ANA SAYFA             SURELER    KONULAR

 

FATİHA SURESİ'NİN ANLAMLARI, KIRAATLER, İ'RAB VE HAMDEDENLERİN FAZİLETİ

 

- -

1

/

7

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ {1}

 الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {2} الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ {3} مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ {4} إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {5} اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ {6} صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ {7}

 

 

1. Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile   2, 3, 4. Hamd alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve Din Günü'nün maliki olan Allah'adir.   5. yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.   6. Hidayet eyle bizi dosdoğru yola,   7. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve yolunu sapıtanlarınkine değil. (Amın)

 

Bu bölüme dair açıklamalarımızı otuzaltı başlık halinde sunacağız:

 

1- Hamd etmek:

2- "el-Hamdulillah'' Demenin Fazileti:

3. Alemlerin Rabbi:

4- Hamd'in Anlamı:

5- ''Hamd'' ile ''Şükür''

6- Hamd ve Övgüler Allah'ındır:

7- "el-Hamdu ... " de Kıraat:

8- "Alemlerin Rabbi''

9- Yüce Allah'ın Rab ism-i Şerifi':

10- '"er-Rab'':

11- ''Alemler''

12- "Rabb'' Kelimesinin Okunuşu:

13- Allah ve Rahmeti:

14- Kıyamette Mutlak Egemen:

15- Allah'ın Malikiyeti (Egemenlik ve Tasarrufu):

16- "'Melik (Hakim ve Egemen)" Adı Yaratıklara Verilemez:

17- Yaratıklara "Malik" ve '''Melik'' Demek:

18- Allah'ın "Din Günü'nün Maliki" Olması NasılAnlaşılmalıdır?

19- Sıfat Olmak Bakımından "Malik" ile "Melik" Arasındaki Fark:

20- "Gün":

21- ''ed-Din ":

22- "Din" in Diğer Anlamları:

23- ''... İyyake ne'budu... / Yalnız sana ibadet ederiz.":

24- ibadet Yalnız Allah'adır:

25- ''İyyake'' Kıraati:

26- Yardım Yalnız Allah'tan istenir:

27 - Dosdoğru Yol:

28- Yol:

29- Nimete Mazhar Olanlar:

30- Nimet Verilenler Kimlerdir:

31- Bu Ayet ve insanın Fiilleri:

32- Gazaba Uğrayanlar ve Sapanlar:

33- Sapıtmak (Dalalet):

34- Şazz Kaide Dışı Bir Okuyuş:

35- Sapıtanların Değil:

36- "Sapıtanlar" Kelimesinin Aslı:

 

1- Hamd etmek:

 

"Hamd Allah'ındır" buyruğu; Ebu Muhammed Abdu'l-Gani b. Said el-Hafız, Ebu Hureyre ve Ebu Said el-Hudri yoluyla Peygamber (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Kul 'hamd Allah'ındır' dediği vakit, Allah da: Kulum doğru söyledi. Hamd yalnız benimdir diye buyurur."

 

Müslim'in de rivayetine göre Enes b. Malik dedi ki: Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah, birşey yediği zaman Allah'a hamdetmesi yahut birşey içtiği zaman Allah'a hamdetmesi dolayısıyla kulundan razı olur."

 

el-Hasen der ki: Ne kadar nimet varsa, şüphesiz el-hamdülillah (hamd Allah'a mahsustur) demek ondan daha faziletlidir.

 

İbn Mace, Enes b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmektedir. Resulullah (s.a.v) buyurdu ki: "Allah bir kula bir nimet verip de o kul el-hamdülillah diyecek olursa, mutlaka Allah'ın ona verdiği şeyondan aldığından daha faziletli olur."

 

Nevadiru'l-Usulde Enes b. Malik'ten rivayete göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İçindeki herşeyiyle birlikte dünya, benim ümmetimden bir kişinin elinde bulunsa daha sonra da bu kişi el-hamdülillah diyecek olsa, bu el-hamdülillah hiç şüphesiz bütün bu nimetlerden daha faziletli olur." Ebu Abdullah der ki: Bize göre bunun anlamı şudur: Bir kişiye dünya verilmiş ve daha sonra da ona bu kelime ihsan edilip onu söylemesi lütfunda bulunulmuş ise, söylediği bu kelime bütün dünyadan daha faziletlidir. Çünkü dünya fanidir, söylediği bu kelime ise bakidir. İşte bu kelime de "geriye kalan kalıcı salih ameller" arasındadır.

 

Zaten Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Geriye kalacak olan salih amellerdir ki, Rabbinin nezdinde bunlar sevapça da hayırlıdır amelce de hayırlıdır. "(el-Kehf, 46) Bazı rivayetlerde de şöyle denilmiştir. Onun verdiği aldığından daha hayırlı olur. Bu ifadeye göre söylediği söz kulun verdiği olur, dünya ile de Allah'tan alınan şeyi kastetmiş olur. Bu tedbir (işleri çekip çevirmek) hakkındadır. Yine bu kelime kul tarafından söylenir, dünya da Allah tarafından verilir şeklinde de açıklandığı olur. Fakat aslı itibariyle her ikisi de Allah'tandır. Dünya da Allah'tandır, bu sözü söylemek de O'nun lütfundandır. Allah kişiye dünyayı vermiş ve onu ihtiyaçtan kurtarmış olur, bu kelimeyi de söylemeyi lütfetmiş, bu sebepten dolayı da ona ahirette şeref ihsan etmiş olur.

 

İbn Mace'de İbn Ömer yoluyla gelen şu rivayet yer almaktadır: Resulullah şunu anlattı: "Allah'ın kullarından birisi, ''Rabbim, zatının celaline, saltanatının azametine yakışacak şekilde sana hamd ederim" dedi. Yazıcı melekler için bunu yazmak zor geldi. Bunu nasıl yazacaklarını bilemediler. Semaya çıktılar ve şöyle dediler:

 

Rabbimiz, senin kulun öyle bir söz söyledi ki onu nasıl yazacağımızı bilemiyoruz. Aziz ve celil olan Allah kulunun ne söylediğini daha iyi bildiği halde der ki: Kulum ne dedi? Melekler: Rabbim, o şöyle dedi: Rabbim, zatının celaline, saltanatının azametine yakışır şekilde sana hamdederim, dedi. Yüce Allah o iki meleğe şöyle dedi: Bu sözü kulumun söylediği şekilde yazınız. Nihayet o bana kavuşacağında o sözün karşılığını ben ona vereceğim.''

 

Müslim'de rivayet edildiğine göre Ebu Malik el-Eş'ari dedi ki: Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Abdest almak imanın yarısıdır. el-hamdülillah demek mizanı doldurur. Sübhanellahi vel-hamdülillahi demek de sema ile arz arasını doldurur -yahut doldururlar.-"

 

 

2- "el-Hamdulillah'' Demenin Fazileti:

 

İlim adamları, kulun: "el-hamdülillahi rabbi'l alemin" demesinin mi yoksa "la ilahe illallah" demesinin mi daha faziletli olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim: "el-hamdülillahi rabbi'l-alemin" demesinin daha faziletli olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu hamdin kapsamı içerisinde "la ilahe illallah" diye ifade edilen tevhid de bulunmaktadır. Buna göre kulun "elhamdülillah .. " demesinde hem tevhid hem de hamd vardır. Fakat "la ilahe illallah" demesinde sadece tevhid sözkonusudur,

 

Bir başka kesim de; "la ilahe illallah" demenin daha faziletli olacağını söylemiştir. Çünkü bu tevhid kelimesiyle, küfür ve şirk ortadan kaldırılmaktadır. Bunun söylenmesi için insanlarla savaşılır. Çünkü Resulullah (s.a.v.): "Ben insanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum" diye buyurmuştur. Bu görüşü İbn Atiyye tercih ederek şöyle der: Bunun daha faziletli olduğuna hüküm veren Peygamber (s.a.v.)'ın şu buyruğudur: "Ben ve benden önceki bütün peygamberlerin söylediği en faziletli söz; la ilahe illallah vahdehu la şerike leh (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, O bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur) sözüdür."

 

 

3. Alemlerin Rabbi:

 

Müslümanlar, Yüce Allah'ın diğer bütün nimetlerine karşılık Mahmud (övülmeye, hamdedilmeye değer) olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Allah'ın lütfettiği nimetlerden birisi de imandır, Bu da imanın Allah'ın fiili ve yaratması ile olduğunun delilidir. Buna delil de Yüce Rabbimizin: "Alemlerin rabbi" buyruğudur. Alemler ise, bütün yaratıkları ifade eder. Bunlardan birisi de imandır. Yoksa durum ileride de açıklanacağı üzere Kaderiye'nin söylediği imanı insanlar yaratmamaktadır.

 

 

4- Hamd'in Anlamı:

 

"Hamd"in arap dilindeki anlamı eksiksiz övgü, "sena"dır. Bunun başına gelen elif ve lam (-ı tarif) bütün hamd türlerini kapsaması içindir. Şanı Yüce Allah bütün hamdleri hak edendir. Çünkü en güzel isimler ve en Yüce sıfatlar onundur. "el-hamd" lafzı şairin şu sözlerinde cem'i kıllet (azlık bildiren çoğul) lafzı ile çoğul yapılmıştır: "En açık şekilde hamdedilip övülene tahsis ettim Sözlerimin en faziletlisini ve hamdlerimin en üstününü."

 

Hamd'ın zıddı zem (yermek)dir. Övülen kimseye "hamid" ve "mahmud" denilir. "Tahmid" ifadesi "hamd" den daha beliğdir. Ayrıca "hamd" şükürden daha kapsamlı ve geniştir. "Muhammed" ise övülmeye değer özellikleri çokça olan kimse demektir. Şair der ki: "Şanlı, şerefli, kavminin efendisi, son derece cömert ve çokça övülmeye değer özellikleri olana .... "

 

Resulullah (s.a.v.)'e da bu isim verilmiştir. Şair der ki: "Onu tebcil etmek için kendi isminden ona bir isim türetti. Arşın sahibi olan (Allah) Mahmud'dur. İşte bu da Muhammed'dir."

