1- TAHARRİNİN MÂNÂSI, RÜKNÜ VE ŞARTI
3- ELBİSE, DERİ VE KAPLAR HAKKINDA TAHARRÎ
4- TAHARRİ HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MESELELER
Taharri: Bir şeyin
hakikatini ona vâkıf olmak için araştırmak demektir. Hakikatine vâkıf
olunamadığı zaman da bir şeye zann-ı gâlib hasıl etmekten ibarettir. Mebsüt'ta
da böyledir.
Taharrinin rüknü:
Kalbiyle sevab istemektir. Çünkü taharri onu
doğrultur.
Caiz olmasının şartı:
Gerçekten diğer delillerin istenilen şey hakkında şüpheli olmasıdır. Çünkü
taharri, şüphe haline hüccet olur. [1]
Taharrinin hükmüne
gelince: Serî, şerifte, amelin doğru-olması-dır. Serahsî'nin
Mahıyt'de de böyledir.
îki kişi araştırma
yaptıklarında, biri isabet ettiremeyip, diğer birisi isabet ettirirse, bunlar
ecirde müsavi olmazlar. Çünkü isabet ettiren şahıs, isabet savabı
alır. Mecmâatü'l-Fetâvâ'da
da böyledir.
Namaz vaktinde şüpheye
düşülür, ve bu şüphe, vaktin girip girmediğinde olursa; vakit girdiği
kesinleşene kadar sabredilir.
Şayet şüphe, vaktin
çıkıp çıkmadığında olursa; o günün namazına niyet edilir. Cevâhira'l-Fetâva'da da böyledir.
Bir adam, açık havada
ve sahrada yıldızları tanımaksızın taharri ile kıbleye dönerek namaz kılar.
Sonra da yanlış istikamete döndüğü açığa çıkarsa; üstadımız Zahîriiddin
el-Mtafinânî:
"Namazı caizdir." buyurmuştur.
Başkaları
ise:"Câiz değildir." dediler.
Zira açık delillerde
güneş gibi, ay gibi şeylerin mevcudiyetinde, bir adam için cehalet özür olmaz.
Fakat hey'et bilgilerinin inceliklerini ilmi nücûmun
suretini bilmemek bir ma'zerettir. Zahîriyye'de de böyledir.
Gözleri görmeyen bîr
kadın, kendisini kıbleye çevirecek kimseyi bulunmaz vakit de darahrsa, teharrî ederek namazını
kılar. Cevâhirül Fetâvâ'da
da böyledir.
Namaz babında
söylendiği gibi kıble hususunda taharri, şehrin haricinde caizdir; böylece,
şehrin içinde de caizdir.
Bunun şekli: Gecenin
karanlığında, hasta bir toplum namaz kılar; birisi de imam olur; onlardan
bazısı, kıbleye döner; bazısı da başka cihete döner ve onların hepsi de
taharrilerinin isabet ettiğini sanarlarsa, hepsinin
namazları da caizdir. Çünkü, sahih olanların şüphe halinde namazları caiz
oluyor da, hastaların namazları niçin olmasın? Bunun delili: İmâm Mohammed (R.A.), aralarını ayırmadan
ev şehirde olsun veya olmasın namazlarının cevazına hükm
eylemiştir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adam misafir (=
yolcu) olur; gece vakti, namaz kılmak istediği zaman da kıbleyi soracak kimse
bulamazsa, namazını taharri ile kılar.
Şümsü'l-Eimme Halvînî,
Şerhinde, Misafir mes'elesinde, şöyle buyurmuştur.
Bir adam, birine
misafir olduğunda, herkes yatıp, uyuşa; misafir de te'heccüd
namazı kılmak için kalksa, onları uyandırması mekruhtur.
Bazı âlimlerimiz:
"Eğer, farz namaz kılacaksa taharri caiz olmaz. Nafile kılacaksa taharri
caiz olur." buyurmuşlardır.
Şemsn'I-Eimme Hatvânî,
İmamlarımızın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Sahih olan kavle göre,
şehirde taharri caiz değildir. Çünkü, sormak suretiyle kıblesini doğrultur.
Soracak kimseyi bulması da çok mümkündür. Hükümde galibe göredir."
