudl, "Ben biryahudiyim"; putperest de,
"Ben bir putperestim" der. Bu izah, bizim birinci maddede
zikrettiğimiz izahla kuvvetlenir.
3) O kâfirlerin aşırıları: "Biz,
Muhammed'in dinini ve Kur'an'ı inkâr ediyoruz!" diyorlardı. Belki de maksad budur.
4) Onlar, çırılçıplak bir vaziyyette Ka'be'yi
tavaf ediyorlar ve: "Biz, içinde bulunuyorken Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle
Kabe'yi tavaf edemeyiz" diyorlardı. Kabe'yi her tavaf edişlerinde de,
putlarına secde ediyorlardı. İşte bu, onların, kendilerinin küfür ve şirklerine
şahitlik etmeleri demektir.
5) Onlar, "Lebbeyk Allah'ım... Senin hiçbir
şerîkin yok! Ancak aslında senin mahlukun olup, kendisi ve malik olduğu her şey
sana ait olan bir şerîkin vardır. " derlerdi.
6) İbn Abbas
(r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Bu ayetten maksad şudur: Onlar Hz.
Peygamberin kâfir olduğuna şehâdet ediyorlardı.[62] Bu
tefsir ancak "Andoisun, size kendinizden öy!e bir peygamber gelmiştir
ki..." (Tevbe. 128) ayetinden dolayı caiz olabilir.
Kadî ise "Bu izah
ayetin hakikî manasından sapmaktır. Bu, ancak lafzı hakikî manasına almak
imkânsız olduğu zaman caiz olabilir. Ama, öteki mananın caiz olduğunu beyan
ettiğimize göre, artık bu mecazî manayı vermek caiz değildir" demiştir. Ben
de derim ki: "Eğer selef-i salihînden birisi, senin "Zeyd,
seçkindir" "Amr ise, ondan daha seçkindir.." tabirindeki gibi bu
ifadeyi "Onlar, en seçkinlerinin (Hz. Muhammed) kâfir olduğuna şehadette
bulundukları
halde..." şeklinde okumuşsa, ayetin zahir manasından ayrılmaksızın bu izah
tarzı geçerli olabilir. Yapılan bu izah doğru olur.
[63]
Sonra Cenâb-ı Hak,
"Onların hayır namına bütün yaptıkları boşa gitmiştir" buyurmuştur.
Bundan maksad Kur'an'da bulunan şu kesin ve hak olan hükümdür: O kâfirlerden
her ne kadar, ana-babaya iyilik, hanlar inşâ etmek,açlan doyurmak ve zayıflara
yardım etmek gibi hayır işleri sâdır olmuş da olsa, bütün bunlar boşa
gidecektir. Çünkü, küfürlerinin cezası, bu yaptıkları amellerin sevabından
fazladır. Binâenaleyh, yaptıkları bu hayırların, içinde bulundukları küfür
karşısında, bir sevab ve ta'zime nail olmada hiçbir tesiri ve etkisi
bulunmamaktadır. "Amellerin boşa gitmesi" yani ihbât hususundaki
izah, bu tefsirde daha önce defalarca geçtiğinden artık bunu tekrarlamayacağız.
Allahu Teâtâ daha
sonra Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.." buyurmuştur. Bu, onların
cehennemde ebedî (muhalled) olacaklarına işarettir. Ehl-i sünnet âlimlerimiz
ehl-i kıbleden olan
günahkârların cehennemde ebedî katmayacağına, bu ayetle şu iki yönden
istidlal etmişlerdir:
1) 'Ve
onlar, ateşte ebedî kalıcılardır" ifadesi hasr ifade eder. Yani,
"Başkası değil, sadece onlar orada ebedî kalacaktır" demektir. Bu
söz, kâfirler hakkında varid olunca, cehennemde ebedî kalmanın sadece kâfirlere
has olduğu sabit olmuş olur.
2) Allah
Teâlâ, cehennemde ebedî kalmayı, kâfirlerin küfürlerine bir ceza kılmıştır.
Binânaleyh bu hüküm, kâfirlerden başkası için de sabit olsaydı, kâfirleri
bununla tehdit etmek doğru olmazdı.
[64]
Cenâb-t Allah,
kâfirlerin mescidlerin imarı ile meşgul olmamaları gerektiğini beyân edince,
müteakiben bu işle meşgul olanın, şu dört sıfatla bezenmiş olması gerektiğini
beyan buyurur:
Birinci sıfat: Cenâb-ı
Hakk'ın, "Allah'ın mescidlerini
ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden (...) kimseler imâr eder"
ayetinin ifade ettiği hüküm. Biz, mescidi imâr eden kimsenin, mutlaka Allah'a
iman etmesi gerektiğini söyledik. Zira mescid, içinde Allah'a ibadet edilen yer
demektir. Binâenaleyh, Allah'a iman etmemiş olan kimsenin, içinde Allah'a
İbadet edilen bir yer bina etmesi imkânsızdır. Biz, böylesi kimsenin, mutlaka
Allah'a ve ahiret gününe iman etmesi gerektiğini söyledik. Zira, Allah'a
ibadetle meşgul olmak, ancak ahirette bir kıymet taşır. Dolayısıyla ahireti,
Kıyameti inkâr eden kimse, Allah'a ibadet etmez. Allah'a ibadet etmeyen kimse
de Allah'a ibadet edilmesi için, bir mescid bina etmez.
[65]
Eğer, "Niçin, Cenâb-ı
Hak, bu ayette
Allah'ın Resulüne imandan bahsetmemiştir?" denilirse, biz
deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a)
Müşrikler, "Muhammed, liderlik ve krallık istediği için, Allah'ın peygamberi
olduğunu iddia ediyor" diyorlardı. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu ayette,
Allah'a ve ahiret gününe imanı zikretmiş, nübüvveti zikretmeyerek,
"Risâleti tebliğ etmekten maksadım, ancak mebde ile meâda iman edilmesini
sağlamaktır" demek istemiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, risâletten maksadın sadece bu
olduğuna kâfirlerin dikkatini çekmek için, asıl maksada yer vermiş, nübüvvetin
zikrinden sarf-ı nazar etmiştir.
b) Allah
Teâlâ namazdan bahsedip, namaz da ancak ezan, ikâmet, teşehhüdle tamam olup ve
bütün bunlar da nübüvetin zikrine şâmil olunca, o zaman bu kâfi gelmiştir.
c) Allah Teâlâ, "salât" lafzını, elif
lâmlı olarak (es-salât) zikretmiştir. Başında eliflâm bulunan müfred kelimeler
ise, önceden geçmiş ve bilinen şeylere hamledilirler. Müslümanların namazlarıyla
ilgili geçmiş olan ve bilinen şey ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yapmış olduğu
amellerden başka bir şey değildir.
Binâenaleyh, ayette "es-salât" (namaz) kelimesinin geçmiş
olması, işte bu yönden peygamberliğin bir delili olmuş olur.
İkinci sıfat: Cenâb-ı
Hakk'ın ijLal\ flîîj "namazı dosdoğru kılan..." vasfı. Bu
ifadenin yer almasının
sebebi şudur: "Mescid yapmanın en büyük maksadı, namaz kılmaktır.
Binâenaleyh insan, namazın farziyyetini kabul etmediği müddetçe, onun mescid
yapmaya yönelmesi imkânsız olur."
Üçüncü sıfat: Cenâb-ı
Hakk'in, "zekâtı veren" ayetinin ifade ettiği husus. Bil ki,
mescidin imârında namaz kılıp zekât vermenin nazar-ı dikkate alınması, sanki de
mescid imar etmeden muradın, orada bulunma, mevcut olma olduğuna delâlet eder.
Bu böyledir, zira insan namaz kıldığı zaman, mescidde bulunur. Böylece de bu
namaz ile, mescidin imârı, şenlenmesi gerçekleşmiş olur. Zekât verdiği zaman
da, zekât almak için, bütün fakir ve yoksullar mescidde bulunurlar. Böylece, bu
yolla da mescid imâr edilmiş olur. Biz, bu ayette geçen "imâr etme"
lafzını, bizzat bina etmek manasına hamlettiğimizde de, bu konuda da zekât
verme nazar-ı dikkate alınmış olur. Zira zekât vermek farz, mescid yaptırmak
ise nafile bir ibadettir. İnsan, farzları yapıp bitirmeden, nafile ibadetlerle
meşgul olamaz. O halde, görünen odur ki, insan zekâtını vermediği müddetçe,
mescidler yapmakla meşgul olmaz.
Dördüncü sıfat:
"Ve Allah'dan başkasından korkmayan..."sıfatı hakkında şu
izahiar yapılabilir:
1) Hz. Ebu
Bekir (r.a), İslâm'ın ilk yıllarında evinin kapısının yanıbaşında bir mescid
yapmıştı; orada namaz kılıyor, Kur'an okuyordu. Kâfirler de işte bu sebepten
dolayı ona eziyyet ediyorlardı. Binâenaleyh bu ayetten, bu hâdisenin
kasdedilmiş olması muhtemeldir. Yani, o mescid yapma hususuna, her ne kadar
insanlardan çekinmiş olsa dahi, ancak ne var ki o onlara iltifat etmemiş,
onları nazar-ı dikkate almamış; tam aksine, gerçekten Allah'tan korktuğu için
mescid yapmıştır" demektir.
2) Bundan
maksadın, "Mescid yapmanın bir gösteriş ve desinler vesilesi olsun ve
"Falanca, mescid yaptırdı" denilsin diye değil de, tam aksine bunu ,
yapan kimsenin o mescidi sırf Allah rızasını taleb ettiği ve sırf Allah'ın
dinini kuvvetlendirmek için yapmış" olması da muhtemeldir.[66]
Eğer: "Mü'min bir
kimse, zalimlerden ve müflislerden çekinip endişelendiği halde, Allah daha
nasıl, "ve AHah'dan başkasından korkmayan" demiştir?" denilirse,
biz deriz ki: Burada bahsedilen "haşyef'ten maksat, din mevzuundaki haşyet
ve takva ile, kişinin başkasının rızasına Allah'tn rızasını tercih etmemesidir.
Bil ki Allahu Teâlâ,
"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a... iman eden., kimseler imâr
eder" buyurmuştur. Yani, "Bahsettiğimiz bu dön sıfatı
taşıyanlar" demektir. Zira innemâ kelimesi hasr ifâde eder. Bu edatın bu
ayette bulunmasında, mescidin, ibadet dışındaki şeylerden korunmasının gerekli
olduğuna bir dikkat çekme bulunmaktadır. Binâenaleyh, gereksiz söz söyleme ve
dünya işlerini orada halletme gibi hususlar da, bunun hükmüne dahildir
(ibadetin dışında sayılır). Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s)'den: "Ahir
zamanda, ümmetimden bir grup insan gelir, türer... Onlar mescidlere gelirler ve
halkalar halinde oralarda otururlar. Ama onların sözleri, dünya ve dünya
sevgisidir. Sakın onlarla oturmayınız. Allah'ın onlara ihtiyacı yoktur"
dediği rivayet edilmiştir.
[67]
Yine bir hadiste de,
"Mescidde konuşmak, tıpkı hayvanların kuru otu yeyip bitirmesi gibi,
iyilikleri yer bitirir" şeklinde varid olmuştur. Hz. Peygamber, Cenab-ı
Hakk'ın bir hadis-i kudsîde "Benim yeryüzündeki evlerim, mescidlerdir. O
mescidlerdeki ziyaretçilerim de, oraları imâr edenlerdir. Evinde temizlenip,
sonra da benim evimde beni ziyaret eden kula müjdeler olsun.. Çünkü ziyaret
edilenin ziyaret edene İkramda bulunması uygun düşer" buyurduğunu
belirtmiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Mescidleri seven kimseyi,
Allah da sever"; "Bir adamın, mescidlere gitmeyi alışkanlık haline
getirdiğini görürseniz, onun mü'min olduğuma şehâdet ediniz" "Kim, herhangi
bir mescidde bir kandil yakarsa, onun kandili o mescidde yandığı, aydınlattığı
müddetçe, melekler ile Hamele-İ Arş, onun için istiğfar ederler" buyurduğu
da rivayet edilmiştir. Bütün bu hadisleri Keşşaf sahibi nakletmiştir.
Bu sıfatlan zikretmeyi
müteakip, Cenâb-ı Hak "İşte doğru yolu bulmaları umulanlar bunlardır"
buyurmuştur. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:
1)
Müfesstrler şöyle demektedirler: Allah, şekk ve tereddütten münezzeh olduğu
için, asâ kelimesi, Allah hakkında kullanıldığında kesinlik ifâde eder.
2) Ebû
Müslim şöyle demektedir: "Bu ayette geçen asâ kelimesi kullarla ilgilidir.
Dolayısıyla bu kelime, burada recâ, (ummak) manasını ifade eder. Binâenaleyh
mana, "Bu taatları yapanlar, onları sırf ihtida, yani, hidayet elde etme
ümidiyle yapmışlardır" şeklinde olur. Zira Cenâb-ı Hak, "Korku ve
ümit ile Rablerine duâ ederler" (Secde. 16) buyurmuştur. Bu hususta sözün
hakikati şudur: Kul bu amelleri yerine getirirken, mükâfaat elde
edeceğine kesinkes hükmedemez.
Çünkü onun, kabulün tahakkukunda nazar-ı dikkate alınan
şartlardan herhangi birini ihlâl etmesi daima mümkündür.
3) Bu
izahların en güzeli, Keşşaf sahibi'nin bahsettiği şu husustur: "Bu ayetin
ifade ettiği husus, müşriklerin hidayet mevkilerınden uzak olduklarını bildirmek
ve onların, gözlerinde büyütüp iftihar ettikleri amellerinden faydalanabilme
arzularını kesip atmaktır. Çünkü Allah Teâlâ, iman edip, imanlarına şeriatla
amel etmeyi ve Allah'dan korkmayı ekleyen o kimseler için bile ihtidanın, (belki) ile asâ "umulur ki..."
arasında dönüp dolaşan bir durumda olduğunu beyan buyurmuştur. Durum böyle
olunca, artık nasıl olur da o müşrikler, kendilerinin doğru yolda olduklarına
ve Allah katında her türlü hayır ve mükâfaata erişeceklerine kesin olarak
hükmedebilirler? Bu ve benzeri tabirlerde "haşyef'in recâ'ya tercih
edilmesinde, mü'minler için ortaya çıkan ilahî bir lütuf vardır.
[68]
"Siz hacılara su
temin etmeyi, Mescid-i Haram) onarmayı Allah'a, âhiret gününe inanan,
Allah yolunda cihad eden kimselerin amelleri gibi mi tuttunuz? Bunlar, Allah
yanında bir olmazlar. Allah zalimler güruhuna hidayet vermez" (Tevbe, 19).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[69]
Müfessirler bu ayetin
nüzulü hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbas, kendisinden gelen
rivayetlerin bazısında şöyle demektedir: Hz. Ali, Abbas'a sert ve
ağır konuşunca,
Abbas: "Şayet siz, müslüman olma, hicret ve cihad etme hususlarında bizden
önce davrandıysanız, bilesiniz
ki biz de, andolsun
ki Mescid-i Haram'ı imâr ediyor,
hacılara su dağıtıyorduk..." dedi. İşte bunun üzerine de bu ayet-i
kerime nazil oldu.Şu da ileri sürülmüştür: Müşrikler, yahudilere: "Biz
hacılara su veriyor, Mescid-i Haram'ı da imâr ediyoruz. Bu durumda, biz mi,
yoksa Muhammed ile O'nun arkadaşları mı daha üstünüz?" dediler. Bunun
üzerine yahudiler o müşriklere: "Siz, daha üstünsünüz" dediler.
Şöyle bir rivayet de
vardır: Hz. Ali (r.a), Abbas (r.a)'a, müslüman olduktan sonra: "Amcacığım,
sizler hicret etmediniz. Allah'ın Resulüne de katılmadınız değil mi?"
deyince, Hz. Abbas: "Ben, hicret olayından daha üstün olan bir hizmeti
görmüyor muydum? Allah'ın evini haccedenlere su veriyor ve Mescid-i Haram'ı
imar ediyordum " dedi. Binâenaleyh, bu ayet nazil olunca Abbas: "Ben,
hacılara su dağıtma işini terketmem gerektiğini görüyorum " dedi. Bunun
üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Sizler, hacılara su dağıtma işine devam
ediniz. Çünkü, sizin için bu işte bir hayır vardır" buyurdu.
Şu da rivayet
edilmiştir: Talha İbn Şeybe, Abbas ve Ali, övünmeye başladılar. Talha:
"Ben Beyt'in sahibiyim; onun anahtarları benim elimde. İstesem orada yatıp
kalkabilirim..."; Abbas: "Ben, "sikâye" sahibiyim, bu işi
devam ettiriyorum"; Hz. Ali de: "Ben, cihad erbabıyım" deyince,
Allah Teâlâ bu ayeti indirdi.
[70]
Musannif (Razî) (r.h)
der ki: Bu sözün neticesinden muhtemelen şu çıkar: Bu ayetin, müslümanlar
arasında cereyan eden bir övünme yarışması vesilesiyle nazil olmuş olması
mümkündür. Keza ayet, müslümanlar ile kâfirler arasında geçen üstünlük
taslamadan dolayı da nazil olmuş olabilir.
Bu üstünlük taslamanın
müslümanlar arasında geçtiğini söyleyenlere gelince onlar, Cenab-t Hakk'ın bu
ayetten sonraki hicret eden mü'minler hakkında buyurduğu, "... bunların
Allah yanında derecesi çok büyüktür" (T«vb«, 20) ayetiyle istidlalde
bulunmuşlardır. Bu ifade, "mercûh" (ikinci dereceye düşen) kimseler
için de, Allah katında derecelerin bulunmasını iktizâ eder. Bu da ancak, mü'min
kimselere uygun düşer. Biz bu ayeti tefsir ederken, bu söze cevap vereceğiz.
Bunun, müslümanlarla
kâfirler arasında geçen bir üstünlük taslamadan dolayı nazil olduğunu
söyleyenlere gelince, onlar, görüşlerinin doğruluğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi
ile istidlal etmişlerdir. Bu ifade, bu karşılıklı övünmenin, Allah'a iman
etmeyenlerle, O'na iman edenler arasında cereyan ettiğine delâlet eder. Buna
göre, doğruya en yakın olan görüş budur.
Biz bu sözü şu şekilde
de izah edebiliriz: Cenâb-ı Hakk'ın ist ayetinin tefsirinde Abbas'ın,
kendisinin üstünlüğüne Mescid-i Haram'ın bakımını yapıp hacılara su vermesiyle
istidlal ettiğini nakletmiştik. İşte Allah, buna şu iki şekilde cevap
vermiştir.
1) Önceki
ayette beyan edilen şu husustur: Mescidi imâr, bu iş ancak mü'minden sudur
ettiği takdirde bir üstünlüğü icâb ettirir.
Ama, kâfir tarafından yapılmasına gelince, bunda kesinlikle bir fayda
bulunmamaktadır.
2) Cenâb-ı
Hakk'ın bu ayette bahsetmiş olduğu bütün hususlardır. Bu da şöyle denilmesidir:
Farzet ki biz, Mescid-i Haram'ı imâr edip hacılara su dağıtmanın, bir çeşit
fazilet sebebi olduğunu kabul edelim. Fakat bu iş, Allah'a iman ve cihada
nisbetle, gerçekten çok yetersizdir. Binâenaleyh, Allah'a iman ve cihad
mukabilinde bu tür şeyleri zikretmek hata olur. Zira bu, çok şerefli ve çok yüksek olan bir
şeyi, yine gerçekten çok değersiz ve önemsiz olan bir şeyle karşılaştırmayı
gerektirir ki bu bâtıldır. İşte, ayetin burada zikredilmesindeki izah
budur. İşte, ancak bu yolfa, bu ayetin
daha önceki kısımla olan gerçek münasebeti kurulmuş olur.
[71]
Keşşaf sahibi şöyle
demektedir: Sikaye (sulamak) ve imâre (bakımını yapmak) kelimeleri, sıyâne
(korumak), ve vikaye (korumak, muhafaza etmek) kelimeleri gibi, sekâ (sıtladt)
ve amere (imar etti) fiillerinin masdarıdır.
Bil ki, bu ayette
geçen "sikaye ' ve "imâre" kelimeleri, fiil gibi kullanılmış
olup, men âmene tabiri ise, bir faile İşaret etmektedir. Binâenaleyh kelamın
zahiri, fiilin fâite, sıfatın da zâta teşbih edilmiş olmasını gerektirir ki, bu
mümkün değildir. Dolayısiyle tevil etmek gerekir. Bu tevîl de şu iki şekilde yapılır:
a) Kelamın takdirinin £^1 '*&* j»i jifc'
"siz, hacılara su veren ve Mescid-i Haram'ı imâr edenleri, Allah'a iman
etmiş kimselerle bir mi tutarsınız?" şeklinde olduğunu söylemektir, Bu izahı,
Abdullah İbn Zübeyr'in bu kelimeleri, "Hacıları sulayanlar ve
Mescid-i Haram'ı imar edenler " şeklinde okuması da takviye eder.
b) Kelamın takdiri, "Siz, hacılara su
dağıtmayı, Allah'a iman eden kimsenin imanıyla bir mi tutarsınız?"
şeklinde olduğunu söylemektir. Bunun bir benzeri ifade de (...)
(Bakara, 177) ayetidir.
[72]
Hasan el-Basri (r.h):
"Bu sulama işi, üzüm şırası ile oluyordu" demiştir. Hz. Ömer (r.a)'in hurma
şırasını, üzüm
şırasından daha keskin
bulduğu zaman, üçte bir oranında su katarak onun keskinliğini kırdığı ve: "Siz
bunu çok keskin bulduğunuz zaman, ona su katarak sertliğini
kırınız" dediği rivayet edilmiştir. "Mescİd-i Haram'ı imar"
meselesine gelince, bu ifade ile, onun donatılması ve duyarlarının şeklinin
güzelleştirilmesi kastedilmiştir.
Allah Teâiâ, bu iki
kısımdan bahsedince, "Bunlar Allah yanında, bir olmazlar"
buyurmuştur. Fakat bunların denk olmayışları, hangisinin üstün olduğunu
belirtmediği için, üstün olan tarafa "Allah zalimler güruhuna
hidayet vermez" diyerek işaret etmiştir. Böylece Allah Teâlâ, kâfirlerin
<endi nefislerine zulmettiklerini, çünkü onların iman etsinler diye
yaratıldıkları halde, küfre razı olduklarını, bundan dolayı da zâlim
olduklarını beyan buyurmuştur. Çünkü zulüm birşeyi, asıl yerinin dışına
koymaktır. Onlar, Mescid-i Haram'a karşı da zulüm şlemişferdir. Zira Aflah
Teâlâ, Mescid-İ Haram'ı, Allah'a ibadet etme yeri olsun diye . aratmıştır. O
kâfirler ise onu, puthâne yapmışlardır. Binâenaleyh bu da bir zulümdür.
[73]
'İman edenlerin,
hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanların
Allah yanında derecesi çok büyüktür: Kurtuluşa erenler de işte onların tâ
kendileridir. Rableri, onlara rahmetini, rızasını, içlerinde tükenmez
ve ebedî bir naîm bulunan
cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Çünkü Allah
katında büyük bir ecir vardır" (Tevbe, 20-22).
Bil ki Allah Teâlâ,
işaret yoluyla, kendisine iman etmenin ve cihadın, hacılara su vermekten ve
Mescid-i Haram'ı imar etmekten daha üstün olduğunu belirtmiş, bunun peşisıra, o
üstünlüğü bu ayette açıkça belirterek, "Kim şu dört sıfata sahip olursa,
Allah katında hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imâr etme sıfatlarına sahip
olandan daha büyük bir dereceye sahip olur" buyurmuştur. O dört sıfat
şunlardır:
a) İman, b) Hicret, c) Allah yolunda mal ile cihad, d) Can ile cihad.
Biz bu dört sıfata
sahib olanların, son derece yüce ve kıymetli olduklarını söyledik. Çünkü her
insanda mutlaka şu üç şey vardır:
a) Rûh, b) Beden ve c) Mal.
Rûh, insandan küfür
zail olup iman tahakkuk edince, kendisine uygun saadet derecelerine ulaşmış
olur.
Beden ve mal ise,
insanın hicret etmesi ile, noksanlaşır ve eksilirler. İnsanın cihadla meşgul
olması sebebiyle de bunlar, helak ve yok oluşla yüzyüze gelirler. İnsanın,
malını ve canını sevdiğinde şüphe yoktur. Bu insan, sevdiği şeyden, ancak daha
mükemmel bir sevgiliye kavuşacağı zaman yüz çevirir ve vazgeçer. Binâenaleyh
böyle olan kimselere göre, Allah'ın rızasını taleb etmek, canlarından ve
mallarından daha ileri, daha sevgili olmasaydı, bunlar, âhiret tarafını can ve
mala tercih etmez ve Allah'ın rızasını kazanmak için can ve mallarının
heder edilmesine razı olmazlardı. Binâenaleyh kişide bu dört sıfatın bulunması
halinde o, insanlık mertebelerinin en yükseği ile, melektik mertebelerinin
ilkine ulaşmış olur. Bundan dolayı, sırf atalarına uymak, başkanlık (liderlik)
elde etmek ve gösteriş yapmak için, hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imâr
etme ile bu derece (mertebe) arasında ne alâka vardır? Böylece bu yakinî ve
aklî delil ile, Hak Teâlâ'nın, "İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah
yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanların Allah yanında derecesi çok büyüktür.
Kurtuluşa erenler de işte onların tâ kendileridir" ayetinin pek yerinde ve
münasip olduğu sabit olur.
Bil ki Cenâb-ı Allah,
"Bunlar, hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imâr etme işiyle meşgul
olanlardan daha üstün" buyurmadı. Zira O, bunu açıkça zikretseydi, o
zaman, o kimselerin üstünlüklerinin, bunlara nisbetle olduğu vehmi ortaya
çıkardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bunların kimlerden daha üstün olduğunu
açıkça zikretmeyince, bu, onların mutlak (kayıtsız-şartsız) olarak,
kendilerinden başka herkesten daha üstün olduklarına delâlet eder. Çünkü insan
için, bunlardan daha yüce ve mükemmel sıfat düşünülemez.
[74]
Bil ki ayetteki
"Allah yanında" tabiri..."Kulun Allah yanında" otuşu tabirinden
muradın, "Onun, Allah'a kulluğa ve taata gark oluşu" manası olduğunu
gösterir. Yoksa bundan maksat yer ve yön bakımından "yanında oluş"
değildir. Bu durumda da melekler için Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın yanında
bulunanlar, O'na ibadet etmekten asla kibirlenmezler"(Enbiya, inayetinde
de olduğu gibi, "indiyyet" {yanında oluş) mertebesi (derecesi)
sözkonusu olduğu gibi, kutsî ve beşeri ruhların da, bedenî sıfat kirlerinden ve
bedenî pisliklerden temizlenip kurtulduğunda, Allah'ın celal nurları ile
aydınlandığı, üzerinde kemal âleminin ışıklarının tecellî ettiği ve kulluk
mertebesinden yükselip "indiyyet" mertebesine kabul edildiği anlaşılır.
Hatta sanki, kulluktaki kemal, ancak "indiyyet" hakikatini müşahede
etmektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Kulunu (Muhammedi) bir gece
Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren Allah, her türlü eksiklikten
münezzehtir" (isra. i) buyurmuştur.
Eğer, "siz bu
sıfatların müslümanlarla kâfirler arasındaki farkı bildirdiğine göre,
kâfirlerin hiçbir (manevi) derecesi söz konusu olmadığı halde, Cenâb-ı Hak
nasıl, "Bunların Allah indinde dereceleri daha büyüktür"
buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki, buna birkaç şekilde cevap
verilebilir:
1) Bu,
onların kendileri için Allah katında olduğunu zannettikleri derece ve fazilete
göre söylenmiş bir sözdür. Bunun bir benzeri de, "De ki:... "Allah mı
daha hayırlı, yoksa kâfirlerin O'na şirk koştukları şeyler
mi?"(Nemi. 59) ve "Bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?"
{Saftat. 62) ayetidir.
2) Bu ifade
ile onların bu dört sıfatla mevsuf olmayan mü'minierden daha üstün olduklarına
ve bunların kâfirlerle mukayese edilmemelerinin daha evlâ olacağına dikkat çekmek
İçin "Onlar, bu sıfatlarla mevsuf olmayanlardan daha üstündür"
denilmek istenmiştir.
3)
Bununla, hicret eden mücâhid mü'minin,
hacılara su veren ve Mescid-i Haram'ın bakımını yapandan daha üstün olduğu
manası kastedilmiştir. Dolayısıyla o amellerin, bu amellere tercih edilmesi
istenmiştir. Yoksa hacılara su vermenin ve Mescid-i Haram'ı imar etmenin de,
hayırlı amellerden olduğunda bir şüphe yoktur. Fakat bu iki işi yapması
halinde, bunlar kâfirler için bir mükafaatı gerektirmez. Zira en büyük cinayet olan
küfrün onlarda mevcut oluşu, bu mükâfaatın meydana gelmesine manî olur.
[75]
Bil ki Allah Teâlâ,
iman ve hicret sıfatlarına sahip olanların (mü'min muhacirlerin), Allah katında
çok büyük bir dereceye sahip olduklarını bildirince, kurtuluşa erenlerin de
onlar olduğunu beyan buyurmuştur. Bu, "sadece onlar" manasını ifade
eder. Buna göre ayetin manası, "Allah katında" ifadesi ile işaret
edilen, o mukaddes, şerefli ve yüce dereceleri -ki bu "indiyyet"
(Allah katında olma) derecesidir,- elde edenler işte sadece onlardır"
şeklindedir. Bu böyledir, zira Allah'a iman edip, O'nu itiraf eden insanın
kalbinde dünyaya yöneliş çok azdtr. Bu durumda insan, rûh cevherinden bu düğümü
(azıcık ilgiyi) bile gidermeye çalışır. Dünya sevgisini gidermek ise, ancak
ruhu dünya lezzetlerinden uzaklaştırmakla olur. Bu uzaklaştırma devam ettikçe,
ruhun dünya sevgisi ile ilgisi gittikçe azalır. Bu uzaklaştırma ve azalma da,
(bilhassa) hicret ile, olur.
Sonra o kimsenin bunun
peşisıra mutlaka dünyayı önemsiz, değersiz görmesi ve dünyanın kusurlarına
vakıf olması ve akıllı bir kimsenin gözünde, bırakılması gereken bir şey haline
dönüşmesi gerekir. Bu da ancak cihad ile tam olarak meydana gelir. Çünkü cihad,
canı ve malı tehlikeye atmaktır. Binâenaleyh bu kimse, eğer dünyaya değer
verse, bunu yapamaz. İşte bu noktada bazı muhakkik âlimlerin söylediği şu söz
tam olarak ortaya çıkar: "İrfan, ayrılmaktan, noksanlaşmaktan ve terkten
başlar. Sonra bu tahakkuk edince kalb, celâl ve ikram sıfatlarına bakmakla meşgul
olmaya başlar. Onları görüp müşahede ettiğinde de, canı ve malı harcama
gerçekleşir. Böylece de insan, celâl âleminin şahidi ve müşahidi, celâlet
nurunun mükâşifi ve kendisine, "Rableri onlara rahmetini, nzasım,içlerinde
tükenmez ve ebedî bir naîm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedi
olarak kalacaklardır" ayeti ile şahidlik edilen kimse olmuş olur. Bu
durumda da, tek ve samed Allah'ın huzuruna varılmış olur ki, "Rableri katında"
tabirinden anlaşılan budur. İşte o zaman, "vusûl"e vukuf derecesi
gerçekleşir."
[76]
Cenâb-ı Altah daha
sonra "Rableri, onlara rahmetini, rızasını, içlerinde tükenmez ve
ebedî bir naîm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedi olarak
kalacaklardır. Çünkü Allah katında büyük bir ecir vardır" buyurur.
Bit ki bu ayet, pek
çok yüksek makamı ihtiva etmekte ve Allah Teâlâ'nın o makamları en
şereflisinden en aşağısına doğru sıraladığına işaret etmektedir. Biz bunları,
önce ketamcılara göre, sonra da ariflerin usûlüne göre tefsir edelim:
Birincisine gelince,
biz deriz ki: O mertebelerin en yücesi ve en kıymetlisi olan birinci mertebe, o
rahmet ve rtza müjdesinin Allah tarafından oluşudur. Bu da, o ta'zim (saygı) ve
yüceltmenin Allah tarafından olması demektir. Ayetteki, tabiri, onlar
için büyük menfaatlerin
gerçekleşeceğine işarettir. Ayetteki,
"içlerinde... naim bulunan "ifadesi, bu menfaatlerin
bulanıklıklardan ve şaibelerden uzak olduğuna işarettir. Çünkü
"na'îm", nimetin ileri derecede olanıdır. Nimetin iieri derecede
oluşu ise, onun bulanıklıkları ve içine birşey karışmasından uzak olmasıdır.
Ayetteki, "tükenmez ve ebedi.." kaydı da, o nimetlerin sona ermeden
devam edeceğini gösterir.
Allah Teâlâ, bu
devamlı oluşu şu üç ifade ile açıklamıştır:
a) "Mukîm" (tükenmez ve ebedi);
b) "Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır."
c) "ebedî (kalıcıdırlar)" Böylece bu
söylediklerimizin toplamından, Allah
Teâlâ'nın muhacir ve
mücahid olan o mü'minlere, devamlı, hertürlü şaibeden arınmış, saygı ifade eden
bir menfaat tahsis ettiğini müjdelediği anlaşılır ki, bu, ödülün en üstünüdür.
O menfaat ve mükâfaatın derecesinin tam, mertebesinin yüce oluşunun, mü'minlere
tahsis edilişinin hikmeti, bu üstünlüğün, mezkûr dört kayıddan her biri bakımından
olmasıdır. Kelamcılardan şöyle diyenler vardır: "Ayetteki Rabieri, onlara rahmetini... müjdeler"
buyruğu ile, dünyadaki hayırlar; "rızasını" buyruğu ile,
"Allah'ın o mü'minlerden, onlar dünya hayatında iken razı olması";
"cennetler" ile, menfaatler ve "Naîm" ile, o menfaat ve
nimetlerin, bulanıklık ve u>ak ninen
rfmkfi na'îm. "nimef'in mübalaöa sîaasıdır ve. "Onlar orada ebedt olarak
kalacaklardır" ifadesiyle de, mükâfaata mevcud olması gereken, ta'zim ve
iclal manası kastedilmiştir.
[77]
Bu ayeti, kendisini
Allah'a vermiş, O'nu seven ariflerin anlayışına göre tefsire gelince, biz deriz
ki bu ayette zikredilen şeylerin ilk derecesi, Allah'ın, "Rableri onları
müjdeler" cümlesidir.
Bil ki nimetle sevinme
iki kısımdır:
a) Bir nimet olduğu için nimetle sevinme.
b) Bir nimet
olması bakımından değil de, nimet verenin o nimeti kendisine tahsis etmiş
olması bakımından onunla sevinme. Şayet zihnin, bu iki kısım arasındaki farka
ulaşmaktan aciz ise, birisi büyük bir sultanın huzurunda duran, diğerleri de
onun hizmetine koşan köleleri düşün. O büyük sultan kendisine hizmete koşan o
kölelerden birisine bir elma attığında, o köle bundan dolayı sevinç duyar.
Aslında bu büyük sevinç, bir elma elde etmekten dolayı olmayıp, aksine sultanın
bu ikramı ona layık görmesi sebebiyle olmuştur. İşte burada da böyledir.
Cenab-ı Allah, "Rableri, onlara rahmetini ve rızasını... müjdeler"
buyurmuştur. Binâenaleyh onların bazılarının sevinci, o rahmeti elde etme
sebebiyle; bazılarının sevinci de, o rahmeti elde etmeden ötürü değil de,
mevtasının o rahmeti kendisine layık görmesi sebebiyle olmuştur. Binâenaleyh bu
ikincilerin sevinci, rahmeti elde etmeden dolayı değil, aksine rahmeti veren
kimseden dolayı oimuş olur. Sonra bu makamda da birtakım dereceler bulunur,
Binâenaleyh bunlardan bazılarının sevinci, rahmet ettiği için merhamet edene
olurken; bazıları da, ihlasta çok ileri bir dereceye ulaşarak, rahmeti unutur
ve onun sevinci sadece mevlâsından dolayı olur. Çünkü maksad da budur. Zira
kul, rahmet edici olduğu için Hak Teâlâ ile meşgul olduğu müddetçe, hakka
garkolmamış, bazan hak ile, bazan halk ile olmuş olur. Ama bu iş tam ve
mükemmel olduğunda, o kişi halktan kesilir, Hakk'ın nurunun deryasına dalar ve
böylece de ne sevgiye, ne sıkıntıya, ne cezaya, ne nimete, ne belâya ve ne de
iyiliğe aldırmaz. Muhakkik kimseler, Hak Teâlâ'nın, "Rableri onlara...
müjdeler" buyruğu karşısında durur. Böylece onların neşeleri ve
sevinçleri, bununla olmuş olur ve onlar buna güvenir, buna dayanırlar. Onlardan
bu yüksek mertebeye ulaşamayanlar ise, ancak Hak Teâlâ'nın "Rableri"
onlara merhametini ve rızasını...müjdeler"buyruğunun toplamı ile tatmin
olurlar. Böylece de "Rableri" ifadesi ile müjdelenme ile yetinmez.
O'nun rahmetiyle müjdelenme ile tatmin olur. "Rahmet ile müjdelenme"
demek olan ikinci mertebe muhakkiklerce düşük bir mertebedir.
Bu ayetin
inceliklerinden ikincisi de, Hak Teâlâ'nın, buyurmuş olmasıdır. Bu cümle,
çeşitli rahmet ve ikramları ihtiva etmektedir:
1) Müjde, ancak rahmet ve ihsan hususunda olur.
2) Herkesin müjdesinin, kendi haline uygun
olması gerekir. Bundan dolayı bu ayette müjdeleyen, Ekremü'l-Ekremîn
(kerîmlerin en kerîmi) olan Allah olduğuna göre, müjde konusu olan hayırların,
akılların vasfedemeyeceği, fehimlerin nitelemekten âciz kalacağı hayırlar
olması gerekir.
3) Allah
Teâlâ, bu ayette, kendisi için, "Rableri" ifadesini kullandı. Bu
kelime, "terbiye" masdanndan müştaktır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki,
"Sizi dünyada sınırsız nimetlerle terbiye eden o zât, sizi, çok yüksek
hayırlar ve mükemmel hayırlarla müjdeler" demek istemiştir.
4) Allah
Teâlâ "Rableri" sıfatını kullanarak, kendisini onlara izafe etmiş,
amaonlart kendisine izafe etmemiştir.
5)Allah
Teâiâ, ayette onları kendinden önce zikrederek, "Onları
Rahlen... müjdeler" buyurmuştur.
6) Müjde, meydana geldiği bilinmeyen bir şeyin,
meydana geldiğini haber vermektir. Meydana geldiği zaten bilinen birşeyi haber
vermek, "müjdeleme" olmaz. Baksana fukahâ şöyle demişlerdir: Bir
kimse, kölelerimden kim oğlumun geldiğini müjdelerse, o hürdür" dese, bu
haberi ilk veren köle, hürriyetini kazanır, ondan sonra haber verecekler ise,
azâd edilmezler. Binâenaleyh durum böyle olunca, ayetteki, "Onlara
müjdeler" ifadesinin mutlaka, onların daha önce bilmedikleri ve haberdar
olmadıkları saadet derece ve mertebelerinden birisinin söz konusu oluşunu haber
verme manasında olması gerekir. Halbuki onlar, Kur'an vasıtası ile, daha
dünyada iken cennetin bütün lezzetlerini, hayırlarını ve hoş şeylerini bilip
öğrenmişlerdi. Binâenaleyh bir müjdenin olacağını bildirme, o müjdenin mutlaka
akılların kesinlikle tavsif edemeyeceği ve (bitemiyeceği), birtakım saadetlerle
ilgili bir müjde olmasını gerektirir. Allah, kendi fazlı ve keremi ile, bu
şeylere ulaşmayı bize nasib etsin.
Bil ki Allah Teâlâ,
"Rableri onlara., müjdeler.." buyurunca, onlart müjdelediği şeyi de
beyan etmiştir. Müjde konusu olan şeyler şunlardır:
1) Allah'ın rahmeti.
2) O'nun
rızası... Ne olduğu hususundaki bilgi, Allah katında olmakla birlikte, bu iKi
şeyle murad edilen, öyle zannediyorum ki, "Ey mutmain nefis, sen
Rabbinden, Rabbin de senden razı ve hoşnud olmuş olarak, dön Rabbine
"(Facr, 27-28) ayetinde Allah'ın bahsettiği husustur. Rahmet, kulun
Allah'ın kaza ve kaderine razı olmasıdır. Çünkü kendisinde bu hal bulunan
kimsenin bakışı (nazarı), nimet ve belânın kendisine 3eo.il. bunları verene
yönelik olur. Bakışı buna yönelik olan kimsenin hali hiç değişmez.