 

Mahmede (övülmeye değer husus), yerilmeye değer hususun anlamını ifade eden "mezemme"nin zıddıdır. Kişi hamdettiği takdirde onun hakkında: (Ahmede'r-reculu) Adam hamdetti, denilir. Hamdedildiği görülen kimse için de kişi (...) der. Mesela: "Filan yere vardım ve oranın övülecek bir yer olduğunu gördüm" demek gibi. Yani orayı övülmeye değer ve uygun bir yer olarak gördüm demektir. Bu ifadeleri; orada kalıp yaşamayı veya orada hayvanlar için bulunan otlakları beğendiğimiz takdirde kullanırız. Eşyayı çokça öven ve özelliklerinden daha fazla şeylere sahip olduklarını ileri süren kimse için de"Humede" denilir. Ateşin alevinin çıkardığı ses için de "hamedetu'n-nar" tabiri kullanılır.

 

 

5- ''Hamd'' ile ''Şükür''

 

Ebu Cafer et-Taberi ile Ebu'l-Abbas el-Müberred, hamd ile şükürün aynı anlamda olduğunu söylemişlerse de bu görüş pek kabule değer bir görüş değildir. Ayrıca Ebu Abdurrahman es-Sülemi de ''el-Hakaik" adlı eserinde bunu Cafer es-Sadık ve İbn Ata'nın görüşü olarak da nakletmektedir. İbn Ata der ki: Hamd'in anlamı Allah'a şükretmektir. Çünkü onun bize zatına hamdetmeyi öğretmesi dolayısıyla O, bize bu alandaki lütfunu hatırlatmaktadır. Taberi de bu iki kelimenin aynı anlama geldiğini delil göstermek için kişinin: "şükür olmak üzere Allah'a hamd olsun" demesinin doğru olacağını delil göstermiştir. İbn Atiyye de der ki: Gerçekte bu onun kabul ettiğinin zıddına delildir. Çünkü kişi ayrıca "şükür olmak üzere" demekle "hamd'i" tahsis etmiş olur. Bu nimetlerden herhangi bir nimete bir hamd ifade eder.

 

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Şükür hamd'den daha geneldir. Çünkü şükür hem dil ile hem organlarla hem de kalp ile olur. Hamd ise sadece dil ile olur.

 

Hamd'in daha genel kapsamlı olduğu da söylenmiştir. Çünkü hamd, hem şükür manasını hem övmek anlamını kapsamaktadır. Bu ise şükürden daha geneldir. Hamd, şükür yerine kullanılabildiği halde şükür hamd yerine kullanılamamaktadır. İbn Abbas'ın da şöyle dediği kaydedilmektedir: el-hamdülillah şükreden herkesin kullandığı bir sözdür. Adem (a.s) da aksırdığı vakit "el-hamdülillah" demiştir. Yüce Allah da Hz. Nuh'a şöyle demesini emretmiştir: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun, de. " (el-Mu'minun, 28) İbrahim (a.s) da şöyle demiştir: "Bana ihtiyarlığıma rağmen ismail'i ve ishak'ı bağışlayan Allah'a hamdolsun. "(İbrahim, 39) Hz. Davud ile Hz. Süleyman kıssasında da Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: "ikisi dedi ki: Bizi pek çok mümin kullarına üstün kılan Allah'a hamdolsun. "(en-Neml, 15) Yüce Allah Peygamberi Muhammed (s.a.v.)'e de şöyle emretmektedir: "Evlat edinmeyen o Allah'a hamdolsun, de. "(el-İsra, 111) Cennet ehli de şöyle diyeceklerdir: "Bizden üzüntüyü gideren Allah'a hamd olsun. "(Fatır, 34); "Ve dualarının sonu da el-hamdülillahi rabbil alemin (Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun, veya: Bütün hamdler alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur) demeleridir. "(Yunus, 10). Buna göre "el-hamdu lillah" şükreden herkesin söylediği sözdür.

 

Derim ki: Doğrusu şudur: Hamd, önceden bir ihsan sözkonusu olmaksızın nitelikleriyle övülmeye değer olana yapılan bir senadır, övgüdür. Şükür ise, bağışladığı ihsana (iyiliğe, güzelliğe) karşılık şükredilen kimseye yapılan bir senadır. İşte bu noktadan hareketle ilim adamlarımız şöyle demiştir:

 

Buna göre hamd şükürden daha kapsamlıdır. Çünkü hamd hem sena, hem tahmid (yani hamdetmek) hem de şükür hakkında kullanılır. Karşılık olarak yapılan (şükür), özel bir hali ifade eder. Ve sana iyilik yapana karşı bir mükafattır. O bakımdan ayet-i kerimede kullanılan hamd, daha genel bir mana ifade ediyor. Çünkü şükürden geniş bir anlamı kapsamaktadır.

 

Hamd'ın rıza anlamına geldiğinden de sözedilmektedir. Mesela: (....) yani; ben onu sınadım ve beğendim, denilir. Yüce Allah'ın: "Makam-ı Mahmud" (el-İsra, 79) buyruğunda da geçen "mahmud" kelimesi ise (övülmeye değer anlamına değil de) beğenilen ve hoşnud olunan makam demektir. Hz. Peygamber de: (...) buyruğu: "Sidiğin çıkış yerini yıkamanızı sizin için uygun ve yerinde görürüm" anlamındadır.

 

Yüce Allah'ın: "el-hamdülillah" buyruğu ile ilgili olarak Cafer es-Sadık'ın şöyle dediği de zikredilmektedir: Şanı Yüce Allah'ı kendi zatını nitelendirdiği şekilde sıfatlarıyla öven kimse Allah'a hamdetmiş olur. Çünkü "hamd" kelimesi, "h, m, d" harflerinden meydana gelmiştir. Ha, vahdaniyyetten, mim, mülkten, dal ise deymumiyyetten (devamlılıktan, bekadan) gelmektedir. Yüce Allah'ı vahdaniyeti, deymumiyeti ve mülküyle tanıyıp bilen bir kimse gereği gibi tanımış olur. İşte "el-hamdülillah"ın hakikati de budur.

 

Şakik b. İbrahim de "el-hamdülillah"in tefsirinde şunları söylemektedir: Allah'a hamdetmek üç şekilde olur: Birincisi, Allah sana birşey verdiği takdirde o şeyi sana kimin verdiğini bilip tanımandır. İkincisi, sana verdiği şeye razı olmandır. üçüncüsü ise onun ihsan ettiği güç senin vücudunda kalmaya devam ettiği sürece herhangi bir şekilde O'na isyan etmemektir. İşte bunlar hamdetmenin şartlarıdır.

 

 

6- Hamd ve Övgüler Allah'ındır:

 

Şanı Yüce Allah "hamd" ile kendi zatını övüp sena etmiş ve Kitab-ı Kerimi zatına hamd ile başlatmıştır. Bu hususta kendisinden başkasına izin vermemiştir. Aksine Kitab-ı Kerim'inde ve Yüce Peygamberinin dili üzere kendilerini bu şekilde övmelerini yasaklamak üzere şöyle buyurmaktadır: "O halde kendinizi övmeyin (temize çıkarmayın). takva sahibi olanları) en iyi bilendir. ''(en-Necm, 32) Hz. Peygamber de: "Övücülerin yüzlerine toprak saçınız."  diye buyurmaktadır. Bunu el-Mikdad rivayet etmiştir. İleride Yüce Allah'ın izniyle en-Nisa süresinde (49. ayetin tefsiri yapılırken) insanların kendilerini övmeye dair açıklamalar gelecektir.

 

Buna göre "el-hamdü lillahi rabbi 'I-alemin (hamd alemlerin Rabbi Allah'adır)" buyruğunun anlamı şudur: Alemlerden hiçbir kimse bana hamdetmeden önce ben kendi zatımı hamd etmiş (övmüş) bulunuyorum. Ezelden beri benim kendime hamdedişim herhangi bir sebebe bağlı değildir. Fakat insanların, yaratıkların bana hamdetmelerinin birtakım sebeplerle yapılma şaibesi vardır. İlim adamlarımız der ki: O bakımdan kendisine kemal ihsan edilmemiş yaratıklardan herhangi bir kimsenin menfaatleri çekmek ve nefsine gelecek zararları bertaraf etmek için kendisine hamdetmesi (övmesi) çirkin görülmüştür.

Şöyle de denilmiştir: Şanı Yüce Allah kullarının kendisini hamdetmekten aciz olduklarını bildiğinden dolayı ezelde kendi zatını kendi zatı ile ve kendi zatı için hamdetmiştir. O bakımdan onun kulları bu konuda bütün güçlerini ortaya koyacak olsalar dahi O'na hamdetmekten aciz kalırlar. Peygamber efendimizin: "Ben sana yapılması gereken bütün övgüleri sayıp dökemem'' buyruğu ile bu konudaki aczini nasıl ortaya koyduğuna dikkat edelim. Şair de şöyle demiştir: "Bir iyilik sebebiyle biz sana senada bulunsak dahi

Sen bizim övdüğümüz gibi ve hatta övdüğümüzün de çok üstündesin."

 

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah kullarına nimetlerinin çokluğunu onların ise gereği gibi kendisine hamdedebilmekten acizliklerini bildiğinden dolayı - lütuf ve minnetin ağırlığını üzerlerinden kaldırdığı için sahip oldukları nimetlerden daha rahat ve huzurlu bir şekilde faydalanabilsinler diye onlar yerine kendi zatını ezelde hamdetmiş, övmüştür.

 

 

7- "el-Hamdu ... " de Kıraat:

 

Yedi kıraat imamı ve insanların cumhuru "el-hamdülillah" buyruğundaki "dal" harfinin ref edilmesi (du şeklinde ötreli okunması) üzerinde icma etmişlerdir. Süfyan b. Uyeyne ve Ru'be b. el-Accac'dan "dal" harfinin üstünlü okunması ile "el-hamdelillahi" şeklinde okudukları da rivayet edilmiştir. Bu ise, bir fiilin takdir edilmesi anlamına gelir. "el-hamdülillah" ifadesinde "dal" harfinin ötreli okunması, mübteda ve haberdir de denilmiştir. Haber olması ise, bir mana ifade etmesini gerektirir. Bunun ifade ettiği mana nedir? Bunun cevabı şudur: Sibeveyh der ki: Kişi (dal harfini) ötreli okuyarak "el-hamdülillah" dediği takdirde Allah'a hamd ettim, ifadesinin ihtiva ettiği manaya benzer bir söz söylemiş olur. Şu kadar var ki "el-hamdü" diyerek "dal" harfini ötreli okuyan kimse hem kendisinin hem de bütün yaratıkların Yüce Allah'a hamdettiğini haber vermektedir. "el-hamde" şeklinde "dal" harfini üstünlü okuyan bir kimse ise, yalnız kendisinin hamdinin Allah'a olduğunu haber vermektedir.