Hastanın namazı babında
söylenenler, misafir hanelere hamledilir. İçinde adam bulunan evde sormadan
caiz olmaz. Mutayt'te de böyledir.
Bir adam, bir kavmin
mescidine girdiğinde, eğer mescitte adam varsa, ondan kıbleyi sorar; taharri
ile kılması caiz olmaz.
Ancak taharrisi isabet
etmişse, namazı caiz olur. Şayet kimse yoksa, taharri ile namazını kılar.
Namazı kıldıktan sonra isabet etmediği meydana çıksa bile, bu namaz, caizdir.
Eğer taharrisiz kılmışsa, bu namazı caiz değildir.
Fetâvâyi Hucce'de şöyle
zikredilmiştir:
İki kişi yabana
çıktıklarında, her biri taharrisini yapar ve taharrileri birbirine mahalif düşerse, bu durumda ikisinin de namazı sahih olur.
Eğer namazın içinde birisi diğerinin cihetini kabul ederek, döner ve ona
uyarsa; yeniden tekbir almış olması hâlinde bu caiz olur; değilse caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Kitabu's-SalâtMa kıble hakkında
taharri mes'eleleri çok geçmiştir. En doğrusunu bilen
AUahu Teâlâ'dır. [2]
Eğer, bir kimsenin,
taharrî'den sonra ve zann-ı galibine göre, verdiği
zekâtta şüphe vâki olur ve verdiği zat, fakir midir, değil midir veya kendisine
zekât verilen şahıs yahut âdil bir kişi haber verir veya onu. fakirlerin
arasında görür yahut onun, insanlardan istekte bulunduğunu görür ve kalbine
onun fakir olduğu düşerse, bu durumların hepsinde "onun fakir olduğunu
bilir veya zann-ı galibi onun fakir olduğuna olur
yahut bir şey bilmez veya ekseri zannı "o zengindir" olur, veya onun
zengin olduğu bildirilirse; İmâm Ebâ Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, verdiği zekât
caizdir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'mı görüşü de bazı
durumlarda böyledir. Yalnız "zekât verdiği zatın zengin olduğunu"
bilirse işte bu surette malının zekâtı caiz olmaz.(yeniden verecektir.)
Bundan sonra, İmâm Ebâ Hanîfe (R.A.) ve İmam Muhtmmed (R.A.)'e göre eğer verilen adamın zengin olduğu
anlaşılırsa, sadaka caiz olur.
Fakat, onun alması
helal olur mu?
Âlimler, bu hususta
ihtilaf eylediler: Bazısı: "Helâl olmaz." dedi; bazısı da:
"Olur." dedi.
Bazıları da:
"Aldığını, müddeiye geri verir." buyurdular.
Bundan sonra, verene
sevap var mı?
Bazı âlimler:
"Sadaka (= zekat) sevabı yok; iylik etme sevabı
vardır." dediler.Ve buna da İmâra Ebû Yflsuf (R.A.)'un Hüccet kitabını şahit getirdiler. İmâm,
muhtelif mes'eleler bölümünde şöyle buyurmuş: Bir adam,
bir su ile abdest alsa ve namaz kılsa; sonrada o
suyun temiz olmadiği anlaşılsa, şayet bunu bilmeyerek
yaptı ise, namazı câizdir.Eğer bilerek yaptı ise, namazı iade eder." îşte
yukarıdaki mes'ele bunun gibidir.
Şemsü'l-Eîmme Halvânî,
şöyle buyurmuştur:
Bu sözün altında büyük
faide vardır. Bu namaz, abdest
suyunun temiz olup olmadığı bilinmediği için câizdir.Halbuki, hakikatta fasittir.
İmâm Mubammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Her bir namaz ki fâsid olarak kılındığı hâlde, onu kılan şahıs, caiz diye
kılmış ve bu adam, durumu bilmeden Ölmüşse, mes*ûl olmaz. Onun kanaatine itibar edilir.
Bu,İmâm Ebû Yûsuf (R.A.yun bir adam hakkında söylediğine benziyor.
Şöyle ki: Bir adam, bir câriye satın aldı ve ona defalarca cima yaptı; sonra da
o cariyeye bir sahip çıktı. Bu durumda satın alan şahsın, ona yaptığı cima
helâldir. O adamı iyi bir adam olmaktan o hâl geri bırakmaz. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'de İmâm Mobammed (R.A.) göre bu cima haramdır. Ancak sahibine günâh
yoktur. Mahıyl'te de böyledir.