Çünkü belâyı ve nimeti
veren değişmekten münezzehtir. Dolayısıyla bu kişinin halinin de değişmekten
uzak olması gerekir. Fakat bunları sırf nefsini düşünerek isteyen kimse ise,
devamlı olarak sevinçten hüzne, sürûrdan kedere, sıhhattan hastalığa, lezzetten
eleme değişir durur. Böylece tam rahmetin, ancak kulun ilahî kaza ve kadere
razı olması halinde gerçekleşeceği sabit olmuş olur. Bundan dolayı Hak
Teâlâ'nın, "Rableri, onlara rahmetini.. müjdeler" ifadesi, kulun
kalbinden, bu halin dışındaki şeylere iltifat etmeyi siler ve onu kaza ile
kaderine razı olan birisi haline getirir. Böylece Allah Teâlâ da ondan razı
olmuş olur ki bu, ayetteki "we masını" ifadesinden anlaşılan
husustur. İşte bu durumda, ayette bahsedilen iki husus, "Sen Rabbinden,
Rabbin de senden razı ve hoşnud olarak" {Fea, 28) ayetinde bahsedilen iki
şey olmuş otur. Bu da ruhanî, nurânî, âlî, kutsî ve ilâhî cennettir.
Cenâb-t Allah, bu
kutsî ve âlî cennetten bahsettikten sonra, 'içlerinde tükenmez ve ebedî bir
na'îm bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır"
buyurarak maddî cennetten bahsetmiştir. Bu, mertebelerin izahı daha önce
geçmişti.
Hak Teâlâ, bu durumlan
zikredince, "Çünkü şüphesiz Allah katında büyük bir ecir vardır"
buyurur. Bu ifadeden maksad, o hallerin saygıdeğer haller olduğunu
açıklamaktır. Biz bu konuyu, (ehl-i sünnet) âlimlerimizin şöyle dediklerini
beyân ederek bitirelim: "Hulûd, uzun müddet kalma manasında olup, sonsuz
kalma manasına gelmez." Onlar bu görüşlerine, ayetteki "Orada ebedi
olarak kalacaklardır" ifadesi ile istidlal etmişler ve şöyle demişlerdir:
"Eğer hulûd (halidîn) kelimesi ebedî (sonsuz) kalmayı ifade etmiş olsaydı,
bunun peşine "ebeden" (ebedi olarak) kelimesinin getirilmiş olması,
lüzumsuz bir tekrar olmuş olurdu ki, bu, (Kur'an için) caiz olmaz."
[78]
"Ey iman edenler,
babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer onlar küfrü sevip, onu imana tercih
ediyorlarsa, dost edinmeyin, içinizden kim onları dost edinirse, zâlimlerin ta
kendileridir"
Bil ki bu ayetin
getirilmesinin gayesi, o kâfirlerin "Kâfirlerden uzak kalmak mümkün
değil" şeklindeki bir diğer şüphelerine cevap vermektir. Bu şüpheyi onlar,
"Müslüman birisinin bazan babası kâfir olur, bazan da kâfir olan birisinin
babası veya kardeşleri müslüman olur. Halbuki o adamın kardeşleri ile
babasından tamamen kopması, adetâ imkansızdır. Durum böyle olunca, Allah'ın
(siz müslümanlara) emrettiği uzak kalma işi de, çok zor ve âdeta imkansız gibidir"
şeklinde ifade etmişlerdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ, bu şüpheyi bertaraf etmek
için bu ayeti zikretmiştir.
İbn Abbas (r.a)'ın
şöyle dediğini nakletmiştir: "Mekke fetholunmazdan önce mü'minlere hicret
etmeleri emrolundu. Bu durumda, kâfir olan ebeveyn ve akrabalarından
uzaklaşmayanların imanlarını Allah kabul etmedi.
Müellif[79]
bunun müşkil olduğunu söyler. Çünkü doğru olan, bu sûrenin Mekke'nin fethinden
sonra nazil olmasıdır. Binâenaleyh bu ayeti, onların söylediği hususa hamletmek
nasıl mümkün olabilir? Bana göre doğruya en yakın olan, bunu, benim söylediğim
şu manaya hamletmektir: Allah Teâlâ mü'minlere, müşriklerden uzak durmalarını
emredip, bunun gerekli olduğunu iyice belirtince, mü'minler, "Kişi te
babası, anası, kardeşi arasında tam bir kopukluğun meydana gelmesi nasıl
•numkün olur?" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, atalardan, babalardan,
gocuklardan ve kardeşlerden, onlar kâfir oldukları için, ilgiyi tamamen
kesmenin vâcib olduğunu beyan buyurdu. Bu, ayette "Eğer onlar küfrü sevip,
onu İmana tercih ediyorlarsa..."ifadesi ile beyan buyuruldu.
"sevmeyi istedi" manasıhdadır. Nitekim Arapça'da, "Onu sevdi
ve ercih etti" manasında, denilir.
Bu sanki O. onu sevmeyi istedi" demektir. Allah Teâlâ, müslümanları onlarla
içlidışlı olmaktan «ehyedip, nehiy ifadesi de, haramlığı veya mekruhtuğu ifade
etmiş olması muhtemel ar lafız olduğu için, bu İhtimali ortadan kaldırmak
gayesi ile, "İçinizden kim onları dost edinirse, zâlimlerin ta
kendileridir" buyurmuştur. İbn Abbas (r.a): "Cenab-ı Hak bu tabir
ile, "o baba ve kardeşlerinin şirkine razı olması sebebiyle, (onları dost
«önen), onlar gibi müşrik olur" manasını kastetmiştir. Nitekim fıska
(günaha) razt >mak (tasvib etmek -ses çıkarmamak-) nasıl fısk ise, küfre
rıza da küfürdür" demiştir. KAdî de şöyle der: "Bu nehiy, kâfirin
borcunu ödemeye, onu işinde çalıştırmaya mani n-nadığı gibi, kişinin dünyada
iken, baba ve akrabalarından uzaklaşmasına da manî değildir."
[80]
"De ki:
"Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,
elinize geçirdiğiniz mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret ve
hoşunuza gitmekte olan meskenler, size Allah'dan, O'nun peygamberinden ve O'nun yolunda cihad
etmekten daha sevimli geliyorsa, artık Allah emrini getirinceye kadar
bekleyedurun. Allah fâşıklar güruhunu hidayete erdirmez" (Tevbe, 24).
Bil ki bu ayet, Hak
Teâlâ'nın bir önceki ayette zikrettiği cevabı izah etmektedir. Çünkü bazı
mü'minler: "Ey Allah'ın Resulü, onlardan tamamen uzak durmamız nasıl
mümkün olur? Bu uzak durma bizlerin, babalarımızdan, kardeşlerimizden ve
akrabalarımızdan kopmamıza, ticaretimizin kesada uğramasına, mallarımızın yok
olmasına, evlerimizin harab olmasına ve bizim, herşeyini kaybeden kimseler
olarak kalmamıza sebeb olur" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, dinin ve
imanın sapasağlam kalabilmesi için, böyle dünyevi zararlara katlanılmasının
gerekli olduğunu beyan buyurmuş ve; "Eğer size göre, bu dünyevi
menfaatları nazar-ı dikkate almak, Allah ve Resulüne itaat etmekten ve Allah
yolunda cihaddan daha evla ve sevimli ise, Allah emrini, yani dünyevî ve uhrevî
cezasını başınıza getirinceye kadar, sevdiğiniz o şeyleri nazar-ı dikkate
almaya devam edin!" demek istemiştir. Bu hitabdan maksud, ilahi bir va'îd
ve tehdiddir.
Allah Teâlâ daha sonra
"Allah fâsıklar (güruhunu) hidayete erdirmez" yani, "O'na itaattan
çıkıp, O'na karşı günaha girenlere hidayet etmez" buyurmuştur ki bu da bir
tehdiddir. Bu ayet, dinî meselelerden herhangi biri ile, dünyevî işlerin bütünü
arasında bir çelişki meydana geldiğinde, müslümanın,dinini dünyasına tercih
etmesinin farz olduğuna delalet eder.
Vahidî şöyle
demektedir: "Hak Teâlâ, "... aşiretiniz" buyurmuştur. İnsanın
aşireti, onun en yakın ehl-ü
iyâlidir ki bunlar onunla beraber yaşayan kimselerdir.
Âsım'ın râvisi Ebu
Bekr, bu kelimeyi, cemî sigasıyla şeklinde okurken; diğer kıraat
imamları müfred olarak okumuşlardır. Cemî sîgasının delili şudur: "Bu
ayetin muhatabı olanların her birinin bir aşireti vardır. Binâenaleyh sen bunu
çoğul olarak okuduğunda "aşiretleriniz..." dersin."
Bu kelimeyi müfred
sîgasıyla okuyanlar da şöyle demişlerdir: "Aşiret kelimesi, cemî için
kullanılır. Binâenaleyh onu ayrıca cemilemeye lüzum yoktur." Bu görüşü
Ahfeş'in şu sözü de destekler: "Araplar nerede ise, "aşiret"
kelimesini, "aşirât" şeklinde hiç cemî yapmazlar. Onu daha ziyade şeklinde
cemî yaparlar." Ayetteki, UjiâjSt lafzı, "iktisab ettiğiniz,
kazandığınız (mallar)" demektir.
Bil ki Allah Teâlâ,
kâfirlerle içli-dışlı olmaya sevkeden şeyleri zikretmiş ve bunların da şu dört
şey olduğunu belirtmiştir:
1)
Akrabalarla beraber olma. Allah Teâtâ,
çok akraba arasında şu dört kısmı zikretmiştir: Babalar, oğullar, kardeşler ve
eşler. Daha sonra da bunların hepsini
içine alan, "aşiretiniz" lafzını getirmiştir.
2) Kazanılmış mallan elde tutma temayülü.
3) Ticaret
yoluyla mal kazanma arzusu.
4) Evlere
bağlı olma arzusu. Bunun, çok güze! bir sıralama olduğunda şüphe yok. Çünkü
içli-dışlı olmaya sevkeden en büyük sebep arkabalıktır. Bundan dolayı olan
içli-dışlt oluş ile, elde olan matları elde tutma ve muhafaza etme sağlanır.
Daha sonra bu içli-dışlı oluştan, elde mevcut olmayan şeyleri kazanmaya
ulaşılır. Bu s ralamanın en sonunda, yurtlarda ve diyarlarda, oturmak için
yapılmış olan binalarla ığılı arzuya yer verilmiştir. Böylece Allah Teâlâ, bu
şeyleri, gerekli bu tertibe göre zkretmiş ve en sonunda da, din ile imanı
nazar-ı itibara almanın bütün bunları nazar-ı z kate almaktan daha hayırlı
olduğunu beyan buyurmuştur.
[81]
"Andoîsun ki
Allah, birçok yerlerde ve Huneyn Gönünde size yardım etti. Çokluğunuz o
zaman (Huneyn Günü) sizi böbürlendirmişti de bu, size hiçbir fayda
sağlamamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişti. Nihayet
bozguna uğrayarak gerisin geri gitmiştiniz. Sonra Allah, Peygamberinin ve
mü'min/erin üzerine sekinetini indirdi, görmediğiniz orduları inzal etti ve
kâfirleri azablandırdt. Bu, o kâfirlerin cezası idi. Sonra Allah, bunun
ardından, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah gafur ve rahimdir" (Tevbe,
25-27).
Bu ayetlerle ilgili birkaç
mesele vardır:
[82]
Bil ki Allah Teâlâ,
dinî maslahat ve menfaatlann nazar-ı dikkate alınması için, önceki ayette kâfir
babalar, oğullar, kardeşler ve akrabalarla içli-dışlı olmaktan ve
mallardan, ticaretten, evlerden yüz çevirmenin gerekli olduğunu ifade etmiştir.
Allah Teâlâ, bunun insanlara ve kalblere son derece güç ve zor gelen birşey
olduğunu bildiği için, dininden ötürü dünyasını terkeden kimseyi, dünyadaki
matlubuna da ulaştıracağını gösteren bir ifade zikretmiş ve bu hususta şöyle
bir darb-ı mesel getirmiştir: Huneyn Vak'ası'nda Hz. Peygamber (s.a.s)'in
ordusu, sayıca çok ve son derece kuvvetli idi. Binâenaleyh, onlar çokluklarıyla
övünüp ona güvenince, yenildiler. Daha -sonra yenildiklerinde, Allah'a yönetip
O'na yalvarıp yakarınca, Allah onları kuvvetlendirdi ve böylece de onlar,
kâfirlerin ordusunu hezimete uğrattılar. Bu da, insanın, her ne zaman dünyasına
itimad edip güvendiğinde dinini de dünyasını da zayi edeceğine; Allah'a itaat
edip dinini dünyasına tercih ettiğinde ise, Allah'ın, o kimseye hem dinini hem
de dünyasını en güzel bir biçimde vereceğine delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Hak,
bu hususu, dinî mashalattan dolayı babalan, oğullan, malları ve meskenleri ile
olan ilgilerini kesmelerini emrettiği o kimseler için bir teselli etmek, onlara
bunlardan dolayı sabır vermek ve iaret yoluyla, onların böyle yapmaları
halinde, o kimseleri akrabalarına, mal ve meskenlerine en güzel bir biçimde
ulaştıracağını va'adetmek stemişttr. İşte, bu ayetin, makabli ile oian
münasebetinin izahı budur ve bu da son
güzel ve yerindedir.
[83]
Vahidî şöyle der: Nasr
kelimesi, birisine özellikle düşmana karşı
yardım etmektir. Mevatın,
mavtın kelimesinin çoğuludur. Mavtın
ise, insanın herhangi
bir sebeple durduğu her yere verilen isimdir. Bu izaha göre iadesi
"Savaşın yapıldığı yerler, harp sahneleri" anlamına gelir. Bu
kelimenin gayr-i unsartf olması ise, müfredin kullanılmadığı bir manada
cemi olmasıdır. ifadesi, Allah'ın Resulünün savaştığı birçok yere işaret eder.
Bu yerlerin seksen adat olduğu söylenmiştir. Böylece Allah, mü'minlere yardım
edenin kendisi olduğunu ırmiştir, Binâenaleyh, Allah'ın yardım ettiği hiç kimse
mağlub olmaz.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"ve Huneyn Gününde ki zaman (Huneyn
Günü) çokluğunuz sizi böbürlenmişti" buyurmuştur. Bu, "O derden biri
olarak Huneyn Günündeki çokluğunuzun sizi gurura düşürmesini : dayınız"
demektir.
[84]
Ramazan ayının sona
ermesine birkaç günün kalmış olduğu
bir sırada, Allah'ın
Resulü (s.a.s) Mekke'yi
fethedince, Hevâzin ve
Sakîf kabileleriyle savaşmak için oeyn'e yönelerek Mekke'den çıktı... Alimler, Allah'ın
Resulünün ordusunun sayısı ffusunda
ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Atâ, İbn Abbas'tn ordunun sının onaltıbin
olduğunu söylediğini belirtirken, Katâde şöyle demiştir: O ordunun onikibindi. On
bini, Mekke'de bulunanlar; iki bini de İslâm'a girerek, serbest aolan
esirlerden meydana geliyordu." Kelbî ise, "bunların sayısının onbin olğunu"
söylemiştir, Netice olarak diyebiliriz ki, askerin sayısı çok idi. Hevazin Sakîf kabilelerinin sayısı ise dörtbin idi.
Binâenaleyh, iki ordu karşı karşıya gelince, ûsumanlardan birisi: "Biz bu
gün bu az sayıdaki ordu karşısında mağlup ayacağız" dedi. Bu kelime, Hz,
Peygamber (s.a.s)'i üzdü.. İşte Cenâb-ı Hakk'tn, hitabından maksad budur. Bu sözü,
Allah'ın Resulünün söylediği sürüldüğü gibi, Ebu Bekir'in söylediği de ileri
sürülmüştür. Bu sözü, Allah'ın . -ne
isnad etmek son derece uzak bir ihtimaldir. Zira, "Hz. Peygamber, Allah'a f- ,or ve kalbi, dünya ve dünyevî sebeplerden
uzak bulunuyordu.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
bu, sizden hiçbir şeyi gidermeye ı" buyurmuştur. İğna' fiili,
ihtiyacı giderecek şeyi vermek demektir, O halde, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "O çokluğunuz, size
ihtiyacınızı giderecek herhangi bir şey sağlamadı" demektir. Binâenaleyh
bu sözün burada zikredilmesinin maksadı, Allah Teâlâ'nın o mü'minlere
sayılarının çok olmasıyla değil, ancak Allah'ın yardımı sayesinde galip
geleceklerini bildirmektir. Dolayısıyla onlar, çokluklarıyla gururlanınca,
mağlup olup hezimete uğradılar.
Cenâb-ı Hak,
"Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişti" buyurmuştur.
Arapça'da, denilip "yerin geniş olması" manası kasdedilir.
Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın "O genişliğine rağmen" tabiri, "onca
genişliğine rağmen, genişliği ile birlikte" demektir.
Bu sebeple, burada
fiille beraber ma masdariyye olarak gelmiştir. (Yani, demektir.) Buna göre
mana, "sizin başınıza gelen o şiddetli korkudan ötürü, yer size dar
gelmişti de, böylece siz genişliğine rağmen orada düşmanınızdan kaçmaya
elverişli bir yer bulamaz hale geldiniz" şeklindedir.
Berâ İbn Azib şöyle
demişti: "Hevâzinliler, okçu idiler. Biz onlara hücum edince, bozulup
dağıldılar. Bunun üzerine biz de ganimet mallarına üşüştük. Bunun hemen
peşinden, onlar bizi oklarıyla karşıladılar. Derken, müslümanlar Hz.
Peygamberin etrafından dağılıp kaçtılar. O'nunla sadece Abbas İbn Abdulmuttalib
ile, Ebu Süfyan kaldı'.' Berâ, sözüne devamla şöyle der: "Kendisinden
başka ilah olmayan o yüce zâta yemin ederim ki, Allah'ın Resulü, asla arkasını
dönmedi (kaçmadı). Ben Allah'ın Resulünü, Ebu Süfyan, üzengisinden; Abbas da
bineğinin geminden tutmuş olarak "Ben.
nebiyim, yalan yok! Ben. Abdulmuttalib'in torunuyum!" deyip,
katırını hiç aldırmaksızın kâfirlere doğru mahmuzlarken gördüm. O'nun katırı, kır idi. Daha sonra da
Abbas'a: ''Muhacir ve ensâra seslen!
" dedi. Abbas, sesi gür bir zât idi. Bunun üzerine Abbas: "Ey Allah'ın kulları!
Ey Ashâb-ı Şecere! Ey Ashâb-ı
Sureti'I-Bakara!" diye çağırıp seslenmeye başladı. Dağılmış olan
müslümanlar onun sesini duyunca, tek bir cemaat haline geldiler, Allah'ın
Resulü, eline bir avuç çakıl taşı aldı ve bu taşları: "Yüzleriniz
kararsın, kahrolun!" diyerek, onların üzerine fırlattı. Bunun üzerine
onlar gerisin geriye kaçmaya baştedrtar, bu ha\ orttert son <tetece yorgun
ve bitkin bir hale getirdi. Derken, Allah Teâlâ onları hezimete uğrattı. O gün,
onlardan bu çakıl taşlarının gözünü doldurmadığı hiç kimse kalmadı."
İşte, Cenâb-ı Hakk'ın
"Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini
indirdi." ayetinin ifade ettiği husus budur.
[85]
Bil ki Allah, çokluğun
fayda vermediğini; yardım gerektiren şeyin, ancak AHah'dan olduöunu beyan
edince, şu üç şeyi de zikretmiştir:
a) Sekîne'yi
indirmek... Sekîne, kalbin ve nefsin kendisiyle sükûnete erdiği, emniyeti ve
itminanı veren şeydir. Bu husustaki istiare vechinin şu olduğunu zannediyorum:
İnsan, korktuğu zaman, kalbi çarparak kaçar. Ama, emniyete kavuştuğunda telaşı
sona erer ve sükûnete kavuşur. Emniyet sükûnete ermeyi gerektirince,
"sekîne" kelimesi emniyetten kinaye kılınmıştır.
Bil ki Cenâb-ı
Hakk'ın, "Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini
indirdi" buyruğu, fiilin (işin), dâînin (sebebin) bulunmasına dayandığına
delâlet eder. Bu da, daî'nin ancak Allah tarafından meydana getirildiğini
gösterir.
Birinci mukaddimenin
izahına gelince, bu şöyledir: Mü'minler bozulurken, onların kalblerinde sükun
ve sebat daîsi (sebebi) meydana gelmemişti. İşte bundan dolayı şüphesiz, sükûn
ve sebat tahakkuk etmemiş, aksine mü'minler kaçmışlar ve bozulmuşlardı. Sükûn
ve sebatın daîsi, sebebi demek olan "sekîne" meydana gelince, o
mü'minler, Allah'ın Resulüne döndüler. O'nun yanında sebat ettiler ve böylece
sükûnete kavuştular. Böylece bu, herhangi bir işin meydana gelmesinin, daî'nin
bulunmasına, dayandığına delâlet etmiş olur.
O daî'nin, Allah
tarafından meydana getirildiği şeklindeki ikinci mukaddimeye gelince, bu,
Allah'ın "Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini
indirdi" ayetinden açıkça anlaşılan husustur. Akıl da buna delâlet
etmektedir. Zira, «albteki daî kul tarafından meydana getirilmiş olsaydı, bu,
başka bir daînin bulunmasına dayanmalı idi. Böylece de, teselsül gerekmiş olurdu.
Halbuki teselsül, imkânsızdır.
[86]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, ''görmediğiniz orduları inzal etti...'
buyurmuştur. Bil ki
bu, Allah'ın o günde yapmış olduğu ikinci bir şeydir. Bundan muradın, Cenâb-ı
Hakk'ın melekleri indirmesi olduğunda bir hilaf yoktur. Bedir Hâdisesinde
zikredildiğinin aksine, burada, ayetin zahirinde meleklerin sayısının ne
<adar olduğuna delâlet eden herhangi bir açıklama bulunmamaktadır.
Said İbn Cübeyr
Allah'ın, peygamberine beşbin melekle yardım ettiğini söylemiştir. Belki de o,
bu sayıyı Bedir Günü'ndekine mukayese ile söylemiştir. Saîd İbnu'l-Müseyyeb de
şöyle demektedir: "Huneyn Günü'nde müşriklerin arasında bulunan bir adam
bana şunları anlattı: Biz, müslümanları dağıtınca, onları «ovalamaya başladık.
Kır katıra binen kimsenin yanına varınca, bizi, yüzleri beyaz ve güzel birtakım
kimseler karşılayarak: 'Yüzleriniz kararsın! Helak olun! Geri dönünüz!"
dediler de, bunun üzerine biz de döndük. Onlar da, bizim omuzlarımıza
allandılar..."
Yine alimler,
meleklerin o günde savaşıp savaşmadığı hususunda da ihtilâf etmişlerdir. Saîd
İbnu'l-Müseyyeb'ten naklettiğimiz bu rivayet onların savaştığına delâlet eder.
Alimlerden: "Melekler sadece Bedir Günü'nde savaşmışlardır. Onların bu
günde inmelerinin faydası ise, mü'minlerin kalblertne kuvvet ve güzel
düşünceler atarak onları teskin etmektir" diyenler de vardır.
[87]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, 'Ve kâfirleri ise azablandırdi" buyurmuştur. İşte bu, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in yaptığı üçüncü iştir. Bu azablandırmadan maksat, onların
öldürülmeleri, esir edilmeleri, mallarının (ganimet olarak) alınması ve
soylarının köleleştirilmesidir. Alimlerimiz bunu, kulların fiillerini Allah'ın
yarattığına delil getirmişlerdir. Çünkü bu azablandırmadan murad, yakalamak ve
esir almaktır. Allah Teâlâ, bütün bunları zatına izafe etmiş (kendi fiili
olarak göstermiştir. Biz, Hak Teâlâ'nın, "Allah, peygamberinin ve
mü'minlerin üstüne sekînetini indirdi" ayetinin tefsiri esnasında buna
delâlet ettiğini beyân etmiştik. Binâenaleyh bu iki ifadenin topiamı, bu
hususta apaçık bir delil olmuş olur.
Bu meselede Mu'tezile
şöyle der: "Allah Teâlâ bütün bu işleri kendi emri ile olduğu için
kendisine izafe etmiştir." Bunun cevabı defalarca geçti.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Bu. o kâfirlerin cezası idi" buyurmuştur. Bu, "O azab
kâfirlerin cezasıdır" demektir. Bil ki hakikat ehli, (ehl-i hakikat),
ta'zîr cezasıyla birlikte, celde (sopalama) meselesinde, "Zina eden kadın
ile zina eden erkekten herbirine yüzer değnek (celde) vurun " (Nûr, 2)
ayetine tutunarak şöyle demişlerdir: "Bu ayetteki fe'clidu (celde vurun)
emrinin başındaki fâ edatı, bu celdenin bir ceza olduğuna delâlet eder. Ceza
ise, "yeterli-kâfi olan şey"dir. Celdenin yeterli olması, onun
yanıstra başka bir cezanın daha meşru kılınmasına manîdir." Buna cevaben
şöyle deriz: "Ceza, yeterli olana denmez. Bütün müslümanlar, Kıyamette
devamlı bir cezanın, o kimseler için ertelendiği hususunda ittifak ettikleri
halde, Allah Teâlâ'nın bu ayetteki azablandırmasına, Allah ona "ceza"
dediği için ceza denilmiştir. Böylece bu ayet, cezanın, kendisi yeterli (kâfi)
olan şeye denmediğine delâlet eder.
Allah Teâlâ daha
sonra, "Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder"
buyurmuştur. Bu, "Onların başına gelen hertürlü hızlâna rağmen, Allah
onların tevbelerini kabuf edebilir" demektir. Alimlerimiz şöyle
demişlerdir: "Allah Teâlâ, kişinin kalbinden küfrü silip, orada İslam'ı
(imanı) yaratarak, bazılarının tevbesini kabul eder." Kâdî de: "Bu
ifade, "Onların başına gelen geldikten sonra, onlar müslüman olur ve tevbe
ederlerse (şirklerinden dönerlerse), hiç şüphesiz Allah Teâlâ onların
tevbelerini kabul eder" manasına gelir" demiştir. Kâdî'nin bu görüşü
zayıftır. Çünkü ayetteki, "Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin
tevbesini kabul eder" buyruğunun zahirî, o tevbenin onlar için, ancak
Allah Teâla tarafından yapıldığına (yani tevbenin kabulü manasında olduğuna)
delâlet eder. Bu husustaki tam izah, (Bakara, 37) ayetinin tefsirinde geçmişti.
Cenâb-ı Allah daha
sonra, "yani "Allah tevbe edenleri bağışlar, .man edip salih amel
işleyenlere de merhamet eder1' buyurmuştur. Allah en iyi Dilendir.
[88]
"Ey iman edenler,
müşrikler ancak bir necistir. Bundan dolayı bu yıllarından sonra onlar
Mescid-i Haram a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsamz, Allah dilerse,
sizi yakında kendi fazlından zenginleştirir. Çünkü Allah alîm ve hakimdir"(Tevbe,
28).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[89]
Bil ki bu,
müslümanların kalblerine düşen üçüncü şüphedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), Hz.
Ali (r.a)'ye, Mekke müşriklerine
Berâe (Tevbe) sûresinin
ilk ayetlerini okumasını,
kendileriyle yapılmış olan ahdi geri almasını, yani iptal etmesini) ve Allah ile
Resûlultah'ın müşriklerden berî (uzak) olduğunu girmesini emredince, müşriklere
hacc yolunun kapatılması, yük taşıyan develerin ticaret kervanlarının)
kalmayacağından Ötürü bazı insanlar, "Ey Mekkeliler, siz sıkıntılarla
karşılaşacağınızı göreceksiniz!" dediler. İşte bu şüpheyi gidermek iç ayet
indi. Allah bu şüpheyi, "Eğer fakirlikten korkarsamz, Allah dilerse, sizi :nda kendi
fazlından zenginleştirir" buyruğu ile cevapladı. Bu ayetin, daha önceki î.e:lerle
münasebeti böyledir ve son derece muvafık ve güzeldir.
[90]
Alimlerin çoğu,
"müşrikler" lafzının, sadece putperestleri içine aldığını
söylerlerken; bazı kimseler: "Hayır bu, bütün kâfirleri
içine alır" demişlerdir. Bu mesele daha evvel geçmişti ve
biz bu (ikinci) görüşün daha doğru olduğunu pek çok delille ortaya koymuştuk.
Bunun burada böyle olduğunu ifâde eden şey, Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz ki
Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, amma bunun dışındaki günahları
affeder" {Nisa. 48) ayetine tutunmaktır. Ama bu ayetin buna delil
yapılması yanlıştır.
[91]
Neces kelimesi, (pis
oldu, kirlendi) fiilinin masdarıdır. Bu tıpkı (pisledi, kirletti) fiili gibidir.
"Neces", "pislik sahibi, kirli" manasınadır. Leys:
"Neces, insanlardan ve herşeyden, pis olan şey demektir.
Nitekim, (pis-kirli adam) ve (kirli bir
kavim) denilir. Bir başka kullanılış da, (pis ayak); (pis kavim) (pis falan); (Pis adam); tT*û Si
jiı, (pis kadın) şeklinde (müfredi, cemisi, müzekkeri, müennesi aynı olarak)
kullanılır" demiştir.
Alimier, müşriklerin
necis (pis) olmasının ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Keşşaf sahibi, İbn
Abbas (r.a)'ın: "Onların bizzat kendileri, aynen köpek ve domuz gibi
(pis)tir" dediğini nakletmiştir. Hasan el-Basrî'nin: "Kim bir müşrik
ile tokalaştrsa, abdest alır" dediği rivayet edilmiştir ki, bu aynı
zamanda Zeydiyye fakihlerinden el-Hâdî'nin görüşüdür. Fukahâ ise, müşriklerin
bedenlerinin temiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Bil ki bu ayetin
zahiri, onların necis olduklarını gösterir. Binâenaleyh ayetin zahiri manasının
ifade ettiği hükümden, ancak başka bir nass (delil) bulunursa dönülebilir. Bu
hususta bir icmânın olduğunu söylemek de mümkün değildir. Çünkü bu hususta
ihtilaflar (farklı görüşler) olduğunu gösterdik. Kâdî, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in, müşriklerin kaplarından su içtiğini ortaya koyan rivayetlere
dayanarak, onların (maddeten) temiz olduklarına istidlal etmiş ve: "Eğer
onların bedenleri necis olsaydı, bu, müslüman olmaları sebebiyle değişmez
(temiz olmazdı)" demiştir.
Birinci görüşü
benimseyenler buna şu şekilde cevap vermiştir: "Kur'an, haber-i vahidden
daha kuvvetlidir. Hem haberin (hadisin) sahih olduğu kabul edilse bile, Hz.
Peygamberin, müşriklerin kaplarından su içilmesinin helâl olduğuna inanmasının,
bu ayetin nüzulünden önce olması gerekir. Bunu şu iki yönden izah edebiliriz:
a) Bu sûre,
Kur'an'ın, en son inen sûrelerindendir. Kâfirlerle ihtilat (iç içe yaşamak)
daha önce caizdi. Allah Teâlâ, bu sûre ile bunu haram kıldı. Yine daha önce
kâfirlerle anlaşma yapılabiliyordu. Fakat bu sûre ile Allah, o anlaşmaları
kaldırdı. Binâenaleyh, "Daha önce müşriklerin kaplarından yemek-içmek
helâl idi, ama Allah sonra bunu da haram kıldı" denilebilir.
b) Asıl
olan, hangi kap-kacak olursa olsun, ondan yeyip-içmenin helal oluşudur.
Binâenaleyh eğer biz bu aslın, bu ayetin hükmü ile haram kılındığını; daha
sonra ise, bu haber-i vahid ile haram kılındığını söylersek, o zaman (üstüste)
iki nesh meydana gelmiş olur. Fakat aslolan hükme göre bunun helal olduğunu,
Hz. Peygamberin de, onların kaplarından bu asıl olan hükme göre içtiğini, daha
sonra bunun, bu ayetle haram olduğunu söylersek, o zaman tek bir nesh olmuş
olur. Binâenaleyh bunun daha evlâ olması gerekir."
Kâdî'nin, "Eğer
kâfirin bedeni (maddeten) pis olsaydı, müslüman olması sebebiyle, bu pislik
temizliğe dönüşmezdi" şeklindeki görüşüne de, "Bu, sarih (manası
açık) nassa karşı yapılmış bir kıyastır" diye cevap veririz. Hem sonra bu
(Mu'tezile) mezhebine mensup olanlar, "Kâfirin, müslüman olduğu zaman
küfürden dolayı meydana gelen necaseti (pisliği) gidermek için, gusletmesi
(yıkanması) gerekir" derler. İşte bunun izahı da budur.
Fukahânın çoğu,
kâfirin bedeninin temiz olduğu hükmüne varmışlar ve bu ayeti şu değişik
şekillerde tefsir etmişlerdir:
a) İbn
Abbas (r.a) ve Katâde: "Onlar cünüblükten ötürü yıkanmaz ve
abdestsizlikten ötürü abdest almazlar. (Bunun için necistirler)"
demişlerdir.
b) Bu,
"Kendilerinden nefret edilmesi gerektiği hususunda, müşrikler âdeta pis
bir şey gibidirler" demektir.
c) Onların,
ayrılmaz vasıfları olan küfürleri (inkârları), sanki onlara bulaşıp-yapışmış
bir pislik gibidir. Bil ki bütün bu izahlar, ayetin zahirinin ifade ettiği
hükmü, bir delil olmaksızın bırakmak demektir.
[92]
Ebu Hanife ve
talebeleri (Allah kendilerinden razı olsun): "İster cünüblükten, ister
abdestsizlikten ötürü olsun, abdestsiz olan kişinin uzuvları hükmen necis
(pis)tir" demişler ve bu söze, abdestte ve gusülde kullanılmış
olan suyun necis (pis) olduğu hükmünü dayamışlardır. Ebu Yûsuf bunun necâset-i
hafife (hafif pislik); İmam Hasan b. Ziyad, necâset-i galîza (ileri derecede
pislik) olduğunu söylemiştir. İmam Muhammed b. Hasan ise, bu suyun temiz
olduğunu söylemiştir.
Bil ki, Hak Teâlâ'nın,
"Müşrikler ancak bir necistir." buyruğu, bu görüşün yanlış olduğunu
delalet eder. Çünkü "ancak" kelimesi hasr (sadece) manası ifâde eder.
Bu da, müşriğin sadece necis olduğunu gösterir. Binâenaleyh abdestsiz kimsenin
uzuvlarının (manen) necis olduğunu söylemek, bu nassa terstir. Şaşarım! Bu nass
müşriğin pis olduğu, mü'minin ise böyle olmadığı hususunda sarîh bir ifadedir.
Buna rağmen bazıları, bu hükmü tersyüz ederek, müşriğin temiz, mü'minin ise,
eğer abdestsiz ve cünüb ise pis olduğunu söylerler ve
müşriklerin uzuvlarını (el-yüzlerini) temizlemek için kullandıkları suyun temiz
ve temizleyici olarak devam ettiğini, en büyük peygamberlerin bile (abdest
almak için) uzuvlarında kullandıkları suyun necaset-i galizâ olduğunu
(pislendiğini) iddia ederler. İşte bu şaşılacak şeylerdendir.
Müslümanın uzuvlarının
temiz olduğunu ifade eden hükmü Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Mü'min diri
iken de, ölü iken de pis olmaz"[93]
şeklindeki hadis-i şerifi de kuvvetlendirir. Binâenaleyh bu hadis, Kur'an'a
uygundur. Daha sonra birtakım itibarî hükümler de, Kur'an'a ve bu husustaki
hadislere uymaktadır. Çünkü müslümanlar, bir kimsenin namazda iken üzerinde
pislik bulunsa, namazının bâtıl olmayacağı hususunda; yine ıslak bir elin,
abdestsiz bir kimsenin eline dokunması halinde, bu elin pis olmayacağı
hususunda ve abdestsiz bir kimsenin terlemesi ve bu terinin elbisesine geçmesi
halinde de o elbisenin pislenmiş sayılmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.
Bundan dolayı ayet, hadis ve icma, abdestsiz mü'minin uzuvlarının temiz olduğu
hükmüne mutabakat etmektedir. Öyle ise, bunlara muhalefet nasıl mümkün olur?
Muhalifin şüphesi
şudur: "Abdeste "taharet" (temizlik) adı verilmiştir. Taharet
ise ancak bir pislikten dolayı olur." Bu şüphe zayıftır. Zira taharet
(temizlik), bazan günah ve hataları gidermek manasında da kullanılır. Nitekim
Cenab-ı Hak, Resûlullah'ın ehl-i Beytini anlatırken, "Ey ehl-i beyt, Allah
sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diier" {Ahzkb, 33)
buyurur. Buradaki tertemiz yapma ile, onların günah ve hatalarının giderilmesi
kastedilmiştir. Yine Cenâb-ı Allah, Hz.Meryem (a.s)'i anlatırken,
"Şüphesiz ki Allah, sana seçkin bir hususiyet verdi ve seni tertemiz
(büyüttü)" (Ai-i imran, 42) buyurmuştur. Bununla Cenâb-ı Hakk'ın onu
asılsız töhmetlerden temizlemesi kastedilmiştir.
Bunun böyle olduğu
sabit olunca biz deriz ki: "Abdestin, uzuvları günahlardan ve hatalardan
temizlediği hususunda da, sahih hadisler vardır. Binâenaleyh Şâri-i Hakîm
(Allah), abdesti, bu manada temizleyici kabul edince, bizi buna ters manayı
tercihe ve Kur'an'ın, hadislerin ve icmânın hükümlerini bozacak bir hükme
sevkedecek şey ne olabilir ki?"
[94]
Şâfii (rn) Söyle
demiştir: "Kâfirler, sadece Mescid-i Haram dan men olunurlar. İmam Malik ise, onların bütün
mesCidlerden men
edilmelerini (yani oralara sokulmamalarını söy|emjştjr. Ebu Hanîfe (r.h) de,
kâfirlerin ne Mescid-i Haram'dan, ne de diğer mescid ve camilerden men
edilemeyeceğini söylemiştir. Bu ayet, mantûku ile (yani zahirî direkt manas: ile) Ebu
Hanife'nin görüşününjmefhumu ile (yani dolaylı manası ile) de, İmam Malik'in
görüşünün yanlış olduğunu gösterir. Yahut şöyle de diyebiliriz: "Asıl olan
men etmemektir, Fakat bu asıl hükme, Mescid-i Haram hususunda, bu açık ve kesin
nasstan (ayetten) ötürü muhalefet ettik. Binâenaleyh bu hükmün, Mescid-i
Haram'ın dışındaki mescidler hakkında, asla uygun olarak devam etmesi gerekir.
[95]
Alimler, bu ayette yer
alan "Mescid-i Haram" lafzı ile, bizzat Mescid-i Haram'ın kendisinin mi, yoksa bütün
"Harem" bölgesinin mi kastedildiği
hususunda ihtilaf etmişlerdir. Doğruya en yakın olan, ikinci görüştür.
Bunun
delili, ayetteki,
"Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi fazlından
zenginleştirir" buyruğudur. Çünkü (zenginlik vasıtası olan) ticaret yeri,
bizzat Mescid-i Haram'ın içi değildir. Binâenaleyh eğer bu ayetin maksadı,
müşrikleri sadece mescidden men etme olsaydı, müslümanlar, bu men ediş
sebebiyle, fakirlikten ve geçim darlığından endişe etmezlerdi. Onlar, ancak
çarşı ve pazarlardan men edildikleri zaman geçim endişesi duyarlar. Bu, ayetle
yapılan güzel bir istidlaldir. Bu görüş, âlimlerin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
Mirac'a Ümmü Hânî'nin evinden götürüldüğü hususunda ittifak etmeleri ile
birlikte, Hak Teâlâ'nın, ''Kulu (Muhammed'i) bir gece, Mescid-i Haram'dan,
Mescid-i Aksa'ya kadar götüren Allah münezzehtir" (\sr&, t) ayeti ile
de kuvvet bulur. Yine bu görüş, Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet edilen:
''Arap yarımadasında, iki din bir arada bulunmaz" hadisiyle de kuvvet
kazanır.
Bil ki alimlerimiz
şöyle demişlerdir: "Harem-i Şerif, müşriklere haramdır. Şayet imam (devlet
başkanı) Mekke'de olsa, müşriklerin de elçisi gelse, imâm, onun mesajını
dinlemek için "Hill" bölgesine (Harem'in dışına) çıkar. Şayet bir
müşrik gizlice Harem'e girse ve orada hastalansa, biz onu, hasta hasta oradan çıkartırız.
Eğer orada ölse ve bilinmeden defnedilse, mümkün ofursa, biz onun mezarını
yeniden açar ve on'un kemiklerini çıkarırız.
[96]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Bu yıllarından sonra,.. ifadesiyle, kendisinde müşriklerden uzak
durulmasının bildirildiği senenin murad edildiği hususunda şüphe yoktur ki bu
sene de hicretin dokuzuncu senesidir.
[97]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Eğer fakirlikten korkarsanız (...)" buyurmuştur. Ayle kelimesi,
muhtaç olmak fakir olmak demektir. Nitekim Arapça'da, bir kimse muhtaç duruma
düştüğünde denilir. Buna göre ayetin ifade ettiği mana, "Şayet, kâfirlerin Mekke'den
uzaklaştırılmaları sebebiyle, fakir düşeceğinizden korkarsanız, bilesiniz ki
Allah sizi kendi lütf-u keremiyle zenginleştirir " şeklinde olur. Bu
ifâdeyle ilgili iki mesele vardır:
[98]
Alimler, Hak
Teâlâ'nın, "kendi fazlından" ifadesindeki "fazC'ın tefsiri
hususunda şu görüşlere yer vermişlerdir:
a) Mukâtil
şöyle demektedir. "Cidde, San'a, ve Huneyn halkı müslüman oldular. Bu
sebeple de yiyecek maddelerini, satmak maksadıyla Mekke'ye gönderdiler. Böylece
Allah Teâlâ da, Mekke'deki müslümanları, kâfirlerle alışverişte bulunmaya
muhtaç olmaktan onları müstağni kıldı, buna gerek kalmadı. "
b) Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: "Allah
Teâlâ, buna karşılık onlara cizye gelirini vermiştir."
c) Allah, onları "fey" ile zengin
kılmıştır.
d)
İkrime de buna, "Allah, onlara yağmur
yağdırdı ve böylece de mallarını çoğalttı
" manasını vermiştir.