 

Sibeveyh'ten başkaları ise şöyle demiştir: Bu şekilde Yüce Allah'ın affına ve mağfiretine sığınmak, O'nu tazim etmek, şanını şerefini yüceltmek için söylenir. Böyle bir ifade ise haber kipinin anlamından farklıdır. Ondan çok dilekte bulunmak anlamı vardır. Nitekim hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Her kim beni anmakla uğraşırken bana talepte bulunmak fırsatını bulmayacak olursa ona dilekte bulunanlara verdiklerimden daha üstün olanlarını veririm."

 

Şöyle de denilmiştir: Şanı Yüce Allah'ın kendi zatını övüp senada bulunması, bunu kullarına öğretmek içindir. Buna göre "el-hamdülillah"ın manası: "el-hamdülillah deyiniz" şeklinde olur. Taberı der ki: "el-hamdülillah" şani Yüce Allah'ın kendisine yaptığı bir sena ve övgüdür. Ayrıca bunun kapsamı içerisinde kullarına kendisine övgüde bulunmalarını emretmektedir. Adeta: el-hamdülillah deyiniz, demiş gibi olur. İşte (bundan sonra gelecek olan): (Yalnız sana .... deyinız"buyruğu da bu şekilde açıklanır. Bu sözün zahirinin açıkça ifade ettiği şeyleri Arap dilinde hazfetmek (zikretmemek) türünden bir söyleyiştir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi: "Ben biliyorum ki, toprak olacağım Develer hızlı yürüdüğünde yürüyemez (olacağım) Soranlar kime (kabir) kazıdınız? diye soracaklar Cevap verenler onlara: Veziri diyecekler."

 

Yani: Kendisi için kabir kazdığımız kişi (şair) Vezirıdir, diyeceklerdir. Burada bu ifadelerin söylenmeyişi kullanılan sözlerden bunun açıkça anlaşılması dolayısıyladır. Bunun benzerleri pek çoktur.

 

İbn Ebi Able'den ikinci harfi birincisine tabi kılmak ve lafızlar arasında tecanüs (uygunluk) olsun diye dal ve lam harflerinin ötreli okunuşu ile: "elhamdülullahi" şeklinde bir söyleyişle rivayet edilmiştir. Arapların dilinde böyle bir tecanüs çokça kullanılan birşeydir. Mesela, "sana geliyorum" kelimesi ile "ve o dağdan inmekte iken," söyleyişleri de bu türdendir. Şair der ki: "Oynat bacaklarını annen seni kaybedesice"

 

Burada "nun" harfi kendisinden sonra gelen hemzenin ötreli okunuşu sebebiyle ötreli okunmuştur. Mekkeliler de "ard arda" (el-Enfal, 97 buyruğunda yer alan ra harfini mime uydurarak ötreli olarak okumuşlardır. (...) kelimesinde yer alan "kaf" harfinin ötreli okunuşu da böyledir. Yine araplar (...) kelimesinde hemzeyi lam'a uydurarak esreli okumuşlardır. en-Numan b. Beşir'e ait olduğu belirtilen (ve avlamak kasdıyla bir kurdun peşine takılmış bir kartalın durumunu anlatan) şu beyitte de durum böyledir: "Havada takip ederek giden bu (kartalın) vay anasına Şu yerde olup da takip edilen kişi gibi de olmasın"

 

Burada asıl (...) şeklindeki söyleyiştir. Ancak birinci Lam hazfedilmiş ve esreden sonra hemzenin ötreli okunuşu ağır bulunduğundan dolayı bunu (yani esreyi) Lam'a aktarmış, sonra da gelen Mim'i de Lam gibi (yani esreli) okumuştur.

 

el-Hasen b. Ebi'l-Hasen ile Zeyd b. Ali'den birincisini ikincisine uydurmak suretiyle "el-hamdilillahi" şeklinde okudukları rivayet edilmiştir.

 

 

8- "Alemlerin Rabbi''

 

Yüce Allah'ın: "Alemlerin Rabbi" onların maliki, sahibi demektir. Herhangi bir şeye malik olan herkes o şeyin rabbidir. çünkü "er-Rab", el-malik demektir. es-Sihah adlı sözlükde şöyle denilmektedir: Rab, Yüce Allah'ın isimlerindendir. Başkası hakkında ancak izafet ile kullanılabilir. Araplar cahiliyye döneminde bu kelimeyi hükümdar hakkında kullanmışlardır. Haris b. Hillize der ki: "O rabdır ve tanık olandır Hiyareyn gününe ve sınama dediğin de odur."

 

Rab, efendi anlamına da gelir. Yüce Allah'ın: "Beni rabbinin nezdinde an" (Yusuf, 42) buyruğundaki rab bu anlamdadır. Hadis-i şerifte de: "Cariyenin rabbesini doğurması"  ifadesinin anlamı hanımefendisini doğurmasıdır. Biz bunu "et-Tezkire" adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

 

Rab, aynı zamanda ıslah edip düzelten, işleri çekip çeviren, düzelten ve yöneten anlamına da gelir. el-Herevi ve başkaları der ki: Birşeyi düzeltip tamamlayan kişi için: (...) tabirleri kullanılır.

 

O şeyi ıslah edip tamamlayan kimse için de O, onun rabbidir denilir.

"Rabbaniler"e bu adın veriliş sebebi onların kitapların gereğini yerine getirmeleridir. Hadis-i şerifte de (...) denilmektedir. Yani, "senin onun üzerinde yerine getireceğin ve gereği gibi ıslah edeceğin bir nimetin var mıdır?"

 

Rab, aynı zamamda mabud anlamındadır. Şairin şu sözü böyledir: "Tepesine erkek tilkinin işediği rab mı olur? üzerine tilkilerin işediği kimse andolsun, zelil olur."

 

Birşeyi çoğaltıp büyütmek hakkında da bu kökten "onu büyüttü" tabiri kullanılır. Bunu da en-Nehhas kaydetmiştir. es-Sıhah'ta da şöyle denilmiştir: Filan kişi çocuğunu terbiye etti, büyüttü, denilir. "el-Merbub" da rabbi tarafından beslenip büyütülen kimse demektir.

 

 

9- Yüce Allah'ın Rab ism-i Şerifi':

 

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu Yüce Allah'ın en büyük adıdır. çünkü dua edenler bu ismi kullanarak çokça dua ederler. Kur'an-ı Kerim'de bunu da dikkatle tesbit edebiliriz. Mesela Al-i İmran suresinin sonlarında, İbrahim suresinde ve diğer surelerdeki dualar böyledir. Bütün bunlar, rabb ile merbub (rableri tarafından yaratılan yaratıklar) arasındaki bu tür bir niteliği belirten bir ilişkiyi göstermektedir. Ayrıca bu kelime, her durumda şefkat, merhamet ve rabbe olan ihtiyacı da ifade etmektedir.

 

Bu ismin (rab adının) türediği kökün ne olduğu hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunun "terbiye"den türediği söylenmiştir. Şanı Yüce Allah bütün yaratıklarının işlerini çekip çeviren ve onları terbiye edendir. Yüce Allah'ın: "Himayenizde bulunan üvey kızlarınız"

 

(en-Nisa, 23) buyruğundaki "rebaib" kelimesi de buradan gelmektedir. Bu şekilde hanımın kızı olan üvey kızlara "rabibe" (rebaib'in tekili) denilmesi kocanın bu üvey kızını terbiye etmesinden dolayıdır.

 

Şanı Yüce Allah da yaratıklarının işlerini çekip çevirdiğinden ve onları terbiye ettiğinden dolayı bu kelime Yüce Allah'ın fiil sıfatı olur. Malik ve efendi anlamına ise "rab", zat sıfatı olur.

 

 

10- '"er-Rab'':

 

"Rab" kelimesinin başına elif ve lam getirilerek "er-Rab" denildiği takdirde sadece Yüce Allah kastedilmiş olur. Çünkü buradaki "elif, lam" ahd içindir. Eğer "elif, lam" kaldırılacak olursa Yüce Allah için de kulları için de ortak olarak kullanılır. Mesela "Allah, kulların rabbidir" denildiği gibi "Zeyd evin rabbi (sahibi) dir" denilir. Şanı Yüce olan Allah bu durumda rabler rabbidir. Malike de memluke de (mülk sahibine de sahibi olduğu mülke de) maliktir. Onu da yaratan ve ona da rızık veren O'dur. O'nun dışında kalan bütün "rabler" ise yaratıcı ve rızık verici değildir. Her mülk edinilen daha önce öyle olmadığı halde o da başkasının mülkiyeti altına verilir ve bu mülk onun elinden alınır. Diğer taraftan malik kişi birtakım şeylere malik olduğu halde başka birçok şeye de malik olamaz. Şanı Yüce Allah'ın sıfatı ise bütün bu hususlardan farklıdır. İşte yaratanın niteligi ile mahlukatın niteliği arasındaki fark buradadır.

 

 

11- ''Alemler''

 

Yüce Allah'ın: "el-alemin" buyruğu ile ilgili olarak te'vil ehli (tefsirciler) pek çok farklı görüşler ortaya atmışlardır. Katade der ki: "el-alemun" kelimesi "alem" kelimesinin çoğuludur. Yüce Allah'ın dışında bulunan her varlığı ifade eder. Bu kelimenin kendi lafzından tekili yoktur. (Belli bir kalabalığı ifade eden): Raht ve kavm kelimeleri gibi. Her çağın insanları bir alemdir, de denilmiştir. Bu görüş el-Huseyn b. el-Fadl'a aittir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ''Alemler arasından erkeklere gidersiniz ha'' (eş-Şuara, 165) Burada yer alan "alemler"den kasıt insanlardır. el-Accac da der ki: "Hindif (kabilesi) bu alemin tepesidir."