En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [3]
Bir adamın yanında iki
veya daha çok elbise olduğu zaman, bunların ba'zisı
temiz, ba'zısı da pis olur ve alâmetleri sebebiyle
onları ayırma imkânı olursa; ayırılır.
Ayırması mümkün olmaz ve muztar
kalır, namaz kılacak kadar temiz elbise bulamaz ise, o elbiseleri veya
bunlardan birisini yıkayacak imkânı da olmazsa; bu durumda taharri eyler. Eğer,
zann-ı galibi birinin temiz olduğuna ise, onunla
namazını kılar. Eğer zann-ı galibi, pis olduğuna veya
ikisininde aynı olduğuna ise, taharri eylemez. Zehiyre'de de böyledir.
Taharrisi neticesinde,
birisinin temiz olduğu kanaati ile öğle namazını kılar; sonra da reyinin çoğu,
diğerinin temiz olduğuna dâir olur ve onunla ikindiyi kılar, önceki kıldığı öğle
namazı caiz oldu mu?
Biz "caiz
oldu." diye hükmederiz. Zira önceki elbisenin temizliği: diğer elbisenin necisliğine dâir hükmünden idi. Bu hükümden sonraki reyinin
çokluğuna itibar yoktur.
Şayet öğle namazını
kıldığı elbisenin temiz olmadığına itikadı tam ise, bunun hilafınadır. Ve o
namazı, iade eder.
Keza, bir kimse,
taharri eylemeden iki elbiseden birisin aldı ve onunla Öğle namazını kıldı; müslümamn fi'li sıhhat üzerine
hamledile-ceğinden, onun fesadı açıklanmadıkça, o
namaz caiz olmuştur. Sanki o elbise temizmiş gibi hükmedilir.
Bir adamın, üç elbesesi olmuş bulunur ve araştırma yapıp birincisiyle öğle
namazını kılar; ikincisi ile ikindiyi kılar üçüncüsü ile de akşam namazını
kılar; sonra da birincisi ile yatsı namazım kılarsa bu durumda Öğle ve ikindi
namazı caiz; akşam ve yatsı namazı fâsiddir. Çünkü o
öğle ve ikindi namazlarını temizliklerine hükmederek kıldı; o takdirde üçüncü
elbisenin pisliği taayyün eyledi, onunla kıldığı namaz caiz olmaz. O takdirde,
yatsı namazını temiz elbiseyle kılmış oldu. Fakat üzerinde akşam namazının
kazası olarak kılmış olduğundan tertibe riâyet edilmediği için, oda caiz olmaz.
Diğer bir rivayette ise kıldığı yatsı namazı caizdir, Serahsî'nin
Muhryt'nde de böyledir.
Nevâdir'de şöyle zikredilmiştir:
tki elbiseden birisi pis olur; taharri yapmaksızın onun
biriyle öğle namazını kılar; ikincisi ile de ikindi namazını kılar, sonra da,
taharrisi sonucu, birincisinin temiz olduğunu öğrenirse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu adam,
namaz kılmamıştır." buyurmuştur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Öğle namazı caizdir,"
buyurmuştur. Muhıyi'te de böyledir.
Neyâdir'de şöyle zikredilmiştir:
îki kişi yolculuk
yaparken, her İkisinin yanında da yalnız iki elbise olur ve birisi temiz,
birisi pis bulunur; o şahıslardan biri taharrî ederek, o elbesilerden
biriyle namaz kılar; diğeride taharrî ederek diğer
elbiseyle namaz kılarsa, her ikisinin de yalnız başlarına kıldıklan-namazlan caiz olur.
Birisi imâm olsa da,
diğeri ona iktida edip uysa, imâmın namazı caiz olur;
muktedînin namazı caiz olmaz. Zehıyre'de
de böyledir.
tki kişi şakalaşsalar ve birisinden bir damla kan aksa;
ve her ikisi de o kanın kendinden olduğunu inkâr ederek ayrı ayrı namaz kılsalar; her ikisinin namazı da caiz olur.
Şayet birisi diğerine
uyarsa; onun namazı caiz olmaz.