[99]
Cenâb-ı Hakk'ın
yakında kendi fazlından zenginleştirir" müjdesi, gelecekte vuku bulacak
büyük bir hâdise hakkında, kesin ve net bir şekilde gaybdan bir haber
vermektir. İşte, bu habere uygun ve muvafık olarak gerçekleşmiştir. Binâenaleyh
bu, bir mucize olmuştur.
[100]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "dilerse" buyurmuştur. Bir kimse bir soru sorarak şöyle
diyebilir: "Yukardaki haberden maksat, fakirlik korkusunu ortadan
kaldırmaktır. Halbuki, "dilerse" şartı, bu maksadın ifade edilmesine
mani olur. " Buna, birkaç yönden cevap verilebilir:
1) Bu, bu gayenin ve maksadın mutlaka tahakkuk
edeceğine dair bir güvenin, bir itimadın oluşmasını önlemek içindir.. Böylece
insan, hayırları talep etmek ve belaları def etmek hususunda, devamlı bir
biçimde Allah'a yalvarır yakanr bir halde bulunur.
2) Bu şartın
zikredilmesinin maksadı, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, 'İnşaallah (hepiniz) emniyyet
içinde, korkusuzca mutlaka Mescid-i
Harama gireceksiniz" (Fetih. 27) ayetinde de olduğu gibi, edebe riâyet
etmeyi öğretmektir.
3) Bu
ifadenin maksadı, bunun, her zaman ve bütün işlerde olmayacağına dikkat
çekmektir. Çünkü Hz. İbrahim (a.s), duasında "ve ahalisini... mahsullerle
nzıklandtr" (Bakara, 126) demiştir. Bu ayette bulunan ifadesinde bulunan min edatı "
kısmiyyet" ifade eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetteki,
"dilerse" kaydı ile de işte burada (Sakara, 126) söz konusu olan
kısmîlik kastedilmiştir.
Daha sonra, ''Çünkü
Allah, alîm ve hakimdir" buyurmuştur. Yani, "Allah, sizin hallerinizi en
iyi bilen ve en iyi hükmedendir. O, ancak bir hikmet ve doğru olan bir
gerekçeden dolayı veren ve vermeyendir" demektir. Allah en iyisini
bilendir.
[101]
"Kendilerine
kitâb verilenlerden ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve
Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak
kabul etmeyen kimselerle onlar zelil ve hakîr olarak, kendi elleriyle cizye
verecekleri zamana kadar savaşın.." (Tevbe,
29),
Bil ki Allah Teâlâ,
müşriklerin ahidlerinin tanınmaması, onlardan uzak durulması, onlarla
savaşmanın farz olduğu ve onları Mescid-i Haram'dan uzaklaştırmak gerektiğine
dair hükümleri zikredip onların bu hususta ileri sürdükleri müşkillere de
ayetlerde yer vererek, bu müşkillerine en doğru cevaplarla cevap verdikten
sonra, ehl-i kitapla ilgili olan, cizye verinceye kadar onlarla savaşılması;
cizye vermeleri halinde de, içinde bulundukları durumu birtakım şartlara bağlı
olarak kabul etmeleri gerektiği ve bu durumda da onların, "zımmîveahid ehlinden
oldukları" şeklindeki hükmü zikretmiştir.
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[102]
Bil ki Allah Teâlâ,
ehl-i kitabın, şu dört sıfatla muttasıf ririnpi olmaları halinde, ya müslüman
olmaları yahut da cizye vermelerine kadar geçen süre içinde onlarla savaşmanın
vacib olduğunu belirtmiştir:
[103]
Birinci sıfat:
Onların, Allah'a iman etmemeleri. Bil ki yahudiler: "Biz, Allah'a iman
ediyoruz" diyorlar. Ancak, gerçek şu ki, yahudilerin ekserisi
"Müşebbihe"dir. Müşebbihe ise, cisim veya cisme hulul eden şeyden
başka bir varlık bulunmadığını iddia eder. Cisim olmayan ve o cisme huiûl
etmeyen varlığı ise, Müşebbihe kabul etmez. Halbuki ilahın, Allah'ın cisim
olmayan ve herhangi bir cisme hulul etmeyen bir varlık olduğu, delillerle
sabittir. Bu durumda "Müşebbihe", ilâhın varlığını kabul etmiyor
demektir. Böylece de yahudilerin, ilâhın varlığını kabul etmedikleri sabit
olmuş olur.
[104]
Eğer, "Yahudiler
iki kısma ayrılır: Onların bir kısmı tıpkı müsfümanlar gibi, Muvahhid, diğer
bir kısmı ise, Müşebbihe'dir. Binâenaleyh farzet ki, onlardan Müşebbihe
olanlar, ilahın varlığını kabul etmiyorlar. Öyleyse sizin, yahuditerin
Muvahhidleri hakkındaki görüşünüz nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Onlar, bu ayetin
hükmüne girmezler. Onlara cizyenin farz kılınmasına gelince, bu hususta şöyle
denebilir: Onların bir kısmına, cizyenin farz olduğu sabit olunca, arada bir
farkın bulunmaması zaruretinden dolayı, bütün yahudilere cizyenin farz olduğuna
hükmetmek gerekir.
Hristiyanlara gelince
onlar, baba, oğul, rûhu'l-kudüs, hulul ve ittihâd akidesini savunurlar. Bütün bunlar ise, ulûhiyyete aykırıdır.
[105]
Eğer: "Netice-i
kelâm şudur: Allah'ın herhangi bir sıfatı hususunda münakaşa eden herkes,
Allah'ın varlığını inkâr etmiş otur. Bu durumda da sizin, "kelâmcıların
ekserisinin, Allah'ın varlığını inkâr ettiklerini" söylemeniz gerekir.
Çükü onların ekserisi, Allah'ın sıfatlan konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Baksana, ehl-i sünnet bu konuda, çok acâib bir biçimde ihtilaf etmiştir. Mesela
Eş'ari, "bekâ"yı bir sıfat olarak kabul ederken, Kâdî bunu kabul
etmemiştir. Abdullah İbn Saîd, "kıdenV'i bir sıfat olarak kabul ederken,
diğerleri bunu kabul etmemişlerdir.. Kâdî, tadlann, kokuların, sıcaklık ve
soğukluğun idrâk edildiğini kabul ederken,-ki bu şeyler beşer hakkında koku
alma, tadma ve tutma idraki diye adlandırılır- Üstad Ebû İshâk bunu kabul etmemiştir.
Kâdî, yedi sıfat için, o yedi sıfata bağlı yedi halin bulunduğunu kabul
ederken, bu halleri kabut etmeyenler ise bunu kabul etmemişlerdir. Abdullah İbn
Saîd, kelâmullahın, ezelde emir, nehiy ve haber olmadığını, o kelamullahın,
indirilirken bu hallere dönüştüğünü iddia ederken, diğerleri bunu kabul
etmemişlerdir. Ashabın önde gelen ulemâsından bir grup, Allah için, emir,
nehiy, haber, haber sorma (istihbar) ve nida hususlarında beş nevi kelimenin
bulunduğunu kabul etmişlerdir. Halbuki meşhur olan, Allah'ın kelâmının tek
olmasıdır. Yine âlimler, "ma'lûm"un hilafının, takdir edilmiş olup
olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Binâenaleyh böylece. Alteh'ın sıfatları
hususunda, zikredilen bu pek çok bakımdan âlimlerimiz arasında ihtilâfların
bulunduğu sabit olmuş olur. Allah'ın sıfatlan hususunda Mu'tezile ile diğer
fırkalar arasındaki ihtilaflara gelince bunlar, tek bir yerde zikredilemiyecek
kadar çoktur.
Bunun böyle olduğu
sabit olunca, biz deriz ki: Sıfatlar hususundaki ihtilâf, ya zâtın inkâr
edilmesini gerektirir, veya bunu gerektirmez. Eğer bunu gerektirirse, o zaman
müslüman fırkaların ekserisi hakkında, onların ilâhı inkâr ettiklerinin
söylenilmesi gerekir. Yok eğer bu bunu gerektirmiyorsa, bir kısım yahudi ve
hristiyantarın, hulul ve ittihad akidesini benimsemelerinden, onların Allah'a
imanı inkâr etmiş olmaları gerekmez. Hem, hristiyanların itikaden mezhebi
kelime uknumunun Hz. İsa'ya hulul ettiği şeklindedir. Halbuki, müslümanlardan
Haşviyye'ye mensûb olanlar, "Allah'ın kelâmını okuyan herkesin, o okuduğu
şey, Allah'ın kelâmının aynısıdır. Kelâmullah, Allah'ın bir sıfatt olmasına rağmen,
bu okuyucunun ve bütün okuyucuların lisânına girmiştir. Kelâmullah bir maddeye,
bir cisme yazıldığında, kelâmullah o maddeye hulul etmiş olur" derler.
Binâenaleyh, hristiyanlar hulul ve ittihadın Hz. İsa'da tahakkuk ettiğini
söylerlerken, bu ahmaklar, Allah'ın kelâmının Kur'an okuyan her insana ve
Kur'an'ın üstüne yazıldığı her cisme hulul ettiğini söylerler. Binâenaleyh,
işte bu sebepte hristiyanların Allah'a iman etmediklerini söylemek doğru ve
yerinde olursa, o zaman, bu hurûfîler ve hulule inananlar hakkında da, onların
Allah'a iman etmediklerinin söylenmesinin doğru olması gerekir. İşte, bu
sorunun ortaya konulması, bu şekildedir
" denilirse, buna şöyle cevap verilir:
[106]
İlâhın, bir cisim
olduğunu söyleyenlerin, Allah Teâlâ'yı inkâr ettiklerine, (şu) delil delâfet
etmektedir: Bu böyledir: Zira, âlemin ilâhı, cisim olmayan ve cisme hulul
etmeyen bir varlıktır. Dolayısiyle, "Mücessime" bu varlığı inkâr
edince, Allah'ın zâtını inkâr etmiş demektir. Bu sebeple, mücessim ile muvahhid
arasındaki farklılık sıfatta değil, Cenâb-ı Hakk'ın zâtındadır. Böylece,
"Mücessime" ve "Müşebbihe"nin, Allah'a iman etmediğini
söylemek doğru olur. Ama sizin naklettiğiniz meselelere gelince bunlar, Cenâb-ı
Hakk'ın sıfatları hususundaki ihtilâflardır. Böylece bu iki şey arasındaki fark
ortaya çıkmış olur. Ama, Hulûliyye ve Hurûfiyye mezhebini kabul edenlere
gelince, biz kesin olarak onları tekfir ediyoruz. Zira Allah Teâlâ.
hristiyanların, Allah kelimesinin Hz. İsa'ya hulul ettiğine inanmaları
sebebiyle, onları tekfir etmiştir. Bunlar da, Ketimetullah'ın Kur'an okuyan
bütün herkesin lisânına, Kur'an'ın yazıldığı bütün cisimlere hulul ettiğine
inanmışlardır. Binâenaleyh, Allah'ın, tek bir zâta (İsa'ya) hulul ettiğini
söylemek, tekfiri, yani kâfir saymayı gerektirdiğine göre, kelâmullahın bütün
şahıslara ve bütün cisimlere hulul ettiğini söyleyenler haydi haydi tekfir
edilirler.
[107]
İkinci sıfat: Onların,
ahiret gününe inanmamalarıdır. Bil ki, yahudi ve hristiyanlardan nakledilen,
bedenî dirilmeyi inkâr ettikleridir. Böylece sanki onlar ruhanî bir dirilişe
meyletmiş gibidirler.
Bil ki biz, bu
kitapta, ruhanî birtakım mutluluklar ile mutsuzlukları beyan ettik, bu görüşün
doğruluğuna dair deliller getirerek, buna pek çok ayetin de delâlet ettiğini
beyân ettik. Ancak ne var ki biz, bununla beraber, maddi birtakım mutlulukların
ve mutsuzlukların da olduğunu ve Allahu Teâlâ'nın, cennet ehlini yiyecek,
içecek ve hurîlerden istifade edebilecek bir biçimde yaratacağını kabul
ediyoruz. Hiç şüphesiz, haşri ve bedenî dirilişi inkâr edenler, Kur'an'ın sarih
hükümlerini inkâr etmiş olurlar. Yahudi ve hristiyanlar bunu inkâr ettiklerine
göre, onların ahiret gününü de inkâr ettikleri sabit olmuş olur.
Üçüncü sıfat: Cenâb-ı
Hakk'ın "Allah'ın ve peygamberinin haram
ettiği şeyleri haram
tanımazlar" cümlesinin beyan ettiği husustur. Bu hususta şu iki
izah yapılabilir:
a) "Onlar. Kur'an'da ve Resulün sünnetinde
haram kılınan şeyleri haram tanımazlar."
b) Ebu Ravk,
buna "Onlar, Tevrat ve İncil'de olanı bilmezler; aksine onlar, o Tevrat ve
İnciri tahrif ederek, pekçok hükmü kendiliklerinden ortaya koyarlar"
manasını vermiştir.
Dördüncü sıfat: Hak
Teâiâ'nın "Kendilerine kitap verilenlerden... hak dini din olarak kabul
etmeyenler" kaydının ifade ettiği husustur. Arapça'da, bir kimse bir şeyi
din edindiğinde, '' Falanca, şunu din ediniyor. O, ona itikâd ediyor"
denilmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın. buyruğu, "Onlar, gerçek din olan
İslâm dininin, doğruluğuna inanmazlar" anlamındadır.
Cenab-ı Hak, bu dört
sıfatı zikredince, “Kendilerine kitap verilenlerden.." buyurmuş, böylece de bununla, bu
dört sıfatla muttasıf olanların ehl-i kitaptan olan kimseler olduğunu beyan
buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın bundan da maksadı, ehl-i kitâbt, hüküm bakımından
müşriklerden ayırmaktır. Çünkü müşrikler hakkında vacib olan, ya onlarla
savaşılması ya da onların müslüman olmasıdır. Halbuki ehf-i kitab için gerekli
olan ise, ya onlarla savaşmak, ya onların müslüman olması, yahut da cizye
vermeleridir,
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Hakir olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar" buyurmuştur. Bu
ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
[108]
Vahidî şöyle
demektedir. "Cizye, andlaşma
yapan kimsenin, andlaşmasına göre verdiği şeydir. Bu kelime, kışı, üzerinde
olan borcu ödediğinde söylenilen yru
ifadesinden olmak üzere, fî'le kalıbında bir kelimedir.
Alimler, tabirinin ne
manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Keşşaf sahibi şöyle
der: "Bu ifadeyle, ya verenin veya alanın eli kasdedilmiştir, Binâenaleyh,
şayet bununla, veren kimsenin eli kasdedilmişse, bu hususta şu iki izah
yapılabilir:
a) Bununla, veren, vermekten kaçınmayan el murad
edilmiştir. Zira, itaat edip riuyâd edenin hilâfına, direten ve imtina eden
kimse, elini vermez.. İşte bundan dolayı bir kimse itaat edip inkıyâd
ettiğinde, "elini verdi" denilir. Arapların, Cilalı
"elini, tâatten çekip çıkardı" şeklindeki sözlerine baksana.. Bu tıpkı,
"Taat yularını boynundan çıkardı" denilmesi gibidir..
b) Bununla,
"Onlar bu cizyeyi, nakden, hemen, peşin olarak: bir başkasının eliyle
göndermeksizin; aksine verenin eliyle alanın eli arasına bir vasıta
girmeksizin inceye kadar " manası murad edilmiştir. Ama bu
tabirle alanın eli kastedilirse. üu hususta da şu iki izah yapılabilir:
1) Bununla,
"Onlar, müslümanların onlar üzerinde olan hakimiyetleri sebebiyle cizyeyi
verinceye kadar " manası murad
edilmiştir. Bu, tıpkı senin Bu işteki el (hakimiyet), falancaya aittir"
demen gibidir.
2) "Onlara yapılan bir lütuftan dolayı,
cizyeyi verinceye kadar "
manasının «astedilmesi. Zira, onlardan cizyeyi kabul edip onların hayatlarını
bağışlamak, onlar üzerinde büyük bir nimet olmuştur tabiri "Cizye,
onlardan, onlar bir zillet aurumunda olarak alınır" demektir.. Zilletin
oluşma şekli şöyledir: Cizyeyi veren «.nsenin bizzat kendisinin o cizyeyi,
binitsiz olarak yaya getirmesi, onu ayakta olarak seslim etmesi; teslim alanın
da oturmuş olması ve onun çevresinden tutularak, ona. cizyeyi her ne
kadar ödemiş olsa dahi, "cizyeyi öde" denilmesi ve ensesine (mızrak
v.b) şeylerin dipçiğiyle vurulması. İşte, hor ve hakîrliğin manası budur. Bu ayetteki hor ve rnkirtikten maksadın,
bizzat cizyeyi vermek olduğu da söylenmiştir. Fukahâ'nın zillet ve hor
hakîrlikle ilgili, fıkıh kitaplarında zikredilmiş pekçok hükümleri vardır..
[109]
Bu, bu
ayetteki hükumlere dairdir.
[110]
Birinci hüküm: Müslümanın,
zımmîye karşı (kısasen) öldürülemeyeceğme dair bu ayetle istidlal edilmiştir.
Bunun izahı şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a... inanmayan., kimselerle
savaşın" emri, onlarla savaşıl masının, onların öldürülmesinin farz
olmasını gerektirir. Bu da, onların öldürülmelerinin mubah olmasını ve onların
öldürülmesi sebebiyle kısasın farz olmamasını iktizâ eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı
Hak, "Hakir olarak, kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar "
buyurunca, biz, bu hükümlerin tamamının cizye verildiği esnada sona erdiğini
anlamış oluruz.. Bu, hükümlerin tamamının sona ermesinde, o hükümlerden
birisinin kaldırılmış olması yeterlidir. Binâenaleyh, onların öldürülmeleri ve
kanlarının mubah olmalarının farziyyeti sona erince, o hükümlerin toplamı da
sona ermiş olur. Bu sebeple, toplamın kalkmasından, toplamın bütün unsur ve
cüzlerinin kalkmasına ihtiyaç kalmaz.
Bu sabit olunca biz
diyoruz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ehl-i Kitaptan şöyle şöyle olanları öldürün,
onlarla savaşın " ifadesi, onların öldürülmeleri sebebiyle kısasın farz
olmadığına delâlet eder. Hak Teâlâ'nın, "cizye verecekleri zamana.,"
ifadesi, bu hükmün kalkmasını gerektirmez. Zira, bu toplam hükümlerin
kalkmasında, o hükümlerin cüzlerinden birisinin sona ermesi yeterlidir. Bu da,
onların öldürülmelerini farz kılan hükmün sona ermesidir. Bu sebeple, cizyenin
ödenmesinden sonra da, kısasın farz olmaması meselesinin, olduğu gibi (farz
olmama üzere) kalması gerekir.
[111]
İkinci hüküm: Kâfirler
iki gruptur.
a) Putlara
ve güzel gördükleri her şeye tapanlar.. Bunlar, kendilerinden cizye alınmak
suretiyle dinleri üzere kalamazlar. Bunların, 'Lâ ilahe illallah!"
demedikçe öldürülmeleri gerekir.
b) Ehl-i
Kitap bunlar Yahudi hristivan, sâmirîler
ve sabiîlerdir. Ehl-i kitap arasında
bulunan bu son iki fırkanın yollan da tıpkı bizim içimizdeki bit'at ehlinin
yolu gibidir.
Mecusîler de, ehl-i
kitap kabilindendir. Zira, Hz. Peygamber (s.a.s) ''Onlara, ehl-i kitap
muamelesi yapınız..."[112]
buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hicr mecusilerinden cizye aldığı da
rivayet edilmiştir. Binâenaleyh cizye verinceye veya müslümanlarla cizye vermek
üzere anlaşıncaya kadar mecusilerle savaş yapılması gerekir. Biz, sadece ehl-i
kitaptan cizye alınacağını söyledik; zira Cenâb-ı Hak, "Allah'a ve ahiret
gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram
tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen... kimselerle savaşın..."
ayetinde bahsedilen dört sıfatı zikredince, onları, "kendilerine kitap
verilenlerden..." ifadesi, ehl-i kitaptan olmakla kayıtlamıştır.
Binâenaleyh, bu hükmü başkasına da teşmil etmek, bu açık ve zahir olan
kayıtlamanın ilga edilmesini gerektirir ki, bu caiz olmaz.
[113]
Üçüncü hüküm, cizyenin
miktarı hakkındadır. Enes şöyle demektedir: "Allah'ın Resulü (s.a.s), her
âkil baliğ olan kimsenin cizyesini bir dinar olarak belirledi. Hz. Ömer de,
zımmîlerden fakir olanların cizyesini oniki dirhem; orta halli olanlannkini
yirmidört; zengin olanlarınkini de kırksekiz dirhem olarak belirledi.."
Alimlerimiz şöyle
demektedirler: Cizyenin en az miktarı bir dinardır; karşılıklı rıza olmadığı
müddetçe, bu bir dinardan fazla olamaz. Binâenaleyh onlar, razı olur ve fazla
ödemeyi kabul ederlerse, cizye olarak, orta hallilerine iki dinar, zenginlerine
de dört dinarlık cizye tesbit ederiz. Bizim bahsettiğimiz bu görüşün delili
şudur: Aslolan, mükellefin malının (rızasının dışında) atınmamasıdır. Ancak ne
var ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Cizye verecekleri zamana kadar " kaydı,
herhangi bir miktarın alınmasına delâlet eder. Binâenaleyh, bizim söylemiş
olduğumuz bu miktar, en az miktardır. Bu sebeple, onu almak caizdir. Cizye
lafzı, bundan fazlasına delâlet etmez. Öyleyse, ou miktardan fazlası hususunda
aslolan, onun haram oluşudur. Bu sebepte de onun, -aram oluş üzere terkedilmesi
gerekir.
Dördüncü hüküm: Ebu
Hanîfe (r.h)'ye göre cizye, senenin başında; Şafiî (r. h)'ye göreyse senenin
sonunda alınır.
Beşinci hüküm: Hz.
Peygamberin "Müslümana cizye yoktur'.[114]
hadisinden dolayı, Ebu Hanife (r.h)'ye göre cizye, müslüman olma ve ölüm
halinde sakıt olur. Şafiî'ye göreyse (yükümlü olduğu sene başlamışsa) o senenin
cizyesi ile mükellef olur.
Altıncı hüküm: Ehl-i
kitap, hak şeriat olan Tevrat ve İncil ahkâmı üzere yaşayıp ölen cedleri
hürmetine, ci2ye vermek suretiyle, bâtıl dinleri üzere İslamca serbest bırakılmışlardır.
Alimlerimiz şöyle demektedir: Hem biz onlara bir imkân tanıdık. Böylece, belki
onlar düşünürler de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in doğruluğunu ve peygamberliğini
anlarlar. İşte bundan dolayı onlara zaman tanınmıştır. Allah en iyisini
bilendir. Burada geriye, şu iki soru kalmıştır:
[115]
Birinci soru:
İbnu'r-Râvendî, Kur'an'ı ta'n ederek şöyle derdi: "Allahu Teâlâ,
hristiyanların küfrünün çok büyük olduğu hususunda, "Onlar, Rahman
hakkında bir evlâd iddia ettiler diye, iftiradan dolayı nerdeyse gökler
parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecektir. Halbuki o Rahman }ın
bir evlad edinmesi olacak iş değildir" (Meryem. 90-92) buyurmuş, ve
onların bu iddialarının, böyle bir raddeye vardığını beyan etmiştir. Sonra da,
onlardan tek bir dinar alınınca, onları o dinleri üzere bırakmış ve onları
dinlerinden men etmemiştir."
Cevap: Cizye
alınmasının maksadı, hristiyanı inkârı üzere bırakmak değildir. Aksine bundan
maksat, bu müddet içinde İslâm'ın güzelliklerine ve O'nun delillerinin
kuvvetine vâkıf olması, böylece de küfürden imana geçmesi ümidiyle hayat hakkı
verilip ona mühlet tanınmasıdır.
İkinci soru: Kanın
muhafazası için, cizye vermek yeterli midir, değil midir?
Cevap: Cizye vermesi
yanında, o kimseye, küfründen dolayı, zillet ve hor hakîrliğin de mutlaka
tattırılması gerekir. Bunun sebebi şudur: İnsanın tabiatı, zillet ve hor
hakirliği üstlenmekten kaçınır. Kâfir, İslâm'ın izzet ve şerefini müşahede
edip, onun gerçekliğinin delillerini dinleyip, küfürdeki zillet ve aşağılığı da
gördüğü halde, ona bir zaman tanınırsa, görünen odur ki, bu durum onu, İslâm'a
geçmeye sevkeder. İşte, cizyenin meşru kılınmasının maksadı budur.
[116]
"Yahudiler:
"Uzeyr Allah'ın oğludur", hristiyanlar da: "Mesîh, Allah'ın oğludur"
dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki, (bununla güya) daha
evvel küfredenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Hay Allah kahredesi adamlar! Nasıl
da haktan döndürülüyorlar!" (Tevbe, 30).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[117]
Bil ki Allah Teâlâ,
önceki ayette, yahudi ve hristiyanların, kendisine iman etmediklerini belirtince,
bu ayette de bunun sebebini beyan etmiştir.
Zira Cenâb-ı Hak, onların, Allah'a bir oğul nisbet ettiklerini nakletmiştir.
Binâenaleyh, kim ilâh hakkında böyle bir şeyi tecviz ederse, o gerçekte ilahı
inkâr etmiş demektir. Yine Cenâb-ı Hak, her ne kadar şirki söyleme yollan
farklı ise de, onların müşrikler gibi olduklarını beyan etmiştir. Çünkü, puta
tapanlarla, Mesih'e veya başkasına tapanlar arasında bir fark yoktur. Zira
şirk, insanın, Allah'ın yanında başka mâbûd veya mabûdlar edinmesi demektir.
Binâenaleyh, böyle bir şey tahakkuk edince, şirk de sabit olur. Hatta biz iyi
düşünürsek, puta tapanların küfrünün, hristiyanların küfründen daha hafif
olduğunu anlarız. Çünkü puta tapan, "Bu put, âlemin yaratıcısı ve âlemin
ilâhıdır" demiyor, aksine onu, Allah'a ibadetine vasıta yapıyor. Ama
hristiyanlara gelince, onlar Allah hakkında hulul ve ittihadı kabul ediyorlar
ki, bu, son derece çirkin bir küfürdür. Böylece, hulule inananlarla diğer
müşrikler arasında bir farkın bulunmadığı sabit olmuş olur.. Cenâb-ı Hak,
cizyenin kabulünü, sadece onlara tahsis etmiştir. Zira onlar zahirde,
kendilerini Hz. Musa ve İsa'ya mensup saymışlar ve kendilerinin, Tevrat ve
İncil'le amel ettiklerini iddia etmişlerdir. İşte bu büyük iki peygamber, ve o
iki zatın kitapları ve hak din üzere yaşayıp ölmüş olan cedleri hürmetine,
Allah onlardan cizyenin kabul edilmesi hükmünü vermiştir. Aksi halde gerçekten,
onlarla müşrikler arasında bir fark bulunmamaktadır.
[118]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Yahudiler, "Uzeyr" Allah'ın oğludur" dediler" buyruğu
ile ilgili şu görüşler bulunmaktadır:
1) Ubeyd İbn
Umeyr şöyle demektedir: "Bu sözü, ismi Fenhâs İbn Azûra olan bir tek
yahudî söylemiştir."
2) Saîd İbn
Cübeyr ve İkrime'nin rivayetine göre de İbn Abbas da şöyle demiştir: "Bir
grup yahudi Hz. Peygambere geldiler. Bunlar Sellam İbn Müşkim, Nu'mân İbn Evfâ
ve Mâlik İbn es-Sayf idi. Onlar şöyle dediler: "Sen, kıblemizi terkettiğin
ve Uzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmediğin sürece, sana nasıl ittiba
ederiz?.." İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.." Bu iki
görüşe göre de bu mezhebi, itikadı benimseyenler, yahudilerin bazısıdır.. Ancak
ne var ki Cenâb-ı Hak, cemâat ismini müfred, tek kimse hakkında kullanma
hususunda Arapçada cari üslûba binâen, bu sözü {bu kimselere değil de) bütün
yahudilere izafe etmiştir. Nitekim Arapça'da, belki de ömründe sadece bir ata
binmiş olan birisi hakkında "Falanca, atlara biniyor'^yine, belki de tek
bir sultanla bir mecliste oturmuş birisi hakkında: "Falanca, sultanlarla oturup
kalkar" denilmektedir.
3) Belki de
bu itikad, onlar arasında yaygındı; sonradan kesintiye uğradı. İşte Allah Teâlâ
onların daha önce yaygın olan bu itikadını nakletti. Yahudilerin bunu inkâr
etmelerine itibar edilmez. Çünkü Allah'ın onlardan naklettiği bu şey, daha
doğrudur.
Onların bu sözü
söylemelerinin sebebi, İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği şu husustur:
"Yahudiler Tevrat'a aldırmadılar ve hak olmayan şeylere göre amel ettiler.
Bunun üzerine Allah Teâlâ da onlara Tevrat'ı unutturdu ve onu, onların
hafızalarından sitdi. Bu sebeple Hz. Uzeyir, Allah'a çok yalvarıp yakardı da,
Tevrat onun kalbine ve hafızasına yeniden döndü. O, bununla kavmini inzâr
etmeye başladı. Yahudiler Uzeyr'i denediler ve onun samimi ve emin olduğunu
gördüler. Bunun üzerine, "Bu iş, ancak Allah'ın oğlu olduğu için Uzeyir'e
müyesser oldu" dediler.
Kelbî şöyle demiştir: "Buhtunnasr,
bütün yahudi âlimlerini öldürdü. Yahudilerin içinde Tevrat'ı bilen hiç kimse
kalmadı."
Süddî de şöyle
demiştir: "Onları öldüren Amelikalılardır, Bu yüzden onların içinde
Tevrat'ı biien hiç kimse kalmadı." İşte bu konuda söylenenlerin tamamı budur.[119]
Cenâb-ı Hakk'ın,
hristiyanların, "Mesih (İsa) Aİlah'tn oğludur" dediklerini
nakletmesine gelince, bu açıktır. Fakat bu hususta şu şekilde bir problem
vardır: Biz, Hz. İsa (a.s)'nın ve ashabının, insanları "Baba-Oğul"
inancına davet etmekten beri (uzak) olduklarına kesin olarak inanıyoruz. Çünkü
bu, küfür çeşitlerinin en fahişidir. Binâenaleyh böyle bir şey, peygamberlerin
büyüklerinden olan birisine nasıl uygun düşer? Durum böylece olunca, hristiyanlardan
Hz. İsa'yı sevenlerin tamamının, bu küfür üzerinde mutabakat sağlamış olmaları
nasıl düşünülebilir? Bu yanlış inancı kim îcad etmiştir ve o, nasıl olmuş da
bunu Hz. İsa'ya mâl edebilmiştir?
İşte bu probleme cevap
olarak müfessirler şöyle demişlerdir: Hz. İsa (a.s)'nın göğe kaldırılmasından
sonra da, Hz. İsa'ya tabi olanlar hak üzere idiler. Derken hr ist i yan I arla
yahudiler arasında bir savaş oldu. Yahudilerin içerisinde, Pavlos denilen cesur
birisi vardı. Bu, Hz. İsa'nın taraftarlarının bir çoğunu öldürdü. Sonra da
yahudilere dönerek, "Eğer hak İsa ile ise biz kâfir olduk. Varacağımız
yer, cehennemdir. Eğer onlar cennete, biz cehenneme girersek mahvolduk gitti!
Dolayısıyle ben bir çare düşündüm: Hile kurup onları saptıracağım" dedi.
Atını eğerledi ve yaptığı
şeylerden ötürü zahiren (münafıkça) pişmanmış gibi göründü ve pişmanlığını
belirtmek için başına topraklar atmaya başladı: "Bana gökten, "Sen
hristiyan olmadığın müddetçe tevben (pişmanlığın) kabul değil" diye ses
geldi. Ben tevbe ettim" dedi. Bunun üzerine hristiyanlar onu kiliseye
aldılar ve o orada hiç çıkmadan bir yıl kalarak, İncil'i öğrendi. Böylece
hristiyanlar ona inandılar ve onu sevdiler. O, daha sonra Beyt-i Makdis'e gitti
ve yerine Nastûr isminde bir adamı bıraktı. Nastûr'a, İsa, Meryem ve İlah'ın üç
(esas) olduğunu öğretti. Oradan da Rum diyarına gitti. Oradaki hristiyanlara
da, "Lâhût" ile "Nâsûf'u öğreterek, "Hz. İsa, ne insandır,
ne cisimdir; o bir ilahtır" dedi. Adı Ya'kub olan bir adama da bunu
Öğretti. Sonra adı "Melk" olan birisini çağırdı ve ona "ilah
zail olmaz. İsa da zail olmadı (ölmedi)" dedi. Sonra bu üç adamı birden
davet ederek, "Herbiriniz benim halifemsiniz. İnsanları (herbiriniz) kendi
İncil'ine çağırsın. Andolsun ki Hz. İsa'yı rüyamda gördüm. O, benden razı idi.
Ben yarın kendimi, Hz. İsa'nın rızası için keseceğim" dedi ve mezbahaya
girerek kendisini öldürdü. Sonra bu üç kişiden her biri, insanları kendi görüş
ve mezhebine davet etti. İşte hristiyanlar içine bu küfrün girişinin
yerleşmesinin sebebi budur.
Bu, Vahidî (r.h)'nin
naklettiği bir husustur. Bana göre doğruya en yaktn olan şöyle demektir:
"Belki de tıpkı "halil" (sevgili-dost) kelimesinin, Hz. İbrahim
(a.s) için bir şeref payesi olarak kullanılması gibi, "İbn" (oğul)
kelimesi de, Hz. İsa (a.s) hakkında, İncil'de bu manada (yani bir şeref ve
mevki ifade etmek için) yer almıştır. Sonra da hristiyanlar, yahudilere olan
düşmanlıklarından ve iki tarafın da diğer taraf hakkında aşın taşkınlık
ve aleyhdarlığından dolayı, hristiyanlar ileri giderek bu "ibn"
(oğul) kelimesini, zahirî olarak "gerçek oğul" manasında tefsir
ettiler. Cahiller de buna inandılar ve böylece bu yanlış inanç, Hz, İsa'nın
dinine tâbi olanlar arasında yayıldı. İşin gerçeğini en iyi Allah bilir.
[120]
Asım, Kisâî ve Ebu
Amr'ın râvîsi Abdulvâris, kelimeyi
tenvinli olarak y, şeklinde; diğer kıraat imamları ise,
tenvinsiz clarak şeklinde okumuşlardır. Zeccâc, dil bakımından
daha fasit şeklin, tenvinli okunuş olduğunu söylemiştir, Buna göre, Uzeyr kelimesi
mübteda, kısmı onun haberidir. Bu
durumda normal olarak, bunun tenvinli olması gerekir. "Uzeyir", ister
Arapça, isterse a'cemi (Arapça'dan başka bir lisandan) olsun, "munsarıf'tır.
Munsarıf oluşunun sebebi, şu iki şeydir:
a) O, ism-i
tasgîr stgasındadır. Dolayısıyla, "Hûd*' ve "Lût" kelimeleri
gibi, a'cemî olsa da munsarıftır (tenvin ve cer kabul eder).
b) Bu, ism-i tasgîr sîgasındadır. Halbuki a'cemî
isimler, ism-i tasgîr olmazlar. (Binâenaleyh onun Arapça olması gerekir.)
Tenvinsiz kıraatin
izahı da şöyledir:
a) Bu kelime,
a'cemî ve marifedir. Binâenaleyhiıunun munsarıf olmaması gerekir.
b) Ayetteki
"ibn" (oğul) kelimesi sıfattır. Mübtedanın haberi ise mahzûftur. Buna
göre kelamın takdiri, [Mj**] "Allah'ın oğlu Uzeyir, bizim
ma'budumuzdur" şeklindedir. Abdulkahir el-Cürcânî bu izahı,
"Delâilü'l-İ'câz" isimli kitabında tenkid eder ve şöyle der:
"İsim, bir sıfat ile tavsif edilir, sonra da, onun için bir haber
getirilirse, bu durumda, ismi tekzib eden (yalanlayan), haberi tenkid etmiş,
sıfatı ise kabul etmiş olur. Binâenaleyh bunu inkardan maksat, şayet onların,
"Allah'ın oğlu olan Uzeyir, bizim ma'budumuzdur" sözü ise, o zaman
bu, sadece Uzeyir'in onların ma'budu oluşunu inkâr olup, Uzeyir'in Allah'ın
oğlu olduğunu kabul etme manasına gelir. Halbuki bunun da bir küfür olduğu malumdur."
Bana göre bu tenkid, zayıftır. Çünkü Cürcani'nin, herhangi bir insanın,
herhangi bir şeyle mevsûf olan birisinden haber vermesi ve bu haberi de
birisinin kabul etmemesi halinde, o kabul etmeyişin haber ite ilgili olacağı
şeklindeki görüşü doğrudur. Ama "Bu, o vasfı kabul etmektir"
şeklindeki görüşü kabul edilemez. Çünkü o insanın bu haberi, tekzib etmesinden,
onun dışındaki kimselerin bunu tekzib etmeyip, doğrulayacaklarına bir delil
gerekmez. Bu, "hitab detili"ne mebni bir husustur. Hitab delili ise,
bilhassa bu gibi yerlerde zayıftır.
c) Ferrâ,
"Uzeyr" kelimesindeki tenvin, (aslında) sakin nûn harfidir.
"İbnullah" •adesindeki "bâ" harfi de sakindir. Binâenaleyh
burada iki sakin harf yanyana gelmiştir. İşte bundan ötürü telaffuzu
hafifletmek için, tenvinin nunu hazfedilmiştir" demiş ve şu
beyti nakletmiştir: "Onu pek de öyle revbekâr ve Allah'ı zikreden biri
bulmadım. "
Bil ki
Allah Teâlâ onların
bu durumunu nakledince, "Bu, onların ağızlarında
geveledikleri sözleridir..." buyurur. Birisi şöyle diyebilir: Her söz
ancak ağızdan çıkar. Öyleyse onların sözlerinin, böyle nitelenmesinin - kmetl
nedir?" Buna birkaç şekilde cevap verilebilir:
a) Bununla,
"Bu, hiçbir aklî delile dayanmayan bir sözdür" manası kastedilmiştir.
3inâenaleyh bu, hiçbir gerçekliği olmayıp, sadece onların ağızlarından çıkmış
bir ;afızdır" demektir. Velhasıl onlar, dilleriyle bir söz söylediler, ama
bu sözün akıl yanında hiçbir değeri yoktur. Çünkü ihtiyaçtan, şehvetten,
zevciyyet hayatından, parçaları
bulunmaktan münezzeh olduğu
halde Allah Teâlâ'nın
bir çocuğu Dulunduğunu söylemek,
akıl yanında hiçbir değeri olmayan, bâttl bir sözdür. Bunun dt benzeri de,
"(Onlar) ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı" (M-\ Imran.
167) ayetinde ifade edilen husustur.
b) İnsan,
bazan bir mezhebi, ya kinayeli olarak, yahut da remiz ve tariz yoluyla :ercih
ettiğini gösterir. Ama bunu açıkça belirtip, dili ile söyleyince, bu, o insanın
o -tezhebi tercih ettiğini, ona taraftar olduğunu en açık bir şekilde göstermiş
otur. Dolayısıyle bu ayetten maksad, onların, bu inançlarını açıkça ifade edip,
onu asla izlemediklerini belirtmektir.
c) Bundan
maksad, onların halkı bu inanca davet etmeleridir. Bundan dolayı bu söz, onlann
ağızlarına iyice yerleşir. Bundan murad. onların, halkı kendi inançlarına savet
etmede ileri gitmiş olmalarıdır.
[121]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
'Onlar bununla güya daha evvel küfredenlerin sözlerini taklid ediyorlar"
buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
[122]
Bu ifadenin tefsiri
hususunda şu izahlar yapılmıştır:
a) Bununla.
"Yahudi ve hristiyanların bu sözü, müşriklerin, "melekler Allah'ın
kızlarıdır" şeklindeki sözlerine benzer" manası kastedilmiştir.
b) Buradaki
"Onlar" zamiri, hristiyanlara aittir. Yani, "Hristiyanların
"Mesih (İsa), Allah'ın oğludur" şeklindeki sözleri, yahudilerin
"Uzeyİr, Allah'ın oğludur" şeklindeki sözlerine benzer"
demektir. Çünkü yahudiler, hristiyanlardan daha öncedir.
c)
Hristiyanlann bu sözü, kendilerinden önce
geçip gitmiş olan (atalarının) sözüne benzer, yani bu eski bir küfür olup, yeni
icad edilmiş değildir.