 

Cerir b. el-Hatafi de der ki: "Bütün insanlık O'nun iyilikte bulunmasını istiyor ve O yücedir. Ve bütün alemler onun bakımı altında olurlar."

 

İbn Abbas der ki: "Alemler" cinler ve insanlar demektir. Delili ise Yüce Allah'ın: "Bütün alemlere uyarıcı olsun diye ... "(el-Furkan, 1) buyruğudur. Hz. Peygamber ise, hayvanlara uyarıcı olmamıştır.

 

el-Ferra ve Ebu Ubeyde der ki: Alem aklı eren kimseleri ifade eder. Bunlar da dört ayrı ümmet (topluluk)tirler: İnsanlar, cinler, melekler ve şey tanlar. O bakımdan aklı ermeyen hayvanlara alem denilmez. Çünkü bu şekilde çoğul (el-alemun ve el-alemin) sadece aklı eren varlıklar için kullanılır.

 

el-A'şa der ki: "Ben alemler arasında onlar gibisini işitmedim."

 

Zeyd b. Eslem de der ki: Alemler kendilerine rızık verilen kimselerdir. Amr b. el-A'la'nın: Bunlar ruhanı (yani ruh sahibi) varlıklardır sözü de buna yakındır. Yine İbn Abbas'ın şu sözünün anlamı da budur: (Alem) ruh sahibi ve yeryüzünde hareket eden her varlıktır.

 

Vehb b. Münebbih de der ki: Aziz ve celil olan Allah'ın onsekizbin tane alemi vardır ve dünya da bu alemlerden bir tanesidir. Ebu Said el-Hudri de der ki: Yüce Allah'ın kırkbin alemi vardır. Doğusundan batısına kadar dünya tek bir alemdir.

 

Mukatil der ki: Alemler seksen bin tanedir. Kırkbin tanesi karada kırkbin tanesi de denizdedir.

 

er-Rabı b. Enes de Ebu'l-Aliye'den şöyle dediğini rivayet etmektedir.

Cinler bir alemdir, insanlar bir alemdir. Bunların dışında yeryüzünün dört bucağı vardır. Bu bucaklardan her birisinde bin beşyüz alem vardır. Ve Allah bunları ibadeti için yaratmıştır.

 

Derim ki: Bu konudaki birinci görüş bütün bu görüşlerin en sahih olanıdır. Çünkü her türlü yaratığı ve varlığı kapsar. Buna delil ise Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Firavn dedi ki: Alemlerin Rabbi nedir? (Musa) dedi ki: Göklerin, yerin ve onların arasında olanların Rabbidir. "(eş-Şuara, 23-24) Diğer taraftan bu kelime "alem ve alamet"den türemiştir. Çünkü alem ve alamet kendisini varedenin delilidir. ez-Zeccac da böyle demiştir: Alem Yüce Allah'ın dünya ve ahirette yarattığı herşeydir. el-Halil der ki: Alem, alamet ve ma'lem: Birşeye delalet eden demektir. Alem de kendisini yaratanın ve işlerini düzenleyenin varlığına delalet etmektedir. Bu ise açıkça anlaşılan bir durumdur.

Nakledildiğine göre adamın birisi Cüneyd'in önünde "el-hamdülillah" demiş ona: Yüce Allah'ın buyurduğu gibi sen de onu tamamlayarak bir de "rabbi'l-alemin" de, diye cevap vermiş. Adam: Peki alemin dediğin kimdir ki hak ile birlikte bunlar da zikredilsin? Cüneyd ona şu cevabı verdi: Sen öyle söyle kardeşim. Çünkü sonradan yaratılan birşeyartık kadim ile birlikte zikredilecek olursa bunun herhangi bir izi kalmaz.

 

 

12- "Rabb'' Kelimesinin Okunuşu:

 

"Rab" kelimesinin (esreli okuyuştan ayrı olarak) ref edilmesi (yani "rabbu" şeklinde okunması) da caizdir, nasb edilmesi (rabbe şeklinde okuması) da caizdir. Nasb halinde okunursa, övgü ifade eder, ref halinde okunursa, önceki ifadelerle ilişkisi olmaksızın: "O alemlerin Rabbidir" anlamına gelir.

 

 

13- Allah ve Rahmeti:

 

Rahman, Rahim": Yüce Allah "alemlerin rabbi" olmakla kendi zatını nitelendirdikten sonra "Rahman, Rahim" olmakla da kendisini nitelendirmektedir. "Alemlerin rabbi" olmakla nitelendirilmesinde korkutma anlamı bulunduğundan dolayı hemen akabinde "rahman rahim" ile nitelendirmiştir. Çünkü bu da (korkutmanın aksi olan) teşvik ihtiva etmektedir. Böylelikle Yüce Allah hem kendisinden korkmayı hem de nimetlerine ümit beslemeyi ifade eden niteliklerini bir arada zikretmiş olur. Bu O'na itaatte daha çok yardımcı olsun, isyandan daha çok uzaklaştırıcı olsun diye böyle gelmiştir. Tıpkı Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Kullarıma haber ver ki: Ben gerçekten mağfireti bol ve rahim olanım. Benim azabım da elbette en acıklı azaptır.'' (el-Hicr, 49-50); "(O Yüce Allah) günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı şiddetli olan ve nimetigeniş olandır.'' (el-Mü'min, 3)

 

Müslim'in Sahih'inde yer alan Ebu Hureyre'den gelen rivayete göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Eğer mü'min Allah katında bulunan cezanın ne olduğunu bilse hiçbir kimse onun cennetini ummaz. Eğer kafir de Allah katındaki rahmeti bilse hiç kimse onun cennetinden ümit kesmez." Bu iki ismin ne tür anlamlar ihtiva ettiği ile ilgili açıklamalar daha önceden geçtiğinden dolayı burada tekrarlamaya gerek yoktur.

 

 

14- Kıyamette Mutlak Egemen:

 

"Din gününün maliki" Muhammed b. es-Semeyka burada yer alan (...) kelimesini (malike) şeklinde nasblı olarak okumuştur. Bu kelimenin dört söyleyiş şekli vardır. (.....) ile (Melik'in hafifletilmişi olarak) (...) şeklinde ve (...) şeklinde. Şair şöyle demiştir: "Ve bizim ünlü nice uzun günlerimiz vardır O günlerde hükümdara itaat etmeyip karşı geldik."

 

Bir diğeri de şöyle demiştir: "Melikin payettiğine kani ol. Çünkü o İnsan tabiatlarını en iyi bilen, onları aramızda payetmiştir."

 

Nafi'den kelimesinin sonundaki esreyi açık bir şekilde (...) şeklinde harekeleri pekiştirenlerin söyleyişine uygun olarak okumuştur. Bu, el-Mehdevi'nin ve başkalarının sözkonusu ettiği ve arapların kullandıkları bir şivedir.

 

 

15- Allah'ın Malikiyeti (Egemenlik ve Tasarrufu):

 

İlim adamları "melik" okuyuşunun mu yoksa "malik" okuyuşunun mu daha beliğ olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Her iki okuyuş şekli de Peygamber (s.a.v.)'den ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir. Bu iki okuyuşu da Tirmizi zikretmektedir. "Melik" söyleyişinin "malik" söyleyişinden daha kapsamlı ve beliğ olduğu söylenmiştir. Çünkü her melik, maliktir fakat her malik, melik değildir. Diğer taraftan melik (hükümdar, mutlak yönetici)'in emri sahip olduğu mülkiyetindeki şeyler hususunda ve malik hakkında geçerlidir. O kadar ki malik (mülke sahip olan kişi) melikin yönetim emri dışında tasarruf ta bulunamaz. Bu, Ebu Ubeyde ve el-Müberred'in görüşüdür.

 

"Malik" kelimesinin daha beliğ olduğu da söylenmiştir. Çünkü malik (mülk edinen, mülk sahibi) insanlara da başkalarına da sahip olur. O bakımdan malikin tasarrufu daha ileri derecede ve daha büyüktür. Çünkü şeriatın kanunlarını yürütmek onun işidir. Ayrıca mülk edinmek gibi ek bir özelliğe de sahiptir.

 

Ebu Ali der ki: Ebu Bekr es-Serrac'ın "melik" okuyuşunu tercih eden birisinden naklettiğine göre şanı Yüce Allah "alemlerin Rabbi" buyruğu ile zaten herşeyin mutlak maliki olmakla kendisini nitelendirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla "malik" şeklindeki okuyuşun bir faydası yoktur, çünkü bu bir tekrar olur. Ebu Ali de der ki: Ancak böyle bir açıklamanın delil olma özelliği yoktur. Çünkü Yüce Allah'ın Kitab-ı Keriminde bu şekilde birtakım buyruklar yer almıştır. Önce genel olan bir husus zikredilir, daha sonra özel bir husustan söz edilir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: ''O öyle Allah'tır ki yaratandır, yoktan var edendir ve her bir yaratığa suret ve şekil verendir. ''(el-Haşr, 24).

 

Yaratan bütün bunları kapsar. Suret veren olduğundan ayrıca söz edilmesi sanata ve hikmetin varlığına dikkat çekmek özelliği dolayısıyladır. Nitekim Yüce Allah Bakara suresinin baş tarafında: ''Onlar gayba inanırlar'' (el-Bakara, 3) diye buyurduktan sonra "ahirete de kesinlikle inanırlar'' (el-Bakara, 4) diye buyurmaktadır. Halbuki gayb hem ahireti hem onun dışındaki diğer gaybları da kapsamaktadır. Özellikle sözkonusu edilmesi ise azameti ve ona inanmanın farz olduğuna dikkat çekmek, diğer taraftan da onu inkar eden kafirlerin kanaatlerini reddetmek içindir. Ayrıca Yüce Allah: "er-Rahman, er-Rahim" diye buyurmuştur. Burada Yüce Allah önce genel anlam ifade eden "er-Rahman"ı zikretmiş ondan sonra ise "er-Rahim"i zikretmiştir. Çünkü Yüce Allah'ın şu buyruğunda bu, sadece mü'minlere tahsis edilmiştir: "Ve o mü'minlere karşı rahimdir." (el-Ahzab, 43)

 

Ebu Hatim der ki: "Malik" yaratanı övmek hususunda "melik"den daha beliğdir. Yaratıkları övmek hususunda ise melik kelimesi "malik"den daha beliğdir. Aralarındaki fark da şudur: Yaratıklardan "malik" olan kişi "melik (hükümdar)" olmayabilir. Şanı Yüce Allah ise "malik" olduğuna göre aynı zamanda "melik"tir de.