Bu cins meselelerde,
üçüncü bir durum daha vardır. Üç kişi şaka-laşırlar;
birisinden bir damla kan akar; veya birisi sessizce yellenir; sonra da üçü
birden, bunu inkâr ederler; daha sonra da birisi imâm olup, ikisi de ona uyarak
öğle namazını kılarlar; İkincisi de ikindi namazını kıldırır; üçüncüsü de,
akşam namazını kıldırırsa; hepsinin öğle namazı caiz olur. Akşam namazını
kıldıran imamın ikindi namazı caiz olmaz. Öğle ve ikindi namazlarının
imamlarının da akşam namazları caiz olmaz. Ebfi'l-Kâsim es-Saffar ise:
"Hepsinin de namazı şahindir, caizdir." buyurmuştur.
Bir adam sefere
çıktığında, yanında bir kısmı temiz bir kısmı pis; kap bulunursa; taharri
neticesi, temizlği galip olan kapla veya zarureti
hâlinde veya muhayyerliği hâlinde de cümlesinden içtiği su ve aldığı ab-desti
caizdir. Eğer zann-ı galibi pis olduklarına olur;
veya zannı müsavi ve hâli de hâli ihtiyarî olursa, araştırma yapmadığı gibi, o
kaplardan su içmez ve abdest de almaz:
Şayet hâli, hâi-ı ıztırar ise, bi'1-icma su içmek için taharri yapar. Bize göre, abdest için taharri yapmaz. Teyemmüm eder, Zehıyre'de de böyledir.
Galebe-i zan, suyun
pisliğinde olursa; o suyun tamamı dökülür ve teyemmüm yapılır. Bu bir
ihtiyattır; vâcib değildir.
Fakat suyu dökmek
teyemmümün sıhhati için ihtiyattır; dökmese de olur.
Tahâvî, Kitabında şöyle buyurmuştur:
Yanında hem temiz hem
de pis su bulunan kimse, bunları birbirine katar ve kendisi de teyemmüm ederse;
bu en ihtiyatlı olanı olur. Çünkü suyu dökmek, tamamen onun faydasından mahrum
olmak olur. Birbirine katarsa, hayvanına içirir. Âciz kalınca, kendisi de
içer. îşte bu, en evlâ olanıdır.
Belh'li âlimler: "Hem temiz, hemde
pis olma ihtimali olan iki kaptan abdest alır; zira,
böylece, hadesin gitmesi teyakkun
eder." demişlerdur.
Biz, bu görüşü
almayız. Çünkü böyle yaparsa, temiz olmayan su ile azalarını da pislendirmiş
olur. Alel husus, başına meshetmekle pis su ile
meshettikten sonra, temiz su ile meshetse, yine de başı temiz olmaz. Böyle bir
işe mahal yoktur. Mebsût'ta da böyledir.
Bu durumda olan iki
sudan abdest alan zat, başının ayı ayrı yerlerine
iki defa mesh ederse; kılacağı namazı caiz olur. Serahs'nin Muhıy-iı'nde de böyledir.
Arkadaşları yok iken,
kabını, onların kabına katarsa; bazı âlimler: "Araştırıp, kabım alır ve
onunla abdestini alır." demişlerdir.
Bu, yiyecek
menzilindedir. Şöyle ki: Bir topluluğun müşterek yiyeceği olduğunda arkadaşları
yok iken, bunlardan birisine ihtiyaç vâki olur ve hissesini almak isterse;
hissesi kadarını alır.
Ekmek de böyledir.
Bir kimsenin ekmeği,
arkadaşlarının ekmeğine karışırsa; bazı âlimler: Taharri yapar." demişler;
bazıları da... "Yapmaz; fakat arkadaşlarını bekler, onların tamamı gelince
alır." demişlerdir.
Bu serbest ve imkânlı
zamandadır.
Fakat zaruret hâlinde
ise, bütün ahvâlde taharri yapar ve hissesini alır. Zehıyre'de
de böyledir.
Bir adamın yanında»
biraz boğazlanmış hayvan eti ile biraz da lâşe eti
bulunduğunda, o şahıs her hâlü kârda araştırma yapar.
İmkânı varsa, onları birbirinden ayırır. Eğer ayırma imkânı olmaz ve zaruret hâlinde bulunup açlıktan
ölüm tehlikesi ile karşılaşırsa; bu hâlinde ta-harrî
eder ve yer.