[123]
Müdâhat
"benzemek" demektir. Ferrâ şöyle demiştir: "Arapça'da
bu fiil (Ona benzedim) şeklindedir." Bu fiil hakkında dilcilerin çoğunun
görüşü budur. Şemîr bu fiilin, "uymak, tâbi olmak" manasına
geldiğini, nitekim Arapça'da,"Falanca, lalancaya tâbi oluyor"
manasında denildiğini söylemiştir.
[124]
Âsim, bu fiili hemzeli
olarak ve ha harfinin kesresi ile, (yudahiûne);
diğer kıraat imamları ise, hemzesiz
olarak ve
hâ'nm zammesi ite,
yudahüne şeklinde okumuşlardır.
Bu fiil tıpkı, ve £larjî (geri bıraktı-tehir etti) fiili gibi, hem iîliü»
şeklinde, hem de şeklinde
kullanılmaktadır. Ahmed b. Yahya: "Bunu hemzeli okuma hususunda, hiç kimse Asım'a
tabi olmamıştır. (Yani sadece o, bunu
hemzeli okumuştur)" demiştir.
Cenâb-ı Allah daha
sonra, "Hay Allah kahredesice adamlar, nasıl da haktan
döndürülüyorlar" buyurmuştur. Bu, "Onlar, sözleri son derece bozuk
olduğu için, şaşılarak kendilerine böyle söylen ilmesine çok
müstehaktırlar" demektir. Nitekim Arapça'da, "Bu millete bakın!
Yırtıcı hayvanlara biniyorlar. Hay Allah kahredesiceler! Ne acaib iş
yapıyorlar!" denilir.
"döndürülüyorlar"
demektir. Bunun masdarı olan "îfk", dönmek manasınadır. Nitekim,
"Adam hayırdan döndü, vazgeçti" denilir. Yine "hayırdan dönmüş
adam" manasında, denilir. Buna göre ayetteki tabiri, "deliller apaçık
olduğu halde, onlar nasıl da haktan dönüp sapıtıyor ve Allah'a çocuk isnaü ediyorlar,
hayret!.." demektir. Ayette bulunan bu "şaşma" manası, insanlar
açısındandır. Yoksa Allah Teâlâ, hiç bir şeye şaşıp hayret etmez. Ayetteki bu
üslûb, Arapların hitab üslublarına göre getirilmiştir. Allah Teâlâ onların
hakkı bırakıp bâtılda ısrar edişleri karşısında, Hz. Peygamberi hayret etmeye
davet etmiştir.
[125]
"Onlar, Allah'ı
bırakıp hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabîer edindiler.
Halbuki o (tanrı edindikleri) de ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle
emroiunmuşlardı. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk koştukları her
şeyden münezzehtir" (Tevbe, 31").
Bil ki Allah Teala,
"Onlar, Allah) bırakıp, bilginlerini, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih'i
tanrı edindiler" buyurarak, yahudi ve hristiyanların bir çeşit şirk içinde
olduklarını göstermiştir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
[126]
Ebu Ubeyde:
"Ahbar, fakihler (din âlimleri) demektir" demiştir. Alimler, bu kelimenin müfredinin ne olduğu hususunda ihtilaf
etmişler; bazıları bunun
habr lafzı olduğunu,
bazdan da hibr lafzı olduğunu söylemişlerdir. Esmâ'i: "Bunun müfredinin
habr lafzı mı, hibr lafzı mı olduğunu bilemiyorum" demiştir. Ebu'l-Heysem
de, "bu kelimenin müfredinin ancak habr olduğunu" söylemiş ve kesreli
olanı kabul etmemiştir. Leys ve İbnu's-Sikkît ise: "Aslı ehl-i kitap olan,
zımmî veya müslüman her alime hibr veya habr denilir'1 demişlerdir. Me'âni
alimleri, hibr, sanatıyla manaları süsleyen ve onları çok güzel izah eden
alimdir" demişlerdir.
"Râhtb",
kalbinde korku ve haşyet yerleşmiş olan, korkunun izi yüzünde ve elbisesinde
görünen kimsedir. Örfte "ahbâr", Hz. Harun (a.s.)'un çocuklarından
itibaren yahudi âlimleri manasına; "ruhban11 ise, manastırlarda kalan
hristiyan âlimleri manasına kullanılmıştır.
[127]
Müfessirlerin çoğu
şöyle demişlerdir: "Bu ayette yer alan "rabler"den maksad, o
yahudi ve hristiyanların, âlim ve ruhbanlarının âlemin ilahları olduklarına inanmaları
manası olmayıp, aksine o ahbar ve ruhbanlarına, hertürlü emir veyasaklarında
itaat etmeleridir. Rivayet olunduğuna göre, Adiyy b. Hatim, henüz hristiyanken
bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)'e geldi. Hz. Peygamber o esnada Berâe
(Tevbe)
suresini okuyordu. O, bu ayete gelince, Adiyy: "Ben Peygamber'e "Biz,
onlara tapmıyoruz ki?" dedim. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (a.s.):
"Onlar, Allah'ın helal kıldığını haram kılmıyorlar mı. bundan dolayı siz
de onları haram kabul etmiyor musunuz? Yine o ruhban ve ahbar, Allah )n haram
kıldığı şeyleri hela! saymıyorlar mı, böylece de sizler onları helal kabul
etmiyor musunuz?" buyurdu. Ben de, "Evet" deyince, Hz. Peygamber
(s.a.s.), 'İşte bu onlara ibadet etmek demektir" buyurdu" demiştir.
Rebî' de şöyle der:
Ben, Ebu'l-Âliye'ye, "İsrailoğulları arasındaki o rab edinme nasıl
olmuş?" dediğimde, o şöyle dedi: "Hristiyan ve yahudiler çoğu kez,
Allah'ın kitabında, âlimlerinin ve ruhbanlarının sözlerine muhalif sözler
görüyorlardı, ama buna rağmen onların sözlerini alıyor ve Allah'ın kitabındaki
hükmü kabul etmiyorlardı" Muhakkik alimlerin ve müctehidlerin sonuncusu
hocamız[128] ve üstadımız şöyle dedi:
"Fakihleri taklid eden bir grup kimse müşahade edip gördüm, Onlara bazı
meseleler hakkında, Kur'an'dan pek çok ayet okudum. Onların inanç ve mezhebleri
bu ayetlere uymuyordu. Onlar bu ayetleri kabul etmediler ve iltifat etmediler.
Bana, şaşıp kaldılar. Adeta onlar, "Selefimizden bunların aksine gelen
rivayetlere rağmen, nasıl bu ayetlerin zahirleri ile amel edilebilir?"
diyorlardı. Sen, gerçekten iyice düşünürsen bu hastalığın, dünyada yaşayanların
çoğunun damarlarına sirayet etmiş olduğunu görürsün."
Eğer: "Allah
Teâlâ, o yahudi ve hristiyanları, ahbar ve ruhbanlarına itaat etmelerinden
dolayı, kâfir olduklarını bildirdiğine göre, fâsık (günahkâr) kimse de şeytana
itaat etmiş olmaktadır. Dolayısıyla Haricîlerin dediği gibi, fâsığın da kâfir
olduğuna hükmetmek gerekmez mi?" denilirse, şöyle cevap verilir:
"Fâsık (günahkâr), her ne kadar şeytanın günaha davetini kabul etmiş ise
de, şeytanı gözünde büyütmemiş, aksine ona lanet etmiş ve ona değer vermemiştir.
Fakat hristiyan ve yahudiler, din bilginlerinin ve ruhbanlarının sözlerini
kabul ediyor, onlara son derece saygı duyuyorlar. Binaenaleyh bu iki durum
arasındaki fark meydana çıkmaktadır.
[129]
Ayette bahsedilen,
"Rab edinme" ile ilgili ikinci bir tefsir de şöyledir: Câhiller ve
Haşviyye, şeyhlerine ve imamlarına (önderlerine) saygıda çok ileri gittikleri
için, bazan onların tabiatları "hulul" ve "ittihad"
inancına meyletmektedir. Bu şeyh, dünya peşinde ve dinden uzak biri ise,
kendisine uyanlara, işin onların dediği ve inandığı gibi olduğu fikrini
vermektedir. Ben, dinden uzak bazı düzenbaz şeyhlerin, tabi olanlara ve
taraftariartna, kendisine secde etmelerini emrettiğini ve onlara: "Sizler
benim kultarımsıntz" dediğini gördüm. İşte böylece o, taraftarlarına,
hulul ve ittihad fikrini telkin ettiğini, bahusus kendisine tabi olan bazı
ahmaklarla başbaşa Kaldığında çoğu zaman uluhiyyet iddiasında bile bulunduğunu
tesbit ettim. Binâenaleyh bu husus, bu ümmet içerisinde bile müşahade edilip
durulurken, böyle birşeyın geçmiş ümmetlerde bulunmuş olması nasıl yadırganır?
Sözün özü şudur:
Ayette bahsedilen "rab edinme"den, yahudi ve hristiyanların, Allah'ın
hükmüne ters olan hususlarda, din alimlerine ve ruhbanlarına itaat etmiş
olmaları manası kasdedilmiş olabileceği gibi, onların küfür (inkâr)
sayılabilecek çeşitli şeyleri kabul etmiş olmaları ve bu sebeple Allah'ı inkâr
etmiş olmaları manası da kastedilmiş olabilir. Böylece bu, onların, Allah'ı
bırakarak, din alimlerini ve ruhbanlarını adetâ rab edinmeleri gibi olur. Bu
ifade ile, yahudi ve hristiyanların ruhban ve ahbarları hakkında, (Allah'ın
onlara) hulul ettiğine ve onlarla "ittihad" ettiğine inanmış olmaları
manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İşte bu dört husus, ümmet-i Muhammed'de
de görülmüştür ve mevcuttur.
[130]
Allah Teâlâ daha
sonra, "Halbuki onlar, ancak bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı"
buyurur. Bu ifadenin manası açıktır. Bu hususu Tevrat ve İncil gibi diğer ilahi
kitaplar da ortaya koymaktadır. Cenâb-ı Allah sonra da, "O'ndan başka hiçbir
tanrı yoktur. O, bunların şirk koştukları herşeyden münezzehtir"
buyurmuştur. Bu, "Cenab-ı Hakk'ı, emir vermede ve mükellefiyet yüklemede,
secde edilme ve ibadet olunma hususunda ve sonsuz saygının ve yüceltmenin
kendisine ait olması hususunda herhangi bir ortağı olmaktan, tenzih ve takdis
ederiz" demektir.
[131]
"Onlar Allah'ın
nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek isterler. Allah ise, ancak nurunu
tamamlamayı ister, kâfirler hoş görmeseler de'' (Tevbe, 33).
[132]
Bil ki bu ayetin
maksadı, yahudi ve hristiyanların reislerinden sâdır olan, çirkin fiillerden
üçüncü bir çeşidini göstermektir. Bu da, o iferi gelenlerin, Hz. Peygamberin
peygamberlik işini iptal ve onun şeriatının doğru, dininin sağlam olduğunu
gösteren delilleri gizlemek için çalışmalarıdır. Ayette bahsedilen
"nûr"dan maksad, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğinin hak ve
doğru olduğunu gösteren delillerdir. Bu deliller cidden pek çoktur:
[133]
1) O'nun elinde zuhur eden, güçlü ve kesin
mucizeler... Çünkü mucize o peygamberin
doğruluğuna ya delalet eder,
yahut etmez.Binâenaleyh eğer doğruluğuna delil olması sözkonusu ise,
mucizenin gerçekleştiği her seferinde doğruluğu kesin olarak ortaya çıkmış
olur. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in risaletinin doğru olmuş olması
gerekir. Yok eğer mucize, doğru ve sadık oluşun delili değil ise, bu, Hz. İsa
ve Hz. Musa'nın nübüvvetini de zedeler.
2) Hz. Peygamber
ömrünün başından sonuna hiçbir eğitim ve öğretim görmemiş, hiçbir şeyden
istifade etmemiş ve herhangi bir kitap mütalaa etmemiş olduğu halde, bu yüce
Kur'an, O'nun dilinden zuhur etmiştir. Şu halde bu, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in en
büyük mucizesidir.
3) Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in şeriatının özü, Allah'a ta'zîm, sena, O'nun taatlarına
boyun eğme ve nefsi dünya sevgisinden çevirip, ahiret saadetlerine
yöneltmektir. Akıl da, Allah'a giden yolun ancak bu şekilde olduğuna delâlet eder.
4) Hz,
Peygamber (s.a.s.)'in şeriatı, her türlü kusur ve noksanlıktan uzaktır. Onda,
Allah'a uygun olmayan şeylerin, Allah'a izafe edilmesi söz konusu değildir.
Onda, Allah'tan başkasına da davet de yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.), büyük
beldelere sahip ve hakim olmuştur. Ama bu, onun dünyayı önemsememe ve dünyaya
"değer vermeme huyunu değiştirmemiştir. Halbuki eğer, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in gayesi
dünya olsaydı, bu
böyle kalmazdı. İşte bu durumlar, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in sözünün doğruluğu
hususunda apaçık deliller ve kesin burhanlardır.
İşte ontar, bu deiil
ve burhanları, bozuk sözleri, tutarsız şüpheleri ve türlü hile ve
tuzaklarıyla, boşa çıkarmaya uğraşmışlardır. Böylece bu gayret, âdeta güneşin
nurunu üfleyerek söndürmeye çalışan kimsenin yaptığı şey gibi olmuştur. O nasıl
bâtıl ve boş bir gayret ise, bu da böyledir. İşte ayetteki, ''Onlar Allah'ın
nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler..." tabiri ile, bu
kastedilmiştir.
[134]
Daha sonra Allah
Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e daha fazla yardım edeceğini, O'nun derece ve
kemalini yücelteceğini vaadederek
"Allah ise, ancak nurunu tamamlamayı ister, kâfirler hoş görmeseler
de..." buyurmuştur, Eğer, "Arapça'da "Zeyd'in dışındaki hiçbir
şeyden hoşlanmıyor veya herşeye kızıyorum" denilmesi caiz olmadığı halde,
"Allah, ancak şuna karşı diretmez, yani ancak şunu ister"
denilebilmiştir" denilirse, biz deriz ki: "Ayetteki (diretir) lafzı, iş. (istemez) manasındadır. Buna göre ayet,
"Allah, ancak
bunu ister" manasındadır. Fakat ebâ, istememenin ileri derecesini ifade
eder. Bu ise, men etmek ve imtina etmek demektir. Bunun delili, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in O IsUfe IjSijİ #j ''Bize zulmetmek isterlerse, bunu şiddetle
reddederiz"[135]
hadis-i şerifidir. Hz.
Peygamber bu sözle övündü. Oysa, O'nun, zulmü kerih gördüğünden dolayı
kendisini övmesi caiz değildir. Çünkü bu hem güçlü, hem de
zayıf insanın
söyleyebileceği bir sözdür. Yine -t^ial1 ^ && "Falanca, zulme
karşı diretti, onu istemedi" denilir. Bu, bizim söylediğimiz manadadır.
Cenab-ı Hak, delilleri
"nür" diye ifade etti. Çünkü nûr, doğruya götürür. Deliller de, aynı
şekilde dinlerdeki doğrulara götürür.
[136]
"O (Allah),
Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki o dini bütün dinlere gâîib kıla...
Müşrikler hoş görmeseler de" (Tevbe. 33).
Bil ki Allah Teâlâ,
düşmanların, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini iptal etmeye gayret
ettiklerini nakledip, kendisinin ise bu iptali istemediğini ve o peygamberin
işini tamamlayacağını bildirince, bu tamamlamanın nasıl olacağını beyan ederek:
"O (Allah). Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi..." buyurmuştur.
[137]
Bil ki, peygamberlerin
durumunun kemâle ermesi, ancak şu şeylerin toplamı ile olur:
a) Delil ve
mucizelerin çokluğu, ki, bu ayettehüdâ "hidayet" ile ifade
edilmiştir.
b) Onun getirdiği dinin herkes için doğru, uygun, hikmetli, dünya ve ahiret
menfaatlarına muvafık olduğunu ortaya koyacak birtakım şeyleri ihtiva etmesi,
ki bu da ayette, "hak din" ile ifade edilmiştir.
c) Onun
getirdiği dinin diğer dinlere hükümran olması, onlardan üstün olması, kendisine
zıd olanlara gâlib gelmesi ve onu inkâr edenleri delilleriyle ezmesi, ki bu da
ayette "O dîni bütün dinlere galip kıla..." ifadesi ile
anlatılmıştır.
Bil ki birşeye gâlib
gelmek bazan delil ile, bazan çokluk ve bollukla, bazan da hükümran olup, üstün
gelme ile olur. Allah Teâlâ'mn, bütün bunları müjdelediği malumdur. Halbuki
ancak mevcut olmayan, ama ileride olacak birşeyin müjdelenmesı caizdir. Bu
dinin delillerle galip (üstün) olduğu, bilinen ve kabul edilen bir husustur. O
halde gereken, bu ayette bahsedilen üstünlüğü, hükümran olarak üstün gelme
manasına hamletmektir.
[138]
Buna göre şayet,
"Hak Teâlâ'mn, "O dini, bütün dinlere galip kılsın diye..."
ifadesi, bu dinin, bütün dinlere galip gelmesini iktizâ eder. Halbuki durum
böyle değildir. Zira İslâm, Hindistan'da, Çin'de, Rum diyarında ve diğer küfür
beldelerinde, diğer dinlere galip gelememiştir!" denilirse, biz de deriz
ki, ulemâ buna ovan vermiştir.
Birinci yön: İslâm'ın
hilafına olan bütün dinlerin mensuplarını, bütün yerlerde olmasa dahi, bazı
yerlerde müslümanlar ezmiş ve onlara galip gelmişlerdir. Bu cümleden olarak,
müslümanlar mesela yahudileri kahretmiş ve onları İslâm topraklarından
çıkarmışlardır. Şam topraklarındaki hristiyanlara da galip gelmişler, bu Şam
topraklarını Rum diyarından ve batıdan izleyen mıntıkaları da ele
geçirmişlerdir. Yine, müslümanlar mecusîlere, kendi mülkleri üzerinde oldukları
halde galip gelmişler ve yine, Türk ve Hind topraklarına komşu olan pek çok
beldede putperestlere de üstün ve galip gelmişlerdir. Diğer dinlere karşı
üstünlüğü de böyle olmuştur. Böylece, Allah Teâlâ'nin bu ayetle haber verdiği
husus tahakkuk etmiş ve bizzat gerçekleşmiştir. O halde bu, gayb'den bir haber
verme ve böylece det bir mucize olmuştur.
İkinci yön: Ebu
Hureyre (r.a.)'njn şöyte dediği rivayet edilmiştir: "Bu, Allah Teâlâ'nin,
İslâm'ı bütün dinlerden üstün kılacağına dair bir va'adidir. Bu va'adin ' tamamlanması ise ancak, Hz. İsa
(âhir zamanda) zuhur ettiği zaman olacaktır..."
Süddî de şöyle
demiştir: "Bu, Mehdî zuhur ettiği zaman tamamlanacaktır. O zaman herkes,
ya İslâm'a girecek, yahut da "haraç" verecektir. "
Üçüncü yön: Bununla,
İslâm'ın, Arap yarımadasında bulunan bütün dinlere galip gelmesi
kasdedilmiştir. Bu da gerçekleşmiş ve tahakkuk etmiştir. Zira Allah Teâlâ o
yarımadada hiçbir kâfir bırakmamıştır.
Dördüncü yön: Bu
ifadeyle murad edilen, "Cenâb-ı Hakk'ın o dine mensup olan kimseleri,
dinin ahkâmının ve yasalarının tamamına muvaffak kılması ve onları ona
tamamiyle muttali kılmasıdır. Böylece de, o kimseye, bu din hakkında herhangi
bir şeyin gizli ve kapalı kalmamasıdır."
Beşinci yön: Cenâb-ı
Hak, bu tabirle bu dini hüccet ve açıklama ile galip ve üstün getireceğini
murad etmiştir. Ancak ne var ki bu görüş zayıftır; çünkü Allah Teâlâ, bunu
ilerde yapacağını va'adetmiştir. Halbuki hüccet ve beyanlar ile dini takviye
etmek, İslâm'ın başlangıcında söz konusu idi.
Buna şu şekilde de
cevap vermek mümkündür: İslâm dininin ilk yıllarında mü'minlerin zayıf
olmaları, kâfirlerin hükümran olmaları ve kâfirlerin, diğer insanları İslâm'ın
delilleri hususunda düşünmekten men etmiş olmaları sebebiyle şüpheler çok idi.
Ama, İslâm Devleti kuvvetlendikten sonra, kâfirler acze düştüler. Şüpheler
zayıfladı, böylece de, İslâm'ın delillerinin zuhuru ise kuvvetlendi.
Binâenaleyh, bu ayetteki müjdeden maksat, bu kuvvetin ve gücün artmasıdır.
[139]
"Ey iman edenler,
şu muhakkak ki, hahamların ve râhiblerin pekçoğu bâtıl yollarla, insanların
mallarını yerler. Onları Allah'ın yolundan men ederler. Altın ve gümüş yığıp
onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte bunlara pek acıklı bir azabı
müjdele! O gün ki bunlar, cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o
kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak,
"işte bu, denilecek, nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık saklayıp istif
ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın!" 34-35].
Bil ki Allah Teâlâ,
yahüdi ve hristiyaniartn önderlerini, âlim ve rahiblerini, kibirli, zorba
olmak, rububiyyet iddiasında bulunmak ve \nsan\ava tepeden bakmak gibi
sıfatlarla nitelendirince kibirli ve zorba olmanın, rububiyyet iddiasında
bulunmanın maksadının, haksız bir şekilde insanların mallarını almak olduğuna
dikkat çekmek amacıyla, bu ayette de, onların, halkın mallarını almaya düşkün
olduklarını bildirmiştir. Yemin ederim ki, kim manastırdakilerle, zamanımızdaki
düzenbazların hallerini iyice düşünürse, bu ayetlerin, sanki sırf onların durum
ve hallerini açıklamak için indirildiğini görür. Binâenaleyh sen, onlardan her
birinin dünyaya iltifat etmediğini, dünyadaki hiçbir şeyle asla
ilgilenmediğini, temizlik ve masumiyyette, tıpkı mukarreb melekler gibi
olduğunu iddia ettiğini görürsün. Ama durum, bir yufkayı, bir ekmeği elde
etmeye varıp dayandığında, sen onun canı pahasına ona atıldığını ve onu elde
etmek uğruna, zillet ve alçaklığın en aşağısına bile katlandığını müşahade
edersin.
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[140]
Sen örfe göre, yahudi
alimlerine
"ahbâr", hristiyan
âlimlerine de "ruhban" denildiğini biliyorsun. Allah Teâlâ, onlardan pek çoğunun,
insanların mallarını haksız yere yediklerini beyan buyurmuştur ki, bu hususta
birkaç bahis bulunmaktadır:
[141]
Birinci bahis: Allah
Teâlâ. bu yeme işini, bu yolun, hepsinin değil de bir kısmının yolu olduğuna
delâlet etsin diye, "onlardan pek çoğu..." tabiri ile kayıtlamıştır.
Çünkü, dünyada daima, hakka gönül verenler de bulunur. Herkesin, bâtılda
ittifak etmesi, âdeta imkânsız gibidir. Bu, nasıl ki bu ümmetin bâtılda icmâ
etmeyeceğini düşündürüyorsa, aynı şekilde diğer ümmetlerin de böyle
olmayacağını ihsas ettirmektedir.
[142]
İkinci bahis: Allah,
malları alma işini, "yerler" tabiriyle açıklamıştır. Bu mecazın
sebebi şudur: Mal biriktirmenin en büyük gayesi, onu yemektir.. Böylece Allah,
bu işi, maksatlarının en büyüğü ile isimlendirmiştir. Veyahut da şöyle
denebilir: Bir şey yiyen kimse, onu kendi yanına çekip almış ve başkasının ona
ulaşmasına mani olmuştur. Binâenaleyh, mal biriktiren kimse de, o malları kendi
yanına almış ve onların, başkasına gitmesine mani olmuştur. Yeme ile almak
arasında işte bu yönden bir benzerlik bulununca, Cenâb-ı Hak, alma işini
"yemek" fiiliyle ifade etti.
Şöyle de denilmesi
mümkündür: İnsanların malını alan kimseden, o malı geri vermesi istendiğinde:
"Onu yedim; ondan geriye bir şey bırakmadım... Bunun için onu geri
veremem!" der. İşte bu sebepten dolayı, "almak" işi,
"yemek" fiiliyle ifade edilmiştir.
[143]
Üçüncü bahis: Cenâb-ı
Hak, "bâtıl yollarla insanların mallarım yerler" buyurmuştur. Alimler, bu ayette
geçen "bâtıl"ın ne anlama geldiği hususunda aşağıdaki şekillerde
ihtilâf etmişlerdir:
a) Onlar, şer'î hususlarda hükümleri hafifletmek
ve gevşeklik ve müsamaha göstermek için, rüşvet alıyorlardı.
b) Onlar,
halkın ve toplumun yanında, Allah'ın rızâsını elde etmenin yolunun ancak
kendilerine hizmet ve itaat ile, kendilerinin rıza ve hoşnutluğunun kazanılması
suretiyle elde edilebileceğini iddia ediyorlardı. Halk da o yalanlara aldanıyordu.
c) Tevrat,
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olarak gönderileceğine delalet eden pek çok
ayet ihtiva etmekteydi. Bu sebeple, "ahbâr" ve "ruhbân"lar,
o ayetlerinvanlıs birtakım açıklamalarda bulunuyor ve ayetleri, birtakım bâtıl ve yaniış
manalara hamlediyorlardı.. Böylece de avam halkın kalbini hoşnut ediyor,
onlardan rüşvet alıyorlardı.
d) Onlar,
avam halkın yanında, hak dinin kendilerinin dini olduğunu söylüyorlardı. Halk
da bunu kabul edince, onlar, "Hak olan dini güçlendirmek vâcibtir"
diyorlar, sonra da şunu ilave ediyorlardı: "Bunu güçlendirmenin yolu
ancak, o fukahâ (ahbâr ve ruhban)' tn, son derece zengin olmasıdır. İşte bu
yolla da halkı, ve onların mallarını, kendilerine hizmet etme hususunda âdeta
seferber ediyorlardı. İşte ayette bahsedilen "bâtıl"dan murad, ahbâr
ve ruhbân'ın mallarını, bu yolla yemeleridir. Bu husus, tamamiyle,
zamanımızdakiler için de söz konusudur ki bu, ekseri cahil ve müzevvirlerin,
avam ve câhil halkın malını yemek için başvurmuş olduğu yoldur.
[144]
Daha sonra Cenâb-t
Hak, "Onları Allah n yolundan men
ederler" buyurmuştur. Bu böyledir; çünkü onlar, kendilerine
tabi olmayı temin etmek için insanları öldürüyor ve zamanlarındaki halkın ve
âlimlerin hayırlılarına tabi olmaktan onları men ediyorlardı... Hz. Muhammed
(s.a.s.) zamanında da, içlerinden hayırlı olanlara (mesela Abdullah İbn Selâm)
tâbi olmaktan men etme hususunda da, alabildiğine bütün hile ve tuzaklara
başvuruyorlardı.
Musannif (r.h) şöyle
demektedir: "Dünyada, halkın son ve nihai amacı, mal ve makam elde
etmektir. Böylece Allah Teâlâ, "ahbâr" ve "ruhbân"ın da,
kalblerinin bu iki şeyle yanıp tutuştuğunu beyan etmektedir. Binâenaleyh mal,
Hak Teâlâ'nın "bâtılyollarla, insanların mallarını yerler...": makam
da, Cenâb-ı Hakk'ın, "onları Allah'ın yolundan men ederler"
buyruğundan anlaşılmaktadır. Çünkü onlar, Hz. Muhammed'in hak üzere olduğunu
kabul etselerdi, O'na ittiba etmeleri gerekirdi. Bu durumda da, onların vermiş
olduğu hüküm geçersiz olup, saygınlıkları da sona erecekti, İşte böyle bir
korku ve endişeden dolayı, onlar Hz. Muhammed'e ittiba etmeyi men etmek,
şüpheler atmak, çeşitli hile ve tuzaklar hazırlamak ve halkı, hak dinî kabul
etmekten ve sahih, doğru olan yola uymaktan uzaklaştırmak hususunda, bütün
güçlerini sarfediyorlardı.
[145]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Altın ve gümüş yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu?
işte bunlara pek acıklı bir azabı
muştula!” buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
[146]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"ki onlar...' ifadesiyle ilgili olarak şu üç ihtimal bulunmaktadır:
a) Bununla,
o "ahbâr" ve "ruhban" murad edilmiştir.
b)
Bazılarının dediğine göre bu, yeni başlayan
bir cümle olup, bununla
müslümanlardan zekât vermeyenler murad edilmiştir.
c) Bununla
ister "ahbâr"dan, ister "ruhbân"dan, isterse müslümanlardan
olsun, mal biriktirip de, onun zekâtını vermeyenler kasdedilmiştir.
Bu lafzın, bu üç
ihtimalden her birine muhtemel olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Zeyd İbn
Vehb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ebu Zerr'e rastladım. "Ya
Ebâ Zerr, seni bu beldeye getiren saik nedir?" dedim. Bunun üzerine Ebu
Zerr, "Şam'daydım. Cenab-ı Hakk'ın SjmJij wiû)ı jjj& jjjjij ayetini
okudum da
bunun üzerine Muaviye:
"Bu ayet, ehl-i kitab hakkında nazil oldu" dedi. Ben de: "Bu
ayet, hem ontar, hem de bizim hakkımızdadır" dedim. İşte, Muaviye ile
benim aramdaki ayrılığın sebebi bu oldu. Bunun üzerine Osman: "Yanıma
gel!" diye yazdı. Medine'ye geldiğimde, insanlar benden, daha önce sanki
beni hiç görmemişler gibi köşe bucak kaçmaya başladılar. Ben bu durumu Osman'a
şikayet edince, o bana, "Buradan biraz uzaklaş!" dedi. Ben de bunun
üzerine, "Allah'a yemin ederim ki ben, söylediğim sözden geri
dönmeyeceğim " dedim."
Ahnef'in de şöyle
dediği rivayet edilmiştir: "Medine'ye geldiğimde, Ebu Zerr'i şöyle derken
gördüm: "Kâfirleri, cehennem ateşinde kızdırılmış bir taş ile müjdele. Bu
taş, onlardan her birinin iki memesi ucuna bırakılacak da, böylece o taş onun
boyun kökünü delip çıkacak, bu şekilde onun vücudunu terkedecek ve yine bu taş,
onun boyun köküne konulacak da, böylece o taş onun iki memesinin ucundan söküp
çıkacak! " Oradakiler bunu duyunca, Ebu Zerr'i terkettiler. Ben, yanına
sokularak ona: "Ben onların, senin onlara söylediğinden hoşlanmadıklarını
gördüm " dedim. Bunun üzerine o, "Kureyş'te bundan başka ne tesir
uyandıracağı beklenebilirdi ki?" dedi.
Efendi Hazretleri
(r.h) şöyte demiştir: "Bu vaîd ve tehdidin, bahsi geçenlere, yani ehl-i
kitaba has kılınması düşünülürse, o zaman kelamın takdiri, Allah Teâlâ onları,
''batı! yollarla, insanların mallarını yerler" ifadesiyle, insanların
mallarını almaya son derece düşkün ve harîs olmakla, "altın ve gümüş yığıp
da..*' ifadesiyle de, kendi mallarının zekatını vermekten bütün güçleriyle
kaçmak ve son derece cimri davranmakla vasfetmiş olur..." şeklinde olur.
Yok, eğer bununla, Müslümanlardan zekâtını vermeyenler kastedilmiş olursa, o zaman da
takdir-i kelam: "Alfan Teâlâ, o ehl-i kitabın (ahbâr ve ruhbanının),
haksız yere insanların mallarını almaya son derece düşkün ve haris olmadaki
tavır ve davranışlarının çirkinliğini tavsif etmiş, sonra da müslümanları,
matlarının zekâtlarını vermeye teşvik ederek, zekâtını vermeyenler hakkında da,
bu şiddetli tehdidi beyan buyurmuştur " şeklinde olur. Yok eğer bununla
hepsi murad edilmişse, o zaman ifadenin takdiri; "Allah onları, haksız
yere insanların mallarını almak konusunda aşırı istek ve hırsla vasfetmiş,
sonra da, "Haksız yere kendi malını yığıp istif edip bunun zekâtını
vermeyen kimselerin hali bu olursa, başkasının malını, haksız yere, hile
yaparak ve düzen kurarak almak için çaba sarfeden kimsenin durumu nice
olur?" demek suretiyle, malının zekâtını vermeyen kimselerle ilgili
tehdidi de, işte bunun peşinden getirmiştir.
[147]
a)
Arapça'da, "kenz" kelimesinin
aslı, biriktirmek, bir arava getirmektir. Bir araya getirilen ve birbirine
katılan her şeye
"kenz" denilmektedir. Nitekim, parçaları bir araya getirildiğinde
"Bu, parçaları bir araya getirilmiş olan bir cisimdir" denilir. Sahabenin
âlimleri, bu ayette tenkid edilen "kenz" ile neyin mu/ad edildiği
hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu cümleden olarak, sahabe âlimlerinin
ekserisi, bunun zekâtı verilmeyen mal olduğunu söylemişlerdir. Ömer
İbnu'l-Hattab (r.a.): "Zekâtını verdiğin her şey, kenz değildir"
derken, İbnÖmerde: "Velev ki yedi kat yerin altında otsun, zekâtını
verdiğin her şey, kenz değildir; ama, yerin üstünde dahi olsa, zekâtını
vermediğin her şey kenz'dir" buyurmuştur. Cabir (r.a.) de şöyle demiştir:
"Malının sadakasını verdiğin zaman, sen, o malın şerrini ondan def etmiş,
savuşturmuş olursun. İşte bu mal, kenz olmaz." İbn Abbas (r.a.): "Cenab-ı
Hakk'ın, "Onları Allah yolunda harcamazlar1' ayetinde, Cenâb-ı Hak,
zekâtını vermeyen kimseleri murad etmiştir" demiştir.
Kâdî ise şöyle
demektedir: "Bu manayı, zekât vermemeye tahsis etmeye imkân yoktur. Aksine
gerekli olan, şöyle denilmesidir: Kenz, içinden verilmesi vâcib olan kısmın,
çıkarılıp veritmediği maldır. Bu hususta zekât, keffaretler için verilmesi
gerekli olan şeyler, hacc veya cum'a için yerekli olan harcamalar, dinî, hukukî
hususlar ile, kişinin çoluk çocuğuna yapacağı harcamalar, telef ettiği şeylerin
tazminatı ve suçların "erş" (diyet)leri olarak verilmesi gerekli olan
mallar arasında bir fark bulunmamaktadır. Bütün bu kısımların bu tehdidin
hükmüne dahil olması gerekir. "
b) Çok mal
bir araya getirilip biriktirildiğinde, zekâtı ister verilsin, isterse
verilmesin, bu mal, kınanmış "kenz" durumundadır. Birinci görüşü
savunanlar, görüşlerinin doğruluğuna şunları delil getirmişlerdir:
1) Cenâb-ı
Hakk'ın "kazandığı kendi faydasınadır..." (Bakara, 286) ifadesinin
umum olmasıdır. Çünkü bu, insanın kazanıp elde ettiği şeyin, onun hakkı
olduğuna delâlet etmektedir. Hak Teâlâ'nın, "O. sizden mallarınızı da
istemez..." (Muhammed.36)ayeti de böyledir. Hz Peygamber (s.a.s.)
de, "Salih mal, salih kimse için ne kadar güzeldir!"[148]
"Herkes, kendi kazandığına d'jha lâyıktır" ve "Zekâtı verilen
her mal, bâtını (saklanabilen)
dahi olsa,
"kenz" değildir. Ama. zekât verilecek miktara ulaşıp da, zekâtı
verilmeyen her mal da. zahirî (saklanamaz) olsa dahi, "kenz"dir"[149]
buyurmuştur.
2) Hz.
Peygamber (s.a.s.) zamanında, Hz. Osman, Abdurrahman İbn Avf gibi bir grup
(zengin) şahsiyetler bulunuyordu ki, Hz. Peygamber onları mü'minlerin
büyüklerinden addediyordu.
3) Hz. Peygamber (s.a.s.) (kişi) hastalandığında
malının üçde birini veya daha azını vasiyyet etmesine teşvik ediyordu. Şayet, mal biriktirmek haram olmuş olsaydı,
o zaman Hz. Peygamber {s.a.s.), hasta olan kimseye malının tamamını tasadduk
etmesini söylerdi. Bundan da öteye Hz, Peygamber, hasta olmayan kimseye, sağlam
olduğu, sıhhatli olduğu zaman da bunu emrederdi.
İkinci görüşü
benimseyenler de, şunları ileri sürmüşlerdir:
1) Bu
ayetin, umûm olması. Bu ayetin
zahirinin, mal biriktirmenin yasak olduğuna defâlet ettiğinde bir şüphe yoktur.
Öyleyse, zekâtı verildikten sonra mal biriktirmenin mubah olduğunu söylemek,
ayetin zahirî manasını terketmek demektir. Bu sebeple, bu manaya ancak ayrı bir
delil ile gidilebilir.
2) Salim İbn
Cad'ın rivayet etmiş olduğu şu husustur: Bu ayet nazil olunca. Hz. Peygamber
(s.a.s.) üç defa, "Kahrolsun altın, kahrolsun gümüş!"[150] buyurmuştur.
Bunun üzerine ashâb, Hz. Peygamber'e "Hangi malı edinelim,
biriktirelim?" dediklerinde O: "Zikreden bir dil, huşu duyan birkalb
ve sizden birinize dinî hususlarda yardımcı olan bir eş" buyurdu.
Yine, Hz. Peygamber,
"Kim. altını veya gümüşü yığarsa, o kimse, bunlarla dağlanır"[151]
buyurdu. Derken, bir adam öldü de, onun cebinde bir dinar bulundu. Bunun
üzerine Hz. Peygamber, 'İşte bir dağlanma (sebebi...)" der. Derken, bir
başkası öldü, onun da cebinde iki dinar bulundu. Bunun üzerine de Hz. Peygamber
(s.a.s.), "işte, iki dağlanma (sebebi)!" dedi.
3) Bu konuda, sahabe (r.a.)'den rivayet edilen
haberler... Bu cümleden olarak Hz. Ali: "Dört bin dinardan fazla olan her
mal, ister zekâtı verilsin isterse verilmesin "kenz"dir"
demiştir. Ebu Hureyre <r.a.): "Kendisiyle sahibinin dağlanacağı her
altın veya her gümüş "kenz"dir" der. Ebu'd-Derdâ'dan da şu
rivayet edilmiştir: O, bir kervanın mal getirdiğini gördüğünde, yüksek bir yere
tırmanarak şöyle derdi: "Bu kervan,
ateş yüklü olarak
geldi.. "Kenz" (hazine)
yığanları, alınlarından,
böğürlerinden, sırtlarından ve karınlarından dağlanma ile müjdele. "
4) Allah
Teâlâ, kendileri vasıtasıyla ihtiyaçlar giderilsin diye, malları yaratmıştır.
Binâenaleyh, insanın ihtiyacını giderebileceği miktarda malı bulunur da, sonra
da ondan fazlasını biriktirirse, ihtiyacından fazla olduğu için ve onu,
kendisiyle ihtiyacını giderecek olan bir başkasına vermediği için, o kimse
(gerçek anlamda) o malından yararlanamaz.
Böylece de bu insan, ihtiyaç fazlası malını vermemesi sebebiyle. o malın
hikmetinin zuhur etmesine ve Allah'ın lütfunun diğer kullarına geçmesine mani
olmuş olur.
Bil ki, doğru olan
şey, şöyle denilmesidir: Evlâ olan, dinini taleb eden bir kimsenin, çok mal
biriktirmemesidir. Ancak ne var ki dinin zahirî hükümlerine göre de, bu men
edilmemiştir. Binâenaleyh, birincisi takvaya, ikincisi de fetva'nın zahirine
hamledilmiştir. Ama evlâ olanın, çok mal biriktirme arzusundan sakınmak
olduğunun izahına gelince, bunu şu şekilde açıklayabiliriz:
[152]
Birinci vecih1. İnsan,
bu şey\ sevip de, onu daha çok eUJe eder ve onu e\de etmesinden dolayı da çok
haz ve lezzet duyarsa, o kimsenin ona olan sevgisi daha çok ve meyli de daha
güçlü olur. Bu sebeple insan, fakir olduğu zaman, sanki o kimse, maldan
istifade etme lezzetini tadmamış ve o lezzetten habersiz olmuş gibi olur.
Binâenaleyh, o kimse az miktar mala sahip olduğunda, duyduğu lezzet de o kadar
olur; aynı şekilde meyli de bu şekilde olur. Ama, onun malı ne zaman cogalırsa,
onun o maldan duyduğu lezzet de o kadar fazla olur. Ve onun, o malı arzulama ve
onu elde etme meyli de o şekilde şiddetli olur. Böylece, çok mal edinmenin, onu
taleb etmedeki'hırs ve isteği çoğaltmanın bir sebebi olduğu sabit olur. Bundan
dolayı hırs, ruhu, bedeni ve kalbini yorar; zararı da büyük olur. Binâenaleyh,
insanın kendi nefsini zarara sokmaktan kaçınması gerekir.