 

Kadı Ebu Bekr İbnu'l-Arabi bu görüşü tercih etmiş ve bunu üç şekilde açıklamıştır:

 

1- Bu kelime özele de genele de izafe edebilir ve: Evin, yerin, elbisenin maliki, dediğin gibi, malikler maliki de denilebilir.

 

2- Az olsun çok olsun, malik hakkında kullanıhr. -Bu iki görüşü dikkatle incelediğiniz takdirde tek bir görüşü temsil ettiklerini görürsünüz. -

 

3- Malikü'l-Mülk (mülkün sahibi) denildiği halde melikü'l-mülk denilmez. İbnu'l-Hassar der ki: Bunun böyle olmasının sebebi "malik" ile anlatılmak istenenin malik oluşa, mülkiyete delalet etmektir. Bu ise, "mülk"ü ihtiva etmez. "Melik" ise, her ikisini bir arada ihtiva ettiğinden dolayı bunun mübalağah bir mana ifade etmesi daha uygundur. Aynı zamanda bu, kemal anlamını da ifade eder. Bu bakımdan melikin, kendisinden daha aşağıdakiler üzerinde hakları vardır. Nitekim Yüce Allah, İsrail oğullarına talepleri üzerine melik olarak gönderilen Talut hakkında şöyle buyurmaktadır: ''Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiştir. İlimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir. ''(el-Bakara, 247) İşte bundan dolayı Hz. Peygamber de:

 

"İmamlık Kureyş'tedir (yani imamlar Kureyş'ten olur)"  diye buyurmuştur. Kureyş ise, arap kabilelerinin en faziletlisidir, araplar da acemlerden daha faziletli ve şereflidir. Diğer taraftan bu kelime (melik) iktidar ve ihtiyar (seçim ve tercihte bulunabilme) anlamlarını da ihtiva etmektedir. Bunlar ise melik hakkında zorunlu şeylerdir. Eğer melik, iktidar sahibi, istediğini seçip tercih edebilen, hüküm ve emri geçerli ve yürürlüğe girmeyen birisi olursa düşmanı onu baskısı altına alır, başkası ona galip gelir, yönetimi altındakiler de onu küçük ve hakir görür. Yine bu kelime, egemenlik altında tutmak, emretmek, yasaklamak, vadetmek ve tehdid etmek anlamlarını da kapsamaktadır. Hz. Süleyman'ın şu sözlerine dikkat edelim: "Ben neden hüdhüdü göremiyorum? Yoksa o gaiplerden mi oldu? Ben onu elbette ya şiddetli bir azap ile azaplandırırım yahut muhakkak onu kestiririm .... "(en-Neml, 20-21) Ve daha bunun gibi "malik" kelimesinin ihtiva etmediği oldukça hayret verici hususlar ve şerefli manalar "melik" kelimesinde vardır.

 

Derim ki: Kimisi de "malik" kelimesinin daha beliğ olduğuna dair fazladan bir harf ihtiva etmesini delil göstermiştir. Bu kelimeyi bu şekilde okuyan bir kimse, "melik" diye okuyandan on hasene fazla alır.

 

Derim ki: Bu, kelimenin şekline baktığımız takdirde böyledir. Manasına baktığımız vakit bunu ifade etmez. Diğer taraftan "melik" şeklindeki okuyuş da sabit olmuştur ve bu kelimede "malik" kelimesinde bulunmayan -açıkladığımız şekilde- geniş bir anlam vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

 

16- "'Melik (Hakim ve Egemen)" Adı Yaratıklara Verilemez:

 

Herhangi bir kimsenin böyle bir isim ile kendisini adlandırması ve Allah'tan başka kimseye böyle denilmesi caiz değildir. Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki:

 

"Allah Kıyamet gününde yeryüzünü avucuna alır. Semayı da sağında dürüp katlar. Sonra da: Ben melikim, yeryüzünün hükümdarları nerede? der." Yine Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah katında isimlerin en hakir olanı kendisine "hükümdarlar hükümdarı (melikü'l-emlak)" adını veren kişidir." Müslim, şunu da eklemektedir: "Aziz ve celil olan Allah'tan başka malik yoktur." Süfyan, (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi) der ki: "Mesela, şehinşah demek böyledir." Ahmed b. Hanbel de der ki: "Ben Amr eş-Şeybani'ye hadis-i şerifte yer alan (...) en hakir" kelimesinin anlamını sordum, o bana: "En aşağılık, en zeHI demektir dedi." 

 

Yine Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Kıyamet gününde Allah'ın en çok gazap edeceği, en adi ve hakir göreceği kişi (dünyada iken) "melikler meliki" diye adlandırılan kimsedir. Halbuki Yüce Allah'tan başka melik yoktur."

 

İbnu'l-Hassar der ki: İşte "meliki yevmid-din" ile "maliku'l-mulk" de böyledir. Bu isimlerin bütün yaratıklar hakkında kulanılmasının haram kılındığı hususunda görüş ayrılığı olmamalıdır. Tıpkı melikü'l-emlak demenin haram kılınması gibi. "Malik" ile "melik" olmakla nitelendirilmeye gelince;

 

 

17- Yaratıklara "Malik" ve '''Melik'' Demek:

 

Bunların ifade ettiği anlama nitelik olarak sahip olanların (bunlarla) nitelendirilmesi caizdir. Şanı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: '''Muhakkak Allah sizin için Talut'u hükümdar (melik) olarak göndermiştir." (el-Bakara, 247) Peygamber (s.a.v.) da şöyle buyurmuştur: "ümmetimden birtakım kimselerin bana Allah yolunda bu denizde tahtları üzerinde melikler olarak veya tahtlar üzerindeki melikler gibi yolculuk yapıp gaza edecekleri gösterildi." 

 

 

18- Allah'ın "Din Günü'nün Maliki" Olması NasılAnlaşılmalıdır?

 

Din günü henüz var edilmediği halde nasıl olur da Yüce Allah "din gününün maliki" diye buyurarak henüz varetmediği bir şeye malik olmakla kendi zatını nitelendirmiştir? diye sorulsa şu cevap verilir:

 

Birinci açıklama şekli: Şunu bil ki "malik", (...) dan ism-i faildir. Arap dilinde ism-i fail ise, bazan kendisinden sonrakine izafe edilir. Bu durumda gelecek ifade eden fiil anlamındadır. Böyle bir ifade doğru, yanlışsız, aklen anlaşılabilir bir ifadedir. Mesela, bir kimse: "Bu yarın Zeyd'i vurucudur" dediği takdirde, Zeyd'i vuracaktır demek olur. Yine: "Bu gelecek sene Beytullahı hac edendir" dediğimiz takdirde bunun anlamı: Gelecek sene hac edecektir; demektir. Nitekim fiilin, henüz o işi işlemediği halde kendisine izafe edildiği de görülen bir husustur. Bununla gelecekte o fiili yapacağı anlatılmak istenmiştir. İşte Yüce Allah'ın da "din gününün maliki" buyruğu da bu şekilde, gelecek hakkında te'vil edilip açıklanır. Yani o din gününe malik olacaktır. Yahut meydana geldiği takdirde din gününe malik olacaktır, anlamındadır.

 

ikinci bir açıklama şekli: Malik kelimesi, kudrete raci kabul edilerek açıklanır. Yani o din gününde kadir olacaktır. Veya din gününü var etmeye, meydana getirmeye kadirdir. Çünkü birşeyin maliki demek, o şeyde tasarruf eden ve ona güç yetiren demektir. Aziz ve celil Allah da her şeyin malikidir ve kendi iradesine göre o şeyleri evirip çevirir. Mülkiyeti altında bulunan hiç bir şey O'nun iradesine, tasarrufuna karşı çıkamaz.

 

Ancak birinci açıklama şekli arap diline daha uygundur ve daha yerindedir. Bunu Ebu'l-Kasım ez-Zeccaci söylemiştir.

 

Üçüncü bir açıklama şekli: Eğer: O hem din gününün hem de başka şeylerin maliki olduğu halde ne diye özellikle din gününü zikretmiştir? denilecek olursa şu cevap verilir: Çünkü dünyada onlar mülkiyet hususunda (yüce Allah ile) anlaşmazlık içerisinde idiler. Firavun, Nemrut ve başkaları gibi. O gün mülkünde hiç kimse onunla çekişemeyecek, karşı çıkamayacaktır. Hepsi O'na boyun eğmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah: "Bugün mülk kimindir?" (el-Mu'min, 16) diye buyuracak, bütün yaratıklar O'na: "Gücü herşeyeyeten (kahhar) bir ve tek Allah'ındır"(el-Mu'min, 17) diye cevap vereceklerdir. Bundan dolayı da burada Yüce Allah: ''din gününün maliki" diye buyurmuştur. Yani o günde O'ndan başka hüküm verecek yargıç, O'ndan başka amellerin karşılığını verecek kimse olmayacaktır. O her türlü eksiklikten münezzehtir ve O'ndan başka ilah yoktur.

 

 

19- Sıfat Olmak Bakımından "Malik" ile "Melik" Arasındaki Fark:

 

Şanı Yüce Allah "melik" olmakla nitelendirildiği takdirde bu, O'nun zati sıfatlarından birisi olur. Şayet "malik" olmakla nitelendirilir ise, bu da onun fiili sıfatlarından olur.

 

 

20- "Gün":

 

Gün kelimesi tan yerinin ağarmasından itibaren güneşin batışına kadar olan vakittir. Bu kelime Kıyametin başlangıcı ile cennet ve cehennemliklerin her birisinin yerlerine varacakları vakte kadarki zaman için istiare yoluyla kullanılmıştır. "Gün" kelimesi onun kısa bir anı hakkında da kullanılabilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bugün sizin için dininizi tamamladım "(el-Maide, 3) Gün anlamına gelen "yevm" kelimesinin çoğulu "eyyam" şeklinde gelir. Bunun aslı (...) şeklindedir daha sonra "ya" ile "vav" idğam edilerek "eyyam" şeklinde olmuştur.