Şayet zann-ı galibi onların haram oluşuna dâir ise veya zannı müsavi
ise taharri ile yemesi helâldir.
Meyte (= murdar ölen) suya atıldığı zaman, suyun üstünde kalır.
Bu onun alâmetidir.
Boğazlanmış hayvan
ise, atılınca suya batar. Bazan da, insanlar, murdar
ölen hayvanı, onun çabuk bozulmasından tanırlar.
Bunların tamamı, mecûsinin kesmediği veya müslümanın
kasden besmeleyi terk ederek kesmediği zaman
böyledir. (Aksi halde, hiç birisi yenmez.) Mebsût'ta
da böyledir.
Sâde yağ veya zeytin
yağı yenmesi helâl olmayacak bir durumda bulunduğu zaman, yemenin
haricinde-ondan faydalanmak helâl olur.
Bunlara kansan
necaset,-yemek hariç-diğer menfâatlerine mân olmaz.
Bunların içine atılan
at, eşek, katır pislikleri ve pis toprak, bunla rm
yenilmesini haram kılar.
(Bunlar deri dibağatı ve emsali şeylerde kullanılırlar.) Biz, bunların
yenilmesinde ihtiyaten haramhğuı durduğuna itibar
ederiz. Serahrf'nin Muhıyü'nde
de böyledir. En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [4]
Bir adamın, dört
cariyesi olur ve bunlardan birisini azâd eder; sonra
da hangisini azâd ettiğini unutursa; cima için
taharriye ruhsat yoktur.
Cima için taharri
olmadığı gibi. satmak için de taharri yoktur.
Hâkim de o adamla,
cariyelerin arasım azâd edilen belli olana kadar ayıramaz.
Şayet, o cariyelerden
üçünü satarsa, hâkimin hükmüyle satışı caiz ahır.
Geride kalan ise hür
olur.
Ona cima yapamaz.
Çünkü hâkim, bilgiye
dayanmadan hükmeyledi. Bilgisiz hükme He itibar olunmaz.
Ancak, onu
nikahlayabilir.
Eğer nikahlarsa, ona
cima yapmasında bir beis yoktur. Çünkü, eğer o hür ise, aralarındaki nikâh sahihdir. Eğer câriye ise mülkü olması bakımından, o yine
kendisine helâldir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir topluluğun, her
birinin bir cariyesi olduğunda, onlardan birisi, cariyesini azâd eder; fakat Hangisinin azâd
eylediği bilinmezse; azâd olunan câriye belli olana
kadar, herbirisi cariyesine cima eder. Eğer onlardan
birisinin re'yi ekser ise, bana en sevimli olanı,
onun o cariyeye cima etmemesidir. Tam teyakkun edene
kadar cima etse de haram olmaz.
Bunların cariyelerinin
tamamını, bir adam satın ahrsa; azâd
edilen câriye belli oluncaya kadar, onlardan hiç birisine cima edemez.
Şayet onların tamamını
satın alır da yalnız birisini satın almaz ise işte o zaman, satın aldıklarının
hepsine de yaklaşır ve çımaları ona helâl olur.
Onlara cima ettikten
sonra, o kalan bir cariyeyi de satın alsa; bu defa, artık hiç birisine cima
etmesi helâl olmaz. Ve, onlardan hiç birisinide
onlardan azat olan câriye belli olmadıkça satamaz.
Satın alan adam, o
topluluktan birisi olsa bile, yine böyledir. Mebsût'ta
da böyledir.
Bir adamın on küp
sirkesi olur ve bunların birisinin içine düşüp ölen bir fareyi çıkarıp attıktan
sonra, o küpün hangisi olduğunu unutursa, bu şahıs, kedisini küplerin yanına
kor; kedi onlardan hangisinin yanında beklerse işte necis
olan küp odur; diğerleri temizdir. Gunye'de de
böyledir.
En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dir. [5]
[1] Feteva-i Hindiyye
(Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/205.
[2] Feteva-i Hindiyye
(Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/205-207.
[3] Feteva-i Hindiyye
(Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/208-209.
[4] Feteva-i Hindiyye
(Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/210-214.
[5] Feteva-i Hindiyye
(Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/215-216.