Hem biz, her ne zaman
mal çok olursa, hırsın da o kadar şiddetleneceğini beyan ettik. Binâenaleyh
biz, onun mal peşinde olmasının, bu arzusunun sona ereceği ve hırsının biteceği
bir noktaya varacağını tahmin etsek, andolsun ki insan o noktaya varma
hususunda da gayret gösterir. Ama, her ne zaman maf edinme arzusu çok
olduğunda, o mal edinme hırsından meydana gelen zarar da o nisbette çok olduğu
ve bu zararın ve bu talebin de bir nihayeti olmadığı delil ile sübut bulunca,
insanın daha baştan bu şeyleri terketmesi gerekir. Nitekim şair, "Bir iş hakkındaki kanaat ve
tutum (bazan) öyle bir sona ulaşır ki,
O'nun bu sonu, başka bir başlangıca dönüşür..." demiştir.
İkinci vecih: Mal
kazanmak, zor ve güç iştir. Ama, kazandıktan sonra, onu muhafaza etmek daha
zor, daha güç ve daha çetin olur. Binâenaleyh, insan ömrü boyunca, bazan mal
kazanma isteği, bazan da onu muhafaza etmenin yorgunluğu içinde kalakalır da,
daha sonra da ondan çok az faydalanır, en sonunda da o malını, hasretler ve iç
geçirmelerle beraber bırakıp gider ki, işte bu da apaçık bir hüsrandır.
Üçüncü vecih: Mal ve
makam çokluğu, azgınlığa sebep olur, Nitekim, Cenâb-ı Hak, "Çünkü insan,
kendisini ihtiyaçtan müstağni gördü diye, muhakkak ki azar" (Aiak, e-?)
buyurmuştur. Tuğyan, kutun Rahman'ın rıza makamına ulaşmasına mani olur ve onu,
hüsran ve hızlana düşürür.
Dördüncü vecih: Allah
Teâlâ zekatı farz kılmıştır. Bu, malı noksaniaştırma hususunda bir gayret
sarfetmedir. Şu halde onu çoğaltmak bir fazilet olsaydı, şeriat onu
noksanlaştırmaya gayret etmezdi.
Buna göre şayet,
"Hz. Peygamber (s.a.s.) niçin Veren el, alan elden daha hayırlıdır"[153] buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: O
kimse, o az malı verdiği için, ( hayırlılık sıfatı, elin yüksekte olmasını
ifade etmiştir ). Onun malında bu az noksanlığın meydana gelmesi sebebiyle, o
kimse için "hayırlılık" sıfatı; o az miktar» da fakir aldığı için,
"alt olmak" vasfı meydana gelmiştir.
[154]
Zekatı vermeyenleri
tehdit eden, pekçok haber gelmiştir. Ama, paranın zekatını vermeme hususuna
gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "O 3ün ki bunlar, cehennem
ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan
bunlarla dağlanacak..." ayetinde ele alınmıştır.
Hayvanların zekatını
vermeme işine gelince, bu da hadiste şu şekilde ifade edilmiştir: Allah Teâlâ,
zekatlarını vermeyen sürü sahiplerine azâb eder. Cenab-ı Hak bunu şu şekilde
yapar: O sürüleri, cüssece en büyükleri olan hayvanın biçimine sokarak, o
kimselerin üzerine sevkeder. Böylece o hayvanlar, kendi sahiplerine uğrarlar ve
onları tırnaklarıyla çiğner, boynuzlarıyla da süserler. Ardı arası
kesilmeksizin, bu hayvanlar sahiplerini böylece çiğnerler. Ve bu iş, insanların
hesabı bitinceye kadar devam eder.
[155]
Bize göre sahih olan,
zinetlerde de zekat vermenin farz olduğudur. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın, "Altını
ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mur İşte bunlara pek
acıklı bir azabı muştula "
ayetidir.
Buna göre şayet,
"Bu tehdit, kadıntarı değil, sadece erkekleri içine alır" denilirse,
biz deriz ki:
Biz, kadını için zinet
alan erkek hakkında konuşmaktayız. Hem bu tehdidin, altın ve gümüş yığmaya
terettüb etmiş olması, münasib olan bir vasfa terettüb eden bir hükümdür. Bu
vastf da, o malı biriktirmenin, o kimsenin, kendisinin o mala ihtiyacı olmadığı
halde, muhtaç olanlara vermesine mani olmasıdır. Çünkü, şayet o kimse, o malı
harcamaya ihtiyaç hissetseydi, onu biriktirmezdi. Muhtaç olmayanın, o malı
muhtaç olandan men etmeye teşebbüs etmesi, onun da böyle bir mal biriktirmekten
men edilmesine uygun düşmektedir. Böylece bu tehdidin, kendisine münasib bir
vasfa dayandığı sabit olmuş olur. Kendisine münasib bir vasıftan sonra
zikredilen o hükmün, o vasfa bağlanması gerekir. Böylece bu tehdidin, böyle bir
mal biriktirmekten dolayı olduğu kesinlik kazanmış olur. Bu sebeple, her ne
zaman bu vasıf tahakkuk ederse, onunla birlikte de bu tehdidin bulunup söz
konusu olması gerekir. Hem zekâtın farz olması hususunda varid olan haberler,
(zinetler) takılar hakkında da variddir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s),
"Mallarınızın kırkta birini getiriniz”[156]
"kölelerde de kırkta bir zekât vardır"[157]
"Ey Ali! Sana zekât düşmez; ama ne zaman yirmi miskale mâlik olursan, bir
mıskalın yarısını zekât ver" ve
"Malda,
zekâtı:) dışında bir hak yoktur. Üzerinden bir sene geçmediği sürece, malda
zekât yoktur[158] buyurmuştur.
Binâenaleyh, hem bu ayet, hem de bütün bu haberler, mubah olan zinet eşyalarının
da zekâtının verilmesi gerektiğini ifade eder.
Sonra biz diyoruz ki:
Kur'an'da, bu delile muarız olan bir delil de bulunmamaktadır. Bu açıktır.
Zira, Kur'an'da mubah olan takıların zekâtı verilmeyeceğine dair herhangi bir
açıklama bulunmamaktadır. Yine, bu delile, alimlerimizin naklettiği şu haber
dışında, muarız olan bir haber de bulunmamaktadır:
Bu haber de, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in şu hadisidir: 'Mubah olan takıların (zinet eşyalarının)
zekatı yoktur.[159] Fakat Ebu İsâ et-Tirmizi: "Hz. Peygamber
(s.a.s)'den, takılar hakkında sahih bir rivayet gelmemiştir" der. Hem
sonra bu hadis doğru (sahih) olsa bile, bu takıları "inciler"
manasına hamlederiz. Çünkü Hz. Peygamber huliyy "takılar" tabirini
kutlanmıştır. Huli (takı) kelimesi eliflamlı gelmiştir. Daha evvel, ortada
bilinen veya daha önce bahsedilmiş olan birşeyin olması halinde, bu eliflamlı
kelimenin ona hamledilmesi gerektiğini söylemiştik. Kur'an'da "hulî"
lafzının meşhur manası, "inciler"dir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O
(deniz)den, giyeceğiniz (takacağınız) zinet (yani inciler) çıkanrsmız'\uahi u)
buyurmuştur. Durum böyle olunca, "el-Hulî" kelimesini,
"inciler" manasına hamletmek gerekir. Böylece bu hadisin delilliği
düşer. Hem ihtiyatlı olan, takıların zekatının farz olduğunu söylemektir. Bir
de, bu nassa, kıyas ile karşı konulamaz. Çünkü nass, kıyastan daha önce gelir.
Binâenaleyh doğrusunun, bizim söylediğimiz şey olduğu sabit olur.
[160]
Cenâb-ı Allah bu
ayette iki şeyden, yani altın ve gümüşten bahsetmiş, daha sonra da (müfred
zamirle), "Onu Allah yolunda
harcamayanlar (yok mu?)" buyurmuştur. Bu hususta iki izah
yapılmıştır:
Birinci izah: Burada
"onu" zamiri, birkaç-bakımdan, manayı göstermektedir:
a) Bunlardan
(altın ile gümüşten) her biri bir bütündür. Nitekim "Altın ve
gümüş kaplar" denilir.
Bu tıpkı, ''Eğer müminlerden iki
zümre, birbiriyle döğüşürlerse..."(Hucurâı,9)ayetinde olduğu gibidir.
b) Bunun
takdiri, "O, kenzleri
(biriktirdiklerini) infâk etmeyenler..." şeklindedir.
c) 2eccâc,
bu ifâdenin takdirinin, "O mallan harcamayanlar..." şeklinde olduğunu
söylemiştir.
İkinci izah: Bu zamir,
lafza râcidir. Buna göre de şu, takdirler yapılmıştır:
a) Bunun takdiri, "O gümüşü
harcamayanlar..." şeklindedir. Bunda, altın hazfedilmiştir. Çünkü altın,
malların bedeli (fiyatı karşılığı) olmada, kıymetli iki maden ve kenz
(biriktirilme) ile kastedilmiş olma hususunda, gümüş ile müşterek olduğu için,
"gümüş" lafztna dahildir. Binâenaleyh bu ikisi pekçok bakımdan
müşterek oldukları için, birinin zikredilmesi, diğerinin zikredilmesine ihtiyaç
bırakmaz.
b) Bunlardan
birinin zikredilmesi, diğerinin zikredilmesine ihtiyaç bırakmaz. Bu tıpkı
"Onlar bir ticaret yahut bir oyun eğlence gördükleri zaman, ona yönelip
dağıldılar... "{Cum-a, n) ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hak bu ayette,
"ona" zamirini, "ticâret" kelimesine râci kılmıştır. Keza
Allah "Kim bir hata veya bir günah işler, sonra da onu bir suçsuzun
üzerine atarsa (...) "(Nisa. 112) buyurmuş ve "onu" zamirini
"günah" kelimesine râci kılmıştır.
c) Bunun
takdiri, "ve o (gümüşü) harcamayanlar... Altın da böyledir"
şeklindedir. Bu tıpkı şâirin, "Ben veGeyar. Orada yabancıyım"
yani, "Geyar da böyledir" beytinde olduğu gibidir.
Buna göre eğer,
"Altın ve gümüşün, diğer mallardan ayrı olarak özellikle zikredilmesinin
hikmeti nedir?" denirse, biz deriz ki: Bu ikisi, mallardan muteber olan
iki asıldır. "Kenz" (biriktirme) ifadesi ile kastedilenler de bu
ikisidir.
Bil ki Allah Teâla,
altın ve gümüş biriktirenlerden bahsettikten sonra
"İşte bunlara pek acıklı bir azabı müjdele!"
buyurmuştur. Bu, "Onlara bu azabı, haber ver" demek olup, istihza
üslubuyla gelmiştir. Çünkü altın ve gümüş biriktirenler, ihtiyaç anında bir
bolluk ve rahatlık sağlasın diye bunları biriktirirler. İşte bundan dolayı,
tıpkı, "Onların selamı, dövme; ikramları da sövmedir" denildiği gibi,
onlara sanki, "sizin rahatınız işte bu azab-ı elimdir" denilmektedir.
Bir de, müjdeleme (beşaret), kalbe tesir eden ve dolayısıyla yüzün derisinin
(beşerenin) renginin değişmesine sebeb olan hayırlı haberler hakkında kullanılır.
Bu kelime, yüz derisinin rengini değiştiren sevinç ve keder manasına da gelir.
Allah Teâla daha sonra
'O gün ki. bunlar, cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da, o
kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak. "İşte bu,
nefisleriniz İçin toplayıp sakladığınız şeyler" denilecek"
buyurmuştur.
Übeyy b. Ka'b (r.a),
bu ayeti (tefsir kabilinden) "ve karınlan" kelimesini ilave ederek
okumuştur. Bu ayetle ilgili birkaç sual vardır:
Birinci Soru: Arapçada
denilmeyip, (demiri kızdırdım) denilir. O halde ayette, denilmesinin hikmeti
nedir?
Cevap: Bununla, o
malların ateş üzerinde kızdırılmaları kastedilmeyip, aksine ateşin o altın ve
gümüş üzerinde tutuşturulup kızdırılması manası kastedilmiştir. Bu, "O
altın ve gümüşler üzerinde, alabildiğine şiddetli bir ateş yakılır"
demektir. Bu tabir, Hak Teâlâ'nın "harareti çetin bir ateş" (Katf, n)
tabirinden alınmıştır. Binâenaleyh eğer burada sadece tuhmâ denilseydi, bu
manayı ifade etmezdi.
Şayet, "Bundan
maksad "Ateşin (cehennemin), o attın ve gümüşler üzerinde yakılıp
kızdırıldığı o gün..." manası olduğuna göre, bu fiil niçin yunma diye
müzekker getirilmiştir?" denilirse, biz deriz ki "nâr" kelimesi,
müennestir. Fakat fiil, zahiren ona isnâd edilmemiş (yani o fiilin faili
kılınmamış) aksine, kelimesine isnâd edilmiştir.
İşte bundan dolayı, fiilin müzekker getirilmesi de, müennes getirilmesi de
mümkün ve yerinde olur. İbn Âmir'in bu fiili, tühmâ şeklinde okuduğu rivayet
edilmiştir.
İkinci soru: Ayetteki
yevme kelimesini mansub kılan nedir?
Cevap: Kelamın takdiri:
"Cehennem ateşinin bunlar jzerinde kızdırıldığı o gün, onları elim bir
azabla müjdele" şeklindedir.
[161]
Üçüncü soru: Ayette
niçin bilhassa bu uzuvlar zikredilmiştir? Buna birkaç şekilde cevap
verilebilir:
1) Mal
kazanmanın gayesi, yüzlerde tesiri görülen kalbî bir ferahlığın; böğürleri
iolduran bir tokluğun ve sırtlara giyilen ve övünç vesilesi olan bir giyimin
elde »dilmesidir. Binâenaleyh insanlar, bu üç uzvun süslü olmasını istedikleri
için, :ehennemdeki bu dağlama da, onların alınları, böğürleri ve sırtları
üzerine olacaktır.
2) Bu üç
uzvun içi boştur ve içlerinde zayıf aletler (başka uzuvlar) vardır. Bunlara
jfacık bir tesir gelse, başka uzuvların aksine, bunların duyacağı ızdırab daha
çok olur.
3) Ebu Bekr
el-Verrâk şöyle demiştir: "Özellikle bu uzuvlar zikredilmiştir. Çünkü zengin, (yüzü)
karşısında, yanıbaşında fakiri gördüğünde, ona sırt çevirerek ondan
uzaklaşır."[162]
4) Bunun manası, "Onlar şu dört yönden
dağlanırlar: Ya önden alınlarına, ya arkadan sırtlarına yahut da sağ ve soldan
böğürlerine.," şeklindedir. .
5) İnsanın
en hassas uzvu alnı, orta hassaslıkta olan uzvu böğürleri, ve en duyarsız olanı
da sırtıdır. Bundan dolayı Allah Teâla, insanın bu üç kısım uzvunun da
dağlanacağını beyan etmiştir ki bundan maksadı, bu dağlamanın, bütün bu
uzuvlarda olacağına dikkat çekmektir.
6) İnsan
bedeninin en mükemmel hali, güzel ve kuvvetli oluşundadır. Güzelliğin mahalli
yüzdür ve yüzün en kıymetli kısmı alındır. Dolayısıyle bu dağlama alın üzerinde
olduğunda, güzellik tamamen yok olur. Kuvvetin mahalli ise, insantn strtı ve
yanlarıdır. Binâenaleyh buralar dağlandığında, bedenin kuvveti de yok olur.
Netice olarak diyebiliriz ki: Bu üç uzvun dağlanması, bütün güzellik ve
kuvvetin zail olmasına sebep olur. İnsan ise, malı güzellik ve kuvvet elde
etmeksin kazanmaya çalışır.
Dördüncü soru: İnsanın
bedeni üzerinde meydana gelen bu dağlama, bütün malı ile mi, yoksa, vermesi
gereken zekat kadarı ile mi olur?
Cevap: Ayetin zahirî
manası, bunun, bütün mal ile olduğunu gösterir. Çünkü insan malının zekatını
vermediği zaman, zekat, o malın belirli bir kısmının içinde değil, hepsinin
içindedir. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın, o malın bütün parçaları ile, o
kimseye azab etmesi (onu dağlaması) gerekir.
Daha sonra Cenâb-ı
Allah "İşte bu nefisleriniz için toplayıp sakladığınız şeyler..."
buyurmuştur. Bu, "Onlara, "İşte kendiniz için toplayıp sakladığınız
şeyler! " denilecek'1 demektedir. Bu ifadenin maksadı, bu ilahi tehdidin
dehşetini göstermektir. Çünkü onlar, azab olundukları altınlardan, gümüşlerden
veya bunların birinden veya her ikisinden yapılmış, levhalardan dolayı
başlarına gelen azabı gördüklerinde, bunun vermedikleri o zekattan ötürü
olduğunu düşünebilecekleri gibi, bundan başka şeyden ötürü olduğunu da
düşünebilirler. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak onlara, "Bu, sizin kendiniz
için biriktirdiğiniz şeylerdir. Siz bunu harcayarak Rabbmizın rızasını (kazanma
yolunu) tercih etmediniz. Bundan infâk etmek suretiyle, kendi menfaatinizi ve
Rabbinizin ikabından kurtulmayı düşünmediniz. Böylece de, gördüğünüz gibi.
sanki bunları, Allah size azab versin diye biriktirmiş oldunuz" demek
suretiyle, onları iyice
susturmuş (cevap veremez hale
getirmiştir, Daha sonra
"Artık, saklayıp istif ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın
bakalım" buyurmuştur. Bu, "sizler o malları, Allah'ın size emrettiği
bir şekilde ne dininiz, ne de dünyanız için sarfetmediniz. O halde, başka
şeylerin değil, bunların vebalini tadınız" demektir.
[163]
"Gerçekten Allah
katında ayların sayısı, Allah'ın kitabında, tâ gökleri ve yeri yarattığı
günden beri, on iki aydır. Onlardan dördü, haram olanlardır, işte bu dini
kayyımdır. O halde, bunlarda kendinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl topyekün
harbediyorlarsa, siz de onlarla topyekün harbedin. Bilin kiAllah, müttakilerle
beraberdir" (Tevbe. 36).
Bil ki bu ayet,
yahudi, hristiyan ve müşriklerin çirkin işlerinden üçüncüsünü izah etmektedir.
O çirkin iş de, onların Allah'ın hükümlerini değiştirmek için çalışıp
durmalarıdır. Çünkü Allah Teâla, her vakitte belli bir hüküm gönderip, onlar da
o hükümleri, nesî yoluyla tehir etmek suretiyle değiştirince, bu onların kendi
heva-ü heveslerine göre, sene ile iigili ilâhî hükmü değiştirme hususunda,
onlarca çaba sarfetmeyi gösterir. Binâenaleyh bu, onların küfür ve
hasretlerindeki ileri bir dereceyi ortaya koyar[164].
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
Bil ki, Araplarca
"sene", kamerî yılın oniki ayından ibarettir. Bunun delili
hem bu ayettir, hem de "Güneşi ziyah. Ayı nurlu yapan, yılların sayışım ve
hesabını bilmeniz için. Ona remiller tayin eden O (Allah'dir)" (Yûnus, 5(
ayetidir. Böylece Cenâb-ı Allah aya n-takım menziller takdir edilmesini,
yılların sayısının ve hesabının bilinme vasıtası doğru olur. Hem sonra Cenâb-ı
Hak, "Sana hilâlleri sorarlar. De ki: "O, insanların birtakım
faydalan için, bir de hacc için vakit ölçüleridir" (Bakara, ısa)
buyurmaktadır.
Başkalarına göre ise
"sene", güneşin tam bir devir yaptığı müddetten ibarettir. Kamerî
yıl, güneş yılından belli bir miktar daha azdır. İşte bu azlıktan dolayı,
kamerî aylar, mevsim mevsim dolaşır. Bundan dolayı hacc (ve ramazan) bazan
kışa, bazan yaza rastlar. Binâenaleyh bu durum, Araplara zor geliyordu. Bir de
onlar hacca gittiklerinde, ticaret için de gidiyorlardı. Bu vakit bazan,
etraftan ticaret için gelinmesine uygun düşmüyordu ve bu durum, dolayısıyla
onların ticaretini etkiliyordu. "Zîc (astronomi) ilmi'nde de malum olduğu
üzere Kebîse[165] işine yöneldiler ve
böylece de güneş yılını nazar-ı dikkate almış oldular. Böylece hacc zamanı,
onların menfaatlerine uygun olarak belli bir vakte has kılınmış oldu ve onlar
ticaretlerine ve maslahatlarına uygun olan şeylerden istifade ettiler.
Binâenaleyh, bu erteleme işi, her ne kadar birtakım dünyevî menfaatlerin
gerçekleşmesine sebep olsa dahi, bundan Allah'ın hükmünün değişmesi neticesi
ortaya çıkmıştır. Çünkü Allah Teâlâ haccı, belirli birtakım aylara tahsis edip,
o hacc da bu erteleme sebebiyle diğer aylara kayınca, Allah'ın (bu husustaki)
hükmü değişmiş olur. Binâenaleyh diyebiliriz ki onlar, dünyevî birtakım
maslahat ve manfaatlan nazar-ı dikkate alarak, Allah'ın hükümlerini değiştirmek
ve O'nun mükellefiyetlerini iptal etmek için çaba göstermişlerdir. İşte bundan
dolayı da onlar, bu ayette büyük bir kınamaya müstehak olmuşlardır.
Bil ki, güneş yılı,
kamerî yıl'dan fazla olunca, onlar o fazlalığı topladılar. O fazlalığın miktarı
bir aya ulaşınca, o seneyi onüç ay kabul ettiler. İşte bundan dolayı Allah
Teâlâ onların bu işini reddedip, Allah'ın hükmü, ne daha az ne de daha fazla
olmaksızın, senenin oniki ay olmasıdır. Halbuki onların bazı yılların onüç ay
olduğuna dair verdikleri hüküm, Allah'ın hükmüne aykırı bir hükümdür. Bu hüküm
Allah'ın yüklediği mükellefiyetlerin değiştirilmesine yol açar. Bütün bunlar
ise, dinin hilafına olan şeylerdir.
Bil ki Arapların ilk
zamanlardaki metodu, yılın, şemsî değil kamerî olmasıdır. Bu, onların Hz.
İbrahim ve İsmail (a.s.)'den varis oldukları bir hükümdür. Ama, yahudî ve
hristiyanlarda İse, bu böyle değildir. Daha sonra, Arapların bir kısmı kebîseyi
yahudi ve hristiyanlardan öğrendiler. Böylece de "kebîse" Arap
beldesinde de görülmeye başladı.
[166]
Ebû Ali el-Farisî
şöyle demektedir: "Cehab-ı Hakk'ın, tabirindeki fi harf-i cerrinin O'nun ifadesine
taalluk etmesi caiz değildir. Çünkü bu sıla ile mevsûlün, haber olan kelimesiyle bölünmüş olmasını iktiza eder ki,
bu caiz değildir.
Ben de derim ki, bu
âyetin i'râbı hususunda şu izahlar yapılabilir:
1) ifadesinin
mübtedâ, ifâdesinin haber;
Üç ifâdeleri de birbirlerinden bedel olan birer zarf olduklarını
söylemekteyiz. Buna göre kelâmın
takdiri şeklindedir. Ard arda gelen
bedellerin hikmeti,
bu sayının, Allah
ilminde ve Allah'ın âlemi yarattığından beri, Allah'ın kitabında kesin bir sayı
olduğunu anlatmaktır.
2) Hak
Teâlâ'nın ifadesindeki fi harf-i cerri,
haberin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallaktır. Buna göre kelâmın
takdiri, "Ayların sayısı, Allah'ın kitabında tesbit edilmiş olan oniki
aydır " şeklindedir. Hem sonra bu ayetteki "kitap"tan muradın,
herhangi bir kitap olması caiz değildir. Çünkü "kitap" kelimesi,
''Gökleri ve yeri yarattığı gün" ifadesindeki "yevmi" (gün)
kelimesinin müteallakıdır. Halbuki aynların (eşyanın) isimleri zarf almazlar.
Meselâ sen, diyemezsin. Aksine ayette "kitap" kelimesi masdardır.
Buna göre
takdiri, "Allah katında, Allah'ın kitabında, yani Allah'ın gökleri ve yeri
yarattığı gün kararlaştırıp yazdığı hükümde, ayların sayısı onikidir"
şeklinde olur.
3) Bu
ifâdedeki "kitap" kelimesi bir isimdir, "yevm" kelimesi ise
mahzûf bir fiile taalluk etmektedir. Buna göre ayetin takdiri, "Allah
katında ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günde yazmış olduğu
ilâhi kitapta yazıldığı gibi, oniki aydır" şeklindedir.
[167]
Bu mesele, ayetin
hükümlerini tefsir etme hakkındadır. Cenab-ı
Hak, "Gerçekten Allah katında ayların sayısı, Allah'ın kitabında yani
ilminde, (...) on iki
aydır" buyurmuştur. Burada geçen "Allah'ın Kitabı"nın ne demek olduğu
hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
1) İbn Abbas
şöyle demiştir: "Allah'ın, bütün mahlukatın hallerini ayrıntılı olarak
yazdığı Levh-i Mahfuz, Allah'ın peygamberlerinin hepsine indirdiği kitapların
aslıdır."
2) Bazıları
bu ayetteki "kitap" ile, Kur'an-ı Kerim'in kasdedildiğini
söylemişlerdir, biz, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in şeriatında, esas alınan yılın,
kamerî yıl olduğuna delalet eden birkaç ayet zikretmiştik. Durum böyle olunca,
(bunun manası), "Bu sayı, Kur'an'da böyle yazılmıştır" şeklinde olur.
3) Ebu
Müslim şöyle demektedir:" tabiri, "Allah'ın farz kıldığı ve
hükmettiği şekilde..." demektir. Binâenaleyh buradaki kitap,
"hükmetmek ve farz kılmak" manasına gelir. Bu ttpkı, "Size,
savaş yazıldı, yani farz kılındı" (Bakara, 216); "Size kısas farz kılındı
' (Bakara, 178) ve "Rabbiniz kendi üzerine rahmeti gerekli kıldı" (En
'âm, 54) ayetlerinde olduğu gibidir.
Kâdî: "Bu, uzak
bir ihtimaldir. Çünkü Allah Teâla bu ayette kitabı, "zarf" olarak
zikretmiştir. Bu "kitap", "hesaÇ" manasına hamledildiğinde,
bu mana ancak mecazî olarak doğru olur" der.
Buna şöyle cevap
verilebilir: Her ne kadar bu mecazî bir ifâde ise de, meşhur bir mecazdır.
Nitekim Arapça'da, "İş, falancanın hesabına ve hükmüne göre şöyle
şöyledir" denilir.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"fâ gökleri ve yeri yarattığı günde" buyruğuna gelince, biz
"ikinci mesele"de bununla ilgili bazı izahlar yapmıştık. Onlardan
doğruya en yakın olanı üçüncü olarak zikretmiş olduğumuz şu izahtır: Bundan
murad, "Allah gökleri ve yeri yarattığı gün böyte hükmetti ve böyle yazdı"
şeklindedir. Bunun maksadı, bu hükmün, âlemin yaratıldığı günden beri
yürürlükte olan bir hüküm olduğunu beyan etmektir. Binâenaleyh bu ifade, bir
te'kîd ve pekiştirmeyi gösterir.
[168]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Onlardan dördü haram olanlardır" ifadesi hakkında,
alimler bu dört aydan üçünün, yani Zilka'de, Zilhicce ve Muharrem'in ardarda,
Receb ayının ise buniardan ayrı tek başına olduğu hususunda ittifak
etmişlerdir. Ayetteki nurum kelimesi, "O aylarda işlenen günah daha fazla
cezayı, itaat da, daha fazla sevabı gerektirir" manasındadır. Araplar bu
aylara son derece hürmetkar davranıyorlardı. Hatta onlardan biri, bu aylarda,
babasının katiliyle karşılaşsa, ona saldırmazdı.
Buna göre şayet,
"Zaman dilimleri aslında hep birbirinin aynıdırlar. Öyleyse bu ayırımın
sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki: Böyle bir şey, şeriatlarda tuhaf görülmemiştir.
Çünkü bunun misalleri pek çoktur. Baksana Atlan Teâla, haram beldeleri, daha
fazla hürmet edilmesini emrederek, diğer beldelerden; cum'a gününü, daha fazla
saygı gösterilmesini emrederek haftanın diğer günlerinden; Arafe gününü, o güne
has kıldığı hususi bir ibadet ile (vakfe ile) diğer günlerden; Ramazan ayını,
onda oruç tutulmasını farz kılarak diğer aylardan; günün bazı saatlarını,
onlarda namaz kılmayı farz kılarak (diğer saatlerden); bir geceyi (yani Kadir
gecesini) diğer gecelerden ve bazı insanları da, onlara risâlet hil'ati
giydirerek diğer insanlardan ayırmıştır. Bunlar açık ve malum misaller olduğuna
göre, bazı aylara daha fazla hürmet (haramiık-saygı) verilmesinde tuhaf
görülecek birşey yoktur.
Sonra biz diyoruz ki,
"Allah Teâlâ'nın, bu vakitlerde yapılan taat ve ibadetlerin, nefsin
temizlenmesinde ve yine bu vakitlerde yapılan isyan ve günahların, nefsin kirlenmesinde
daha müessir ve daha ileri olacağını bilmesi uzak bir ihtimal değildir Bu,
hükemâca da uzak görülmemiştir. Baksana onların içinde, duaların kabul
edileceği umulan vakitlerde, kitap yazanlar vardır ve onlar o belli vakitlerde,
bunu gerektiren bazı sebebler olduğunu söylemişlerdir. Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e, "Hangi oruç daha faziletlidir?" diye sorulduğunda o,
"Ramazan ayı orucundan sonra, en eidal oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem'de
tutulan oruçtur"[169]
demiştir. Yine O (s.a.s.) "Kim, Allah'ın haram aylarından bir gün oruç
tutarsa, onun oruç tuttuğu her güne karşılık otuz gün (oruç) sevabı
verilir"[170] buyurmuştur.
Pek çok fukaha, bu
aylarda meydana gelen öldürme hadiselerinde, katilin diyet cezasını
ağırlaştırmalardır. Bu hususta şöyle bir hikmet daha vardır; İnsanların
karakterleri, zulmetme ve fesat çıkarma üzerine yaratılmıştır. Binâenaleyh
onların bu tür kötülüklerden kaçınmaları, aslında onlara zor gelir. İnsan o
vakitlerde ve o yerlerde, kötülüklerden ve kabih (çirkin) işlerden daha çok
kaçınsın diye, Allah Teâla, bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla hürmet
(saygı) gösterilmesini emretmiştir. İşte bu, şu şekilde bazı fayda ve
faziletleri doğurur:
a) O
vakitlerde, kötü işleri terketmek, çirkin işlerin sayısını azaltacağı için
matlûb olan birşeydir,
b) İnsan o
vakitlerde, kötü işleri bırakınca, onun o esnalarda o işleri bırakması poğu
kez, onun onlardan tamamen yüz çevirmeye yönelmesine de vesile olur.
c) İnsan o
vakitlerde, itaat ve ibâdette bulunup, isyan ve günahtan yüzçevirince, D
vakitler geçtikten sonra, eski günah ve kabahatlartnı yeniden yapmaya teşebbüs
etmesi, o belli vakitlerde ibadet ve taatları eda ederken katlanmış olduğu
meşakkat ve güçlüklerin boşa gitmesine sebeb olur. Halbuki aklı olandan, buna
razı olmaması beklenir. Binâenaleyh bu, o insanın günahlardan tamamen
uzaklaşmasına bir sebeb olabilir. İşte bazı vakitlere ve bazı yerlere daha
fazla haramlık (saygı hükmü) verilmesinin hikmeti budur.
Daha sonra Cenâb-ı
Allah 'İşte bu. din-i kayyımdır" buyurmuştur. Bu tabir ile ilgili bir bahis
vardır:
Birinci bahis:
Ayetteki zâlike (işte bu) ifadesi, ya "Gerçekten Allah katında ayların
sayısı... oniki aydır. (Ne daha fazladır, ne de daha azdır)" ifadesine, ya
da "Onlardan dördü haram olanlardır" ifadesine rşarettir. Bence,
bunun birincisine işaret sayılması daha münasiptir. Çünkü kâfirler de,
bunlardan dördünün haram olduğunu kabul ediyorlardı, Ama onlar, şubat'a bir gün
ekleyerek, çoğu kez böylece ayların sayısını onüçe çıkarıyor ve ayların
yerlerini değiştirmiş oluyorlardı. Binâenaleyh bu ifâdenin gayesi, kâfirlerin
bu tutumunu reddetmektir. Bundan dolayı zâlike "işte bu" ism-i
işaretini buna hamletmek gerekir.
[171]
İkinci bahis: Bu
ayette geçen "din" kelimesinin tefsiri hususunda şu izahlar
yapılmıştır:
1)
"Din" kelimesi ile, bazan "hesaba çekme, hesab etme" manası
kastedilir. Nitekim Arapça'da i—ü üb 'j* ^Jj&î "Akıllı olan, kendisini
hesaba çeken (muhasebe
eden) kimsedir"
denilir. "Kayyİm" ise, dosdoğru demektir. Buna göre ayetin manası,
"İşte bu, dosdoğru, sağlıklı, adil ve tastamam bir hesaptır "
şeklinde olur.
2) Hasan
el-Basrî, bu tabire "İşte bu, değişmeyen ve değiştirilemeyen bir din-ı
kayyimdir" manası vermiştir. Buna göre bu ayette, "kayyim"
değişmeyen ve değiştirilemeyen, kâim, sona ermeyen dâim manasınadır ki böyle
olan bir din. insanların fıtratlarının kendisi üzere yaratılmış olduğu bir
dindir.
3) Bazıları da buna şu manayı vermişlerdir:
"Bu ibadet, İslam'da gerekli olan dindir."
Kâdi "Din"
lafzını ibâdet manasına hamletmek, "hesap" manasına hamletmekten daha
uygundur. Çünkü onun, "hesap" manasına kullanılışı mecazidir"
demiştir.
Buna şöyle cevap
verir: "Din lafzının esas manası, inkiyâd (boyun eğme, itaat etme)dir.
Nitekim Arapça'da "Ey boyunların, önünde eğildiği zat!" denilir.
Binaenaleyh hesap (hesaba çekme) de, inkıyadı gerektirdiği için, dolayısıyla
"din" diye ifâde edilmiştir. Ayların sayısı da, "din" diye
ifâde edilmiştir. Bundan dolayı "din" kelimesini "ibadet"
manasına almak, "hesap" manasına almaktan daha uygun olamaz. İlim
ehli şöyle demişlerdir: "Bu ayetin ifade ettiği hükme göre, müslümanlara
gereken, alış-verişlerinde, borçlarının zamanlarım ayarlamada, zekatın
yıllarını ayarlamada ve diğer (zamanla ilgili işlerinde), kamerî aylara göre
olan Arap yılınr nazar-ı dikkate almalarıdır. Onların, rûmî veya a'cemi (başka)
yıllan nazar-ı itibara almaları caiz değildir.
Daha sonra Cenâb-ı
Allah, "O halde, bunlarda kendinize zulmetmeyin" buyurmuştur. Bu
ilahî buyrukla ilgili iki bahis vardır:
Birinci bahis:
Ayetteki "fîhinne kelimesindeki "bunlar" zamirinin neye işaret
ettiği hususunda iki görüş vardır:
1) İbn Abbas
(r.a.)' in görüşüne göre,
bu, "O oniki
ayda kendinize
zulmetmeyiniz" manasındadır. Bunun gayesi insanı, bütün ömründe, mutlak
olarak (her halükarda), fesada ve günaha yönelmekten alıkoymaktır.
2) Ekserî
alimlerin görüşüne göre ise bu zamir, dört haram aya râcidir. Bunun sebebi
şudur: Bazı vakitlerin yapılan taat ve ibadetlere daha fazla mükâfaat; yapılan
isyan ve günahlara daha fazla ceza verilmesinde bir tesiri vardır. Bu görüşün
daha kuvvetli oluşunun delilleri şunlardtr:
a) Ayetteki, "fihinne" zamiri,
kendisinden önce zikredilmiş bir şeye râcidir. Binâenaleyh bunun, daha önce
zikredilmiş olanlardan, zamire en yakın olan isme raci olması gerekir. En yakın
olan da, "Onlardan dördü" kelimesidir.
b) Allah
Teâlâ, şu ayetinde bu aylara daha fazla saygıyı emretmiştir: "Hacc aylan,
bilinen aylardır. Kim o aylarda haca kendisine farz eder, (ihrama girerjse.
artık o hacc da kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur"
(Bakara, 197>. Bu sayılan işler, aslında hacc ayları dışında da caiz
değildir. Fakat Cenâb-ı Hak, bu ayların daha şerefli olduğuna dikkat çekmek
için, o durumda, bunları daha tekidli olarak yasaklamıştır.
c) Ferrâ
şöyte demiştir: "Evlâolan bu zamirin, "Onlardan dördü..."
kelimesine râci olmasıdır. Çünkü Araplar, üç ile on arasında sayılara râci
olacak zamirleri, fihinne şeklinde; ondan daha fazla olan sayılarda ise fiha
şeklinde kullanırlar. Bunda temel kaide şudur: "Cem-i kılletlere râci
kılınan zamirler, tıpkı cem-i müenneslere râci kılınacak zamirler gibi; cemi
kesretlere râci olacak zamirler de, tıpkı müfred müenneslere râci olacak zamir
gibi getirilir. Nitekim Hassan b. Sabit (r.a.): "Bizim kuşluk vakti
parıldayan beyaz leğenlerimiz var. Kılıçlarımızdan da, galibiyetten
dolayı, kan damlamaktadır" demiştir. O, bu şiirinde, (cemi müennes olarak)
yelme'ne ve yakturne fiillerini kullanmıştır. Çünkü esyaf (kılıçlar), cefenat
kelimelerinin vezinleri, cem-i kıllettir. Eğer bunlar cem-i kesret olsalardı, o
zaman şair, fiilleri, şeklinde (müfred müennes olarak) getirirdi. Tercih edilen
kullanış budur. Ama bunlardan birini, diğerinin yerine kullanmak da
mümkündür.Nitekim Nâbiga: "Onların hiçbir kusuru yoktur; ancak ne var ki
onların kılıçları, ordularla savaşmaktan dolayı kırıklarla doludur" demiş
ve burada, "Suyûf" (kılıçlar) kelimesini cem-i kesret olduğu halde,
zamiri bihinne şeklinde (cemi müennes) kullanmıştır" demiştir.
[172]
İkinci bahis: Bu
ifadede geçen, zulmün ne demek olduğu hususunda, şu görüşler vardır:
1) Bununla,
onların yaptığı ve böylece de haca, Allah'ın edâ edilmesini emrettiği aydan
kaydırdıkları ve Allah'ın yüklediği mükellefiyetleri değiştirdikleri (nesi) işi
murad edilmiştir.
2) llah
Teâla, o aylarda savaşmayı yasaklamıştır.
3) Allah
Teâla, bizim de söylediğimiz gibi, bu ayların sevabın ve cezanın daha fazla
verilmesine tesiri olduğu için bunlarda bütün günahları yasaklamıştır. Bence
doğruya en yakın olan, buradaki zulmü, nesî yapmak manasına hamletmektir. Çünkü
Allah Teâlâ, hemen bu ayetten sonra, "nesî"i zikreder.
[173]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Müşrikler sizinle. nasıl topyekün harbediyorlarsa, siz de onlarla
topyekün harbedin" buyurmuştur. Bu emirle ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Ferrâ
şöyle demiştir: "Bu ayette bulunan kâffe kelimesinin manası, "toptan,
hepiniz" demektir. Bu kelime,
erkeklerin veya kadınların sayısına göre. müzekker çoğul veya müennes çoğul olarak
getirilerek veya denilmez.
Ancak ne var ki bu
kelime, müfred ve sonuna,durulduğu zaman hâ olabilen bir tâ eklenmiş olarak
şeklinde kullanılır. Çünkü bu lâfız, her ne kadar vezni üzere gelen bir kelime
olsa dahi, bu kelime tıpkı (hususî, has) ve
{âmm, umumi) kelimelerinde olduğu gibi masdar kalıbındadır. İşte bundan
dolayı Araplar, bu kelimenin başına eliMâm getirmezler. Çünkü, meselâ,
"Toptan kalktılar" deyimi tıpkı senin, veya (Beraberce kalktılar, hep
birlikte
kalktılar) demen
gibidir." Zeccâc da şöyle demiştir: Kâffe kelimesi, hal olarak mansûbtur.
Bunun, tesniye ve cemî olarak getirilmesi caiz değildir. Bu, senin tıpkı tesniye veya
cemi yapmaksızın, "Onların hepsiyle savaşın, onların hepsini öldürün"
demen gibidir. kelimesi de böyledir.
İkinci bahis: Ayetteki
kâffe kelimesiyle ilgili iki görüş ileri sürülmüştür:
1) Bununfa,
"onlarla, tıpkı onların sizinle savaşmaları gibi, topyekün, hep birlikte,
topunuz birlikte savaşın" manası kastedilmiştir. Yani Cenâb-ı Hak,
"İşte bu hususta yardımlasın, birbirinize destek olun, birbirinizi
yardımsız bırakmayın, birbirinizden ayrılmayınız. Ey Allah'ın kullan!
düşmanlarınızla savaşma hususunda bir araya geliniz ve birbirinizle ülfet edip
uyum sağlayınız " manasını
kasdetmiştir.