 

Bazan sıkıntılı vakitler hakkında da "yevm" tabirini kullandıkları da olur. (...) sıkıntılı bir gün, denildiği gibi, "sıkıntılı, kapkaranlık bir gece" de denilir. Nitekim recez vezninde şair şöyle demiştir: "O, yaman günde savaş arkadaşım olarak o ne iyidir!"

 

Burada geçen (i;'i) kelimesi, (...) kelimesinden kalb edilmiştir. Vav'ı sona alınıp mim'i öne getirilmiş, daha sonra vav harfi ya harfine dönüştürülmüştür. Nitekim (...): kova, kelimesinin çoğulunu yaparken (...) derler.

 

 

21- ''ed-Din ":

 

Amellere verilen karşılık ve ameller dolayısıyla hesaba çekmek demektir.

İbn Abbas, İbn Mesud, İbn Cureyc, Katade ve başkaları böyle söylemiştir. Bu Peygamber (s.a.v.)'den de rivayet edilmiş bir açıklama şeklidir. Bu açıklamanın doğruluğuna Yüce Allah'ın şu buyrukları da delildir: "O günde Allah onlara eksiksiz olarak hesaplarını (dinehum) kendilerine vererecektir. "(en-Nur, 25); ''Bugün her bir nefse kazandığının karşılığı verilecektir. '' (elMu'min, 17); ''Bugünde işleyegeldiğiniz amellerinizle size karşılık verilecektir. "(el-Casiye, 28); ''Gerçekten biz mi cezalandırılacağız (medimın)?" (es-Saffat, 53) Yani hesaba çekilip amellerimizin karşılığı mı verilecektir; anlamındadır.

Lebid de der ki: "Ektiğini bir gün biçeceksin ve muhakkak Bir gün kişi ne işlediyse onunla hesaba çekilecektir."

 

Bir başka şair de şöyle demektedir:  "Bize yardım ettiklerinde biz de onlara yardım ederiz Onlar bize karşılığı verilecek birşey nasıl verdilerse biz de onlara itaat ederiz."

 

Bir başka şair de şöyle demektedir: "Ve kesin olarak şunu bil ki mülkün yok olacaktır Şunu da bil ki sen ne yaparsan ona göre karşılık göreceksin."

 

Dilciler der ki: Ona karşılık verdim anlamında: "Onun yaptığına uygun olarak ona karşılık verdim" denilir.

 

Şanı Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak "ed-Deyyan" karşılık veren anlamındadır. Hadis-i şerifte de: "Akıllı olan kişi kendi nefsine hükmederek itaat ettirendir." diye buyurulmaktadır.

 

"Din"in yargı ve hüküm anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu aynı zamanda İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir. Tarafe'nin şu beyitinde yer alan "din" kelimesi bu anlamdadır:

 

"Ömrüne andolsun (kardeşim) Ma'bedin yük develeri Etrafında odanacak bol ot bulunan kuyular üzerinde Mudar'dan senin dinine (hükmüne) karşı savaş açmış değildir," "Din" kelimesinin bu üç anlamı da birbirine yakındır.

 

Din aynı zamanda itaat anlamına da gelir. Amr b, Külsum'ün şu beyiti de bu anlamdadır: "Ve bizim ünlü nice uzun günlerimiz vardır O günlerde hükümdara itaat etmeyip karşı geldik."

 

Buna göre "din" kelimesi müşterek (değişik manalar hakkında kullanılan) ortak bir lafızdır. Bunu da aşağıdaki paragrafta ele alacağız,

 

 

22- "Din" in Diğer Anlamları:

 

Sa'leb dedi ki: Kişi itaat ettiği takdirde (...) kullanıldığı gibi, isyan etmesi halinde de bu kelime kullanılır, güçlü ve üstün olduğu vakit de zelil olduğu vakit de başkasını kahrettiği zaman da bu kelime kullanılır. Buna göre bu kelime zıt anlamlılardandır.

 

"Din" adet ve durum hakkında da kullanılır. Şairin şu mısraında olduğu gibi: "Ve ondan önce ümmü'l-Huveyris'ten gelen dinin (adetin ve durumun) gibi."

 

el-Musakkib de devesinden sözederken şöyle demektedir: "Onun için yükünü bağlamak üzere örtümü yere serince der ki: Ebediyyen onun dini (adeti) ve benim dinim (adetim) böyle mi olacak?"

 

Din, hükümdarın yaşayışı ve gidişi anlamına da gelir. Züheyr der ki: "Eğer Esedoğullarına ait Cevv (denilen) bir yerde konaklarsan Amr'ın dininde ve ikimizin arasında Fedek bulunursa ... "

 

Burada kastettiği, Amr'ın itaati altında demektir.

 

el-lihiyani'den nakledildiğine göre din hastalık anlamına da gelir. Buna delil olmak üzere de şu mısrayı gösterir: '''Selmadan dolayı ey kalbinin hastalığı; (kalbin, istemeye istemeye) itaat altına alınmıştır."

 

 

23- ''... İyyake ne'budu... / Yalnız sana ibadet ederiz.":

 

Burada üslubu çeşitlendirmek için gaibe hitaptan muhataba geçiş yapılmıştır. Çünkü surenin başından itibaren buraya kadar şanı Yüce Allah'a dair haber verilmekte ve O'na sena edilmektedir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda da durum böyledir: "Ve Rableri onlara tertemiz bir şarap içirmiştir. "(İnsan, 21) diye buyurduktan sonra: "işte bu hiç şüphesiz sizin için bir mükafattır." (el-İnsan, 22) diye buyurmaktadır. Şu buyrukta da bu şeklin aksini görüyoruz: ''Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman gemiler de onları güzel bir rüzgar ile götürdüklerinde ... " (Yunus, 22) Bu şekildeki anlatıma dair açıklamalar da bu ayetlerin tefsirinde yeri gelince yapılacaktır.

 

"ibadet ederiz'ın anlamı "itaat ederiz"dir. ibadet itaat ve zilletle boyun eğmek demektir. Gidip gelenler için rahat bir şekilde yapılmış olan yol hakkında da (...) denilir. Bunu el-Herevi söylemiştir.

 

İbadetle mükellef olan kimsenin bu sözleri söylemesi Allah'ın rububiyyetini ikrar ve Yüce Allah'a ibadeti de tahkiktir. Çünkü başka insanlar O'nun dışında kalan birtakım putlara ve başka şeylere ibadet etmektedirler.

 

"Ve yalnız senden yardım dileriz", yani yardımı, desteği ve başarıyı senden istiyoruz.

 

Sülemi, "Hakaik" adlı eserinde: Muhammed b. Abdullah b. Şazan'ı şöyle derken dinledim: Ebu Hafs el-ferğani'yi şöyle derken dinledim: Her kim: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz"in anlamını ikrar eder ve kabul ederse o Cebriyyecilikten de Kaderiyecilikten de uzak kalmış olur.

 

 

24- ibadet Yalnız Allah'adır:

 

Şayet mef'ul "İyyake: Yalnız sana" lafızları) niçin fiilin (Na'budu ve nestein: İbadet ederiz, yardım dileriz) lafızlarından önce gelmiştir? denilecek olursa, şu cevap verilir: Önemi dolayısıyla böyle olmuştur. Araplar önemli olanı öne alırlar. Anlatıldığına göre bedevi bir arap diğerine sövmüş, kendisine sövülen ona iltifat etmemiş, bu sefer söven kişi iltifat etmeyene: "seni kastediyorum" demiş, öteki de (aynı şekilde mef'ulu öne alarak):

 

"Ben de senden yüzçeviriyorum" diye cevap vererek her ikisi de daha çok önem verdikleri kelimeyi öne almışlardır. Diğer taraftan ibadet eden ile ibadet lafızları, kendisine ibadet edilen ma'buddan önce zikredilmesin diye böyle olmuştur.

 

O bakımdan fiilin mef'ulden önce getirilerek: (...) şeklindeki kullanım caiz olmadığı gibi (...) şeklindeki bir kullanım da caiz değildir. Bunun yerine Kur'an'ın lafzı ne şekilde ise ona uymak gerekir. el-Accac der ki: "Yalnız sana dua ederim, kabul et, yalvarıp yakarmamı Günahlarımı bağışla ve gümüşümü (malımı) çoğalt."

 

Şairin: "Sana doğru (yürüdü bu dişi deve) senin yanına varıncaya kadar."

 

Şeklindeki ifadesi ise şaz olup ona kıyas edilerek söz söylenemez. (iyyake (yalnız sana)" lafzının tekrarlanış sebebi ise "yalnız Sana ibadet ederiz'', "başkasından yardım dileriz" gibi bir mananın vehmedilmemesi içindir.

 

 

25- ''İyyake'' Kıraati:

 

Kıraat imamları ile ilim adamlarının cumhuru her iki yerdeki ''İyyake'' lafzının "ya" harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Amr b, Faid ise, hemzeyi esreli "ya" harfini de şeddesiz olarak "iyake" şeklinde okumuştur. Çünkü o, ya'nın şeddeli okunuşu ağır olduğundan ve ondan önce de esre bulunduğundan dolayı ya'yı şeddeli okumayı hoş görmemiştir. Şu kadar var ki bu, kabul görmemiş bir okuyuş şeklidir. Çünkü o takdirde anlam: "Senin güneşine veya ışığına ibadet ederiz" gibi bir hal alır. Çünkü (...) ifadesi "güneşin ışığı" anlamına gelir. Bazen başta ki hemze üstün olarak da (eyatu) şeklinde de okunabilir. Şair der ki:

 

"Diş etleri müstesna güneş güzelleştirdi, beyazlattı onu(n dişlerini)

 

Ve üstüne saçıldı, ayrıca ağzına sürme alıp ısırmadı (dişleri kararmadı)." Ayın etrafındaki hale ne ise "iyat"ın da güneş için o olduğu da söylenmiştir.

 

el-Fadl er-Rukaşi (hemzeyi üstünlü okuyarak) "eyyake" şeklinde okumuştur. Bu yaygın bir söyleyiştir. Ebu Seyyar el-Ganevi de her iki yerde de "hiyyake" şeklinde okumuştur. Bu da bir şivedir. Şair der ki:

 

"Sakın o işten, çünkü gidişleri geniş olursa, Fakat dönüşleri senin için dar olur.