2) İbn Abbas
bu ifâdeye "onların, sizin topunuzu öldürmeyi helâl sayıp mubah
addetmeleri gibi, siz de onların hepsiyle savaşın, onların hepsini öldürün;
öldürmemek suretiyle de onların bir kısmıyla dost olmayın!" manasını
vermiştir. İki taraftan birinin diğerine kıyas edilebilmesi için, birinci görüş
doğruya daha yakındır.
Üçüncü bahis: Cenâb-ı
Hakk'ın, "Siz de
onlarla topyekün harbedin. buyruğunun
zahiri, o müşriklerle bütün aylarda savaşmanın mubah olduğunu gösterir.. Bazı
alimler de "Onlardan dördü, haram oianlardır(...) O halde bunlarda,
kendinize zulmetmeyin " ifâdesinin delaletiyle, o aylarda, kâfirlerle savaşmanın
haram olduğunu söylemişlerdir. Yani, "O aylarda, savaşı ve baskın yapmayı
helâl saymak suretiyle, kendinize zulmetmeyiniz " manasını vermişlerdir.
Biz bu meseleyi, Bakara sûresinde (Bakara. 217} ayetini tefsir ederken
ele almıştık.
Daha sonra, Allah
"Bilin ki Allah, müitakilerle beraberdir' buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu ifade
ile, kendisinin tâat olan şeyleri ifa etme, haram kılınmış olan şeyleri ifa
etme, haram kılınmış olan şeylerden de kaçınma hususunda kendisini nazar-ı
dikkate alan, kendisinden ittikâ eden dost, veli kullarıyla beraber olmasını
kastetmiştir. Zeccâc, bu cümlenin, "Cenâb-ı Hakk'ın, onlara yardım etmeyi
tekeffül ettiği" manasına geldiğini söylemiştir.
[174]
"Haram aylan
ertelemek, ancak küfürde ileri gitmedir. Onunla kâfirler şaşırtılır,
onlar bunu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıldığına
sayıca uysunlar da, (varsın) Allah'ın haram ettiğini helâl kılmış
olsunlar! Bu suretle
de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah
kâfirler toplumunu hidayete erdirmez" (Tevbe, 37).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[175]
Bu ayette geçen kelimesinin ifâde ettiği mana hususunda ıkı
goruş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Bu
kelime, geciktirmek, ertelemek manasına gelir. Ebu Zeyd şöyle demektedir:
"Arapça'da birini bir yerden uzaklaştırıp tehir ettiğinde bu tabir
kullanılır.
Bu kelime(den) türeyen
isim ise, "gecikme" anlamına gelen ve kelimelerdir. "Allah, falancanın ecelini geciktirdi. O
kimse, ecelinde gecikti" tabirleri de böyledir." Ebu Ali el-Farisî
şöyle demiştir: Nesî kelimesi, tıpkı nezir {inzâr etmek) ve nekir (yadırgamak,
inkâr etmek) kelimeleri gibi, bir masdardır. Bunun, ttpkı katil kelimesinin
maktul (öldürülmüş) manasına gelmesi gibi mensû (tehir edilmiş, geciktirilmiş)
manasına gelmesi de muhtemeldir. Ancak ne var ki bu kelimenin burada mefûl
manasında olması mümkün değildir. Zira bu kelime buna hamledilirse, o zaman
manası, "Ertelenmiş şey, ancak küfürde bir artmadır" şeklinde otur.
Halbuki tehir edilen şey, aydır. Binâenaleyh, bu durumda ayın bir küfür olması
gerekir ki, böyle bir şey olmaz. Tam aksine, buradaki nesî kelimesinden inşâ
(tehir etmek) manasında olmak üzere, masdar anlamı murad edilmiştir. Aylarda
yapılan tehir, "nesî" bir ayın haramlığını, kendisinden haramlık
bulunmayan başka bir aya ertelemek, tehir etmek
rlomûldir
"Şibl tarikiyle
İbn Kesifin şöyle okuduğu da rivayet edilmiştir: "Nef (fayda) vezninde
olan nes' kelimesi, hakiki bir masdardır. Bu, Arapların "tehir ettim"
manasında söyledikleri fiilinin masdarıdır. " Yine İbn Kesir'in, bu
kelimenin şeddesiz olarak nes' şeklinde geldiğini okuduğu da rivayet
edilmiştir. Belki de bu, tıpkı ve (tehir etmek, ertelemek) kelimelerinden
olduğu gibi, hemzeli olarak kullanılan nes' kelimesinin bir başka
kullanılışıdır. Yine İbn Kesir'den, şeddeli ve hemzesiz olarak nesiy
şeklinde'okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu, kıyası olarak yapılan takhîf
kabilindendir.
İkinci görüş: Kutrub,
nesî kelimesinin aslında arttırma, ilâve etme manasına geldiğini söylemiştir.
Buna göre Arapça'da, "zamana ilave etti, artırdı" manasında
denilir. Süte, kendisinde suyun fazlalığından dolayı nes'i
denilmesi de
böyledir.. Kadın hamile olduğu zaman da, denilir. Böylece çocuktan ötürü
kadında meydana gelen fazlalık, tıpkı sütteki suyun fazlalığı gibi kabul
edilmiş olur. Yine deveye, yürüyüşünü hızlandırsın, arıtırsın diye, "onu
kovaladım" manasında
denilir. O halde, bir şeyde meydana gelen her ilave,
"nesî"dir,.
Vahidî şöyle demiştir:
"Doğru olan birinci görüş olup, bu
da "nesî"in asıl manasının "ertelemek" manasına
gelmesidir.. Kadın hamile olduğu zaman, hayzı gecikeceği için
"biribirlerine girerek, yürümenin güzelliğine mani olmasın diye, deveyi
diğer devlerden geri bıraksın" manasında, ;sütü geciktirdiğinde, böylece
de onun suyu fazlalaştığında,
denilir."
Bu iki görüşü iyice
kavradığın zaman biz deriz ki: Müşrik Araplar, hesaplarını kamerî aya göre
düzenlemeleri halinde, hacc zamanının bazan kışa, bazan da yaza tesadüf
edeceğini biliyorlardı. Ve bu zamanlarda, hacc yolculuğuna çıkmak, kendilerine
zor ve meşakkatli geliyordu. Ve onlar, bu alışverişlerinden ve ticaretlerinden
pek faydalanamıyorlardı. Çünkü diğer beldelerden gelen başka insanlar, ancak
uygun ve elverişli zamanlarda Mekke'de bulunabiliyorlardı. Böylece o müşrik
Araplar, bu durumu, kameri yıla göre ayarlamanın, dünyevi menfaat ve
çıkarlarını haleldar ettiğini anladılar. Bundan dolayı da onlar, ay takvimini
bırakarak güneş takvimini nazar-ı dikkate almaya başladılar.
Güneş yılı, belli bir
miktar ay yılından daha fazla olunca da onlar, şubat ayına bir gün ilave etme
ihtiyacını duydular. Ve bu ilaveden dolayı da, onlar için şu iki netice meydana
geldi:
a) Onlar, bu
ilavelerin bir araya gelmesi sebebiyle, bazı yılları onüç ay kabul etmeye
başladılar.
b) Böylece
hacc mevsimi, malum olan hacc aylarından çıkıp, onların dışındaki diğer aylara
aktarılmış oldu. Bu sebeple de hacc, bazı yıllar zilhiccede, ondan sonra
muharremde, ondan sonra da safer ayında oldu. Ve bu devir, tekrar zilhicceye
gelinceye kadar devam edip gitti. İşte, şubat ayına bir gün ilave edilmesi
sebebiyle de şu iki netice ortaya çıktı;
1) Ayların sayısında artış;
2) Kendisi
için haramlığın söz konusu olduğu ayın, bir başka aya aktarılması. Halbuki biz,
"nesî" lafzının Ulemanın ekserisine göre erteleme manasını; diğer
alimlere göreyse ilave etmek, arttırmak anlamını ifade ettiğini beyan etmiştik.
Her iki takdire göre de, ayetin ifâde ettiği mâna, bu iki hususu kapsamaktadır.
Bu sözün neticesi
şudur: İbâdetleri kameri yıla göre yapmak, dünyevî menfaatleri haleldar eder. O
ibadetleri güneş yılına göre yapmak da dünyevî menfaatlerin nazar-ı dikkate
alındığını ifade eder. Halbuki Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)
zamanından beri, işlerin ay yılına göre ayarlanmasını emretmiştir. Binâenaleyh
onları dünyevi menfaatlerini nazar-ı dikkate aldıkları için, Allah'ın kameri
yılın nazar-ı dikkate alınması yolundaki emrini terketmiş, güneş yılını nazar-ı
dikkate almışlardır. Böylece de hacc ibadetini, haram ayların dışındaki başka
bir ayda yapmışlardtr. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak onları kınamış ve bunu,
onların küfürlerinin artmasının bir sebebi saymıştır. Bu, onların küfürlerinin
artmasına sebep olmuştur; zira, Allah Teâla onlara, hacc ibadetlerini haram
aylarda yapmalarını emretmiş, onlarsa, şubat ayına bir gün ilave etmeleri
sebebiyle hacc ibadetlerini maiûm aylann dışında yapmışlar ve kendilerine tabi
olanlara da, vâcib olanın kendilerinin yapmış ofduğu bu iş olduğunu; haccı
"kameri" aylara göre yapmanın vâcib olmadığını telkin etmişlerdir,
Böylece bu, onların bile bile Allah'ın hükmünü kabul etmeyip O'nun hükmüne
karşı koyma olmuştur ki, bu da bütün müslümanların ittifakıyla küfrü
gerektirir. Bu sebeple onların nesî hususunda yaptıkları bu işin, küfürlerinde
bir artışa yol açtığı sabit olur. O kebîseler sebebiyle meydana gelen fazla
günlerin öğrenilmesini temin eden hesap usûlü, astronomi ilminde bildirilir.
Müfessirler, bu
ertelemenin sebebi hususunda bir başka gerekçe olarak da şunu zikretmişlerdir:
Araplar, dört ayı haram addediyorlardı. Ve bu, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in
zamanından beri yürürlükte olan meşhur bir hüküm idi. Halbuki Araplar, savaşçı
ve baskın yapan kimselerdi. Bunun için savaşmadıkları ardarda gelen üç ayı
beklemek onlara zor geliyordu. Ve onlar, "Eğer hiçbir nasibimiz olmayan üç
haram ay ardarda gelirse, biz ölürüz, helak oluruz " diyorlar, böylece de
muharrem ayının haramlığını safer ayına erteliyor, bu sebeple de safer ayını
haram, muharrem ayını da helâl addediyorlardı. Vahidî şöyle demektedir:
"Ulemânın ekserisi, bu erteleme işinin tek bir aya mahsus olmadığı, aksine
bunun bütün aylar için cari olduğu kanaatindedirler. " Bu görüş, daha önce
de belirttiğimiz gibi bize göre doğru olan görüştür. Alimler şu görüşte ittifak
etmişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.s.) Veda Haccı'nı yaptığı sene, hacc yapmak
istediğinde hacc (tabii olarak) zilhicce ayına rastlamıştı. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (a.s.s), "İyi biliniz ki zaman dönüp dolaşıp Allah'ın gökleri ve
yeri yarattığı gündeki durumuna geldi. Sene. oniki aydır " buyurarak, bu
ifadesiyle haram ayların eski yerlerine döndüğünü kasdetmiştir.
[176]
Cenâb-ı Hakk
"(Haram ayları) geciktirmek, ancak küfürde bir artış sebebi)dir" buyruğunda
onların pek çok çeşit
küfrünü nakletmiştir. Binâenaleyh
onlar, o küfürlerine bu
işi de ilave edip, biz de bu ilave işinin bir küfür olduğunu delilleriyle
anlatınca, bu işin, daha önceki o küfür çeşitlerine katılması, küfürde bir
ilâve, bir fazlalık olmuş olur '' manasındadır. Cübbâî,''İman, sırf inanç ve
ikrardan ibarettir" diyenlerin görüşünün yanlışlığına bu ayetle istidlalde
bulunarak şöyle der: "Çünkü Allah Teâla bu amelin, küfürde bir artış
olduğunu beyân etmiştir. Halbuki küfürde meydana gelen artışın, o küfrü
tamamlayan, onu ikmâl eden bir şey olması gerekir. Böylece bu erteleme işini
yapmamak, bir iman olmuş olur. Halbuki, bu erteleme işi, ne bir bilgi, ne de
bir ikrar değildir. Böylece, kalbin bilmesi ve dilin ikrar etmesinden başka bir
şeyin de, bazan iman olduğu sabit olmuş otur. Musannif (r.h.) şöyle demektedir:
"Bu istidlal zayıftır. Zira biz, Allah Teâlâ'nın onlara, kameri aylardan
mesela zilhicce ayında hacc yapmalarını farz kıldığını düşünelim. Biz güneş
yılını nazar-ı dikkate aldığımızda, hacc bazan muharrem ayına, bazan da safer
ayına denk gelecektir. Onların "Bu hacc, kifayet eden doğru bir hac'dır ve
"Bizim, haccı zilhiccede yapmamız vâcib değildir" şeklindeki sözleri,
şayet onlardan, Hz. İbrahim ve İsmail'in dininden olduğu zaruri olarak bilinen
bir hükümden dolayı sudur etmişse, onlar kesin olan bu meseleyi öğrenip ikrar
etmemeleri sebebiyle bir küfür işlemiş olurlar.
Cenâb-ı Hak
"Onunla kâfirler sapıtır" buyurmuştur. Bu şekildeki ya'nın fethası ve dâd'ın kesresi
ile olan bu kıraat ammenin kıraati olup; sapma işi küfredenlere isnâd edilmiş
olması sebebiyle güzeldir. Zira onlar, şayet kendi kendilerine sapmışlarsa,
sapmanın onlara isnâd edilmesi güzel ve yerinde o'muş olur. Onların,
başkalarını saptırmaları halinde de bu kıraat güzeldir. Çünkü başkasını
saptıran da hiç şüphesiz haddizatında sapmış kimsedir. Kûfelilerin yâ'nın
dammesi, dadın fethasıyla yudallu (saptırılır) şeklindeki kıraatlarının manası,
"onların liderleri, onları, aylardaki bu tehir etme işine sevketmeleri
sebebiyle saptırmıştır. " şeklindedir. Böylece fiil, mefülüne isnâd
edilmiş olur. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın bu avetteki "Bu suretle dv nnlarır, amellprinin
kntülüöıı kendilerine süslenip güzel gösterildi" ifadesi gibidir. Yani,
"onlara bunu, onları buna sevkedenler süslü gösterdi " demektir. İbn
Miksem tarikiyle gelen bir rivayete göre Ebû Amr, yânın dammesi, dâd harfinin de
kesresiyle, şeklinde okumuştur ki, bunun şu üç şekilde izahı yapılabilir;
1) Bununla Allah, kâfir olanları saptırır.
2) Bununla şeytan, kâfir olanları saptırır.
3) En
kuvvetli olan bu görüşe göre, bununla kâfirler, kendilerine tâbi olanları ve
sözlerini dinleyenleri saptırırlar. Bu üçüncü izah daha kuvvetli kabul
edilmiştir, zira ayette ne Allah'dan, ne de şeytandan bahsedilmemiştir.
Bil ki, ifadesindeki
zamir, nesi'e aittir. Keza ifadelerindeki mefûl zamirleri de "nesî" kelimesine
râcidir. Buna göre mana, "Onlar, o ertelemeyi bir yıl helâl, bir yıl da
haram sayıyorlardı" şeklinde olur. Vahidî şöyle demektedir: "Onların
geciktirmeyi helâl saydıkları yıl, muharrem ayında savaşmak istedikleri yıldır.
Geciktirmeyi haram saydıkları ytl da, onların muharrem ayını haramlığı üzere
bıraktıkları yıldır." Musannif (r.h) şöyle der: "Bu tevîl, ancak biz,
"nesî"yi onların bazı yıllarda muharrem ayını ertelemeleri şeklinde
tefsir ettiğimiz zaman doğru olur. Bu da, muharrem ayının bazan helâl olmaya,
bazan da haram olmaya dönüşmesini gerektirir... Bu da ancak, biz
"nesî"yi, ism-i mefûl (geciktirilmiş, tehir edilmiş) manasında
aldığımız zaman doğru olur... Biz bunun müşkil olduğunu söylemiştik. Çünkü
böyle bir mana, tehir edilmiş ayın bir küfür olmasını gerektirir ki, bu mümkün
değildir. Ancak biz, "nesî"den muradın, ism-i mefûl manası olduğunu
söyler ve Hak Teâla'nın. "(Haram ayları) geciktirmek ancak küfürde bir
artış (sebebi)dir..." buyruğunu ancak, "nesî"nin küfrün
artmasına sebebiyet verecek tarzda bir iş yapmak manasına aldığımızda bu tevil
güçlenip kuvvet kazanır. buyruğu konusunda dil alimleri şöyle demektedirler:
"Arapça'da, sen birisiyle bir şey üzerinde muvafakata varıp anlaşma
sağladığında, dersin. Müberred de şöyle demektedir: "Arapça'da bir
topluluk bir şey üzerinde ittifak ettiğinde, denilir. Böylece de o topluluktan
her biri adeta öbürünün ayak bastığı (vat'ettiği) yere ayak basmış sayılmıştır.
Şiirdeki da bundandır. Bu da, kasidede, iki kâfiyenin aynı lâfız ve
aynı manada getirilmesidir.
İbn Abbas (r.a.) şöyle
demektedir: "Onlar, haram aylardan helâl addettikleri ayın /erine, helal
olan aylardan birisini haram yapıyorlardı. Yine onlar, helâl olan aylardan
haram kıldıkları ayın yerine haram aylardan birisini helâl yapıyorlardı. Bunu,
haram ayların sayısı dört olsun ve Allah'ın zikrettiği hususa uysun diye
yapıyorlardı. İşte hahsedilen (uvmak) tabirinden maksat budur."
Allah Teâlâ, bu işin
küfür ve yasaklanmış olduğunu beyan buyurunca "Su suretle de onların
amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, kâfirler
toplumunu hidayete erdirmez" buyurmuştur. İbn Abbas ve Hasan el-Basri,
Cenab-ı Hakk'ın bu ifadeyle, "şeytan onlara bu amelleri süslü
göstermiştir. Ve Allah, kâfir ve günahkâr olan hiçbir kimseyi hidayete
ulaştırmaz " manasını murad
ettiğini söylemişlerdir.
[177]
"Ey iman edenler,
ne oldunuz ki size "Allah yolunda
elbirlik gazaya çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kaldınız?.. Ahireiten
(vazgeçip yalnız) dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat bu dünya hayatının
faidesi, âhiretin yanında pek azdır" (Tevbe. 38).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır;
[178]
Bil ki Allah Teâla, o
kâfirlerin ayıplarını ve kusurlarını iyice açıklayınca, onlarla savaşmaya teşvike
yönelerek, "Ey iman edenler, ne
oldunuz ki, size: '"Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın!" denildiği zaman yere
çakılıp kaldınız?,. " demiştir.. Bu sözün izahı şudur: Allah Teâla geçmiş
olan ayetlerde, onlarla savaşmayı gerektiren pek çok sebepten bahsetmiş,
"id Allah sizin ellerinizle onları azablandırsm, onları rezil rüsvay
etsin, size onlara karşı nusret versin.." (Tevbe, hjayetinde olduğu gibi,
onlarla savaşmaktan pek çok menfaatin hasıl olacağını belirtmiş ve onların,
gerek dinî, gerekse dünyevî hususlardaki çirkin sözlerini ve kötü amellerini
zikretmiştir. Bu durumda insan için geriye, onlarla savaşmaya engel
olarak, sadece savaştan korkup hayatı çok sevmesi hususu kalır. Böylece, Allah
Teâlâ bu engelin de önemsiz ve değersiz olduğunu beyan buyurmuştur. Zira dünya
saadeti ahiret saadetine oranla, tıpkı damlanın denize nisbeti gibidir.
Halbuki, bu azıcık kötülük için çok büyük olan hayrı terketmek bir cehalettir,
bir akılsızlıktır.
[179]
İbn Abbas’dan bu
ayetin, Tebük Gazvesi ile ilgili plarak nazil olduğu rivayet edilmiştir.Bu
böyledir, zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Taıf den dönünce Medine de ikamet etti ve Bizans
ile cihâd edilmesini emretti. O vakit ise, sıcağın çok şiddetli olduğu ve
Medine'deki meyvelerin gelişip olgunlaştığı bir zaman (hasad zamanı) idi.
Böylece ashâb, Bizans ile savaşmayı gözlerinde büyüttüler ve onları çok büyük
gördüler. İşte bundan dolayı bu ayet nazil oldu.
Muhakkik ulemâ da
şöyle demiştir: "Ashâb, bunu şu sebeplerden dolayı çok ağır buldu:
a) O yazdaki sıkıntı ve kıtlık..
b) Gidilecek
olan mesafenin uzak oluşu ve diğer savaşlarda yapılan hazırlıktan daha fazla
hazırlık yapmaya ihtiyaç duyulması.
c) O vakitte, Medine'deki meyvelerin yetişip
olgunlaşması.
d) O vakitte, sıcağın çok şiddetli olması.
e) Bizans ordusunun
çok kalabalık olması. İşte bütün sebepler bir araya gelmiş ve böylece de,
Ashab'ın bu savaş konusunda yere çakılıp kalmasına yol açmıştı. Allah en iyi
bilendir.
[180]
Arabça'da, devlet
başkanı, insanları savaşa çağırıp ona teşyik ettiği zaman, denilir. Hz.
Peygembar (s.a.s.)'in "Savaşa çağırıldığınızda, gidiniz..."hadisi de
bu manadadır. Nefr kelimesinin aslı, vâcib (gerekli) olan bir işten dolayı,
herhangi bir yere gidip çıkma anlamına gelir. Bu çıkıp giden topluluğa da, nefîr
{topluluk, cemaat) denilir. Arapların "Falanca, ne kervan içindedir, ne de
ordu içinde. (Onun hiçbir önemi yoktur)" sözü de böyledir. {Mw tabirinin
aslı {M& dir. A'meş de, bu kelimeyi bu şekilde okumuştur.. Manası ise,
"Yavaş davrandınız, ağırdan aldınız" şeklindedir. Cenab-ı Hakk'ın
"birbirinizle atıştınız..."(Bakara.72) ve ''Senin yüzünden
uğursuzluğa uğradık" (Nemi. 47) kelimeleri de, (i'lâf bakımından)
böyledir.
Keşşaf sahibi şöyle
demektedir: "Bu kelime, mâle (meyletti) ve
(ebedilik duygusuyla yere yöneldi) fiillerinin manasının o
tazammun ettiği için ilâ harfi cerriyle kullanılmıştır. Buna göre mana,
"Siz, dünyaya ve dünyadaki lezzetli şeylere meyledip, seferin
sıkıntılarını ve onun yorgunluklarını istemediniz, hoş karşılamadınız"
şeklinde olur. " Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat o yere saplandı,
nevasına du. "(Araf 176)ayeti de bu
manadadır. Bunun, "Yerde kalmaya ve orada devamlı unmaya meylettiniz" anlamına geldiği de
ileri sürülmüştür. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ne : dunuz ki size..." ifadesi,
zahiren her ne kadar bir istifham ise de, ancak ne var Dununla onları iyice yadırgamak gayesine
yöneliktir.
[181]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, Ahiretten (vazgeçip yalnız) dünya hayatına rnı razı oldunuz? Fakat bu
dünya /atının faidesi. ahiretin yanında pek azdır... " buyurmuştur. Bunun
manası, "Biz, jmaya davet eden pek çok gerekçeden bahsettik,
savaşıldığında elde edilecek çok menfaatleri açıkladık ve onların, aklı olan
insanları onlarla savaşmaya ^edecek nice nice kusur ve kabahatleri olduğunu beyan
ettik. Ama buna rağmen, oütün bunları bıraktınız! Sizin,
Mabudunuz (Allah), size onlarla
savaşmayı îtmedi mi? Ve siz, Mabuda itaat etmenin ahirette çok büyük
mükâfaatların vesilesi jnu bilmiyor musunuz? Binâenaleyh, dünyada elde edilecek
azıcık bir menfaat ma, insanın, ahiretteki o büyük mükâfaatı terketmesi uygun
düşer mi?" demektir. nya metâının ahirettekilere nisbetle az oluşunun
delili şudur: Dünya lezzeti, iizâtında değersiz, kıymetsiz, çeşitli afet ve
sıkıntılarla içice olup, şüphesiz, çok zamanda sona erer. Halbuki ahiretin
menfaati ise, şerefli, yüce, her türlü âfetten nş, daimî, ebedî ve sermedidir.
İşte bu, dünya menfaatinin ahiret menfaatlerine îtle çok değersiz ve çok az
olduğuna kesinkes hükmetmemizi gerektirir.
[182]
Bil ki bu ayet, her
halükârda cihadın farz olduğuna delalet eder.
Zira Allah Teâlâ,
ashabın cihada karşı
yavaş davranarak çakılıp kalmasının kötü bir iş olduğunu
açıkça rtmiştir. Şayet cihâd farz olmasaydı, bu yavaş davranma, çakılıp kalma
kötü bir r-Tazdı. Birisi, "cihâd,
ancak kâfirin hücum etmesinden korkulduğunda vâcib da diyemez. Çünkü Hz.
Peygamber (s.a.s), Bizans'ın kendisrrçe hücum edeceği esini taşımıyordu. Buna rağmen Cenâb-ı Hak, onlara cihadı farz
kılmıştır, lın sağladığı faydalar, Al-i İmrân sûresinde tafsilatlı olarak
geçNnişti. Hem bu farz-ı kifayedir.
Binâenaleyh, bir kısım kimseler bunu ifa edince, sorumluluk îrinden
düşer.[183]
Bir kimse,
"Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey İman edenler..." hitabı bütün mü'minlere
yöneliktir. O'nun "Ne oldunuz ki, size: "Allah yolunda elbirlik
gazaya çıkın!" denildiği zaman, yere çakılıp kaldınız?.." buyruğu da
bütün mü'minlerin bu emir karşısında çakılıp kaldıklarına delâlet eder. Halbuki
bu çakılıp kalmak, bir günahtır. Binâenaleyh bu, bütün ümmetin günah üzere
ittifak ettiklerine delalet eder.. Böyle olması da, ümmetin icma'ının bir
hüccet olması hususunu zedeler " diyebilir. .
Cevap: Bir kısmının
murad edilerek, bütüne hitâb etmek, gerek Kuran'da, gerekse diğer sözlerde
meşhur olan bir mecazdır..
Diğer sözlerden, mesela
şairin,
"Kızım sana
söylüyorum, gelinim sen işit!.." sözünde olduğu gibi.
[184]
"Eğer emrolunduğunuz bu cihada elbirlik
çıkmazsanız. Allah sizi pek acıklı bir azaba duçar eder. yerinize sizden başka bir kavmi
getirir. Siz O'na hiçbir surette zarar
veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla
kadirdir" (Tevbe. 39).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[185]
Bil ki Allah Teâla,
önceki ayette, ahiret mükâfaatına teşvik etmek üzere cihada teşvik edince, bu
ayette de cihat etme sebeplerini kuvvetlendirecek diğer bazı şeylere binaen,
yine cihada yöneltmiştir. Bu şeyler üç nevidir:
a) Hak
Teâla'nrn "(Allah) sizi pek acıklı bir azaba duçar eder buyruğunun ifade
ettiği husustur. Bil ki, bununla dünya azabının kastedilmiş olması muhtemel
olduğu gibi, ahiret azabının murad edilmiş olması da muhtemeldir. İbn Abbas
(r.a.) şöyle der: "Allahın Resulü (s.a.s), ashabı savaşa teşvik etti de,
bunun üzerine ashâb, adeta çivilenip kaldı. İşte bundan dolayı Allahı Teâlâ,
ashâbtan yağmuru kesti.." Hasan el-Basrî de: "Allah, o ashabın başına
gelen azabı en iyi bilendir " demiştir. Bu azâb ile, ahiret azabının
kasdedildiği de ileri sürülmüştür. Çünkü, "acıklı olmak" vasfı, ancak
ahiret azabına uygun düşer. Yine bunun, dünya azâbt, ahiret azabı ve dünyevî ve
uhrevî menfaatlerin kesilerek sona ermesi gibi, her türlü azab ile bir tehdit
olduğu da iteri sürülmüştür.
b) Cenâb-ı
Hakk'ın, "yerinize sizden başka bir kavmi getirir. buyruğunun ifade ettiği
husustur. Bu ifadeyle, Allah Teâlâ'nın, düşmanlarına karşı Hz. Peygamber'e
yardımı tekeffül ettiğine; binaenaleyh, şayet o peygamberle beraber onlar da
savaşa çıkmaya yönelirlerse, bu yardımın
onlar vasıtasıyla tahakkuk edeceğine; yok eğer, onlar ayrılır da Peygamberle
b&çaber savaşa katılmazlarsa, bu yardımı başkaları vasıtasıyla tahakkuk
ettireceğim ve onların da kınanıp azarlanacağına onların dikkatleri
çekilmiştir. Bu uyarı, onlar, din düşmanlarına galip gelmenin ve İslâm'ın güç
kuvvet bulmasının sadec& ,kendileri vasıtasıyla gerçekleşebileceği zannına
kapılmamaları için yapılmıştır. AyeH kerimede, sadece onların kastedildiğine
dair bir delalet, açıklama bulunmamaktadır. Bunun ber benzen de: "Ey İman
edenler, içinizden kim dininden dönerse (dönsün!) Çünkü Allah, kendisinin
onları, onların da kendisini seveceği bir kavim getirir ki... "(Maide.54)
ayetidir.
[186]
Sonra müfessirler
"Sizden başka bir kavim" tabiriyle kimlerin kastedildiği hususunda
ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas, bunların tâbiûn; Sard İbn
Cübeyr, Farslılar; Ebu Ravk da, bunların Yemenliler olduklarını söylemiş'erdir.
Bütün bu izahlar, ayetin bir tefsiri değildir. Çünkü ayette, bunu hissettirecek
herhangi :r açıklama buunmamaktadır. Aksine bu, bu mutlak ifadeyi, onların
görüp müşahede ettiği belirli şekil ve misallere hamletmekten ibarettir.
Esamin da, bunun
manasının, "Cenab-ı Hak bu peygânen sizh aranızdan ..." şeklinde
olduğunu; bu kavmin de Medine halkı olduğu söylemiştir. Kâdî şöyle demektedir:
"Bu, zayıftır. Çünkü burada
lafzın, Hz. Peygamber'in e'den başka bir yere geçtiğine delaleti söz konusu
değildi Binâenaleyh, rm Medin'dP, savaş
hususunda Hz. Peygamber'e yardım edek birtakım kimseleri ve toplulukları ortaya
çıkarması imkânsız olmadığı gibi, o peygambere, orada bulunduğu halde bir grup
melek ile yardım etmiş olması imkânsız değildir.
c) Cenâb-ı
Hakk'ın "SizO'na hiçbir surette zarar veremezsiniz..' buyruğunun ifade
ettiği husustur. Hasan el-Basri'nin görüşüne göre, buradaki hüve zamiri,
Allah'a râcidir. Buna göre mana: "Sizler Allah'a zarar veremezsiniz; zira
O, âlemlerden müstağnidir " şeklinde olur. Diğerlerinin görüşüne göreyse
bu zamir, Hz. Peygamber'e râcidir. Buna göre mana, "Sizler Peygambere
zarar veremezsiniz. Zira Allah O'nu, insanlardan korumuştur. Bir de, siz O'nun
cihad davetine karşı ağır davranarak yere mıhiansanız bile, Allah O'nu
yardımsız bırakmaz. " şeklindedir.
Daha sona Cenâb-ı Hak
"Allah her şeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Bu, Allah'ın
acziyyete düşmeyen bir kudrete sahip olması bakımından, tehdit ve men'inin çok
şiddetli olduğuna dikkat çekmedir. Binâenaleyh O, bir ceza ile tehdit etti mi,
mutlaka onu ifâ eder.
[187]
Hasan el-Basri ve
İkrime bu ayetin, Cenab-ı Hakk'ın, "Mü'minlerin hepsinin
topyekûn savaşa çıkmaları münasip değildir... "(Tevbe,
i22)ayetiyle mensuh olduğunu söylemişlerdir. Muhakkik âlimler ise, bu ayetin, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in, cihada teşvik ettiği halde, kendisine katılmayan kimselere
yönelik bir hitab olduğunu, dolayısıyla bir neshin söz konusu olmayacağını
söylemişlerdir.
Cübbâî şöyle demiştir:
"Bu ayet, ehl-i kıblenin va'îde muhatab olduğuna delalet eder. Çünkü
Cenâb-ı Allah, mü'minlerin, cihad davetine icabet etmemeleri halinde, onlara
çok elîm bir azab vereceğini beyan etmiştir ki, bu elîm azâb cehennemdir. Çünkü
cihadı terk, ancak mü'minler için söz konusudur. Binâenaleyh bununla.
"Mürcie"nin, "Ehl-i Salât, Allah'ın va'îdlerinin muhatabı
değildir" şeklindeki görüşü bâtn piur. Onların, cihâdı terketme konusunda
bir va'ide muhatap oldukları sabit olduğuna göre, cihad dışındaki hususlarda da
bu söz konusudur. Çünkü bunlar (ibadetfer) arasında bir tartan bulunduğunu hiç
kimse söylememiştir. Bil ki, biz "va'îd" meseleâni, Bakara sûresinde
tafsilatlı olarak anlatmıştık.
[188]
Kâdî şöyle demiştir:
"Bu ayet, Peygamberle birlikte olsa da\ olmasa da cihadın farz olduğunu
gösterir. Çünkü Allah Teâla, "Ey iman edenler, size ne oldu ki,
"Allah yolunda elbirlik gazayai'kın" denildiğ) zaman yere
çakılıp kaldınız" buyurmuş ve bu sözü söyleyenin H7Peygamber (s.a.s)
olduğunu açıkça belirtmemiştir. Buna göre şayet. "Ayetteki, "Allah o
zaman) yerinize başka bir kavim getirir" ve "Siz O'na hiçbir surette
zarar veremezsiniz" ifadelerinden ötürü, bu sözü söyleyenden muradın Hz.
Peygamber olmast gerekir. Çünkü bununla, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den başkasının
kastedilmiş olması mümkün değildir " denilirse, biz deriz ki: Usul-ü
fıkıh"da da anlattığımız gibi, ayetin son kısmının hâs olması, baş tarafının
âmm olmasına mâni değildir."
[189]
"Eğer siz O'na
yardım etmezseniz, (bilin ki) kâfirler onu iki kişiden biri olarak Mekke'den
çıkardıkları zaman, bizzat Allah O'na yardım etmişti. Hani O ikisi mağarada iken
Peygamber, arkadaşına. "Tasalanma,
hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah da O'nun
üzerine sekinetini indirdi, onu görmediğiniz ordularla teyid etti ve kâfirlerin
kelimesini alçaktı. Allah )n kelimesi ise çok yücedir. Allah azız ve hakimdir'' {Tevbe. 40)
Bil ki bu onları
cihada teşvik için zikredilen bir başka yoldur. Çünkü Allah Teâlâ önceki
ayette, ashabın, Hz. Peygamber (s.a.s.) kendilerini teşvik ettiği halde savaşa
çıkmamaları ve O'na yardımla meşgul olmamaları durumunda, kendisinin O'na yardım
edeceğini belirtmiştir. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın. Hz. Peygamber (s.a.s.)
ile birlikte (Sevr Mağarası'nda) sadece tek bir kişi bulunduğu halde,
Peygamberine yardım edip. onu takviye etmiş olmasıdır. Binâenaleyh Allah O'na
şimdiki durumda haydi haydi yardım eder.
Ayetle İlgili birkaç
mesele vardır:
[190]
Birisi,
"Ayetteki, "Bizzat Allah O'na yardım etmişti" ifadesinin, nasıl
olup da buradaki şartın cevabı olduğunu sorabilir.
Buna şöyle cevap
verilebilir: "Ayetin takdiri, "Eğer siz O'na yardım etmezseniz, O'na
beraberinde tek bir kişi bulunduğu veya hiç kimsenin bulunmadığı zamanda yardım
etmiş olan, yine yardım eder" şeklindedir. Binâenaleyh ayet, "Nasıl
Allah o vakit O'na yardım etmiş idi ise, şu anda da yardım eder" manasındadır."
[191]
Allah Teâlâ
"Kafirler onu iki kişiden ikincisi olarak çıkardıkları zaman... "
buyurmuştur. Bu. "Allah O'na. kâfirler onu Mekke'den çıkardıkları (hicrete
mecbur ettikleri) o vakit yardım etmişti" demektir. Ayetteki j& J$
tabiri hal olarak mansubtur, yani "O, o iki kişiden ikincisi iken
O'na yardım etti" demektir. Bu tabirin izahı. (Ma>de. 73i ayetinin
tefsirinde geçtiği gibidir. Bu hususta sözün özü şudur:
İki kimse birlikte
olduklarında, bunlardan herbiri o ikilik içerisinde, diğerine nazaran ikincidir.
İşte bundan ötürü alimler şöyle demişlerdir: "Arapça'da "O ikisinden
biri" manasında,
"Falanca, o ikinin ikincisidir" denilir."
Keşşaf sahibi şöyle
demektedir: "Ayetteki bu dabir şeklinde de okunmuştur. Ayetteki kelimesi
ifadesinden bedeldir. Gâr kelimesi, dağdaki büyük oyuk manasınadır. Bu dağa
"Sevr" adı verilmiş olup. Mekke'nin sağında, bir saatlik mesafededir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) orada, (hicret ederken) Hz. Ebu Bekir (r.a) ile üç gün kalmıştı.
Ayetteki kelimesi de, kelimesinden ikinci bedeldir.
[192]
Alimler şöyle
anlatmışlardır: "Kureyşliler ile diğer Mekkel müşrikler Hz. Peygamber
(s.a.s)'i öldürme hususunda anlaşmışlardı. Bunun üzerine, "Hani bir zaman
o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek yahut yurdundan çıkarmak için
sana tuzak kuruyorlardı" (Enfai, 30) ayet-i kerimesi indi. İşte bundan
dolayı Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, "Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile
birlikte, gecenin ilk saatlerinde çıkıp Sevr Mağarası'na gitmesin1 emretti. Binâenaleyh
ayetteki, "Kâfirler onu çıkardıkları zaman..." ifadesiyle, onların
onu. çekip gitmeye mecbur bırakmaları kastedilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)
de. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte, gecenin başlangıcında çıkıp mağaraya
gittiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.), karartısı kâfirlerin kendisini
aramalarına mani olsun diye. Hz. Ali (k.v.)'ye. yatağında yatmasını emretti.
Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.) arkadaş Hz. Ebu Bekir ile birlikte, Allah'ın gitmelerini
emrettiği yere ulaştı. O ikisi, Sevr Mağarasına varınca, orada ne olup
olmadığını araştırmak için, önce Hz. Ebu Bekir içeri girdi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) de, ona, "Sana ne oluyor?" deyince, Hz. Ebu Bekir:
"Anam babam sana feda olsun (yâ Resulullah), mağaralar,yırtıcı hayvanların
ve haşeratın sığınağıdır. Eğer burada birşey varsa, o, senin değil, benim
başıma gelsin" dedi. Mağarada bir delik vardı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) oradan
Hz. Peygambere zarar verecek birşey çıkmasın diye, topuğunu onun üzerine koydu.
Müşrikler onların zlerini sürüp mağaraya yaklaştıklarında, Hz. Ebu Bekir (r.a),
Hz. Peygamber (s.a.s.) »cin endişeye kapılarak ağladı. İşte o zaman
"Tasalanma, Allah bizimledir"[193]
dedi. Hz. Ebu Bekir: "Gerçekten Allah bizimle mi?" deyince, Hz.
Peygamber (s.a.s.), "Evet" dedi. Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir (r.a.),
yanağındaki göz yaşlarını silmeye oaşladı. Hasan el-Basri'den rivayet
edildiğine göre, o, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in -mağaradaki ağlayışını hatırlayınca
ağlıyor, onun gözyaşlarını silişini hatırlayınca da, «:endisi de göz yaşlarını
siliyordu. Yine rivayet edildiğine göre, müşrikler mağaranın -stünde belirince
Hz. Ebu Bekir {r.a), Allah'ın Resulü için tir tir titreyerek: "Eğer bu-;;n
senin başına birşey gelirse, Allah'ın dini yok olur" dedi. Bunun üzerine
ResûluHah 'Sen, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün? (ne
tasalanıyorsun?)" cuyurdu.
Rivayet edilmiştir ki,
Hz. Peygamber (s.a.s.) mağaraya girince, Hz. Ebu Bekir bir tutam ot alarak
mağaranın önüne koydu. Allah iki güvercin gönderdi ve o iki ;-vercin, mağaranın
girişinde o otların üzerine yumurtladılar. Bir örümcek de, mağaramn kapısına
ağını dokudu. Hz. Peygamber (s.a.s.), "Allah'ım! Sen onların sözlerini kör
et" diye dua etti. O kâfirler mağaranın etrafında dönüp dolaştılar ama hiç
Kimseyi göremediler.
[194]
Bu ayet. birkaç
bakımdan Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in faziletine delalet eder:
1) Hz.
Peygamber (s.a.s.), kâfirlerin kendisini öldürecekleri endişesine kapıldığı
için, mağaraya gitmek istediğinde, Hz. Ebu
Bekir'in bâtınında gerçek,
sadık ve sıddık i'minlerden olduğu hususunda emîn
olmasaydı, onu bu yolda kendisine arkadaş lazdı. Çünkü eğer Hz. Ebu Bekir'in
bâtını zahirine uymaması mümkün görülecek Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, onun
düşmanlarına işarette bulunmasından veya onun kendisini öldürmesinden çekinmesi
gerekirdi. Şu halde Hz. Peygamber ), onu kendisine bu yolculukta arkadaş
seçtiğine göre bu, Hz. Peygamber -S.)'in, Hz. Ebu Bekir'in bâtınının zahirine
uygun olduğuna kesinkes inandığını îrir.
2) Hicret,
Allah'ın izni ve emriyle olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, hizmetinde
bulunan (emrine âmâde) pek çok ihlaslı kimseler vardı ve onlar, nesebce Hz.
Peygambere Hz. Ebu Bekir (r.a.)'den daha yakın idiler. Şayet Allah Teâlâ, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e, o çetin ve korkunç hadisede (yolculukta), Hz. Ebu Bekir'i
arkadaş edinmesini emretmemiş olsaydı, o zaman zahirî duruma göre, böyle bir
arkadaşlığın Hz. Ebu Bekir'e has kılınmaması gerekirdi. Dolayısıyla Allah
Teâlâ'nın, böylesi bir şerefi Hz. Ebu Bekir'e vermesi, onun dindeki makamının
çok büyük ve yüce olduğuna delâlet eder.
3) Hz. Ebu
Bekir (r.a) dışındaki herkes, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den ayrı olarak hicret
ettiler. Fakat o, başkaları gibi, Hz. Peygamberden önce bunu yapmadı, aksine
beraberinde hiç kimsenin kalmadığı o şiddetli korku esnasında (yolculukta)
dahi.Hz. Peygamberle arkadaşlığa, ona hizmete ve ondan ayrılmamaya devam ve
sebat etti. İşte bu da büyük bir fazileti gerektirir.
4) Allah
Teâlâ, Hz. Ebu Bekir için, "İki kişiden ikincisi" buyurdu.
Binâenaleyh o, mağarada iken, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ikincisi kılındı.
Alimler, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in, pek çok dinî makam ve mevkilerde, Hz.
Muhammed'den sonra ikinci olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber
(s.a.s.), insanlara peygamber olarak gönderilip ve ilk defa İslam'ı Hz. Ebu
Bekir'e teklif edince, Hz. Ebu Bekir hemen iman etti. Sonra Ebu Bekir (r.a.)
gitti ve İslamiyet'i, (daha sonra) sahabenin büyüklerinden olan, Hz. Talha, Hz.
Zübeyir, Hz. Osman ve benzeri kimselere tebliğ etti. Bunların hepsi de, Hz. Ebu
Bekir (r.a.) vasıtasıyla imâna erdiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kısa bir zaman
sonra, birkaç gün içinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'e getirdi. Binaenaleyh o,
Allah'a (İslam'a) davette, iki kişiden ikincisi olmuş oldu. Yine o, Hz.
Peygamber (s.a.s.) her ne zaman bir savaşta bulunsa, Hz. Peygamberin hizmetinde
(yanında) bulunur ve ondan hiç ayrılmazdı. Dolayısıyla Hz. Ebu Bekir, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in meclislerinde de, ondan sonra ikinci olmuştur. Hz.
Peygamber (s.a.s.) hastalanınca, insanlara namazlarında imam olmada onun yerini
almış ve böylece de o, iki kişiden ikincisi olmuştu.
Yine Hz. Ebu Bekir
(r.a.) vefat edince, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanına defnedildi. Böylece orada
da, onun ikincisi oldu.
[195]
Bazı ahmak Raftzîler
(Şiî) alimlerin bu izahlarını tenkid ederek şöyle demişlerdir: "Hz. Ebu
Bekir'in Hz. Peygamber'den sonra ikinci olması, "Herhangi bir üç kişiden
fısıltı vâkîolsa. muhakkak O (Allah), onların dördüncüsüdür. Bu (fısıltı), bir
beş kişiden vâki olsa, mutlaka O, onların altıncısıdır,."(Mücâdele,
gayetinde bahsedildiği gibi, Hak Teâlâ'nın, her üç kişinin dördüncüsü oluşundan
daha önemli olamaz. Sonra bu (son ayetteki) durum, kâfir olsun, mü'min olsun,
herkes için umumidir. Binâenaleyh Allah ile ilgili olan bu mana, insanın
üstünlüğüne delalet etmeyeceğine göre, Peygamberle ilgili olan bu mana, insanın
üstünlüğüne hiç delâlet etmez."
Buna şu şekilde cevap
verilebilir: Bu, son derece zayıf bir zorlamadır. Çünkü bu ayette (Mücadin, 7)
bahsedilen, Allah'ın ilmi ve idaresi bakımından onlarla birlikte oluşu ve
herkesin kalbinde olana muttali oluşudur. Ama bu (tefsir ettiğimiz) ayette,
"İki kişiden ikincisi" ifadesi ile, bu sıfat Hz. Ebu Bekir'e, bir
yücelik sadedinde verilmiştir. Hem biz, yaptığımız geçen üç izah ile, Hz. Ebu
Bekir (r.a.)'in, bu yolculukta, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte bulunuşunun,
Hz. Peygamberin, onun zahiri ile bâtınının bir olduğuna kesinkes inanmış olduğu
hususunda kafi bir delil olduğunu ortaya koymuştuk. Böyle olunca, bu iki ayet,
birbiriyle nasıl mukayese edilebilir?
5) Bu
ayetin, Hz. Ebu Bekir'in faziletine delil getirildiği hususlardan birisi de,
rivayetlerde yer alan şu noktadır: Hz. Ebu Bekir (r.a.) endişe duyunca, Hz.
Peygamber (s.a.s.), "Sen, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne
düşünürsün?" demiştir. Şüphe yok ki, bu, yüce bir makam ve yüksek bir
dereceyi gösterir. Bil ki Rafızîler (Şiîler), dinî bir meselede yemin ettikleri
zaman, "Altıncısı Cebrail olan beş kişinin hakkı adına (yemin ederim ki...)"
derler ve bununla, "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Mübahale gününde
(hristiyanları lanetleşmeye davet ettiği gün), Hz. Ali, Hz. Ffitıma, Hz. Hasan
ve Hs. Hüseyin'i bir örtü altında toplayışını kastederler. İşte o zaman Hz.
Cebrail (s.a.s.) de gelmiş ve altıncıları olarak onlara katılmıştır. Alimler,
alim, fazıl babama (r.h.), Rafızilerin böyle dediklerini nakledince, O (Allah
ona rahmet etsin): "Sizin onlara karşı, bundan daha kuvvetli bir deliliniz
vardır. O da Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu sözüdür: "Sen (ey Ebu Bekir),
üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?" Bu sözün, daha
ileri ve daha kuvvetli olduğu, kesin olarak bilinir.
6) Allah Teâlâ, Hz. Ebu Bekir (r.a)'i, Hz.
Peygamberin arkadaşı olarak gpstermiştir. Bu da Hz. Ebu Bekir'in
faziletinin mükemmelliğine delalet eder. Hüseyin b. Fudayl el-Becelî şöyle
demektedir: "Kim Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in arkadaşı
olduğunu kabul etmezse kâfir olur. Çünkü Hak Teâlâ'nın, "Peygamber o zaman
arkadaşına... diyordu" ifadesindeki "arkadaş" ile, Hz. Ebu Bekr
(r.a.)'in kastedildiği hususunda ümmetin ittifakı vardır. Bu ifade, Cenab-ı
Hakk'ın, Hz. Ebu Bekr'i, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in arkadaşı olarak tavsif
ettiğini gösterir.
Rafızîler bu delile
karşı çıkarak şöyle derler: "Allah Teâlâ, "Arkadaşı ona cevap vererek
dedi ki: "Seni bir topraktan... yaratan Allah'ı İnkâr mı ediyorsun?"
(Kew,37) ayetinde, kâfiri mü'minin arkadaşı olarak göstermiştir."
Buna şu şekilde cevap
verilir: Her ne kadar burada Cenâb-ı Hak, kâfiri mü'minin arkadaşı olarak
nitelemiş ise de, bunun peşisıra o kâfirin hor, hakir ve zelil olduğunu
gösteren şu ifadeyi getirmiştir: "Allah'ı inkar mı ediyorsun?" Ama
(tefsir ettiğimiz) ayette Cenab-ı Allah, Hz. Ebu Bekir'i, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in arkadaşı olaraK gösterdikten sonra, onun yüce, saygıdeğer ve
kıymetli olduğunu gösteren şu ifadeyi getirmiştir: "Tasalanma, hiç şüphe
yok ki Allah bizimle beraberdir." Binâenaleyh hiçbir ilgisi olmayan, bu
mesele ile ilgi kurmanın, Hz. Ebu Bekr'e ofan aşırı düşmanlık hissinden başka
bir sebebi yoktur.
7) Ayetteki
"Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" ifadesi de,
Hz. Ebu Bekr'in faziletine delalet eder. Burada bahsedilen
"beraber"liğin, ilahî muhafaza, yardım ve gözetme manasında bir
beraberlik olduğunda şüphe yoktur.
Netice olarak diyebiliriz
ki Hz. Muhammed (s.a.s.), bu beraberlikte, kendisi ile Hz. Ebu Bekr'i eş
saymıştır. Binâenaleyh o Rafızîler, bu beraberliği yanlış bir manaya
hamlettikleri takdirde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i de o manaya sokmaları gerekir.
Yok onlar bu beraberliği yüce ve kıymetli bir manaya hamlederlerse, Hz. Ebu
Bekr'i de o manaya dahil etmeleri gerekir. Bir diğer ifade ile şöyle
diyebiliriz: Bu ayet, Allah Teâlâ'nın, Hz. Ebu Bekir ile olduğuna delalet eder.
Allah'ın, kendisi ile beraber olduğu herkes, muttakilerden ve muhsinlerdendir.
Çünkü Cenab-ı Allah, "Çünkü Allah hiç şüphesiz, muttakilerle ve
muhsinlerle beraberdir" (Nam, 128) buyurmuştur. Bu ayet, hasr (sadece)
manasını ifade eder. Binâenaleyh bu, "Allah başkalarıyla değil, sadece
muttaki ve muhsinlerle beraberdir" demektir. Bu da, Hz. Ebu
Bekr'(r.a.)'in, muttaki ve muhsinlerden olduğuna delalet eder.
8) Ayetteki,
"Hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" ifadesi, bu beraberlikten
dolayı olan şeref hususunda, Hz. Ebu Bekir (r.a)'in, o iki kişiden ikincisi olduğunu
gösterir. Bu tıpkı, Hz. Ebu Bekr'in, mağaradaki o iki kişiden ikincisi oluşu
gibidir. Bu da. hiç şüphesiz son derece şerefli bir makamdır.
9) Ayetteki,
"Tasalanma" ifadesi, tasalanmayı kesin olarak yasaklamadır. Halbuki
nehiyler (yasaklamalar), devamlılığı ve tekrarı gerektirir. Bu da, Hz. Ebu
Bekr'in, bundan sonra kesinlikle, ne ölümünden önce, ne ölürken, ne de
ölümünden sonra mahzun olmayacağını gösterir.
10) Cenâb-ı Hak, "Allah onun üzerine
sekinetini indirdi" buyurmuştur. Bu ifadedeki, "onun üzerine"
zamirinin, Hz. Peygamber'e raci olduğunu söyleyenlerin görüşü şu sebeplerden
ötürü bâtıldır.
a) Zamirin,
kendinden önce zikredilenlerden, en yakın olant göstermesi gerekir. Bu ayette
zikredilenlerden, zamire en yakın olan Hz. Ebu Bekr'dir. Zira Allah Teâlâ, bundan önce "Peygamber o
zaman arkadaşına,., diyordu" buyurmuştur. Buna göre kelamın
takdiri "Hani Muhammed, arkadaşı Ebu Bekr'e "Tasalanma..."
diyordu" şeklindedir. Bu takdirde, daha önce bahsedilen zatlardan, (onun üzerine^kelimesine en yakın olan Hz.
Ebu Bekr olmuş olur. Dolayısıyla bu zamirin ona râci ojması (onu göstermiş
olması) gerekir.
b) Korku ve
tasa, Hz. Peygamber (s.a.s.)'de değil, Hz. Ebu Bekir'de idi. Çünkü Hz.
Peygamber (s.a.s.). Allah ona, Kureyş'e karşı yardım edeceğini vaadettiği için,
sakin ve emin idi. Binâenaleyh Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekr'e
'Tasalanma..." deyince, o da emin oldu. Bundan dolayı, Hz. Ebu Bekir'in
korku ve tasasının son bulmasına bir sebep olması için, ayetteki
"sekine"y\, Hz. Ebu Bekr'e vermek, Hz. Peygamber (s.a.s)'e vermekten
daha uygundur. Çünkü Hz. Peygamber zaten önceden de sakin ve kendinden emin
idi,
c) Eğer ayetteki "sekine"nin Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e indirildiği kastedilmiş olsaydı, o zaman, bundan önce Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in korkmakta olduğunu söylemek gerekirdi, Halbuki eğer durum
böyle olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Hz. Ebu Bekr (r.a)'e:
"Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" demesi mümkün
olmazdı. Çünkü kendisi endişelenen bir kimsenin, başkasının korkusunu giderip teskin
etmesi nasıl mümkün olur? Eğer durum o Râfizîlerin (Şiilerin) dediği gibi
olsaydı, o zaman ayette, "Allah sekinesini o (peygamberinin) üzerine
indirdi, o da arkadaşı (Ebu Bekr'e), "tasalanma..." dedi"
denilirdi. Halbuki durum hiç de böyle olmayıp, aksine Hz. Peygamber (s.a.s.)
arkadaşına "Tasalanma" demiş ve daha sonra ayette, fâ-i takibiyye ile
(bunun peşi sıra olduğunu göstererek), "Allah da onun üzerine sekinetini indirdi"
buyurulunca, biz, bu sekinenin inmesinden önce, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde
zaten bir sükûnet ve emniyetin mevcut olduğunu anlıyoruz. Durum böyle olduğuna
göre, o sekinenin Hz. Ebu Bekr (r.a)'in kalbine inmiş olması gerekir.
Eğer: ''Allah da onun
üzerine sekineîini indirdi" ifadesi ile, bu sekinenin Hz. Peygamberin
kalbine indirildiği murad edilmiştir. Bunun delili, "Ve (Allah) onu
görmediğiniz ordularla te'yid etti" ifadesini buna atfetmiş olmasıdır. Bu
(yani görünmeyen ordularla te'yid edilme) ise ancak Peygambere uygundur.
Matufun matufun aleyh ile müşterek olması gerekir. Öyleyse ma'tuf Hz. Peygamber
(s.a.s.) ile ilgili olduğuna göre, matufun aleyhin de Hz. Peygamber (s.a.s.)
ile ilgili olması gerekir" denilirse biz deriz ki: "Bu zayıftır.
Çünkü ayetteki 'Ve (Allah) onu
görmediğiniz ordularla te'yid etti " ifadesi, Bedir Savaşı'na bir işaret
olup, ayetin başındaki "Bizzat Allah ona yardım etmişti" ifadesi
üzerine atıftır. Binâenaleyh ayetin takdiri, "Eğer siz ona yardım
etmezseniz, (biliniz ki), Allah zaten Peygambere mağara hâdisesinde yardım etmişti. Çünkü o,
arkadaşına (Ebu Bekr'e) "Tasalanma, üzülme, hiç şüphesiz Allah bizimle
beraberdir" demişti. Bunun üzerine Allah, Ebu Bekr'e sekinetini indirdi ve
o peygamberini Bedir hadisesinde de, sizin görmediğiniz ordularla
destekledi" şeklindedir. Bu durumda, o soru düşer.
11) Hz. Ebu
Bekr'in, Hz. Peygamber'e hicret için binek hayvanı satın almış olduğu, keza
oğlu Abdurrahman ile kızı Esmâ'nın. mağarada onlara yemek getiren kişiler
olduğu hususunda herkesin ittifak etmiş olması da, Hz. Ebu Bekr'in faziletine
delalet eden şeylerdendir. Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s.): "Ben ve
arkadaşım, hurmadan başka hiçbir yiyeceğimiz olmaksızın o mağarada on küsur gün
kaldık" buyurmuştur. Alimler şunu anlatmışlardır: Hz. Peygamber (s.a.s.)
aç iken, Cebrail (s.a.s.) gelerek, "Esma, hays (hurma, yağ ve kavrulmuş
undan yapılan) yemeği getiriyor" diye haber verdi. Hz. Peygamber (s.a.s.)
de sevinerek, bunu Hz. Ebu Bekr (r.a)'e haber verdi. Allah, Peygamberine
Medine'ye hicret etmesini emredince, o bunu Hz. Ebu Bekr'e bildirdi. Hz. Ebu
Bekir (r.a) de, oğlu Abdurrahman'a iki erkek deve, iki palan ve iki elbise
almasını ve bunlardan birer adedini Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ayırmasını
emretti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a), Medine'ye
yaklaştıkları zaman, bu haber ensara ulaştı. Onar da hemen onları karşılamaya
koştular. Hz. Ebu Bekir (r.a) ensârın Hz. Peygamberi tanıyamamaları endişesine
kapılarak, onların daha önce görmüş oldukları Peygamberi tanıyabilmeleri için,
Resûlullah (s.a.s.ya, daha önceki elbisesini giydirdi. Ensar, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e yaklaşınca, ona secdeye
kapandılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.),
"Rabbinize secde edin ve kardeşinize ikram edin "[196]
buyurdu. Sonra devesini Ebu Eyyüb el-Ensârî (r.a)'nin kapısının önüne çöktürdü.
Biz bu rivayetleri, Ebu Bekr el-Esamm'ın "Tefsir'Mnden naklettik.
12) Hz. Peygamber
(s.a.s.) Medine'ye girerken, yanında Hz. Ebu Bekr (r.a) vardı. Ensâr, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in yanında Hz. Ebu Bekir'den başka birini görmediler. İşte
bu durum, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, gerek yolculukta, gerek mukim iken ashabı
içinden Hz. Ebu Bekir (r.a)'i kendisi için arkadaş seçtiğine delalet eder.
Alimlerimiz buna şu hususu da ekleyerek, şöyle demişlerdir; "Bu
yolculuğunda Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında.Hz. Ebu Bekr (r.a)'den başka hiç
kimse olmadığına göre, faraza bu yolculukta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in vefat
etmiş olduğunu düşünsek, bu takdirde, Hz. Ebu Bekr (r.a)'den başka hiç kimse
O'nun emrini yerine getiremez, O'nun ümmetine olan vasiyetini ulaştıramaz ve bu
yolculuk esnasında Hz. Peygamber'e inen vahiyleri, ondan başka hiç kimse haber veremezdi.
Bütün bunlar, Hz. Ebu Bekr (r.a)'in faziletinin çok yüksek ve derecelerinin çok
yüce olduğunu gösterir.
[197]
Bil ki Râfızîler bu
ayet ve bu hâdise ile çok zayıf, tutarsız ve adeta güneşi balçıkla sıvama
kabilinden istidlaller yaparak, Hz. Ebu Bekr (r.a)'e tân etmişlerdir:
1)
Onlar şöyle demişlerdir:
"Hz. Peygamber (s.a.s.),
Hz. Ebu Bekr'e, "Tasalanma..." demiştir.
Eğer bu tasalanma yerinde ve uygun ise, Peygamber O'nu bundan nasıl
nehyedebilir? Yok eğer bu yersiz bir tasa ise, o zaman Hz. Ebu Bekr'in, bu
tasasından dolayı günah işlemiş olması gerekir."
2) Şöyle
denebilir: "Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebu Bekr'i Mekke'de bırakması
halinde, O'nun kâfirlere
kendisinin yerini bildireceğinden ve onlara sırlarını vereceğinden endişe
ettiği için, O'nu yol arkadaşı yapmış ve bu şerri giderebilmek için, onu yanına
almıştır."
3) Bu durum
her ne kadar Hz. Ebu Bekr'in faziletine delalet ediyorsa bile, Hz. Peygamber
(s.a.s.), Hz. Ali'ye de yatağında yatmasını emretmiştir. Binâenaleyh kâfirlerin
Resûlullah'ı öldürmeye azmettikleri bir sırada, böylesi karanlık bir gecede,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yatağında yatmanın, canı ölüme atmak olduğu malumdur.
Öyle ise Hz. Ali (r.a.)'nin bu işi, Hz. Ebu Bekr'in, Peygambere yol arkadaşı
oluşundan daha faziletli ve daha yücedir." Rafizîlerin bu hususta ileri
sürdükleri iddialı şeylerin hepsi budur.
Rafizîlerin birinci
delillerine şöyle cevap verilebilir: "Ebu Alî ei-Cübbâi, Rafizîlerin bu
şüphesini nakleder ve onlara "Bu durumda onlara, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz.
Musa'ya "Korkma, üstün gelecek olan muhakkak sensin sen.." paha. esi
demiş olmasının, Hz. Musa'nın o korkuyu duymakla günahkâr olduğuna, delalet
etmesi; yine meleklerin Hz. İbrahim (s.a.s.)'e, o onlara kızarmış buzağı
sunduğu hadisede söyledikleri "Korkma.." (Zariyat. 2a) sözlerinde de,
yine Hz. İbrahim'in aynı durumda olduğuna; Hz. Lût'a yine, "Korkma ve
tasalanma. Çünkü biz seni de, aileni de kurtaracağız"(Ank»ut,33)demelerinde,
Hz. Lût'un da böyle (o korkusundan dolayı günah işlemiş) olduğuna delalet
etmesi gerekir " der.
Eğer buna karşı
Rafızîler, "Bu korkular insan olmadan dolayıdır. Alfan Teâlâ bir minliğin ve
kalb huzurunun olması için, "Korkma" nana.M) demiştir" derlerse,
biz de: "Bu meselede de durum aynıdır" deriz.
İmdi eğer onlar,
"Allah Teâla, Hz. Peygamber'e, ''Allah seni insanlardan korur" [Ma.de
e?) buyurmamış mıdır? Öyle ise o bu ayeti bildiği halde nasıl korkar?"
derlerse, biz de deriz ki; "Bu ayet Medine'de nazil olmuştur. Bu hadise
ise, ayetin inzalinden önce olmuştur. Hem farzet ki, Hz. Peygamber (s.a.s.),
öldürülmeyeceğinden emindi; ama dövülmekten. yaralanmaktan ve acı çekmekten
emin olamazdı. Şaşıyorum o Râfızîlere! Şimdi biz Hz. Ebu Bekr'in korkmadığını
söylersek, onlar o zaman da, O'nun, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir belaya
uğramasından dolayı sevindiğini söyleyeceklerdi. Hz. Ebu Bekir korkup ağladığı
için de, böyle çarpık şeyler iteri sürmüşlerdir. Bu da onların gerçeğin peşinde
olmadıklarını ve maksadlarının sadece ve sadece tenkid oiduğunu gösterir.
Rafızîlerin ikinci
delillerine de şu şekilde cevap verilir: Onların ileri sürdükleri bu husus,
sofistlerin (şüphecilerin) şüphelerinden daha değersizdir. Çünkü Ebu Bekir
(r.a) eğer böyle bir niyette olsaydı, müşrikler Sevr Mağarası'nın kapısına
dayandıklarında, onlara seslenir ve "Biz burdayız" derdi. Yine oğlu
Abdurrahman ve kızı Esma, o kâfirlere: "Biz Muhammed'in yerini biliyoruz,
size gösterebiliriz" derlerdi. Allah'dan, insanı böylesi çarpık
düşüncelere sevkeden taassubtan bizi korumasını niyaz ediyoruz.
Rafızîlerin üçüncü
delillerine de birkaç şekilde cevap verilir:
1) Biz, Hz.
Ati (r.a)'nin, o karanlık gecede, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yatağında
yatmasının büyük bir taat olduğunu ve büyük bir makamı gösterdiğini inkâr
etmiyoruz. Ama Hz. Ebu Bekr (r.a)'in Hz. Peygamber'e yol arkadaşı olduğunu ve
böylece her zaman Hz. Peygamber'in hizmetinde bulunmuş olduğunu, Hz. Ali'nin
ise böyle olmadığını iddia ediyoruz. Halbuki hizmette daha çok bulunan, bulunmayandan
daha üstün haldedir.
2) Hz. Ali, sıkıntıya, sadece o gece katlandı.
Ama, o geceden sonra müşrikler, Hz. Muhammed'in bulunmadığını anlayınca, Hz.
Ali'nin yakasını bıraktılar ve ona ilişmediler. Ama, Hz. Ebu Bekir'e gelince o,
mağarada üç gün Hz. Muhammed (s.a.s) fle birlikte bulunmuş olması sebebiyle, en
şiddetli sıkıntılar içinde kaldı." Binâenaleyh, Hz. Ebu Bekr'in katlandığı
sıkıntı daha şiddetli olmuştur.
3) Hz. Ebu
Bekr (r.a). insanları Hz. Muhammed'in dinine teşvik ve onları o dine davet
etmek suretiyle, sahabe arasında meşhur olmuştu. Halbuki onlar, Hz. Ebu Bekr'in, sahabenin
önde gelenlerinden bir topluluğu bu dine davet ettiğini ve onların da, o dini
ancak Hz. Ebu Bekr'in daveti sebebiyle kabul ettiklerini, böylece de, imkânları
nisbetinde kâfirlere düşman olduklarını ve Hz. Peygamber (s.a.s)'i canlarıyla
ve mallarıyla müdafaa ettiklerini görüp müşahede etmişlerdir. Hz. Ali (r.a)'ye
gelince, o vakit o henüz küçük idi. Ondan, ne delil, ne hüccet ve ne de kılıç
ve kargıyla (o çağda) bir cihad sâdır olmamıştı. Hz. Ali'nin kâfirlerle
savaşması, Medine'ye geçmelerinden uzun bir süre sonra vaki olmuştur.
Binâenaleyh, hicret esnasında, Hz. Ali'den böylesi haller zuhur etmemişti.
Durum böyle olunca, şüphesiz kafirlerin Hz. Ebu Bekr'eolan öfkeleri, Hz. Ali'ye
olan öfkelerinden daha şiddetli olmuştur. İşte bundan dolayı da onlar o yatakta
yatanın Hz. Ali olduğunu anlayınca, ona asta ilişmediler ve onu ne dövdüler ne
de incittiler. Böylece, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e hizmet hususunda, Hz. Ebu Bekir'in
kendi zâtı hakkındaki endişesi, Hz. Ali (k.v)'nin endişesinden daha şiddetli
idi.. Böylece, bu derece, daha efdal ve daha mükemmel olmuş olur. Bizim bu
konuda kısaca arzedeceğimiz hususlar bundan ibarettir.
Cenâb-ı Hakk'ın
"Onu, görmediğiniz ordularla teyid etti" buyruğuna
gelince, bu kelamın takdiri şöyle denilmesidir: "Eğer siz ona yardım
etmezseniz..." ona bu yardım, şu iki şekilde olacaktır:
a) Allah
Teâla ona, hicret hadisesinde yardım etmiştir.
Çünkü, "(Bilin ki) kâfirler onu iki kişiden biri olarak
çıkardıkları zaman, bizzat Allah ona yardım etmişti. Hani o ikisi
mağaradaydılar. Peygamber o zaman arkadaşına "Tasalanma, hiç şüphe yok ki
Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah da onun üzerine sekinetini
indirdi..." buyurmuştur.
b) Bedir hadisesidir ki bu da, Cenâb-ı Hakk'tn,
"Onu. görmediğiniz ordularla teyid etti" buyruğundan kastedilen
husustur. Çünkü Allah Teâlâ, Bedir Günü melekleri indirmiş ve onlar vesilesiyle
Resulüne (s.a.s.) yardım etmiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu,
görmediğiniz ordularla teyid etti" ifadesi, O'nun, "(Bilin ki}
kâfirler onu çıkardıkları zaman "
ayetine atıftır.
Daha sonra
Cenâb-ı Hak "Ve kâfirlerin kelimesini alçaktı.
Allah'ın kelimesi ise çok yücedir" buyurmuştur. Bu ifade, "Allah
Teâla Bedir Günü, şirkin kelimesini alçak, rezil ve düşük kıldı.. Allah'ın
kelimesi ise en yüce olanıdır. Bu kelime de, "Lâ ilahe illallah!"
kelimesidir " manasındadır.
Vahidî şöyle
demektedir: "Hak Teâlâ'nın
ifadesinin merfü okunması, tercih edilen bir kıraat olup, bu, müste'nef
bir cümle olarak, âmmenin kıraatidir..."
Ferrâ şöyle
demektedir: "Nasb ile kelimete şeklinde de okunabilir. Ama ben bu kıraat
ile okumayı tercih etmiyorum. Çünkü bir kimse bunu mansûb okursa o zaman en güzel olan
ifade şekli "Allah, kelimetullahı da en yüce kıldı.." biçiminde
olurdu.. Baksana sen, "Baban kölesini azâd etti" dersin ama, denilmesi doğru olmaz..."
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Allah, azız ve hakimdir" buyurmuştur. Yani, "Allah,
kahirdir, galibdir; O, sadece doğru olanı yapar.." demektir.
[198]
"Ey mü'minler
sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın. Allah yolunda
mallarınızla, canlarınızla cihâd edin.
Eğer bilirseniz bu, sizin için çok hayırlıdır" (Tevbe. 41).
Bil ki Cenâb-ı Hak,
Hz. Peygamberle birlikte savaşa çıkmayanları tehdit edip anlattığımız biçimde
darb-ı mesel getirince, bunun peşinden bu kesin emrini getirerek, "Ey
mü'minler sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa
çıkın" buyurmuştur. Yani, "Siz, ister cihad size ağır
gelecek bir durumda, isterse hafif gelecek bir durumda, savaşa çıkınız
demektir. Bu vasıfların manaları pek çok hüküm
getirmektedir. Müfessirler ayette geçen ifadelerine şu manaları vermişlerdir:
[199]
1) Ona arzu
ve iştiyakınızdan dolayı, ona olan nefretiniz hafif olarak; o size zor geldiği
için de, ona karşı duyduğunuz nefret ağır olarak.
2) Çoluk
çocuğunuz az olduğu için, hafif olarak; çok olduğu için, ağır olarak.
3) Hafif silahlarla; ağır silahlarla.
4) Binitli olarak; yaya olarak.
5) Gençler olarak; ihtiyarlar olarak.
6) Zayıf olarak; şişman olarak.
7) Sıhhatti
olarak; hasta olarak. Bu hususta sahih
olan, bütün bu bahsedilenlerin hepsinin bu ifadenin muhtevasına dahil
olmasıdır. Çünkü, zikredilen vasıf, bütün bu cüz'iyyatın içine dahil olduğu
umumî bir vasıftır.
İmdi şayet, "Siz,
bu emrin, bütün insanları, hatta hastaları ve acizleri de içine aldığını mı
söylüyorsunuz?" denilirse biz deriz ki:
Bu ifadenin zahiri
bunu gerektirir. İbn Ümmi Mektûm'un, Hz. Peygamber (s.a.s)'e: "Benim de
savaşa çıkmam gerekir mi?" dediğinde, Hz. Peygamber'in de: "Sen ya
hafifsin, ya da ağır, "sakîl"sin..." dediği, bunun üzerine İbn
Ümmî Mektûm'un, ailesine dönerek silahını kuşandığı ve Hz. Peygamber'in önünde
oenlediği; bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk'ın: "Âmâya göre bir hareç, darlık
ve günah yok" {Nur, 61) ayetinin nazil olduğu rivayet edilmiştir.
Mücâhid şöyle
demektedir: "Ebû Eyyüb el-Ensarî, Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte
Bedir'de bulundu ve müslümanların savaşlarının hiçbirinden geri kalmadı. Zira
o, şöyle derdi: "Allah, "Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak
elbirlik savaşa çıkın" buyurmuştur... Binâenaleyh ben kendimi, ya hafif ya
da ağır, "sakil" olarak hissediyorum."
Safvân İbn Amr'ın
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben, Hımış valisi idim. Derken, Şamlılardan
bir ihtiyarın, savaşmak maksadıyla, binitine baktığını gördüm.. Ben, 'Amca, sen
Allah katında mazursun.." dediğimde, o bakışını kaldırarak, "Yeğenim! Allah bize,
ister hafif isterse sakîl, ağır olsun, savaşa çıkmamızı emretmiştir. İyi bil Allah sevdiği kimseleri imtihan
eder,dedi."
Zührî'den de şu
rivayet edilmiştir: "Said İbn'l-Müseyyeb, bir gözü görmediği nalde savaşa
çıkmıştı. Ona: "Sen, hastasın; senin sıkıntın var " denilince o:
"Allah, -afif olanın da, ağır olanın da savaşa çıkmasını emretmiştir.
Şayet ben savaşamıyorsam, hiç olmazsa kalabalığı artırırım ve eşyaları
korurum" dedi.
Yine Mikdâd İbn
Esved'e. savaşa katılmayı istediği bir sırada: "Sen mazursun..."
aenildiğinde, o: "Allah bize, Berâe suresinde, "Sizler, gerek hafif,
gerek ağır olarak emirlik savaşa çıkın" buyurdu" dedi.
Bil ki, bahsettiğimiz
bu görüşün sahipleri, "bu ayetin, Hak Teâlâ'nın, "Âmâya bir hareç
yokturf...) (nût eı> ayetiyle mensûh olduğunu söylerken, Atâ el-Horasanî, bu
ayetin Cenâb-t Hakk'ın, "Mü'minierin hepsinin îopyekûn savaşa çıkmaları
doğru değildir (...)" rrevbe w ayetiyle mensûh olduğunu söylemiştir.
Bir kimse şöyle
diyebilir: "Alimler, bu ayetin Tebük Savaşı hakkında nazil olduğu ve Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in geride, bazı kadın ve erkekleri bıraktığı hususunda
ittifak etmişlerdir. Bu durum, cihâdın, farz-ı ayn değil, farz-ı kifayeden
olduğuna delalet eder. Öyleyse Hz. Peygamber'in savaşa katılmasını emrettiği
herkesin, ister hafif isterse ağır olarak savaşa katılması gerekir. Ama, Hz. Peygamber'in
orada kalmalarını emrettiği kimselerin de, orada kalmaları ve savaşa iştirak
etmemeleri gerekir. Böyle olması halinde, ayetin mensûh olduğunu söylemeye
gerek kalmaz.
[200]
Daha sonra Cenab-ı
Hakk, "Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin " buyurmuştur. Bu buyrukla ilgili iki
görüş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Bu
cihâdın ancak malı ve canı olan kimselere farz olduğuna delâlet eder. Öyleyse
bu, cihâda müsait bir canı, bedeni, nefsi bulunmayan ile, savaş
araç-gereçlerini elde edecek malı ve kudreti olmayan kimselere, cihâd etmenin
farz olmadığına delâlet eder.
İkinci görüş: Cihâdın,
tek başına kaldığı ve gücü de yettiği zaman, can ile yapılması vâcib olur.
Bedenen cihâd edilemediğinde, mal ile cihâd etmek farz olur. Binâenaleyh, bu
görüşe göre, bedenen cihâd yapmaktan aciz olan kimsenin, yanında bulunan mal
ile, kendi yerine bir kimseyi göndermesi gerekir. Böylece de bu kimse, kendisi
şahsen savaşarnadığı için, malıyla mücahid olmuş olur. Alimlerin pek çoğu bu
görüşü benimsemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Eğer bilirseniz bu. sizin için çok hayırlıdır " buyurmuştur.
Buna göre eğer,
"Savaşa katılmama, oturup kalmada herhangi bir hayır bulunmazken, nasıl
"Cihâd. savaşa katılmamaktan daha hayırlıdır" denilmiştir?"
denilirse, biz deriz ki:
Buna şu iki şekilde
cevap verilebilir:
Birinci şekil: Hayr
kelimesi iki manada kullanılır:
a) "Bu, şundan daha hayırlıdır.."
manasında;
b) "Bu,
haddizatında hayırdır" anlamında. Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbim, gerçekten
ben, bana indireceğin
hayra muhtacım" Kasas,
''Gerçekten o insan, mal sevgisine çok düşkündür. "(Adiyâı. 8) ayetlerinde
böyledir. Nitekim Arapçada "Serid Allah'dan bir hayırdır. Allah'tandır,
yani AKah tarafından meydana gelmiş manasındadır. O halde Cenâb-ı Hal.k'in,
buyruğu ite bu ikinci mana kastedilmiştir. Bu izaha göre, bu soru sakıt olmuş,
düşmüş olur.
İkinci şekil: Biz
bundan muradın, "daha hayırlı olmak" manası olduğunu kabul etsek
bile, ancak ne var ki kelamın takdiri, "Cihâd ile elde edilen ahiret
nimetleri, ona katılmayanların elde etmiş olduğu rahatlık, huzur ve bunlardan
yararlanmak kabilinden elde etmiş oldukları nimetlerden daha hayırlıdır"
şeklinde otur. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, "Eğer bilirseniz "
buyurmuştur. Zira, cihâddan dolayı ahirette elde edilecek olan hayırlar, ancak
teemmül yoluyla elde edilebilir. Bunu ancak, Kıyametin hak olduğunu, mükâfaat
ve cezanın gerçek olduğunu delil ile bilen mü'min anlayabilir.
[201]
Eğer çağırıldıkları
savaş, yakın ve dünyevî bir menfaat, orta bir sefer olsaydı elbette senin
arkana düşerledi. Fakat meşakkatle katedilecek olan mesafe onlara uzak
geldi. (Bununla beraber onlar, sen,
uTebük"ten dönünce): "Eğer gücümüz yetseydi, elbette biz de sizinle beraber
çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir.
Bunlar bu suretle kendilerini helake sürüklerler. Allah biliyor ki onlar
kesinlikle yalancıdırlar" (Tevbe. 42),
Bil ki Allah Teâla,
ashabı, Allah yolunda cthâd etmeye iyice teşvik edip, "Ey iman edenler, ne
oldunuz ki size: "Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın" denildiği
zaman yere çakılıp ağırlaştmtz..?" (Tevbe, 38) ayetini gönderince, onların
ağtr davranıp, adeta çakılıp kalmalarını beyana tekrar başlamış; geçmiş olan
bunca tehdide ve cihada teşvike rağmen, bazı kimselerin Tebük savaşına katılmadıklarını
beyan etmiş ve "Eğer çağırıldıkları savaş yakın ve dünyevî bir menfaat,
orta bir sefer olsaydı, elbette senin arkana düşerlerdi" buyurmuştur.
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[202]
Araz kelimesi, sana
sunulan dünya menfaatleri anlamına gelir. Nitekim Arapça'da, "Dünya,
kendisinden iyinin ve kötünün yemiş olduğu hazır bir metadır, arazdır"
denilir.
Zeccâc şöyle
demektedir: "Ayette, takdiri şöyle olan bir hazif bulunmaktadır:
"Şayet kendisine davet olundukları şey orta bir sefer olsaydı..."
Böylece, önce geçmiş olan ifade kendisine delâlet ettiği için, kâne fiilinin
ismi hazfedilmiştir.. Zeccâc, Hak Teâlâ'nın ifadesine, "kolay ve yakın bir
yolculuk" manasını vermiştir. Bu, darb-ı mesele "kâsıd"
denmiştir. Çünkü ifrat ile tefrit arasında orta yerde olan şeye
"muktesid" denir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Onlardan kimi nefsine
zulmedendir, kimi de mutedildir" (Fatır,3z) buyurmuştur. İşin doğrusu,
çokluk ile azlık arasında orta, mutedil olan şeye herşey yönelir, böylece de
kâsıd (yönelen) diye adlandırılır. Bu "kâsıd" kelimesi zü kasd
(mutedil olan) manasınadır ve tıpkı Arapların sütçü, hurmacı, ticaretçi
manasında kullandıkları lâbin,tâmir ve râbih kelimeleri gibidir.
Cenâb-ı Hak,
"Fakat meşakkatle katedilecek mesafe onlara uzak geldi" buyurmuştur.
Leys şöyle demiştir: "Şukka kişinin uzak bir yere olan uzun yolculuğudur.
Nitekim Arapça'da, "uzun bir yolculuk" manasında, şukkatun şâkketun
denilir. Buna göre ayetin manası, "Onlara o uzak yolculuk, uzun
geldi" şeklinde olur. Uzun yolculuğa böyle denilmesinin sebebi, o yolu
katetmenin insanlara meşakkatli gelmesidir."
Keşşaf sahibi
(Zemahşerî), İsâ b. Ömer'in bunu, i şeklinde okuduğunu nakletmiştir.
[203]
Bu ayet, Tebük
Seferİ'ne katılmayan münafıklar hakkında nazil olmuştur. Buna göre mana,
"Eğer menfaatler yakın ve yolculuk kısa olsaydı, onlar o menfaatleri elde
etme ümidi
ile, seninle birlikte gelirlerdi. Ama yol uzun olunca, Bizans'a karşı savaşmayı gözlerinde
büyüttükleri için, adeta ganimet elde edemeyecekleri tarzında ümitsizliğe düştüler
ve bundan dolayı savaşa katılmadılar.
Daha sonra Cenâb-ı
Allah, cihaddan döndüğü zaman Peygamberin onları, "Eğer gücümüz yetseydi
muhakkak biz de sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin eder" bulduğunu
haber vermiştir. Onlar bu yemini, ya savaşa katılmadıkları için azarlandıkları
zaman, yahut da doğrudan doğruya savaşa katılmayışlarına özür beyan etmek için
yapmışlardır. Cenâb-ı Hak daha sonra da, onların bu yalanları ve nifakları ile
kendilerini helak etmiş olduklarını beyan buyurmuştur.Bu, yalan yere yemin
etmenin helaki gerektirdiğine delalet eder. İşte
bundan dolayı Hz.