 

 

26- Yardım Yalnız Allah'tan istenir:

 

''Ve yalnız Senden yardım dileriz" buyruğu cümlenin cümleye atfedilmesidir. Yahya b. Vessab ile el-A'meş, ilk "nun" harfini esreli okuyarak "nistein" şeklinde okumuşlardır. Temim, Esed, Kays ve Rabia'nın şivesi böyledir. Bu kelimenin (yardım diledi) anlamına (...) dan geldiğini göstermek için vasıl elif'lerinin esreli okunuşu gibi "nun" harfi de esreli okunmuştur. (...) kelimesinin aslı (...) şeklindedir. "Vav" harfinin harekesi ayn'a kalb edilerek "ya" halini almıştır. (Nesteinu olmuştur) Mastarı (....) şeklindedir. Aslı ise (...) dır. Vav'ın harekesi ayn'a intikal edince bu sefer vav, elif'e dönüştü. İki sakin bir arayagelmeyeceğinden dolayı ve fazla olduğu için ikinci elif hazfedildi. Birinci elif'in hazfedildiği de söylenmiştir. Çünkü birincisi mana içindir. Bunun yerine geçmek üzere de ha (yuvarlak t) gelmiştir.

 

 

27 - Dosdoğru Yol:

 

''(ihdine's-siratel müstakime) Bizi dosdoğru yola ilet."

 

Bu buyruk, rabbe kulluk edenin rabbine yaptığı bir duası ve bir niyazıdır. Anlamı şudur: Bize dosdoğru yolu göster ve ona yönelt. Sana yakın olmaya ulaştıran hidayetinin yolunu göster. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah, duanın belkemiğini ve özünü bu sureye koymuştur. Bu duanın yarısında en kapsamlı şekliyle hamd -ü sena vardır. Diğer yarısında ise ihtiyaçların temeli yer almaktadır. O bakımdan bu surede bulunan duayı dua edenin yapacağı en faziletli dua kılmıştır. Çünkü bu sözleri alemlerin Rabbi Allah söylemiştir. Sen O'na bizzat kendisinin söylemiş olduğu kelamı ile dua ediyorsun. Hadis-i şerifte de: "Allah katında duadan daha şerefli hiçbir şey yoktur." diye buyurulmuştur.

 

Bu duanın anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Sünnetlere uymak suretiyle farzlarını eda etmeye bizleri ilet.

 

Hidayetin asıl anlamının meylettirmek olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Şüphesiz biz, sana yöne!dik"(el-A'raf, 156) buyruğu da bu anlamdadır. Peygamber (s.a.v.) de hastalığı esnasında iki kişi arasında sağa sola meyl ede ede ''çıkmış idi."  "Hediyye" kelimesi de burdan gelmektedir. Çünkü hediye birisinin mülkiyetinden ötekinin mülkiyetine meyletmektedir. Harem-i şerife götürülen hayvana ad olan "hedy" de buradan gelmektedir. Buna göre bu duanın anlamı şöyle olur: Sen bizim kalplerimizi hakka döndür.

 

Fudayl b. Iyad dedi ki: "Dosdoğru yol (sırat-ı mustakim) hac yoludur. Bu ise özel bir anlamdır. Anlamın genel olması daha uygundur.

 

Muhammed b. el-Hanefiyye, Yüce Allah'ın: "Bizi dosdoğru yola ilet" buyruğu hakkında der ki: Bu şanı Yüce Allah'ın kullardan başkasını asla kabul etmediği Allah'ın dinidir.

 

Asım b. el-Ahvel de Ebu'l-Aliye'den şunları nakletmektedir: "Dosdoğru yorResulullah (s.a.v.) ile ondan sonra gelen iki arkadaşı (Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer)dir. Asım dedi ki: Ben el-Hasen'e: Ebu'l-Aliye: "Dosdoğru yol" Resulullah (s.a.v.) ve iki arkadaşıdır diyor, sen ne dersin, diye sordum .. O da: Doğru söyledi ve gerçekten samimi bir şekilde bunu dile getirdi, dedi.

 

 

28- Yol:

 

Sırat kelimesinin arapçada asıl anlamı yol demektir. Amir b. et-Tufeyl şöyle der: "Onların topraklarını atlılarla doldurduk, o kadar ki Onları yoldan da daha zelil halde bıraktık."

 

Bir başka şair şöyle demektedir: "Mü'minlerin emiri bir yol üzeredir ki Dosdoğrudur o, gelen yollar eğilip büküldüğünde."

 

Bir diğer şair de şöyle demektedir: "Ve o açık seçik yoldan alıkoydu."

 

en-Nekkaş'ın naklettiğine göre sırat Rumcada yol demekmiş. Ancak İbn Atiyye, bu oldukça zayıftır demiştir. Bu kelime yutmak anlamına gelen ve (...) dan türeyen (sad harfi yerine) sin harfi ile (...) şeklinde de okunmuştur. Yani sanki yol kendisini takip edeni yutuyormuş gibi bir anlam ifade eder. Aynı şekilde "sırat" sad ile "z" arasında bir sesle de okunduğu gibi safi bir "z" ile de okunmuştur. Ancak asl olan sin'dir.

 

Seleme, el-Ferra'dan şöyle dediğini nakletmektedir: "ez-Zirat" kelimesi, Uzre, Kelb ve Benu Kaynlıların bir şivesidir. Bunlar mesela, "asdak" diyecek yerde "ezdak" derler. Yine bunlar "esd" diyecek yerde "ezd" derler. Yine bunlar "lesaka bihi" ifadesinde (sad yerine sin harfini kullanarak) leseka bihi derler. (...) kelimesinin son harfinin fethalı (nasb ile) okunması ikinci meful olduğundan dolayıdır. Çünkü hidayetten türeyen fiil harfi cer ile birlikte ikinci mefule de geçişli olur, Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

 

"Onları cehennemin yoluna götürün." (es-Saffat, 23) (Tefsiri yapılan) bu ayette olduğu gibi harf-i cersiz olarak da iki mefule geçiş yapabilir.

 

Ayetteki "dosdoğru" kelimesi, yol'un sıfatıdır. Bu ise eğriliği ve sapması olmayan demektir, Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: "Ve şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyunuz. " (el-En'am, 153) Bunun aslı (...) şeklindedir. Vav harfinin harekesi kaf'a alındı, kaf harfi de kendisinden önceki harfin esreli olması sebebiyle ya'ya dönüştü,

 

 

29- Nimete Mazhar Olanlar:

 

"Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna": Buradaki sırat (yo!), birinci "sırat"dan, birşeyin birşeyden bedel olması şeklinde bir bedeldir. Senin: Bana Zeyd -yani baban- geldi demen gibi. Anlamı ise: Bizim hidayetimizi sürekli kıl, demektir. Çünkü insan, bazen doğru yola iletilir, sonra da bu doğruluk yolu üzere olması sona erdirilebilir.

 

Bu ayet-i kerimede sözü geçen sırat'ın (yolun) bir başkası olduğu da söylenmiştir. Bunun anlamı ise, Yüce Allah'ı gereği gibi bilip tanımak, onun buyruklarını anlamaktır. Bu açıklamayı Cafer b. Muhammed yapmıştır.

 

Kur'an-ı Kerim'in kullanışında "Kimseler" kelimesi her üç durumda da (ref, nasb ve cer hallerinde de) değişmez. Huzeylliler, ref halinde (...) derler. Kimi arap kabileleri de (...) derken, kimisi de (...) demektedir. Buna dair açıklama ileride gelecektir.

 

"Kendilerine" kelimesi, on şekilde söylenebilir. Bunların çoğu ile de okunmuştur. (Bu okuma şekillerinin ilk altısı kıraat imamlarından nakl edilmiş olmakla birlikte sonraki dört okuyuş araplardan nakledilmiş olup kıraat imamlarından rivayet edilmemiştir. ) He harfini ötreli, mim harfini cezimli okuyarak (...) şeklinde; he harfini esreli mim harfini sakin (...) şeklinde; he harfi esreli, mim harfi esreli ve esreden sonra da ya harfini getirmek suretiyle (...) şeklinde, he harfi esreli, mim ötreli ve ötreden sonra da bir vav eklemek suretiyle (...) şeklinde; he harfi ve mim harfi ötreli, ayrıca mimden sonra da vav getirmek suretiyle (...) şeklinde. Diğer taraftan vav eklemeksizin he ve mim harflerini ötreli okuyarak (...) şeklinde. Bu altı okuyuş kıraat imamlarından nakledilmiştir. Bundan sonraki dört okuyuş şekli ise araplardan nakledilmekle birlikte kıraat imamlarından nakledilmiş değildir: He harfi ötreli, mim esreli ve mimden sonra ya harfi getirmek suretiyle (...) şeklinde. Bunu Hasan-ı Basri araplardan nakletmiştir. Ha harfi ötreli ya harfi eklemeksizin mim harfi esreli olarak (...) şeklinde; he harfi esreli vav eklemeksizin mim harfi ötreli (...) şeklinde; ha ve mim harfleri esreli ve mimden sonra ya getirmeksizin (...) şeklinde. Bütün bu okuyuş şekilleri doğrudur. Bu açıklamaları İbnu'l-Enbari yapmıştır.

 

 

30- Nimet Verilenler Kimlerdir:

 

Ömer b. el-Hattab ve İbn ez-Zübeyr (r.ahnuma) ayetin bu kısmını (sırat kelimesinden sonra "men" ekleyerek): (...) şeklinde okumuşlardır.

 

"Kendilerine nimet verilenler"in kimler oldukları hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak müfessirlerin büyük çoğunluğu der ki: Burada peygamberlerin sıddikların, şehidlerin ve salihlerin yolu kastedilmiştir. Bu görüşlerini de Yüce Allah'ın şu buyruğundan çıkartmışlardır: "Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiğipeygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaşdırlar. "(en-Nisa, 69) Ayet-i kerime bunların dosdoğru yol üzere olduklarını göstermektedir. Fatiha süresindeki ayette de kastedilen işte budur, Bu hususta ileri sürülen bütün görüşler dönüp dolaşıp buraya gelir. O bakımdan konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşleri tek tek sıralamanın anlamı yoktur, Yardımı Allah'tan talep ederiz.