Peygamber (s.a.s.) "Yemin-i Gamûs (bile bile yapılan yalan yere yemin),
beldeleri ıssız bırakır"[204] buyurmuştur.
Allah Teâla daha
sonra, yani, "Allah onların,
"Biz, savaş için çıkmaya muktedir değildik" şeklindeki
sözlerinde yalancı olduklarını biliyor. Çünkü onlar savaşa çıkabilecek güçte
idiler" buyurmuştur.
[205]
Ayet, "Gerek
hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın" buyruğunun, sadece
savaşa gidebilecek kimseleri kapsadığına delâlet eder. Çünkü savaşa çıkmaya
muktedir olamama, savaşa katılmama hususunda bir mazeret sayılır.
[206]
Ebu Ali el-Cübbâî, bu
ayeti, "istita'a ma'al-fıil" (insan bir fiili yaparken, ona muktedir kılınır) görüşünün yanlış
olduğuna delil
getirerek şöyle demiştir: "Eğer istita'a ma'al-fiil olsaydı, o zaman
savaşa çıkanlar, savaşmaya muktedir olamazlardı. Şayet durum da böyle olsaydı,
o zaman onlar, "Biz buna muktedir değiliz" demekle doğru söylemiş
olurlardı. Allah, onları, bu sözlerinde yalanladığına göre, anlıyoruz ki
istita'a kable'I-fiildir (yani insanın gücü fiilleri yapmazdan önce kendisinde
mevcuttur)." Ka'bî de aynı şekilde ayeti delil getirerek, kendi kendine,
"Bununla, "Onlar için bir azık ve binek yoktu" manası
kastedilmiş olamaz. Onlar bu sözle, bizzat kudretin kendisini
kasdetmemişlerdir" der ve şöyle cevap verir: "Bir bineği olmayan
kimse, eğer savaşa katılmamada mazur sayılırsa, savaşa muktedir olamayan haydi
haydi mazur sayılır. Hem sonra, "istita'a" ile mal varlığı değil,
bedenî güç anlaşılır. Şayet bu kelime ile malî güç murad edilmiş ise, bu ancak,
kişinin bedenen yaptığı şeylere yardımcı olmasından dolayı murad edilmiştir.
Binâenaleyh herhangi bir mecburiyet yok iken kelimenin hakiki manasının bırakılıp
mecazî manasının alınmasının bir anlamı yoktur."
Alimlerimiz buna şu
şekilde cevap vermişlerdir: Mutezile, bir fiili yapabilecek kudretin, ancak
fiilin yapılmasından biraz önce bulunabileceğini kabul etmişlerdir. Fakat o
fiilden çok önce kudretin mevcut olması imkansızdır. Çünkü bir yerde oturan
insan, aynı anda, uzak başka bir yerde, diğer bir işi de yapmaya kadir olamaz.
Aksine o ancak oturduğu yere bitişik bir yerde bir iş yapabilir. Binâenaleyh
Mutezile'ce kudretin fiilin yapılmasından biraz önce bulunduğu kabul edildiğine
göre, Hz. Peygamber'den ayrılan (savaşa gitmemiş olan) o kimseler,
Mu'tezile'nin düstûruna göre de, savaşa kadir olamamışlardır. Binâenaleyh
Mutezile'nin, bu ayetten biz (ehl-i sünnetin) aleyhine olarak yaptıkları
istidlal, kendilerinin de aleyhinedir. Bu durumda da hem onlara hem bize düşen,
bu ayette geçen "istita'a" (güç yetme)yi "bineği ve azığı
olma" manasına hamletmektir. Bu durumda,
Mutezile'nin istidlali düşer,
[207]
Alimler şöyle
demişlerdir: "Hz. Peygamber (s.a.s.), onların ileride yemin (ile mazeret beyan) edeceklerini haber
vermiştir. İşte bu,
istikbal ile ilgili gaybtan bir haber veriştir. İş, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
haber verdiği gibi tahakkuk edince, bu bir gaybtan haber verme olur ve böylece
de bir mucize olmuş olur. Allah en iyi bilendir.
[208]
"Hay Allah
affedesice, sâdık olanlar sana besbelli olup yalancıları bilmeden neden onlara
izin verdin? (Tevbe, 43)
Bil ki Allah Teâlâ,
"Eğer çağırıldıkları şey yakın ve dünyevî bir menfaat, orta (kısa) bir
yolculuk olsaydı, elbette senin arkana düşerlerdi"rrwbe.42)\faöesi ile,
bazı kimselerin o savaştan geri kaldıklarını bildirmiştir. O ayette, onların bu
katılmayışlarının Hz. Peygamber (s.a.s.)'in izni ile olup olmadığı belirtilmemiştir.
Hak Teâla o ayetin peşisıra, "Hay Allah affedesice... neden onlara izin
verdin?.." buyurunca, onların içinde, Hz. Peygamber'in müsaadesi ile
savaşa katılmayanların bulunduğu anlaşılır.
Bu avetle ilaili
birkaç mesele vardır:
[209]
Bazı kimseler, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'den günah sâdır
olabileceğine bu ayet ile şu iki bakımdan istidlal etmişledir:
1) Allah
Teâla, "Hay Allah affedesice" buyurmuştur. Af, daha önce bir günahın
yapılmış olduğunu gösterir.
2) Allah
Teâla, "Neden onlara izin verdin?" buyurmuştur. Bu, inkârı bir
istifhamdır. Binâenaleyh bu, bu izin verişin bir masiyet ve günah olduğuna
delalet eder. Katâde ve Amr İbn Meymun şöyle demektedir: "İki şeyi, Hz.
Peygamber, onlar hakkında herhangi şekilde emrolunmadtğı halde yapmıştır:
a) Münafıklara izin vermesi.
b)
Esirlerden fidye alması. İşte bunun
üzerine Allah, işte sizin de duyup dinlediğiniz gibi, Resulüne itabta
bulunmuştur. "
Birincisine şu şekilde
cevap verebiliriz: Biz, Allah'ın, "Hay Allah affedesice..." ayetinin
bir günahın işlendiğini ifade ettiğini kabul etmiyoruz. Bu hususta şöyle
denilmesi niçin caiz olmasın? "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamberi iyice
ta'zim edip yücelttiğine delâlet eder. Bu tıpkı, bir adamın, kendisi nezdinde
çok kıymetli olan birisine, "Hay Allah affedesice, benim şu işimi nasıl
yaptın? Allah senden razı olsun; benim bu sözüme karşılık senin cevabın nedir?
Allah sana afiyet versin, sen benim kadrimi bilemedin!" demesi gibidir.
Binâenaleyh, bu kimsenin bu sözünden maksadı, o kimseyi iyice tebcil etmekten
başka bir şey değildir. Ali İbn el-Cehm, sürgün edilmesi emrolunduğunda,
Mütevekkil'e hitaben şöyle demiştir:
Hay Allah affedesice,
benim uzaklaştırılmamı bağışlamana müncer bir büyüklük göstermeli değil miydin?
Sen hiç. haddini aşan bir köle (yani, ben): affeden bir efendi ve doğruyu
bulmuş aklı başında birini, yani sen. görmedin mi ne dersin? 3eni azâd et ki,
seni daima koruyup kötülükleri senden men eden (Allah) da, seni azâd
etsin!,"
İkincisine de şu şekilde
cevap veririz: Cenâb-ı
Hakk'ın, Neden onlara izin verdin?" buyruğu ile istifhâm-ı inkârî
manasının murad edilmiş olması doğru değildir. Zira diyoruz ki: Peygamberden,
bu hadisede, ya bir günah sudur etmiştir veya sudur etmemiştir. Binâenaleyh,
şayet biz, o peygamberden herhangi bir günahın sudur etmediğini söylersek,
Cenâb-ı Hakk'm bu ifadesinin bir ettiğini söylersek, bu durumda Cenâb-ı Hakk'tn,
hitabı, onun affedildiğine delalet eder. Affın tahakkuk etmesinden sonra da, o
peygambere bir yadırgamanın yönelmesi muhal olur. Binâenaleyh, bütün bu
takdirlere göre, Cenâb-ı Hakk'm, "Neden onlara izin verdin?"
hitabının Hz. Peygamber'in günahkâr olduğuna delalet ettiğinin söylenilmesinin
imkânsız olduğu kesinleşir. İşte bu, kesin ve yeterli bir cevaptır.
İşte bu durumda da,
Cenâb-ı Hakk'ın, "Neden onlara izin verdin?" ifadesi, daha evlâ ve
daha mükemmel olanın yapılmaması manasına hamledilir. Özellikle bu vaka,
harbler ve dünyevî maslahatlarla ilgili şeyler cinsinden olunca.
[210]
Bazı alimler, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in bazı hadiseler hakkında, içtihadın muktezasına göre hükmetmiş
olduğunu
söyleyip, buna
"İşte ey akıl ve basiret sahipleri, siz bundan ibret a/m"(Haşr,
2) ayetinin, akıl ve basiret sahiplerinin kıyas yapmaları ve içtihadda
bulunmaları hususunda bir emir otduğu şeklinde istidlalde bulunmuşlardır. Bu
kimseler, sözlerine şu şekilde devam etmişlerdir: "Hz. Peygamber akıl ve
basiret sahiplerinin efendisidir. Binâenaleyh O, bu emrin hükmüne dahildir. "
Sonra da bu hususu, bu
ayetle te'kid ederek şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ. bu izin
hususunda,Peygamber'e ya müsaade etmiştir yahud da O'nu, böyle bir izin
vermekten men etmiştir. Veyahut da, bu hususta ne izin vermiş, ne de O'nu
izinden men etmiştir.
Birinci ihtimal
geçersizdir; aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber'e, "Neden onlara
izin verdin? demesi imkansız olur.
İkincisi de
geçersizdir. Çünkü böyle olması halinde o zaman Hz. Peygamber'in, Allah'ın
indirdiği hükümden başka bir şeyle hükmettiğinin ve böylece de, "Kim
Allah'ın indirdiği (ahkâm) ile hükmetmezse, onlar zalimlerin ta kendisidir
" (Maide 44) ve "kim Allahtn indirdiği (ahkâm) ile hükmetmezse onlar
fâsıklarm ta kendileridir" (Ma«je.47)ayetlerinin hükmüne girmiş olması
gerektiğinin söyenmesi icab eder. Halbuki bu, çok net ve açık bir biçimde,
bâtıl ve yanlıştır.
Binâenaleyh geriye
sadece üçüncü kısım kalmıştır ki, bu da Hz. Peygamber'in ya içtihadına
dayanarak, ya da böyle olmaksızın bu hâdisede kendiliğinden izin vermiş
olmasıdır. İkinci husus, sırf arzusuna göre vermiş olacağı bir hüküm olduğu
için. bâtıldır. Zira, sırf arzusuna uyarak verilen hüküm, Cenâb-ı Hakk'ın
"Sonra. arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar,
şehvetlerine uydular' (Meryem. 59»
ayetinden dolayı bâtıldır. Binâenaleyh geriye Hz. Peygamber (s.a.s)'in o
hâdisede, içtihadına dayanarak hüküm verdiğinin söylenmesi kalır ki bu da, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in, içtihadı muktezasınca hükmetmiş olduğuna delalet eder.
Buna göre eğer,
"Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, içtihadına göre hüküm vermesinin, daha evla
olamayacağına delalet eder. Çünkü, Allah TeâlâO'nu, böyle bir hüküm vermekten,
"Neden onlara izin verdin?" hitabıyla men etmiştir " denilirse,
biz deriz ki Allah Teâlâ O'nu, böyle bir izin vermekten mutlak anlamda men etmemiştir.
Çünkü, Cenâb-ı Hak
"Sadık olanlar sana besbelli olup yalancıları bilinceye kadar" buyurmuştur.
Hatta kelimesiyle bir noktaya kadar götürülen hükmün, o noktada sona ermesi
gerekir. Bu da, bizim görüşümüzün doğruluğuna delâlet eder.
İmdi şayet onlar,
Cenab-ı Hakk'ın "yetebeyyene (besbeslli oluncaya)..." ifadesinden,
vahiy yoluyla besbeslli olmanın kastedilmiş olması niçin caiz olmasın?"
derlerse, biz deriz ki:
Sizin söylemiş
olduğunuz şey, muhtemeldir. Ancak ne var ki, sizin bu takdirinize göre, Peygamberin
mükellefiyeti, (bu hususta) kesinlikle bir hüküm vermemesi; vahiy ininceye ve
nass ortaya çıkıncaya kadar sabretmesi gerektiği olmuş olur.. Binâenaleyh, o
böyle yapmadığına göre, bu, büyük bir günah olmuş olur. Ama, bizim yapmış
olduğumuz takdire göreyse bu, içtihadda yapılan bir hata olmuş olur. Böylece
de, Hz. Peygamber'in
"Kim içtihad eder de, hataya düşerse O'nun için de bir ecir vardır[211]
hadisinin hükmüne girmiş olur. Binâenaleyh, sözü, bu manaya hamletmek daha
evlâdır.
[212]
Bu ayet Peygamberin,
imamın, idarecinin, kişinin, her topluluğa kendine yakınlaştırma veya
uzaklaştırma gibi
müstehak olduğu
şekilde muamele edebilmesi için, acele davranmaktan kaçınmasının, teenni ile hareket
etmesinin, işlerin zahirine göre davranarak yanılmaktan sakınmasının ve iyiden
iyiye araştırmasının farz olduğuna delalet eder.
[213]
Katâde şöyle demiştir:
"Sizin de dinlediğiniz gibi, Cenâb-ı Hak, bu ayette, Peygamberine itabta
bulunmuş sonra da O'na, Nûr sûresinde ruhsat vererek, "O halde bazı
işleri için senden izin istedikleri zaman.sen de onlardan dilediğin kimseye
izin ver" (Nûr,62) buyurmuştur."
[214]
Ebu Müslim el-İsfehani
şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Neden onlara izin verdin?"
hitabında bu iznin ne
hakkında olduğuna dair
hiç açıktama bulunmamaktadır. Binâenaleyh, onların bazısının, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den savaşa katılmama hususunda izin istemeleri ve peygamberin de
onlara müsaade etmiş olması muhtemel olduğu gibi, bir kısmının da, savaşa
iştirak etmek hususunda Peygamber (s.a.s.)'den izin istemiş olmaları; Hz.
Peygamberin de onlara, onlar, münafıkların müslümanlar içindeki casusları
olduğu, böylece de birtakım fitneler çıkarıp, belâ ve kargaşalıklar peşinde
koşacakları için, Peygamber'le birlikte çıkmaları uygun olmadığı halde, onlara
müsaade etmiştir. İşte bundan dolayı, onların Peygamber'le çıkmalarında,
(müslümanlar lehine) bir maslahat ve fayda bulunmuyordu."
Kadî şöyle demektedir:
"Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ayet, savaşa katılmayanları zemmetmek,
katılanları da medhetmek için, Tebük Savaşı hakkında nazil olmuştur. Hem, bu
ayetten sonra gelen ayetler, oturup savaşa katılmayanları zemm ve onların
hallerini beyân etmeye delâlet eder.
[215]
"Allah'a ve
âhiret gününe iman edenler mallarıyla, canlarıyla cihâd etmeleri hususunda
senden izin istemez(ler). Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir. Senden ancak.
Allah ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şek ve şüpheye düşüp de. o
şüpheler içinde şaşırıp bocalayan kimseler izin isterler. Eğer onlar harbe çıkmak isteselerdi, elbette
bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların sefere çıkmalarını
istemedi. Kendilerim alıkoydu.. Onlara: "Oturun oturanlarla beraber!"
denildi" (Tevbe, 44-46).
Bu ayetlerle ilgili
birkaç mesele vardır:
[216]
İbn Abbas, tabirine:
"Senden, Tebük Savaşı'ndan sonra
izin istemezler" rnanasını
verirken, diğer alimler şöyle
demişlerdir: "Bu, doğru değildir. Zira bu ayetin hem Öncesi, hem de
sonrası, Tebük Savaşı'yla ilgili
olarak gelmiştir. Çünkü
bu ayetlerin maksadı, mü'minleri münafıklardan
ayırdetmektir. Zira müminler, her ne zaman savaşa çıkmakla emrolunurlarsa,
duraklamaksızın oraya koşar hiç gecikmezler. Münafıklar ise beklerler, ıssız
yerlere çekip giderler ve çeşitli mazeretler beyan ederler. Böyle bir mana,
ister mazi, isterse muzari lafzıyla olsun, mevcuttur. Bu ifadelerin maksadı,
Allah Teâlâ'ntn o vakitte nifak alametini, "izin isteme" olarak
belirtmiş olmasıdır. Allah en iyisini bilendir.
[217]
Cenâb-t
Hak"Allah'a ve ahiret gününe iman edenler cihad etmeleri hususunda senden
izin istemezler" buyurmuştur. Bu
ifadede bir hazf bulunup, bunun takdiri, şeklindedir.. Ancak ne var ki, böyle
bir hazf, çok açık ve net olduğu için, güzel ve yerinde olmuştur. Bu hususta
iki görüş ileri sürülmüştür:
Birinci görüş: Bu
ayeti, herhangi bir takdirde bulunmaksızın, zahirî manasına hamletmek. Buna
göre mana, "Cihad etmek hususunda senden izin istemek mü'minlerin adeti
değildir" şeklinde olur. "Biz, cihad hususunda, Hz. Peygamber
(s.a.s)'den müsaade istemeyiz. Çünkü Rabbimiz defalarca bizi cihada teşvik
etmiştir. Hal böyle iken izin istememizin ne mânası olabilir ki!"
derlerdi. Hz. Peygamberin, kendilerine savaşa katılmamalarını emretmesi halinde
bu onlara zor gelirdi. Baksana, Hz. Ali (r.a)'ye, Hz. Peygamber (s.a.s)
Medine'de kalmasını emir buyurunca, bu ona çok zor gelmiş ve Hz. Peygamber,
"Senin, benim katımdaki yerin, Harun 'un Musa katındaki yeri gibidir"
deyinceye kadar razı olmamıştır.
İkinci görüş: Burada,
mutlaka, başka bir takdirde bulunmak gerekir. Zira, cihada iştirak hususunda
imamdan izin istemeyi terketmek caiz değildir. Cenâb-ı Hak, bu kimseleri izin
istemedikleri için zemmetmiştir. Binâenaleyh, mutlaka bir takdirin
yapılmasının gerekli
olduğu sabit olmuş olur. Buna göre kelamın takdiri, “Bu kimseler, cihada
katılmama hususunda senden izin talep etmezler.” şeklindedir.. Ancak ne var ki,
nefiy edatı olan lâ, burada hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Allah size, şaşırmadasıntz diye açıklıyor"(Nisa, 176)
buyruğudur. Böyle bir hazfin bulunduğunu, ayetin öncesinin ve sonrasının, bu
kınamanın, ancak oturup kalma hususunda, savaşa katılmama hususunda izin
istemeden dolayı olduğuna delâlet etmesi de gösterir. Allah en iyi bilendir..
[218]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak,"Senden ancak. Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şekk ve
şüpheye düşüp de. o şüpheler içinde şaşırıp bocalayan kimseler izin
isterler..." buyurmuştur. Bu ifade
ile ilgili birkaç mesele vardır:
[219]
Cenâb-ı Hakk, bu izin
isteyişin, ancak Allah'a ve âhiret gününe
iman bulunmadığı zaman
olacağını beyan
buyurmuştur. Bu
imansızlık, bazan bu hususlarda meydana gelen bir şüphe yüzünden olabileceği gibi, bazan da
Allah'ı ve ahireti kesinlikle inkâr suretiyle olabileceği için, Allah Teâlâ, bu
kimselerin imansızlığının, şekk ve şüpheden dolayı olan bir imansızlık olduğunu
bildirmiştir ki, bu da imanda şüphesi bulunanın, Allah'a hiç iman etmemiş
sayıldığına delâlet eder.
Burada hatıra şu iki
soru gelmektedir:
[220]
Birinci soru: İlim,
istidlal yoluyla elde edildiği zaman, delil ile ilgili bir şüphe medlulde de
(neticede de) bir şüphenin olmasını gerektirir. Halbuki delilin
mukaddimelerinden (öncüllerinden) birinde bir şüphenin bulunması, bütün delilin
doğruluğu hususunda bir şüphenin olması için yeterlidir. Bu da mü'min bir
kimsenin, getirdiği delilin mukaddimelerinden biri ile ilgili bir müşkili
bulunduğu zaman, onun medlulde de (neticedeki hükümde de) şüphe etmesini
gerektirir. Bu da mü'min bir kimsenin, her an kalbine gelebilecek olan bir
müşkil ve ukde sebebiyle imandan çıkmasını gerektirir. Bunun ise böyle olmadığı
malumdur. Binâenaleyh imanın delile değil, taklide dayanmış olduğu sabit olur.
Bu ayet, işte bu bakımdan, imanda asıl olanın "taklid" olduğuna
delalet etmiş olur.
Buna şöyle cevap
verilir: Müslümanın bir delilinin, bir mukaddimesinin doğruluğu hususunda
kendisine bir şüphe arız olsa bile, diğer delilleri ona göre tenkidden[221]
İkinci soru: Sizin
âlimleriniz, "İnşaallah (eğer Alfan dilerse), ben mü'minim"
demiyorlar mı? Halbuki bu söz, bunu söyleyende bir şüphenin bulunduğunu
gösterir.
Cevap: Biz bu
meseleyi, Enfal sûresinde (Eniâi, 4) ayetinin tefsirinde enine boyuna
inceledik.
[222]
Kerrâmiye, Altah Teâla
bu ayette o kimselerin mü'min olmadıklarını bildirmesine rağmen, "İman,
sırf ikrar ve itiraftan ibarettir" demişlerdir.
[223]
Ayetteki ifadesi,
şüphenin mahallinin sadece kalb olduğuna delâlet eder. Şüphenin yeri kalb
olduğuna göre, marifetullah ve imanın yeri de kalbtir. Çünkü birbirine zıd olan
iki şeyden birinin yerinin, aynı zamanda diğerinin de yeri olması
gerekir. İşte bundan dolayı Alfah "Onlar o kimselerdir ki (Allah) imanı
kaİblerine yazmıştır. (Mücâdiie,22) buyurmuştur. Marifet (iman) ve küfrün yeri
kalb olunca, gerçekte mükâfaata veya cezaya müstehak olan da kalb olmuş olur.
Diğer uzuvlar kalbe tabidirler.
[224]
Ayetteki ifadesi, "şekk ve şüphe içinde olan kimse,
menfî veya müsbet karşılık verme hususunda şaşırtr kalır. Bu iki taraftan ve bu
iki zıd şeyden birisine karar veremez ve hükmedemez"
manasınadır. Bu şöyle izah edilir; İnanç, ya kesindir, ya değildir. Kesin olan
eğer vakıaya uygun değil ise sırf cehalettir; eğer vakıaya mutabık olup yakînî
bir bilgiden kaynaklanırsa ilimdir. Aksi halde bu, mukallidin inancıdır. Eğer
inanç kesin değilse, o zaman bakılır: Eğer iki taraftan birisi daha üstün ise,
üstün olan taraf "zann", aşağı olan taraf "vehim"dir. Eğer
her iki taraf dengede ise işte bu da şekk ve şüphedir, Bu durumda insan iki
taraf arasında bocalayıp durur.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Eğer onlar (harbe) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir
hazırlık yaparlardı" buyurmuştur. Udde kelimesi, uddetehu, ayn harfinin
esresi ile, izafetli ve izafetsiz olarak, iddeten ve iddetehu şekillerinde de
okunmuştur. İbn Abbas (r.a), Hak Teâlâ'mn bu kelime ile, (savaşa çıkacak
olanın) yiyeceği, içeceği ve binitini kastettiğini söylemiştir. Çünkü Tebük
Savaşı'na katılanların yolculuktan hem uzun olmuş, hem de bir darlık zamanına
rastlamıştı. Bu kimselerin böyle bir hazırlık yapmamış olmaları, savaşa
katılmaya istekli olmadıklarının delilidir. Diğer alimler ise, bunun, onların
bolluk içinde olduklarına ve böyle bir hazırlığı yapabileceklerine bir işaret
olduğunu söylemislerdir.
" Allah Teâlâ
daha sonra, 'Takat Allah onların sefere çıkmalarım istemedi de. kendilerini
alıkoydu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
[225]
İnbiâs kelimesi,
"bir işe koyulmak, yola çıkmak" manasınadır. Nitekim Arapça'da
"Deveyi saldtm, o da gitti"; "Falancayı şu işe gönderdim, o
da gitti" ve "O, onu şöyle bir işe saldı" yani, "O, onu şu
işe soktu" denilir. Sebbeta (tasbit) kelimesi ise, insanı, niyetlendiği
birşeyden alıkoymaktır. Buna göre ayetin manası, "Allah,onlann Peygamber
(s.a.s) ile savaşa çıkmalarını uygun bulmadı da, onları bu işten alıkoydu"
şeklindedir.
[226]
Eğer, "Onların,
Hz. Peygamber (s.a.s) ile çıkmalarının faydalı, yahut zararlı olduğu
söylenebilir. Eğer biz bunun zararlı birşey olduğunu söylersek, bu durumda
Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'i niçin azarlamıştır. Yok eğer bunun faydalı
birşey olduğunu söylersek, Cenâb-ı Hak niçin, onların Hz. Peygamber (s.a.s) ile
çıkmalarını kerih gördüğünü belirtmiştir?" denilirse, buna en doğru cevap
şu otur; Onların, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkmalarında bir
fayda yoktu. Bunun delili, Hak Teâlâ'nın, daha sonra getirdiği, "Eğer
sizinle birlikte onlar da savaşa çıksalardı, sizin için şerr ve fesadı
artırmaktan başka birşey yapmazlardı" {Tevbe, 47) ayetidir.
[227]
Şu halde geriye şöyle
demek kalır: "En doğru ve uygun olanı, onların savaşa çıkmaması olduğuna
göre, Cenâb-ı Hak, niçin Resulünü, onlara izin verdiği için azarlamıştır?"
Bu hususta diyoruz ki: "Ebu Müslim el-İsfahânî'nin, "Hak Teâlâ'nın,
"Onlara neden izin verdin?" ifadesinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
savaşa katılmama hususunda onlara izin verdiğini gösteren birşey yoktur. Aksine
onların kendisi (s.a.s) ile birlikte savaşa gitmek için izin istemiş olmaları
ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlara izin vermiş otması ihtimali de
vardır" demiştir. Buna göre, bu soru sakıt olur. Ebu Müslim şöyle der:
"Bu sözümüzün doğruluğunun delili şudur: "Ayet, onların, Hz.
Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkmalarının zararlı birşey olduğuna
delâlet etmektedir. Binâenaleyh bu azarlamanın, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
onlara kendisi ile savaşa çıkmış olmalarına izin vermesinden dolayı olduğuna
delâlet eder. Bu husus, başka ayetlerle de desteklenmektedir. Mesela Allah
Teâlâ, ''Eğer Allah seni onlardan bir zümrenin yanma döndürür de, onlar başka
bir savaşa çıkmaya senden izin isterlerse, de ki: "Bundan sonra benimle
birlikte katiyyen çıkamazsınız" (Trevbe, 83) ve "Siz ganimetler almak
için gittiğiniz vakit, o geri bırakılanlar diyecekler ki, "Bırakın, biz de
arkanıza düşelim." Onlar bununla, Allah'ın sözünü değiştirmeyi isterler.
Onlara de ki: "Siz bizim arkamıza asla düşemezsiniz" (Fetih, ts)
buyurmuştur.
İşte bu izah, o
soruya, Ebu Müslim'in izahına göre verilen bir cevaptır.
Soruya ikinci bir
şekilde de şöyle cevap verilir: Biz, Hak Teâlâ'nın, "Onlara neden izin
verdin?" hitabındaki itabın, Hz. Peygamber {s.a.s)'in, o kimselere
savaşa katıİmama hususunda izin vermiş
olmasından ileri geldiğini kabul edelim. Buna göre şöyle deriz: O itâb, onların
savaşa katılmamalarının zararlı birşey olmasından ötürü aeğil, aksine Hz.
Peygamber (s.a.s)'in onların katılmayıp oturmalarına izin vermesinin :a-arlı
birşey olmasından ötürüdür. Bunu şöylece birkaç şekilde izah edebiliriz:
1) Hz.
Peygamber (s.a.s), iyice araştırmadan ve tam olarak düşünüp taşınmadan,
on ara izin vermiş
olabilirdi. İşte Cenâb-ı Hak bundan ötürü, "Sadık olanlar sana • besbelli oluncaya ve sen o yalancıları
bilinceye kadar (beklemeden), onlara neden --r, verdin?" (Tevbe, 43)
buyurmuştur.
2) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in, onlara savaşa katılmamaları hususunda izin vermediğini
farzedelim. Bu durumda onlar, kendiliklerinden (izinsiz olarak) savaşa
katılmamış olurlar. Böylece de bu katılmama işi, onların münafıklıklarının bir
alâmeti olurdu. Onların münafık oldukları belli olunca da, müslümanlar onlardan
uzak durur ve onların sözlerine aldanmazlardı. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s)'in
onlara savaşa katılmama hususunda izin vermesi halinde, onların nifakı gizli
kalır ve neticede elde edilmesi matlub olan bu faydalar elden kaçmış olurdu.
3) Onlar,
Hz. Peygamber'den izin isteyince, Hz. Peygamber onlara kızmış ve zecr ve
men üslubuyla, "Onlara, "oturun
oturanlarla beraber!"
demişti. Nitekim Cenâb-ı Hak bu ayetin
sonunda "Onlara, "oturun
oturanlarla beraber!" denildi" diyerek bu sözü
nakletmiştir. Sonra o münafıklar, bu ifadeyi ;animet addederek, "Peygamber
bize izin verdi!" dediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "neden izin
verdin onlara?" (Tevbe, 43) buyurdu. Yani, "Niçin onlara istismar
edecekleri bu fırsatı verip bu sözü söyledin?" demektir.
4)
"Peygamberlerin içtihad yapması caiz değildir!" diyenler, şöyle
demişlerdir: -eygamber, kendi içtihadına göre izin verdi. Halbuki, içtihad
yapması caiz değildi. Z -a o peygamberler, vahiyle bilgi elde etme imkânına
sahip olup, bununla beraber içtihada yönelmeleri, âdeta nass bulunmasına rağmen
içtihad yapmaları gibi olur. âenaleyh, nasıl nass varken içtihad yapmak caiz
değilse, bu da caiz değildir.
[228]
Basra Mutezilîleri
şöyle demektedirler: "Ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, irade sıfatıyla muttasıf
olduğuna delâlet ettiği gibi, "kerâhet-istememe" sıfatıyla damuttasıf
olduğuna delâlet eder. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, fökfl "Fakat
Allah, onların davranmalarını çirkin gördü, istemedi de"
ifadesidir." Alimlerimiz, bu ayetteki ifadesinin manasının, "Allah, o
şeyin yokluğunu, olmamasını murad etti" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Basra Mutezilîleri
yine, şöyle demişlerdir; "Yokluk, müteallak olamaz (yani bir şeyin
olmayışına irade taalluk etmez). Bu böyledir, zira "irade", mümkinin
iki tarafından (varlık ile yokluk), birini diğerine tercih etmeyi gerektiren
bir sıfattan ibarettir. Halbuki "adem", mahza sırf yokluktur. İrâde,
müstemir (sürekli) ademin yok olmasına ta'alluk edemez. Çünkü, hâsıl't tahsîl,
muhaldir. Keza ademi madum kılmak (yani yoku tekrar yok kılmak) da imkânsızdır.
Böylece, "irade"nin yokluğa taalluk etmesi imkânsızdır. Şu halde,
ayette geçen "kerahet", istemenin, "yokluğu irade etmek"
olduğunu söylemek imkânsızdır."
Alimlerimiz buna şu
şekilde cevap vermişlerdir: "Biz, Allah hakkında kullanılan "kerahet"i,
Cenâb-ı Hakk'ın "o şeyin zıddını murad etmesidir" diye açıklıyoruz..
Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onların, sefere çıkmamalarını, geri kalmalarını murad
etmiştir. Öyleyse, Cenâb-ı Hak bu iradesini, "Kendisinin, onların Hz,
Peyamberle birlikte savaşa çıkmalarını kerih görmesi " ite beyan etmiştir.
[229]
Alimlerimiz, kaza ve
kader meselesinde, "kendilerini alıkoydu..." ifadesiyle istidlal
etmişlerdir. Yani, "Allah onları tembelleştirdi ve onların davranma, yola çıkma
hususundaki arzularını azalttı " demektir. Bu husustaki sözün neticesi,
ancak bizim hak olan şu şeyi açıklamamızla tam ve mükemmel olur: Bir fiilin
meydana gelmesi, ona sevkeden "daî"nin varlığına dayanır. Binâenaleyh
bu daî, gevşek ve zayıf olduğu zaman, o kimseden fiilin sâdır olması imkânsız
olur. Sonra bu sebebin, kuvvetçilik veya gevşeklik haline dönüşmesi şayet kul
tarafından meydana gelmişse, o zaman teselsül gerekir. Eğer bu, Allah
tarafından meydana gelmişse, işte o zaman maksad tahakkuk etmiş olur. Çünkü,
sebepleri kuvvetlendiren, sadece Allah'dır. Bu takviye ve kuvvetlendirme
meydana gelince, fiilin meydana gelmesi gerekir. Bu durumda da, bizim
"kaza" ve "kader" meselesi hakkındaki görüşümüz doğru olmuş
olur.
Daha sonra, Cenâb-ı
Hak bu ayetini, ''Onlara, "oturun oturanlarla beraber!" denildi" buyurarak
sona erdirdi. Bu ifadeyle ilgili iki
mesele vardır:
[230]
Bu sözün söylenmesinin
maksadı, onların kınandıklarına; kadınlara, çocuklara, isteri evde oturmak olan
âcizlere
katılmış olduklarına
dikkat çekmektir. Bunlar, evde oturanlar ve geride kalanlardır. Nitekim, Cenâb-ı Hak
bu hususta, "Onlar oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler"
(Tevbe, 87) buyurmuştur.
[231]
Alimler, bu
sözün ("denildi''), kimden
sudur ettiği hususunda ihtilaf
etmişlerdir. Binâenaleyh, bu
sözü söyleyenin, vesvese vermek için şeytatvolmast muhtemel olduğu gibi,
savaşa katılmama hususunda birlik sağlamayı istedikleri için, onların bunu
biribtrlerine söylemiş olmaları da muhtemeldir. Çünkü, bozgunculuk ve fesadı
üstlenen herkes, kendisi gibi olanların çoğalmasını arzular. Yine, bu sözü
söyleyenin, savaşa katılmama hususunda kendilerine izin verip de Cenâb-ı
Hakk'ın,'itabına muhatap olan, Hz. Peygamber olması da muhtemeldir. Yine bu
sözü söyleyenin, Aflah Teâlâ olması da muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Hak,
bozgunculuk yapacakları için, onların savaşa çıkmalarını istememiştir... Buna
göre murad edilen mana, "Siz, ifsadda bulunmayı istediğiniz için, Allah
sizin işte bu hususta davranmanızı, yola çıkmanızı kerih görmüş de, geride
kalıp oturmanızı emretmiştir " şeklinde olur.
[232]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/397-398
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/398-400
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/400-401
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/401-402
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/402
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/403
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/403-404
[8] Buharı, Bed'ü'l-Halk, 2; Müslim, Kasâme, 29 (3/1305)
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/404-405
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/406
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/406
[12] İbn Mâce. Menâsik. 57 (2/1003).
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/406-408
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/408-409
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/409-410
[16] Hudeybiye Antlaşmasından sonra on yıllık mütareke
başlayınca, Huzâa kabilesi Hz. Peygamberin jttefiki olmuştu Bekroğulları ise Kureyş'in yanında yer
aldılar (Ç.)
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/410-412
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/412
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/412-413
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/413
[21] Hanefıyye'ye göre. namazın farziyyetine inanıp, ikrar
eden kimse, terketmesi sebebiyle Öldürülmeyip haDS ve ta'zîr edilir. (C.)
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/414
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/414
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/414-415
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/415
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/415
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/415-416
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/416
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/416-417
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/418
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/418
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/418-419
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/419
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/419-420
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/420-421
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/421-422
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/422-423
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/423-424
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/424
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/425
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/425-426
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/426
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/427
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/427
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/427
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/427-428
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/428-431
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/432
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/432-433
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/433-434
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/434
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/434
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/434-437
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/437
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/437
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/438
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/438-439
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/439
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/439-440
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/440
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/440-441
[62] Maksat şudur: Hz. Peygamber (s.a.s) kendi içlerinden
çıkmış olup kendilerinden biri olarak onun kâfir olduğunu iddia etmeleri böyle
ifade edilmiştir. Arapçada bir üslûp vardır. Bir delili de (Tevbe, 126)
ayetidir(Ç.)
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/441-442
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/442-443
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/443
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/443-445
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/445
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 11/445-446
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/447
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/447
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/448
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/449
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/449
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/450-451
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/451-452
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/452-453
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/453-454
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/454-456
[79] Yani müfessırimiz Râzî. (Ç.)
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/456-457
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/458-459
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/460
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/460-461
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/461
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/461-462
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/462-463
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/463-464
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/464-465
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/465
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/465
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/465-466
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/466-467
[93] Buhâri, Gusl. 23-24; İbn Mâce, Taharet, 80 (1/178).
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/467-468
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/468-469
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/469
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/469
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/469-470
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/470
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/470
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/470-471
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/471
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/472
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/472
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/472
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/472-473
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/473-474
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/474-475
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/475-476
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/476
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/476
[112] Muvattâ, Zekat, 42 (1/207).
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/476-477
[114] Tirmlzî, Zekat. 11 (3/27); Müsned, 1/223, 285.
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/477-478
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/478
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/479
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/479
[119] Yahudilerden bu fırkanın Hz. Uzeyr hakkındaki bu
iddiaları konusunda, daha başka deliller için bkz S. Yıldırım, Kur'an'da
Ulûhiyyet, s. 358-361.
Fahruddin Er-Râzi,
Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/480
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/481-482
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/482-483
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/483
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/483-484
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/484
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/484
[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/485
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/485
[128] Razî'nin adını vermediği bu zatın kim olduğunu
çıkaramadık. (Ç.)
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/485-486
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/486-487
[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/487
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/487-488
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 11/488
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/488-489
[135] Buhâri, Meğa2î, 29 (5/47); Müslim, Cihâd, 125
(3/1431).
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/489
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/489-490
[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/490
[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/490-491
[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/492
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/492
[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/493
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/493
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/493-494
[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/494
[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/494
[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/495-496
[148] Müsned, 4/197.
[149] Buharı, Zekat, 4 (2/111) kısmen.
[150] Müsned, 5/366.
[151] Müsned, 5/168.
[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/496-498
[153] Buhâri, Vasâya, (3/189); Müslim, Zekat. 94-97
(2/717-718).
[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/498-499
[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/500
[156] Ebu Davud, Zekat, 5 (2/100): İbn Mâce, Zekat, 4 (1/570).
[157] Müsned, 1/12.
[158] Ibn Mace, Zekat, 3-5 (1/570-571).
[159] Benzeri bir hadis: Tirmizi. Zekat, 12 (3/29)
[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/500-501
[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/501-503
[162] Böylece onun yüzü. böğrü ve sırtı bu vebale iştirak
eder. (Ç.]
[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/503-505
[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/505
[165] Haram aylardan, peşpeşe gelen Zilkade, Zilhicce ve
Muharrem boyunca, üç ay süre ile silah bırakmak, yağma yapmamak zor geldiğinden
ve hacc mevsimini sabitleştirmekte dünyevi faydalar gördüklerinden Araplar,
he üç senede bir, araya bir ay kalarak, gerçekte Muharrem olan zamanı
kutsallıktan çıkarıp, bu seneye "nesi (Kebise)' senesi" d;yo'.
Muharremi; Safer'e ertelemiş oluyorlardı.
[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/505-506
[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/507
[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/507-508
[169] Müslim, Sıyâm, 202 (2/281); Ebu Davud, Savm, 56
(2/323).
[170] Kenzu’l-Ummal, 8. cilt, 24236. hadis
[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/508-510
[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/510-512
[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/512
[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/512-513
[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/514
[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/514-517
[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/517-519
[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/519
[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/519-520
[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/520
[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/520-521
[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/521
[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/521
[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/522
[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/522
[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/522-523
[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/523-524
[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/524
[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/524-525
[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/525
[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/526
[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/526
[193] Buhârî, Menâkıb, 25 (4/169); Müslim, Zühd, 75
(4/2310).
[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/526-527
[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/527-528
[196] Müsned , 3/432.
[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/528-533
[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/533-536
[199] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/536
[200] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/536-538
[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/538-539
[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/539-540
[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/540
[204] Beyhaki, Sünen, 10/35-36; Tergib, 2/622.
[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/540-541
[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/541
[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/541-542
[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/542
[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/542
[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/543-544
[211] Buhârf, İ'tisâm, 21 (8/157):(Benzer hadis), Müslim,
Akdiye, 15 (3/1342).
[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/544-545
[213] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/545
[214] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/545-546
[215] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/546
[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/546-547
[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/547
[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 11/547-548
[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/548
[220] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/548
[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/548
[222] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/549
[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/549
[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/549
[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/549-550
[226] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/550
[227] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/550
[228] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/550-551
[229] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/552
[230] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/552
[231] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/553
[232] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 11/553