 

 

31- Bu Ayet ve insanın Fiilleri:

 

Bu ayet-i kerime Kaderiye, Mu'tezile ve İmamiye'nin görüşlerini reddetmektedir. Çünkü bunlar insanın - ister itaat olsun ister masiyet olsun - fiillerinin kendisinden sadır olması için iradesinin yeterli olduğuna inanmaktadırlar. Çünkü onlara göre insan kendi fiillerini yaratır. Fiillerin kendisinden sadır olabilmesi için Rabbine ayrıca ihtiyacı yoktur. Yüce Allah ise bu ayet-i kerimede onları yalanlamaktadır. Çünkü insanlar Allah'tan dosdoğru yola iletilmelerini istemişlerdir. Eğer iş onlara kalmış ve seçim, Rablerine ihtiyaçları olmaksızın kendi ellerinde bulunan birşeyolsaydı, doğru yola iletilmelerini rablerinden istemezler, her namazda bu dileklerini tekrarlamazlardı. Yine hoşlarına gitmeyen şeylerin bertaraf edilmesi için yalvarıp yakarmaları da böyledir. Hoşa gitmeyen şey ise şu sözlerinde dile getirdikleri ve doğru yola iletilmeye aykırı olan hususlardır: "Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve yolunu sapıtanlarınkine değil. "Ondan kendilerini nimet verdiği kimselerin yoluna iletmesini istedikleri gibi, kendilerini saptırmamasını da istemişlerdir. Nitekim rablerine şöyle dua ederler: "Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ... "(Al-i İmran, 8)

 

 

32- Gazaba Uğrayanlar ve Sapanlar:

 

" ... Gazaba uğrayanların ve yolunu sapıtanlarınkine değil." "Gazaba uğrayanlar" ile "sapıtanlar"ın kimler oldukları hususunda farklı görüşler vardır. Cumhur, gazaba uğrayanların yahudiler, sapıtanların da hıristiyanlar olduğu kanaatindedir. Nitekim Peygamber (s.a.v.)'dan Adiyy b. Hatim'in İslam'a girişini anlatan hadis-i şerifte bu şekilde açıklanmaktadır. Bunu Ebu Davud et-Tayalisi Müsned'inde, Tirmizi: de el-Camı"inde zikretmiştir. Bu tefsirin doğruluğuna Yüce Allah'ın yahudiler hakkındaki: " ... ve Allah'tan gelen bir gazaba uğratıldılar"(el-Bakara, 61); "Ve Allah onlara karşı gazaplanmış ... "(el-Feth, 6) diye buyurmuş olması ile hıristiyanlar hakkında da: "Bundan önce onlar sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi saptırmış ve sonra da dümdüz yoldan sapagelmişlerdir.'' (el-Maide, 7) buyrukları da bu tefsire delil teşkil etmektedir.

 

Gazaba uğrayanların müşrikler, sapıtanIarın da münafıklar; "gazaba uğrayanlar"ın bu sureyi namazda okumayı farz kabul etmeyenler, "sapıtanlar"ın da bunu okumanın bereketinden mahrum kalanlar oldukları da söylenmiştir. Bunu es-Sülemi "Hakaikk'inde el-Maverdi de Tefsir'inde zikretmiş ise de bunun doğrulukla ilgisi yoktur. el-Maverdi der ki: Bu reddedilen bir açıklama şeklidir. Çünkü kendisi hakkında haberlerin çatıştığı rivayetlerin karşı karşıya geldiği ve görüş ayrılıklarının yaygın olduğu herhangi bir husus hakkında böyle bir hükmün verilmesi caiz değildir.

 

"Gazaba uğrayanlar" ile bid'atlere uyanların, "sapıtanIar" ile hidayet yolundan uzak kalanların kastedildiği de söylenmiştir.

 

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Peygamber (s a)'nın açıklaması ise daha önceliklidir, daha yücedir, daha güzeldir.

 

"kendilerine" buyruğu ref mahallindedir. Çünkü bunun anlamı "kendilerine gazab edilmiş" şeklindedir.

 

Gazab; şiddet, katılık demektir. Sert tabiatlı kişi için (...) denilir. Yine bu kelime katılığı sebebiyle oldukça zarar verici, gaddar yılan hakkında kullanılır. (...) kelimesi ise, üstüste katlanan deve derisinden bir parça demektir. Sertliği sebebiyle bu ad verilmiştir.

 

Yüce Allah'ın sıfatı olarak "gazab"ın anlamı cezalandırma iradesidir. Bu zati bir sıfattır. Çünkü Yüce Allah'ın iradesi zatının sıfatlarındandır. Veya bizzat cezanın kendisi anlamına da gelir. Nitekim: "Şüphesiz sadaka Rabbin gazabını söndürür" buyruğunda "gazap" bu anlamadır. Burada ise fiili sıfatlardandır.

 

 

33- Sapıtmak (Dalalet):

 

"Sapıtanlarınkine değil" buyruğunda geçen "dala!" Arapçada doğru yoldan, hak yoldan uzaklaşmak gitmek demektir. Su süte karışıp kaybolduğunda (...) denilir. Yüce Allah'ın: "Biz yerde kaybolduğumuz vakit .. " (es-Secde, 10) buyruğunda bu anlamı ifade etmektedir. Yani biz ölüp de kaybolur ve toprak olsak da mı (diriltileceğiz)? demektir. Şair der ki:

 

"Niye sormazsın, bu diyar sana haber versin Kaybedilen o kabilenin nereye gittiğini?

 

(...) kelimesi suyun vadide evirip çevirdiği dümdüz taş demektir. Aynı şekilde dağda bulunup da rengi dağın renginden farklı kaya parçası hakkında da (...) denilir.

 

Şair şöyle demektedir: "Yahut bir dağdaki farklı renkten bir kaya parçası, fakat her ikisi de himaye edemedi."

 

 

34- Şazz Kaide Dışı Bir Okuyuş:

 

Ömer b. el-Hattab ile Ubey b. Ka'b, (....) şeklinde (aleyhim'den sonra ve ğayridd-allin diyerek) okumuşlardır. Yine her ikisinden "ğayr" kelimelerini esreli ve üstünlü olarak okudukları da rivayet edilmiştir.

 

Esreli okunursa (...) den veya (...)'deki he ve mim'den bedel olur.

Yahut (...) ın sıfatı olur. Bu kelime ise marifedir. Marife olan kelimeler ise, nekre (belirtisiz)lerle, nekreler de marifelerle nitelendirilmezler. Ancak (...) da maksat farklı olduğundan dolayı umumidir. Buna göre kullandığımız bu ifade: "Ben senin gibi birisinin yanından geçecek ve ona ikramda bulunacağım" demeye benzer. Yahut (...) kelimesi artık aralarında ortada birşeyin bulunmadığı iki şeyarasında olduğundan dolayı marife olur. Senin: Hayatta olan ölüden başka birşeydir, duran hareket edenden başka birşeydir, ayakta bulunan oturandan başka bir şeydir, demene benzer. Görüldüğü gibi bu konuda birincisi el-Farisi'nin ikincisi ezZemahşeri'nin olmak üzere iki görüş vardır.

 

(...) kelimesinin ra harfinin fethalı okunması da iki şekildedir. Ya (...) den haldir veya (...) kelimesindeki ha ile mim'den haldir. Bu durumda şöyle demiş gibi oluruz: Kendilerine nimet verdiğin fakat üzerlerine gazap edilmemiş olanlarınkine. Ya da istisna olduğu için nasb edilmiştir. Şöyle denilmiş gibi olur: Ancak kendilerine gazap edilmiş olanlarınkine değil. (...) Demek istiyorum ki fiili ile üstün okunması da caizdir. Bu şekilde bir açıklama el-Halil'den nakledilmiştir.

 

 

35- Sapıtanların Değil:

 

Yüce Allah'ın: "sapıtanlarınkine değil" buyruğunda yer alan (la) "Değil" buyruğu hakkında farklı görüşler vardır. Bunun zaid olduğu söylenmiştir. Taberi'nin görüşü budur. "Seni secde etmekten alıkoyan nedir.?" (el-A'raf, 12) buyruğunda olduğu gibi.

 

Bunun te'kid için geldiği de söylenmiştir. Böylelikle (sapıtanlar"kelimesinin "kimseler" kelimesine atfedilmiş olduğu zannedilmesin. Bunu da Mekki ve el-Mehdevi nakletmiştir. Kufiler de der ki: Burada yer alan (...) kelimesi (...) anlamındadır. Bu da Hz. Ömer ve Ubey'in kıraatıdır. Az önce buna da temas edildi.

 

 

36- "Sapıtanlar" Kelimesinin Aslı:

 

"SapıtanIar'' kelimesinin aslı, (...) şeklindedir. Burada birinci lam'ın harekesi hazfedildikten sonra iki lam birbirine idgam edildi. Böylelikle birisi elif'in uzatması diğeri de idğam edilen lam olmak üzere iki sakin bir araya gelmiş oldu. Eyyub es-Sahtiyani ise (dat harfinden sonraki elifi) uzatmasız hemze'li olarak (...) şeklinde okumuştur. Sanki bu okuyuş ile iki sakini bir arada telaffuz etmekten kaçınmak istemiş gibidir ki bu da bir şivedir. Ebu Zeyd der ki: Ben Amr b. Ubeyd'i Yüce Allah'ın: "O günde hiçbir insana ve hiçbir cinne günahı hakkında sorulmayacaktır. "(er-Rahman, 39) buyruğunu: (....) şeklinde okuduğunu duymuştum. Ben araplardan (....) şeklinde telaffuz ettiklerini işitinceye kadar lahin yaptığını zannettim. Ebu'l-Feth der ki: Küseyyir'in aşağıdaki mısraı bu söyleyişe göredir: "Mızrakların uçları taze kanla ala boyandığı zaman ... "

 

Burada Fatiha suresinin tefsiri sona ermektedir. Hamd ve minnet yalnız Allah'a mahsustur.

 

SONRAKİ SAYFA İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNK’E TIKLAYIN

 

BAKARA SURESİ

 

 

 

ANA SAYFA             SURELER    KONULAR